Moderatör
17 Eylül 2017
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
50 üye
Görüntülenme
Toplam: 9992 (Bu ay: 84)
Gönderileri
ATİLLA YEŞİLADAyoutube
Kanala Üye Olup, Özel İçerikleri İzlemek İçin Linke ► http://wedia.link/AtillaYesiladaKATIL tıklayabilirsiniz. Kanala Abone Olmak için Linke ► http://wedia.link/AtillaYesiladaYouTubeAboneOl tıklayabilirsiniz tıklayabilirsiniz. If you want to watch and listen to our videos in English, please click the link below: https://www.youtube.com/channel/UCKpFJB4GFiNkhmpVZQ_d9Rg Podcastler; Sesli olarak dinleme için https://open.spotify.com/show/1SK2Cikoj4KrVurKenU5eu tıklayabilirsiniz. Atilla Yeşilada Gündem Değerlendirmeleri İçin http://wedia.link/NcyZk tıklayınız. Atilla Yeşilada İle Ekonomi Sohbetleri İçin http://wedia.link/vPbRU tıklayınız. Atilla Yeşilada İle Ekonomi Analizleri İçin http://wedia.link/olj3e tıklayınız. Atilla Yeşilada İle Soru-Cevap Videoları İçin http://wedia.link/bZ4AG tıklayınız. Facebook hesabımızı ziyaret etmek için Linke: https://www.facebook.com/atillayesilada/ tıklayabilirsiniz. Instagram hesabından takip etmek için Linke: https://www.instagram.com/atillayesilada/ tıklayabilirsiniz. Twitter hesabından takip etmek için Linke: https://twitter.com/AtillaYesilada1 tıklayabilirsiniz. Para Analizi sayfasını ziyaret etmek için Linke: https://www.paraanaliz.com/ tıklayabilirsiniz. Atilla Yeşilada'nın kurumsal sitesi için http://www.atillayesilada.com tıklayabilirsiniz Kanal sponsorluğu ve reklamlar için business@contentcommercialization.com 'a mail gönderebilirsiniz. #AtillaYeşilada #Ekonomi #Enflasyon
https://www.youtube.com/watch?v=iCxoFJCT23Y&feature=youtu.be

Bu videodan yola çıkarsak Türk ekonomisinde hem salt piyasa ekonomisinin kötü yanları (siyasi rejimin kayırmasıyla da monopolleşen bir inşaat oligarşisi, çevre tahribatı) hem de piyasaya günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli keyfi müdahaleci anlayışın genel kötülüğü (yanlış, tamamen tepetaklak bir faiz kuramını uygulama, abartılı vergiler, fiyat kontrolü) var. Eldeki sonuç kamu çıkarının aleyhinde gelişmiş, her an felç geçirip çökebilecek enflasyonist bir sömürü düzeni. Üstüne tüm bunlar bilimsel ve seküler dünya anlayışına aykırı farazi dogmalarla cahilce meşrulaştırılıyor. Atatürk'ün bilime dayalı refaha ulaşmış medeniyet vizyonuna din kisvesi adı altında ihanet ediliyor.

İlgili Karar (Basın Açıklaması):


https://www.bddk.org.tr/Duyuru/EkGetir/951?ekId=824



Ekonomist Özgür Demirtaş'ın yorumu:


BDDK’nın 24 Haziran 2022 tarihli kararını yorumlayan Demirtaş, “900 bin küsur Dolar üzeri Döviz bulunduran şirketlere kredi VERİLMEYECEK dedi. Bilançosundaki döviz miktarı 15 milyon lirayı aşan şirketler eğer döviz mevcutları aktiflerinin veya yıllık hasılatının yüzde 10’undan fazla ise bankalardan nakit TL ticari kredi kullanamayacak. Bu kararın çok ciddi sonuçları olacaktır”


“BDDK’nın aldığı kararlar şirketleri ilgilendiren kararlar olsa da kişileri de birebir ilgilendiriyor. İnanılmaz bir döneme girdik diye düşünüyorum.


BDDK son kararında, ‘Ey Türkiye’deki şirketler, hesabınızda eğer 900 bin dolardan fazla dolar tutuyorsanız, o zaman ben size kredi verilmesini, kredi almanızı yasaklıyorum’ dedi. Bu ne demek, 900 bin dolardan fazla döviz tutmayın bozacaksınız, demektir bu. Çok büyük bir artısı yok, bildiğiniz baştan aşağı eksi…


Türkiye’de şirketler günlük faaliyetlerini yürütmek için banka kredisine ihtiyaç duyarlar. Dolayısıyla çoğu şirketi bağlıyor bu olay. Miktar da şirketler için oldukça düşük. Orta ölçekli şirketler için çok düşük.


‘BU KADAR KOLAY OLSA HER ÜLKE MARS’A ARAÇ İNDİRİRDİ’


Peki diyeceksiniz ki, “Özgür Hocam bu iyi bir şey değil mi, şirketler dövizi bozsun, döviz de düşsün…” Ah benim canım arkadaşım o kadar kolay oluyor olsaydı… Yüzlerce devlet var, döviz sıkıntısı yaşayan her devlet bunun gibi kanun geçirirdi ve bütün problemleri çözülürdü. Ondan sonra da Mars’a insanlı araç indirirdi. Bu işler öyle olmuyor. Öyle kolay olsaydı binlerce sayfalık ekonomi kitapları yazılmazdı arkadaşlar.


Türkiye’de diyelim ki bir şirket bir üretim yapıyor, illa ithalat şirketi olmasına gerek yok, üretim yaparken bile o şirketin ithalat yapması gerekiyor… Diyelim ki bir şirket Türkiye’de bir kalem üretiyor. Dış tarafı alüminyum. Alüminyumu ithal etmesi lazım, plastiğini ithal etmesi lazım. Diyelim limon kolonyası üretiyorsa etil alkolü dışardan ithal etmesi lazım. Yani Türkiye’deki üretici şirketler aslında bir şeyleri ithal eden şirketler. Bunlar ithal edebilmek için de dolar ve euro tutmak zorunda.


Şimdi siz bu şirketlere diyorsunuz ki, ‘Kardeşim sen bu doları orda tutmayacaksın…’ Bir de aynı zamanda direkt ithalat yapan şirketler var. Onların zaten döviz tutması gerekiyor. Önce şunu anlatayım: Bunda amaçlanan şey ne ve bu nasıl sonuçlanacak. Bir kere amaçlanan çok net… Dövizin düşürülmesi için alınmış bir karar bu…


’10 YILDIR DİLİMDE TÜY BİTTİ, KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM’

Biliyorsunuz döviz Türkiye’de çok ciddi bir şekilde artıyor. Beni yakinen izleyen arkadaşlarım bilecek, 10 yıldır dilimde tüy bitti, uyarıyorum… Bugünlere gelineceğine ilişkin herkese, insanlara, şirketlere, hükümete, muhalefete, kanun yapıcılara uyarılarda bulunuyorum. Ama şu kadar bile işe yaramadı.


Sadece, ‘Aaa Özgür Hoca söylemiş doğru çıktı’ gibi tweet’ler çıkıyor. Ama keşke bunlar doğru çıkmasaydı.


Türkiye’de çok uzun zamandır dolar artmakta. Çünkü hane halkı dolar alıyor. Neden alıyor, çünkü kendini enflasyondan korumak için dolar alıyor. Yoksa halkın doları yiyecek hali yok. Aynı zamanda şirketler borçlarını ödemek için dolar alıyor.


‘KUR KORUMALI MEVDUAT İNANILMAZ BİR ZARAR’


Ne oldu Aralık 2021’de Kur Korumalı Mevduat diye bir şey çıkarıldı. Hükümet dedi ki, ‘Ya siz dolar almayın, gelin siz TL’nizi bize verin. Biz size doların artışı kadar ekstra bir faiz vereceğiz.’ Ben buna sonsuz faiz diyorum. Ve kur koruma mevduatı ortaya çıktı. Ancak kur koruma mevduatından sonra dolar/TL düştü ama tabi ki geçici oldu, sonra artışa geçti. Çünkü hane halkı ve şirketler hala dolar almaktaydı.


Ne oldu, işte kur korumalı mevduata yatırılan paralar aslında bize inanılmaz bir zarar olarak geri döndü. Milyarlarca Türk Lirası faiz ödemesi yapılmak zorunda.


Düşünsenize dolar 12, 13, 14’ken, o ürüne girenler dolar 17’ye çıktığı zaman aradaki farkı TL olarak bizim Hazinemizden almaktalar. Peki kim ödüyor kardeşim bu ekstra parayı… Hazine… Bir saniye… O para kimin parası. Bu videoyu izleyenlerin parası. Hepimiz bu ürünü alanların ekstra faizini ödemek zorundayız. Çıkış yolu bu değil. Çözüm bu değil.


Bu işler bu kadar kolay olmaz. Şapkadan tavşan çıkararak bu olaylar çözülmez.


Peki ne oldu. Kur Korumalı Mevduat doları biraz düşürdü, bize iki üç ay süre kazandırdı. Kur aynı seviyeye neredeyse yaklaştı.


Bu arada sadece bu önlem alınmadı. Aynı zamanda bildiğiniz gibi Merkez Bankası arka kapı yollarını kullanarak, dolar satmaktaydı piyasaya… Peki bu dolarlar nereden geliyor. Hem Merkez Bankası’nın kendi rezervlerini eritmesinden geliyor, hem de ihracatçılara bir kural getirildi. Denildi ki, ‘Siz ihraç ettiğiniz miktarın yüzde 20’sini kadar bozacaksınız.


100 bin liralık mal mı ihraç edeceksiniz, 25 bin dolarını bozacaksınız kardeşim. Sonra yüzde 40’a çıkarıldı. Oradan gelen dolarlar, başka taraftan gelen dolarlar, kur korumalı mevduata para yatıran şirketlerin oraya TL yatırmak için bozduğu dolarlarla piyasaya satış yapılarak dolar/TL’nin çıkması engellenmeye çalışıldı. Ancak bu da pil yavaş yavaş bittiği için fazla işe yaramadı.


‘ŞİRKETLER KKM’YE GEÇECEK, ZARAR BÜYÜYECEK’


Zannediyorum BDDK’nın bu son çıkardığı kural, zannediyorum değil apaçık ortada, ben kibarlık olsun diye zannediyorum diyorum. Biliyoruz ki BDDK’nın çıkardığı bu kural şirketlere diyor ki; ‘Kardeşim dolar/TL’yi tutmak için dolara ihtiyacımız var. Dolayısıyla siz eyy şirketler 900 bin doların üzerinde döviziniz varsa ve kredi kullanmak istiyorsanız, o fazladan doları satacaksınız.


Peki şirketler ne yapacak, kredi kullanmak zorunda. O zaman bu satışı yapacaklar. Peki büyük ihtimalle Pazartesi’nden itibaren ne olacak? Şirketlerin bir kısmı, dolarlarını ekstra kısımlarını bozup, kur korumalı mevduata geçecek. İyi de ben ne yaptım, bir bardak suyu bir yerden aldım öbür bardağa koydum. Amacım o bardaktaki suyu başka bir yere boşaltmaktı ama başka bir yere koydum.


Ne demek istiyorum: Kur korumalı mevduat TL cinsinden olsa da aslında dövize endeksli. Dövizin ta kendisi… O da bir döviz hesabı. Biz biliyoruz ki kur korumalı mevduata yatırım yapan şirketler aslında dolar yatırımcısı. Aslında öyle bir ürün olmasa anında gidip dolar alacaklar.


Dolayısıyla şirketlere siz 900 bin doların üstündeki dolarınızı bozacaksınız dediğiniz zaman ve zorladığınız zaman kredi vermem diyerek, tabi elleri mahkum bunu yapacaklar.


Belki dolar/TL’de kısa bir düşüş olacak ama kur korumalı mevduattaki zarar git gide daha da artacak. Arkadaşlar bu çıkar yol değil.


Ekonomi tamamıyla güven işidir. Siyaset, ideoloji, dil, din, ırk, kuzey, güney işi değildir. Ekonomi bildiğiniz güven işidir kardeşim. Siz güveni bozacak hareketler yaparsanız bu eksi olarak yansır. Yani bunun tam aksini yapmak lazım aslında.


Peki bazı şirketler kur korumalı mevduata geçecek sonra ne olacak, sonra dolar talebi tekrar geldiği zaman, dolar azaldığı zaman tekrar problemle karşılaşacağız. Bu sefer ne yapacağız? Ya 900 bin doları da indiriyorum, 1 TL bile dolar tutmayacaksın mı diyeceğiz.


Hadi onu da yaptık. O dolarları da sattık bitirdikten sonra ne yapacağız. Allah aşkına bana söyler misiniz, sonu ne olacak. Ha bu iş seçime kadar gidelim de sonrası ne olursa olsun ise, ah ah ah biz sadece 6 aylık 1 yıllık değil Türkiye için 10 yıllık 50 yıllık, 100 yıllık planlar yapmalıyız.


Bu planlarda din, dil, ırk, kadın erkek, kuzey, güney bunları konu etmemeliyiz. Matematikle yapmalıyız bu kuralları.


‘İTHALAT PATLAYACAK, DIŞ TİCARET AÇIĞI ARTACAK’


Bazı şirketler de ürktüğü için çok değişik hareketler de yapabilir. O zaman regülatörler ne yapacak. Örneğin, bazı şirketler diyecek ki, diyelim içende 3 milyon dolar para var. Ben alimünyum alıyorum, onunla kalem yapıyorum. Başka bir şirket diyecek ki ben onunla pamuk alıyorum, onunla gömlek yapıyorum diyecek. Benim o 3 milyon dolara ihtiyacım var, sen boz diyorsun diyecek. Onu bozmak istemeyen şirketler gidip, önden mallarını alacaklar. Yani zaten ithal edecekleri, alimünyumu, demiri, çeliği, pamuğu önden sipariş verecek, bu sefer de ithalat patlayacak, dış ticaret açığı patlayacak. E bu mu çözüm. Allah aşkına bu mu çözüm.


‘PARA YURTDIŞINA GİDECEK’


Dur daha bitmedi. Yurtdışında belki kendileri başka bir şirket kuracak. Bizim Türkiye olarak en büyük dertlerimizden biri paranın yurtdışına kaçması. Biz parayı Türkiye’ye çekmek istiyoruz. Ama bazı şirketler bakacaklar ki burda güven yok. O zaman yurtdışında bir şirket kuracaklar, kendi şirketleri o şirketlerden mal alacaklar. O dolarları yurtdışına kaçırmış olacağız.


‘DOLARLAR KİŞİSEL HESAPLARINA ÇEKİLECEK’


Bazı şirketler ne yapacak, 3 milyon dolar var. 900 bin dolar kararı çıktı. Diyecek ki, bari ben bu parayı, hissedarlarıma temettü, kâr payı dağıtayım diyecek. O zaman bu insanlar bu dolarları kendi kişisel hesaplarına çekecekler. O zaman ne olacak. Bu mu çözüm. O zaman, temettü çekmek yasaktır kararı mı çıkaracağız. Yasaksa insanlar niye şirket kursun ki.


Temettüyü durdurmayacaksak, temettü çekenleri engellemeyeceksek, 3 milyon doları olan şirket, 2 milyon 100 bin dolarını temettü olarak dağıtır, 900 bin dolarını şirket hesabında tutar, krediyi de çeker. Peki bunu nasıl engelleyeceğiz.


Diyeceksiniz ki, hissedarlar şirketten kâr payı çekerken bir temettü vergisi ödüyorlar. Doğrudur ama önünde sonunda hissedarlar o vergiyi ödemek zorundalar.


‘BU KARARI BİR KEZ DAHA İNCELEYİN’


Ben regülatörlerden bir kez daha rica ediyorum. Bu kararı bir kez daha inceleyin. Bu karar Türkiye’nin çıkarına değil. Bu karar kısa vadede dolar/TL’yi tutmak için çıkarılmış bir karar gibi gözüküyor. Bu karar sağlıklı bir karar değil. Matematiksel olarak doğru bir karar değil. Optimal değil.


Bakın 10 yıldır alınan kararlar, Türkiye’nin çıkarına kararlar olsaydı TL bu kadar değer kaybeder miydi? Faiz bu kadar artar mıydı? Enflasyon bu kadar artar mıydı? Ekmek 5 lira olur muydu? Ben size söylüyorum 10 lira olacak. Demek ki o kararlar da yanlışmış, bu karar da yanlış.


‘1989 ÖNCESİNE Mİ DÖNÜYORUZ’


Bu karardan dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü şirketler burada açıkları bulup, kullanmaya çalışacaktır. Elleri mahkum. Bunu engelleyebilmek için bizim optimal, serbest piyasa kurallarına uygun. Burada sermayenin serbest hareketi çok önemli… Biliyorsunuz 1989 öncesinde Türkiye’de sermaye serbest hareket etmiyordu. Sermayenin serbest hareket etmediği ülkelerin nasıl felaket, nasıl rezil durumlarda olduğunu anlatmama gerek yok.


‘KARARI BDDK’NIN ÇIKARMASI HUKUKİ DEĞİL’


1989’dan sonra 32 numaralı kararla, Türkiye’de sermaye hareketleri serbest hale getirildi. Ne yani biz şimdi 1989 öncesine mi dönüyoruz. Bu karar BDDK tarafından çıkmış gibi gözüküyor, kredileri ilgilendirdiği için ama… Direkt olarak döviz alımını ilgilendirdiği için… Ben hukukçu değilim bilemem ama sanki bu kararın Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından çıkarılması gerekiyor gibi düşünüyorum.


Umuyorum ki böyle yanlış kararlar alınmaz. Umuyorum ki şapkadan daha fazla tavşan çıkarılmaz ve Merkez Bankası faizi düşürüldüğü zaman neler olduğunu canlı bir şekilde geçmiş 8 ayda çatır çatır yaşadık. Umut ediyorum bu konuda daha fazla inat edilmez. Türkiye’nin geldiği nokta bir somun ekmeğin 5 lira olduğu nokta. Bu nokta doğru bir nokta değil. Demek ki kararlar yanlış.


‘TÜRKSEN DE, KÜRTSEN DE 2 ARTI 2 EŞİTTİR 4’


Yine de enseyi karartmıyorum. Ben iflah olmaz bir optimistim. Bu kadar eleştirmeme rağmen Türkiye’nin kapasitesine, geleceğine güveniyorum. Güvenmek zorundayım, zorundayız. Ama içim içim acı çekiyorum. Ben bir matematikçiyim. Biri ordan diyor ki 2 artı 2 eşittir 5. Değil kardeşim 2 artı 2 eşittir 4. Sen sağcı, solcu neci olursan ol, 2 artı 2 eşittir 4. Türksen de, Kürtsen de… Sünniysen de aleviysen de… Matematiğin güzel tarafı da bu. Çatır çatın doğrusu neyse o. Kişilere göre değişmez. Ekonominin doğrusu da kişilere göre değişmez.





Kendi amatör yorumum:


Gerçekten hükümetin ekonomi anlayışını anlamak çok güç. Büyümeden söz ediyorlar ama yurtdışıyla ticaret yapan ya da ticaret yapmasa dahi üretim yapabilmek için döviz tutan şirketlerin (Türkiye'nin ihracatı ve üretimi büyük ölçüde ithalata bağımlı) kredi kullanma kabiliyetlerini kısıtlıyorlar. Kredi kullanma hakkının sert biçimde kısıtlandığı bir ihracatla büyüme ekonomisi düşünülebilir mi? Tamamen kendi içinde tutarsız bir karar gibi görünüyor. Dolar/Euro tutamayan şirketleri ithal girdi hammaddelerini önden sipariş etmeye teşvik ederek şirketlerin maliyetlerini artırıp fiyat artışına sebep olarak enflasyonu daha da ateşliyorlar. Bu biçimde Demirtaş'ın da dediği gibi ithalat ve dış ticaret açığını ateşliyorlar, ki herkesin bildiği gibi Türkiye'nin en ciddi sorunlarından birisi de cari açığı. Üstüne şirketleri döviz yerine kur korumalı mevduata yönlendirip vatandaşın vergisiyle dolan hazine üzerinde baskıyı artırıyorlar ve hazinede büyük bir israf ve zarara yol açıyorlar. Dolar tutamadığı için kur korumalı mevduata yönelen şirketlerin mevduat faizlerini (hazinedeki baskıyı karşılamak için daha da artırılan zamlarla) vatandaş ödüyor. Yani şirketlerin faizi zamlarla giderek artan oranlarda bizim cebimizden çıkıyor. Halbuki daha baştan politik faizi devamlı indirmek yerine uygun ölçülerde artırsalardı Türk lirasını döviz kuru karşısında korumak için ülkenin / milletin servetini böylesine ziyan eden akıl dışı ekonomi politikalarına ve örtülü faize yeltenmelerine gerek kalmayacaktı. Dünya üzerinde enflasyon artarken faiz indirimleri yapan ve yapacağını beyan eden tek rejim Erdoğan hükümeti, yerçekimi yoktur göğe çekim vardır diyen tek hükümet... Politik faizi artırsalar bile (ki bence artırmayacaklar ve yamalı bohça misali sistem tamamen ellerinde kalacak) bu saatten sonra düzelmez. Hem hane halkının hem de şirketlerin ekonomik güveni dip seviyelerde ve ülkede muhalefet büyük ölçüde birleşmiş vaziyette. Mevcut hükümet ekonomik tabanını giderek tamamen yitirdiği için bence seçimle çok rahatça gidecek. Anketler de bunu gösteriyor. Ancak ekonomik toparlanma çok zaman alacak ve sancılı olacak. Çünkü hasar her geçen gün daha büyüyor ve oluşmuş vaziyette. The damage has been done...

LiveNOW from FOXyoutube
A clinical psychologist hired by Johnny Depp's legal team testified that her evaluation of the actor's ex-wife Amber Heard showed she had two personality disorders: borderline personality disorder and histrionic personality disorder. Dr. Shannon Curry said test results on Heard showed a number of characteristics including tending to have inner hostility & rage, externalization of blame and can often be very judgmental of others while remaining self-righteous. Heard has claimed she was the victim of domestic violence and is being sued by Depp for making those allegations in an op-ed in the Washington Post. Subscribe to LiveNOW from FOX! https://www.youtube.com/livenowfox?sub_confirmation=1 Where to watch LiveNOW from FOX: https://www.livenowfox.com/ Follow us @LiveNOWFOX on Twitter: https://twitter.com/livenowfox Raw and unfiltered. Watch a non-stop stream of breaking news, live events and stories across the nation. Limited commentary. No opinion. Experience LiveNOW from FOX.
https://www.youtube.com/watch?v=DR0Wu4fa7C4&feature=youtu.be

İlgili doktor çok başarılı, üniversitede giriş dersi niteliğinde bir tanıklık yaptığı için burada paylaşmak istedim. Narsisizm üzerine literatürden yola çıkarak Heard'ü yaptıkları çerçevesinde malignant (kötücül, habis) bir narsisistik olarak düşünmüştüm ama kapsamlı test ve profesyonel görüşü vaziyetini borderline ve histrionik kişilik bozukluğu olarak açıklıyor; narsisistik kişilik bozukluğuyla ilgi ihtiyacı, şahsi imaj saplantısı gibi semptomlar paylaştığı bilinen bu iki bozukluk da esasında narsisizmden daha ağır, daha istikrarsız ve sosyal yaşantı üzerinde daha yıkıcı kişilik bozuklukları. Bu tanıklık Depp'in Heard'ü fiziken istismar ettiği iddiasına dair kanıtsızlıkla beraber bence Heard'e davayı kaybettirecek ancak muhtemelen alacağı cezanın niteliğini de etkileyecek çünkü psikiyatrik vaka muamelesi görecek. Not: 16.dakikasında biraz ileri sarın çünkü takılma var.

İtlafçı Zihniyetin Eşsiz Abidesi : Auschwitz Toplama Kampı'nın Gaz OdalarıAdam Insightsyoutube
https://www.adaminsights.com/ A Part of my Visit to Auschwitz in 2011. Walk through of the only Gas Chamber still standing at Auschwitz, located at Auschwitz I.
https://www.youtube.com/watch?v=Jj0X8nryKn4&feature=youtu.be
İtlafçı Zihniyetin Eşsiz Abidesi : Auschwitz Toplama Kampı'nın Gaz Odaları

Barınaklarda köpekleri tutmak ve kısırlaştırmak yerine onları kendi "nihai çözüm" vicdansızlıkları çerçevesinde itlaf etmek isteyen caniler konusunda düşüncelerime tercüman olduğu için paylaşıyorum. Bu canilerin sakın ola münferit köpek saldırısına uğrayan çocukları veya insanları içten içe umursadığını düşünmeyin. Yarın öbür gün bu sefer de insan olan başka özneleri ölümüne düşman belleyip köpekler gibi onları da boğazlamanın çığırtkanlığını yaparlar. Şu an Naziler için Yahudiler, çingeneler veya sakat insanlar neydi ise bu vicdansız adamlar için sahipsiz köpekler o. Esas bu itlaf talepkarı hırçın adamların şiddetli bir şekilde kınanması lazım, köpekseverlerin değil. Soykırım talepkarlarına ses çıkarmayıp veya soykırım talep edip insanlara köpektapar ya da ittapar diyerek tıpkı dolunayda uyarılmış yırtıcı bir köpek sürüsü gibi saldırmaya cesaret ve cüret ederken kendinizden bunu yaptığınız için utanmalısınız. Savaştığınız şeyden hiçbir farkınız yok. İki ayaklı konuşan primatlar olarak sizler de yaşam hakkına öylece gasp eden vahşi memelilersiniz. Yarın öbür gün dilinizi anlamayan uzaylı bir ırk sizin türünüzü de sırf "sahipsiz" diye imha etmeye kalktıştığında da "zaten bu olması gereken" dersiniz! Empatisiz, vicdansız adamların meydana getirdiği gözü dönmüş ve kana susamış bir kitleye duygu sahibi varlıklar olarak köpeklerin de yaşam hakkının olduğu konusunda bir şey anlatamayacağımı biliyorum ama en azından zihniyetlerinin mantık, vicdan, ahlak ve tartışma bazında kolaylıkla yerle yeksan edilebileceğine inanıyorum. Sahipsiz köpekleri uyutalım veya zehirleyelim diyenler Auschwitz'ten vicdani olarak ibret alabilme kabiliyetine sahipse ve Nazilerin Yahudileri gördüğü gibi köpekleri ikinci sınıf varlıklar olarak görmüyorlarsa buyursunlar Holocaust'u biraz araştırıp derslerini alsınlar. Sahipsiz köpek soykırımını meşrulaştırmak için devamlı münferit olayları paylaşıp aylardır gayet samimiyetsiz bir ajitasyon kampanyası yürütüyorlar ya, buyursunlar Auschwitz'ten daha büyük ve kapsamlı bir trajedi bulsunlar! Bu vicdansız adamlar sözde bir trajediyi veya on trajediyi sonlandırmak için trajedinin en büyüğünü (toplu itlaf) yaratmak istiyorlar. Vicdan ve akıl sahibi insanlara sesleniyorum, bu çıldırmış adamlara geçit vermeyin. Toplu linçlerine fazla aldırmayıp veya karşı koyup onları protesto edin.

Dünyaca ünlü ekonomist Daron Acemoğlu'nun bu yazısını paylaşmak ve kendi yorumlarımı yapmak isterim:


"Batı önce vergi cennetlerini bitirsin


Yaptırımlar nedeniyle yüzünü Batı’ya dönen Rus oligarklar iki şey istiyor. Servetlerini aklamak için fırsat ve Batı başkentlerinde huzurlu bir hayat.


Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı planladığı gibi gitmiyor olabilir ama henüz en kötüsünü görmedik. Batı’nın Rus kurumlarına ve oligarklara uyguladığı mali yaptırımlar birçoklarının beklediğinin ötesine geçmiş olsa da Rusya lideri Vladimir Putin’in rejiminin Batı’daki kökleri hedef alınmış değil.

Birçok kleptokratik rejim gibi Putin’in iktidarı da bir otokrat ile oligarklar arasındaki menfaat anlaşmasına dayanıyor. Otokrat ülkeyi istediği gibi yönetiyor ve müttefiklerini zengin ediyor. Bu kişiler ülkenin doğal kaynaklarından veya rejimin dayattığı tekeller aracılığıyla büyük servet kazanıyor. 


Oligarkların iki yolu


Ama bir tuzak var: Oligarkların kasası büyüdükçe otokrat tarafından varlıklarına el koyulma ve ailelerine zarar gelmesi endişesi artıyor. Ellerinde iki seçenek kalıyor. İlki otokratı kısıtlamak için resmi ve fiili kurumlar geliştirmek, hatta belki de çok ihtiyaç duyulan yapısal reformlara giden yolu açmak. İkinci seçenek ise varlıklarını ve ailelerini yurtdışına taşımak; böylelikle 2000’lerin başında Putin’in malvarlığına el koyduğu ve hapse attığı önde gelen Rus oligark Mihail Hodorkovski’yle aynı kaderi paylaşmamak.


Birçok Rus oligark ikinci yolu seçti; bunun içinse Batı’dan iki temel yardıma ihtiyaçları var. Birincisi, Batı’nın bankacılık sisteminin bu kişilere servetlerini aklamaları için uygun fırsatlar sunması gerekiyor. Londra, İsviçre, Lüksemburg, Güney Kıbrıs, Jersey, Bahamalar ve Cayman Adaları gibi birçok ülke ve küçük yargı bölgesi yıllardır bu talebi karşılıyor. Avrupa bankaları da sürecin coşkulu katılımcıları arasında; ABD finans sistemi ise hepsine kritik altyapıyı temin ediyor. 


İkincisi, oligark ailelerinin Batı’nın finans başkentlerinde memnuniyetle karşılanması, çoğu zaman tröstler ve paravan şirketler aracılığıyla mülk edinmelerine izin verilmesi ve çocuklarını önde gelen eğitim kurumlarına yazdırabilmeleri gerekiyor. Londra ve New York gibi şehirler oligarkları sosyetenin merkezine yerleştirdi.


Rus elitleri Batı’ya açılan bu altın gizli kapılara sahip olmasa Putin’in kendine ait bir otokrasi kurma becerisinin ciddi şekilde kısıtlanacağını varsaymak makul görünüyor. Ancak hikaye Ruslardan ibaret değil. Aralarında Körfez’in petrol devletleri, Çin, Hindistan, Türkiye, bazı Latin Amerika ülkeleri ve geçmiş dönemde Ukrayna’nın da yer aldığı daha birçok ülkeden süper zenginler Batılı finans kurumlarının ve hükümetlerin suç ortaklığı sayesinde haksız kazançlarını sağlama aldılar. 


Bu düzenlemeler Rusya’da ve başka yerlerdeki otokratik rejimlerin devamına yardımcı olmakla kalmadı. Batılı finans kuruluşlarını ve Batı ekonomilerini de içine çekti. Oligarkların parası devasa likidite enjeksiyonlarıyla finans piyasalarını dönüştürdü. Neticede finansal aracılığın doğası değişti ve küresel dengesizliği büyüttü. 1990’dan bu yana ABD, İngiltere ve birçok Batı ülkesi dünyanın geri kalanından gelen sermayenin finanse ettiği cari açıklarla yönetiliyor.


Otuz yılın sonunda uluslararası finans sisteminde dolaşan kara para muazzam miktarlara ulaştı.


7.5 trilyon dolar açıkta


Berkeley’deki California Üniversitesi’nden Gabriel Zucman küresel mali servetin en az yüzde 8’inin (7.5 trilyon dolardan fazla) şu anda vergi cennetlerinde tutulduğunu tahmin ediyor. Üstelik Batı finans sisteminin merkezinde bulunan başka kara para türleri bu rakama dahil değil. Bekleneceği üzere kara para faaliyetlerinin çok büyük bir bölümünün kaynağı otokratik rejimler. Zucman’a göre Rusya’daki hane halkı servetinin tam yüzde 52’si denizaşırı hesaplarda tutuluyor; Körfez ülkelerinde ise oran daha da yüksek. 


Bu yasadışı akış dünyanın farklı yerlerindeki toplumsal ve siyasi sorunları derinleştirdi. Lüks konut talebi Londra, New York ve Vancouver gibi merkezlerde yıkıcı gayrimenkul balonlarını tetikledi. Bu şehirlerdeki üst sınıf gayrimenkuller halihazırda varlıklı kişilere ait olduğundan, ortaya çıkan konut fiyatı enflasyonu eşitsizliği artırdı. Yasadışı akışlar muhtemelen Batı borsalarında son yıllardaki kayda değer artışa da katkıda bulunarak zenginleri daha da zenginleştirdi.


Ama en tehlikeli sonuçları görmek için Batı finans ve mali kuruluşlarına bakmak gerekiyor. Batı’nın kara paraya kucak açması şeffaf olmayan sahiplik yapılarına ve karmaşık tröstlere yönelik trendi hızlandırdı. Vergi kaçırma amaçlı bu trend bütün dünyada bankacı, muhasebeci ve avukatlardan oluşan dev altyapı tarafından desteklendi. Zucman ve meslektaşları ABD’de vergi kaçakçılığının ölçeğini belirlemek için rastgele denetimlerden gelen verileri incelediğinde, Amerikan hane halklarından en zengin yüzde 1’lik kesimin, bu kötü niyetli sektörün sağladığı araçları kullanarak gelirlerinin yüzde 20’den fazlasını sakladığını gördü.


Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu da Panama Belgeleri ve Pandora Belgeleri aracılığıyla denizaşırı vergi kaçakçılığının sanılandan daha sistematik olduğunu kanıtladı. Tüm dünyada binlerce iş insanı, siyasetçi ve ünlü adeta küresel ölçekte bir kara para aklama operasyonuna bulaştı.


Değişim zamanı geldi 


Kleptokratlar çok büyük ve yasadışı servetler kazanırken, Batılı elitler de bundan nasibini alırken Batılı hükümetler zenginlerden vergi geliri elde edemedi. Neticede refah devletlerinin kurumları ve hizmetleri geriledi, mevcut eşitsizlikler derinleşti.


Putin’in başlattığı savaş karşısında şoke olan Batılı siyasetçiler ciddi yaptırımlar uyguladılar. Hepsini olmasa da çoğu Rus bankasını SWIFT finansal mesaj sisteminden ihraç ettiler ve Rus Merkez Bankası’nın döviz varlıklarının büyük bölümünü dondurdular. Ama mevcut finans sisteminin ayrılmaz parçası haline gelmiş vergi kaçakçılığını ve kara parayı kontrol altına almak için daha fazla cesaret gerekecek. 


Yine de gidişatı değiştirmek için bundan daha doğru bir zaman olamaz. Batılı karar alıcılar dünyanın en güçlü şirketlerine ve çok zengin iş insanlarına yıllardır yarar sağlamış vergi kaçırma taktiklerini dizginleyebilir. Bu sayede kendi ülkelerinde yeni altyapılara ve toplumsal programlara yatırım için çok ihtiyaç duydukları gelirleri elde edebilirler. Batı tarihte iyi bir yer edinmek istiyorsa Rusya’yı hedef alması yetmez. Kendi pisliklerini de temizlemesi gerekir.

 

Copyright: Project Syndicate, 2022"



Yazı Rus oligarklarının yumurtalarını yalnızca Batı'ya koymadığını, aynı zamanda Körfez ülkelerinde de servet ve yatırımlarının bulunduğu gerçeğini atlamış ama bunun haricinde oldukça aydınlatıcı ve bence Batı'daki bu illegal menfaat odakları devlet üzerindeki nüfuzlarını kullanıp zaten kendileri de çoğunlukla kirli olan Batılı karar vericilerin vergi kaçakçılığını ıslah etmeye çalışacak reform çabalarını baltalayacaklar ve Batı dünyasının ekonomik dengesine ve bekasına böylece zarar verecekler. Bir yandan Putin kendi oligarklarını Ukrayna Savaşı ile Batı dünyasının yaptırımlarının önüne atarak ve bu şekilde zayıflatarak Rusya'daki devlet-merkezli otokratik rejimin devamlılığını ve ülkedeki üstünlüğünü daha da garanti altına alacak. Güvenlik söylemiyle Putin'in otokrasisi aşırı edimlerini sürekli meşrulaştıracak ve muhafazakar sağ Rus toplumundan popüler destek alacak. Bir yandan Putin Ukrayna'yı ayrılıkçı cumhuriyetlere bölüp zayıflatacak ve bu cumhuriyetler aracılığıyla Ukrayna'yı sindirmeye, parça parça ilhak etmeye çalışacak. En azından ilhak edebileceğini ilhak edecek. İlaveten NATO'nun doğrudan sahip çıkmadığı Ukrayna NATO'ya girme inadından ötürü cezalandırılmış olacak. Görüldüğü kadarıyla Batılı politika üreticilerin ve karar vericilerin hem Batı dünyasının geleceği hem de Putin gibi acımasız bir satranç oyuncusuyla baş edebilmesi için daha sıkı davranması, servet ve nüfuz sahibi lüks sınıfın etkisini aşıp vergi kaçakçılığı ve kara para zinciriyle en kararlı şekilde mücadele etmesi gerekiyor. Batılı karar vericilerin Doğu'dan kendilerine akan kara para musluklarından vergi geliri artışı ve vergilere dair hoşnutsuzluğun yönetimiyle feragat etmeyi başarıp Rusya gibi küresel düzeyde kara para aklayan oligarklarla işbirliği içinde varlığını sürdüren kleptokratik Doğulu otokrasileri köşeye sıkıştırması gerekiyor. Acemoğlu'nun da ima ettiği gibi aksi takdirde Batı üstünlüğünü, orta sınıf ve sosyal devletin gücüne dayalı refah toplumunu sürdüremez. Parazitleşen zengin üst sınıflar tarafından bu şekilde soyula soyula zayıflatılır. Doğuda yükselen kleptokratik düşmanlarından hiçbir farkı kalmaz. Onlarla rekabet kapasitesini giderek yitirir. Bu durumda özellikle Çin'in önü açılır.

Bu savaşın çıkışının arka plan seyri oldukça enteresan. Rusların Doğu Avrupa ve Ukrayna'daki artan Amerikan varlığına meydan okur şekilde Ukrayna sınırında yığınak yapması ve gerginleşen ortam üzerine Ocak ayında NATO karargahında yapılan Brüksel Toplantısı'nda Ukrayna'nın üye olmayacağına dair garanti alamamasıyla Kremlin'in böyle bir işgale kalkıştığını söyleyebiliriz. Fakat ya bu işgal tarafların hepsinin yaptığı hesaplama hatasının zincirleme sonucu ise?


Buna göre Doğu Avrupa'daki askeri varlığını arttıran, zaten 2014'ten beri Amerikalılarca savunma amacıyla finanse edilen Ukrayna'ya yüklü miktarda yeni bir askeri fon sağlayıp oraya Ulusal Muhafızlar bile konuşlandıran Biden Yönetimi Putin açısından ne denli rahatsız edici bir çizgide gittiğini bilse de Rusya'nın bir savaş çıkaracağını savaşın çıkmasına birkaç gün kalana kadar hiç hesap etmiyordu (hangi devlet aktörü ne kadar güçlü olursa olsun uluslararası hukukun temellerini tamamen yırtıp atarak veya askıya alarak bu kadar büyük bir ülkeyi toptan istila edecek kadar gözünü karartırdı ki) ve bu nedenle de Biden aslında istemsiz bir şekilde çıkmasını arzulamadığı bir savaşın fitilini yaktı. Biden Yönetimi NATO'nun daha önce Doğu Avrupa ve eski Sovyet Baltık ülkelerine genişlemesinde olduğu gibi yalnızca Rusya'yı rahatsız edecek ve gerçek bir tepki veremeyeceği bir "oldu bitti" ile Ukrayna'yı da Atlantik Hattı koleksiyonuna katmayı planlıyordu ama savaşla beraber kendilerine o kadar yaklaştırdıkları o koca Ukrayna devletini kaybetme, Amerikalı nesillerin yıllara yayılan bir çabayla (kendi lehlerine ve liberal siyasi modellerine göre) kurduğu mevcut dünya düzeninin istikrarsızlaşması ve hatta yok olması riskiyle karşılaştı. Haliyle istemediği savaş patlak verip devam ederken ABD NATO'nun Ukrayna hava sahasını kapatma teklifine veya Rusya'nın nükleer güçlerinin alarm seviyesini yükseltmesine karşılık kendi nükleer güçlerini alarm seviyesine getirmeye hiç yanaşmadı. Hatta ABD yanlış anlaşılır diye bir takım füze tatbikatlarını Rusların alarm seviyesini yükseltmesine atıfta bulunarak erteledi. Maksat Rusya ile bağların tümden kopmasına yol açmayıp mevcut uluslararası düzenin çöküşünün önüne geçmekti. Çünkü böyle bir şey yalnızca uluslararası düzeni yeniden tesis etmeye kalkışacak olan Çin'e hizmet edecekti. Ve şimdi Biden Yönetimi Ukrayna'nın Batı'ya entegrasyonunun nispeten smooth bir şekilde Rusya'nın kıskanç ve içerlemiş bakışları altında normal şekilde gerçekleşmesini planlamışken yaşanmasını istemediği ve zaten pek de ihtimal vermediği bir savaşı fitilleyince Ukraynalılara dışardan kordinasyon sağlayıp Rusya'ya İkinci bir Afganistan yaşatmaya çalışıyor Moskova'yı uluslararası düzenden komple atıp uluslararası rejimi Çin'in lehinde yıkmadan ve Avrupalı müttefiklerinin kaygılarını görmezden gelmeden.


Pek tabii Zelenski de Rusya'dan ne beklemesi gerektiği konusunda geçmişe dayanan iyimserliği boşa çıkmış Biden Yönetimi tarafından yanıltılmış oldu ve Batı dünyasına acısız şekilde her boyutta entegre olabileceğine halkın bağrından gelen eski bir komedyen ve dizi oyuncusu olarak tüm içtenliği ve naifliyle inandı. Körün gözüne parmak sokarcasına tamamen bu yönde politika izledi. Batı ne derse onu yaptı. Zaten daha önce ülkesinden gayrimeşru şekilde bir miktar toprak koparmış (ve esas istediklerini aldıklarını varsaydığı) zorba Ruslara kulak asmadı. Önünde duran 2008 Gürcistan Saakaşvili örneğini ciddiye almadı. Hatta belki bu örneği bilmiyordu bile. Aklında NATO ve AB üyesi olmuş ama Rusların bu vaziyet karşısında pek bir şey yapamadığı eski Demir Perde ve Sovyet ülkeleri vardı. Neden Ukrayna da onlardan birisi olmasındı, değil mi?


Kremlin ise Ukrayna'yı işgali yüzünden modern uluslararası topluluktan gelen zincirleme yaptırımlar ve adeta sel halini almış kınamalarla dolup taşan bu denli sert bir tepki dalgasıyla çarpışacağını ve yaptırım yeme konusunda İran'ı dahi geçeceğini öngöremedi. Şüphesiz ki Kremlin'in politika yapıcıları Rusya'yı enerji konusunda silip atamayacaklarından ve yaptırımlarla deviremeyeceklerinin farkındaydılar; bu işe de bu yüzden giriştiler. Ancak yine de Ruslar iyi bir ekonomik darbe yediler ve uluslararası prestijlerine ve kredibilitelerine ciddi zarar verdiler. Belki de şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş uluslararası bir siyasi ve psikolojik baskıyla yüzleştiler. Öyle ki Kremlin politikacıları Rusya'daki gelişmeleri takip eden dış dünyaya açık okuryazar orta sınıfı ve sosyal medyayı kontrol altında tutabilmek Kuzey Kore'den neredeyse hallice şekilde Facebook ve Twitter'ı dahi kapatmak zorunda kaldılar. Gösterilere büyük bir polis kuvvetiyle müdahale ettiler. Putin ve çevresi NATO'nun 1990'lar ve 2000'lerdeki genişlemesine o denli içerlemiş ve bunu öylesine kuruntulaştırmıştı ki bence sıhhatli ve yeterince derin düşünemediler. Ukrayna'nın tıpkı Çeçenistan (İkinci Çeçen Savaşı), Gürcistan (Güney Osetya) veya Suriye (İç Savaş) gibi askeri olarak eninde sonunda zapt edilebileceğine ya da en azından kendi lehlerinde kontrol altına alınabileceğine inandılar. Bunu başarsalar dahi kendilerine hesaplayamadıkları kadar büyük zarar verdiler ve uzun vadede başka sosyolojik sonuçlarla yüzleşecekler. Bir kere Kremlin'in seçkinleri savaş ve neredeyse topyekun işgal politikasıyla Ukraynalılar ve Ruslar arasındaki düşmanlığı iyicene derinleştirip yaygınlaştırdılar. Esasında bunu yaparak Rusya ile Ukrayna'yı kalıcı şekilde böldüler ve Ukrayna'yı sosyo-psikolojik olarak toptan Batı'nın kucağına ittiler. Batı dünyasında tamamen Rusya aleyhtarı olacak bir Ukrayna diasporasının temelini attılar. Ukrayna halkını kaba askeri kuvvetle büyük ölçüde kendilerine yabancılaştırıp Moskova'ya nesiller boyu sürecek şekilde düşman ettiler. Bunu az çok bilen Kremlin de işe oldukça klasik ve tamamen zalimce bir boyut kattı. Ukrayna Savaşı tüm Rus uydularına, piyon ve tabilerine (Rusya hala bir imparatorluktur) Moskova'ya karşı cüretkar ya da isyankar olmaları halinde onları bekleyen ceza ve sonun açık ve kararlı bir güç gösterisine çevrildi. Putin ancak tüm talepleri Kiev tarafından yerine getirilirse savaşı sonlandıracağını beyan etti. Böylece Ukrayna'da bitmek bilmeyecek savaş senaryoları (ne yazık ki) ağırlık kazandı. Ukrayna Savaşı ani gelişen bir Zelenski'yi devirme ve kukla yönetim yerleştirme operasyonu olmaktan uzaklaşıp bir emperyal cezalandırma ve Zelenski'yi devirmeden kendisine şart dayatma savaşına dönüştü. Zira işgal harekatının ilk günlerinde Zelenski'nin şahsını veya yönetimini doğrudan hedef alan komplolar (anlaşılan o ki Batı dünyasının paylaştığı istihbaratların desteğiyle) fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Yine de Rusların Ukrayna şehirlerini tek tek ele geçirecek kapasitede olduğunu ve belirli bir süre zarfında Zelenski'yi (veya ardılı olacak olası Ukrayna hükümetlerini) tamamen çaresiz hale getirebileceklerini söyleyebiliriz; tabii eğer önce uluslararası toplum özellikle Batı dünyası Rusya'yı finansal anlamda çaresiz hale getirmezse ancak bu bahsettiğimiz gibi Rusya'nın ihracatındaki en büyük ağırlığa sahip enerji kalemlerine (doğal gaz ve petrol) zarar vermeden ve ilaveten savaşla beraber artan enerji fiyatlarına bakınca imkansız görünüyor. Avrupa Rus enerjisine çok bağımlı. Ekonomik anlamda Rus enerjisi kadar verimli bir alternatif bulunmuyor. Haliyle Avrupa enerji konusunda yaptırım uygulamak istemiyor ve bunu da açıkça itiraf ediyor. Rus kamuoyu da Rusya'daki emperyal despotik rejime Batılı demokrasilerdeki muadillerinin aksine fazla bir etkide bulunamıyor.


Özetle hesaplama hataları sonucunda kimsenin istemediği, uluslararası istikrar ve düzeni tehdit eden, ekonomilere zarar veren büyük ve anlamsız bir savaş patlak verdi. En faciası da pek tabii Ukrayna halkının başına gelen oldu. Kalbim onlarla.

Kremlin'in politikalarıyla ilgili liberal ve politik realist yaklaşımları özetleyen Abdullah Keşvelioğlu'na ait bu yazıyı paylaşmak isterim:


"Putin’i Ukrayna’da kızdıran demokrasi mi?


Putin’in neden Ukrayna’ya girdiği sorusuna liberal bakış açısı iki neden gösteriyor: Birinci görüşe göre Putin’in Ukrayna’da savaş başlatmasının sebebi, Rus halkını sürekli bir dış tehdit tedirginliğine maruz bırakarak kendisinin etrafında kenetlemek. İkinci görüşe göreyse bunun nedeni Ukrayna’nın demokratikleşmesi. Ukrayna’nın liberal demokratik bir refah devleti olması, Avrupa reçetelerinin Slav halkları nezdinde başarılı olamayacağı tezlerini çürütebilir. Böyle bir durumun Rusya’da da bir domino etkisine yol açması Putin için ciddi bir tehlike olarak değerlendirilebilir.


Rus güçlerinin aylardır Rusya ve Belarus’un Ukrayna sınırlarına yaptıkları tahkimat bu hafta itibariyle 160 bin askerlik bir güce ulaştı. Putin’in 21 Şubat’ta ayrılıkçı Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerini tanımasıyla artık kaçınılmaz olan savaş tam da Batılı istihbarat teşkilatlarının günler öncesi paylaştığı bilgileri doğrulayarak 24 Şubat itibariyle başladı.


Savaşın gidişatı hakkında şimdiden çok net bilgiler vermek zor olsa da Rusya’nın 2014’teki gibi inkâr edilebilir bir sınırlı harekâtı yerine bir işgal harekâtına giriştiği açık. Ukrayna’nın tamamının askeri işgali halen uzak ve oldukça maliyetli bir seçenek. Rus ordusunun harekatın ilk günlerinde Kiev’e yönelik yoğun saldırıları başkenti işgal ederek Ukrayna’da kukla bir rejim kurmayı hedeflediklerinin işareti. Bu başarılamasa da Batı’nın, tüm stratejik altyapısı tahrip edilmiş, ekonomik olarak çökmüş, etnik radikal Ukrayna milliyetçilerinin demokratlardan daha fazla söz sahibi olduğu ve topraklarının bir kısmının Rus işgali altında bulunduğu bir Ukrayna’dan umudunu keserek Kiev üzerindeki emellerini sona erdirmesi de Kremlin tarafından kısmi bir başarı olarak değerlendirilebilir.


Ancak kesin olan şu ki savaşla birlikte, hem Ukrayna-Batı, hem Rusya-Batı ilişkileri hem de NATO ve Avrupa güvenlik yapısı için Soğuk Savaş’ın sona ermesi kadar büyük etkilere yol açacak bir sürece girildi. Bu gelişmelerin sağlıklı okunabilmesi için bu noktaya nasıl gelindiğinin iyi tahlil edilmesi gerekiyor.


Ana aktörlerin Rusya ve NATO olduğu bu sürecin temel sebeplerine yönelik argümanlar iki temel görüş etrafında ele alınabilir. Uluslararası ilişkilere liberal perspektiften yaklaşanlara göre Kremlin’in saldırgan tutumunu iç dinamikler tetikliyor. Buna karşılık realist perspektifi benimseyen görüşler Rusya’nın güvenlik kaygılarını ön plana çıkarıyor.


Putin, iktidarının ilk iki dönemine tekabül eden 2000’li yıllarda dünya genelinde yükselen petrol fiyatlarının da yardımıyla 1990’lı yıllarda çökmüş bulunan Rus ekonomisini toparlamayı başardı. Yine bu süreçte Çeçenistan’da hakimiyetin sağlanması, oligarkların gücünün sınırlanması ve bürokratik kurumlara nizam verilmesi Putin’in Rus halkı nezdinde popülaritesinin artırmasını sağladı.


Ancak 2010’larla birlikte Rusya’daki kısmi dinamizm yerini ekonomik durağanlaşmaya, tekrardan gün yüzüne çıkan yolsuzluklara ve özgürlüklerin daralmasına bıraktı. Bu gelişmeler Rus halkının gözünde Putin’in popülaritesinin düşmesine ve onun refah getiren lider imajına zarar vermeye başladı. Buna ilaveten Arap Baharının sürdüğü 2011 yılında, parlamento seçimlerinin ardından ülke genelinde geniş çaplı gösterilerin yaşanmasının ve Batı’nın Kaddafi rejimine yönelik harekatının Putin üzerinde büyük bir etki bıraktığı ve güvensizlik duygusuna yol açtığı vurgulanır.


Nitekim liberal perspektife göre tüm bu gelişmeler Kremlin’i dış politikada iç kamuoyunu kenetleyecek daha agresif politikalar izlemeye sevk etti. Rusya’nın 2014 müdahalesinin temel amacı da buydu. Tarihsel olarak Ruslar için sembolik değere sahip Kırım’ın ilhakıyla birlikte Putin, “Kırım fatihi” olarak Rus halkı nezdinde eski popülaritesine tekrar kavuştu. Alexi Navalny gibi muhalefet figürlerinin dahi ilhakı desteklemesi Kırım’ın iç politika için ne kadar büyük bir malzeme olduğunun önemli bir göstergesi.


Kremlin’in Ukrayna’daki gerilimi artırarak yeni bir savaş başlatmasının sebebi de yine Rus halkını sürekli bir dış tehdit tedirginliğine maruz bırakarak Putin etrafında kenetlemek. Moskova böylece gittikçe kötüleşen ekonomik şartlar ve daralan özgürlükler karşısında halkın direncini zayıflatarak rejimin güvenliğini korumayı amaçlıyor.


Bu görüşe göre Kremlin’in Ukrayna hususundaki bir diğer çekincesi ise Ukrayna’nın demokratikleşmesi. Tarihsel olarak Rusya’yla yakın ilişkilere sahip ve ekonomik olarak Rusya’dan hep geri kalmış Ukrayna’nın liberal demokratik bir refah devleti olması, Slavların tarihsel olarak Avrupa’dan farklı bir gelişim gösterdiği ve Avrupa reçetelerinin Slav halkları nezdinde başarılı olamayacağı tezlerini çürütebilir. Böyle bir durumun Rusya’da da bir domino etkisine yol açması Putin için ciddi bir tehlike olarak değerlendirilebilir. Çünkü liberal görüşe göre böylece Ruslar aslında Batı’nın Rus halkıyla bir probleminin olmadığını ve asıl sorunun Putin kleptokrasisi olduğunu idrak edebilir.


Realistlere göre ise Rus halkının Putin’e olan desteği hiçbir zaman Kremlin’i tedirgin edecek seviyelere düşmedi. Bu yüzden iç politikada istediği gibi at koşturabilen Putin’in Ukrayna’ya yönelik tavrını belirleyen ana etmen Rusya’nın güvenlik kaygıları. ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin NATO’nun Doğu Avrupa’ya yönelik genişlemesini sürdürmesi Moskova’nın güvenlik kaygılarını körükleyerek daha agresif bir tutum içine girmesine yol açıyor.


Rusya 1990’lı yıllar boyunca Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte NATO’nun varlık sebebini yitirdiğini ve Rusya’nın da başat bir aktör olacağı yeni bir Avrupa güvenlik mimarisinin kurulması gerektiğini savundu. Ancak Rusya’nın bu görüşleri Batı tarafından ciddiye alınmadı ve Doğu Avrupa ülkelerinin yoğun talebiyle birlikte bu ülkeler NATO’ya entegre edildi. Rusya Atlantik ittifakının genişlemesine muhalefetini sürdürmüş olsa da bu süreci baltalayacak sertlikte bir tepki ver(e)medi. Bunun sebepleri ise genel olarak o dönem Rusya’nın ekonomik olarak çok zor durumda olması, iç siyasette Sovyetlerin yıkılışının şokunun atlatılamamış olması ve Batı ile iyi ilişkiler kurulabileceğine dair ümitlerin devam etmesidir.


Ancak 2008 Gürcistan müdahalesinden de anlaşılacağı üzere son 15 yıldır var olan Rusya 1990’ların Rusya’sından oldukça farklı. Başka bir ifadeyle realist perspektife göre ekonomik olarak kendisini toparlamış, Putin etrafında devlet mekanizmalarını tekrar organize edebilmiş, bir milyon askere ve dünyanın en büyük ikinci nükleer cephaneliğine sahip olan bir Rusya’nın NATO tarafından çevrelenmeyi kabul etmesini beklemek fazlasıyla naif bir düşünce. Nitekim ABD de benzer bir çevrelenmeyi kabul etmemişti: ABD Monroe Doktrini ile Avrupa devletlerinin Güney Amerika’da varlık göstermesine karşı çıkmış ve Küba’ya Rus nükleer füzelerinin yerleştirilmesini savaş sebebi saymıştı.


Bunun yanı sıra NATO’ya katılan diğer Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinden ayrı olarak Ukrayna’nın Rusya için ayrı bir önemi de var. Tarihsel yakın bağlar, kayda değer bir Rus popülasyonu ve uzun kara sınırı Ukrayna’yı Rusya’nın gözünde farklı bir konuma taşıyor. Ancak bu Moskova’nın Çarlık Rusyasını veya Sovyetler Birliğini yeniden kurmak istediği anlamına da gelmiyor. Kremlin Ukrayna’yı daha ziyade bir tampon bölge olarak görmek istiyor. Rusya’nın 2014 öncesinde daha dengeli bir politika yürüten Ukrayna’nın egemenliğini doğrudan ihlal edecek herhangi bir harekette bulunmaması da bunun önemli bir göstergesi.


Rusya’nın temel motivasyonunu güvenlik kaygılarına bağlayanlara göre bugün geldiğimiz noktada Batı geri adım atarak kendi karizmasını çizdirmemek için Ukrayna’yı ateşe atıyor. Zaten imkânsız hale gelen Ukrayna’nın NATO üyelik sürecini resmi olarak sona erdirmiyor ve Kiev yönetimini Rusya’ya karşı cesaretlendiriyor. Ancak tüm bunlara karşın Ukrayna Batı’dan kayda değer bir destek görmüyor.


Batılı ülkeler bir savaş durumunda Ukrayna’ya asker göndermeyeceklerini peşinen açıkladı. Her ne kadar Ukrayna’ya ciddi bir silah desteği verilse de bunun Rus ordusunu durdurmakta ne kadar yeterli olabileceği tartışmalı. Buna bağlı olarak harekât öncesi Batı’nın yaptırımlar konusunda ortak bir düşünceye varamaması ve muğlak bir tavır takınması da caydırıcılığını tartışmaya açıyor. Nitekim Ukrayna ekonomisi son bir yıla olası bir işgal ihtimalinden dolayı ciddi zarar gördü. Uzun süredir böyle bir harekata hazırlanan Rusya’ya gelen yaptırımların ne denli caydırıcı olacağı ise tartışmalı.


Realist perspektife benzer biçimde bir diğer görüş ise tüm bu süreci Rusya’nın güvenlik endişelerinin yanı sıra statü kaygılarına da bağlıyor. Rusya gerek Çarlık döneminde gerekse de Sovyetler döneminde uluslararası hiyerarşinin tepesinde olduğundan dolayı kendisini bugün de büyük güçler kulübünün bir üyesi olarak tanımlıyor. Batı’nın ve özellikle ABD’nin Rusya’nın bu eşit statü savlarını ciddiye almaması ise Moskova’yı daha agresif politikalar izlemeye sevk ediyor.


Rusya, Sovyetler Birliği'nin dağılışını takip eden yıllarda Batı ile yakın ilişkiler güderek kendisini uluslararası meselelerde uyumlu ve sorumluluk sahibi bir aktör olarak konumlandırmaya çabaladı. Moskova böylece Batı tarafından büyük güç kulübüne tekrardan kabul edilmeyi ve eşit bir güç olarak görülmeyi umuyordu. Ancak Rusya’nın Batı’yı kendisine karşı kayıtsız olarak algılaması, Kremlin’i 2008 Gürcistan, 2014 Ukrayna, 2015 Suriye örneklerinde görüleceği üzere saldırgan bir çizgiye itti. Böylece Rusya için kendini büyük güç olarak kabul ettirmenin yolu artık Batı’yla uyumdan ziyade rekabet oldu.


Bunda 2008 küresel finansal krizinin Batı’da çok ciddi sarsıntılara yol açmasının ve Çin’in ekonomik bir süper güç olarak yükselmesinin de rolü büyük. Tek kutuplu bir dünyada Rusya büyük güç olmak için kendisini liberal düzene az çok ayak uydurmak zorunda hissediyordu. Ancak artık liberal dünya düzeni etkisini yitiriyor. Rusya da bu süreci hızlandırarak 19. yüzyılı andıracak çok kutuplu bir dünya düzeninin kutuplarından biri olarak dünyanın geri kalanından hak ettiği statüyü ve saygıyı görmeyi hedefliyor.


Rus dış politikasında güvenlik ve statü kaygılarının rolünü ele alan bu görüşler elbette Rusya’nın Ukrayna politikasını meşrulaştırmak gibi bir amaç taşımıyor. Son tahlilde Moskova’nın Kiev yönetiminin Donbas’ta etnik Ruslara karşı bir soykırıma giriştiğine dair iddiaları oldukça gülünç ve bu iddialara dayandırarak başlattığı saldırı da uluslararası hukukun tüm normlarına aykırı. Ancak özellikle Batı’da bu objektif görüşlerin ideolojik saiklerle baskılanması olayların çok yönlü ele alınmasını engellemekte ve maalesef tarihin tekerrür etmesine yol açmakta."


Kaynak:

serbestiyet.com
Putin’i Ukrayna’da kızdıran demokrasi mi? - serbestiyet.com
https://serbestiyet.com/featured/putini-ukraynada-kizdiran-demokrasi-mi-85769

Ukrayna Rusya krizi herkesin malumu. Daha iyi anlaşılabilmesi için biraz tarihi arkaplandan ve Putin gibi politikacıların bunu kullanma çabasından söz edeceğim. Ukrayna'nın başkenti Kiev esasında oldukça bir eski şehir olup tarihi erken ortaçağlarda başlayan gevşek bir Slav - İskandinav federasyonunun kalbiydi ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun etkisiyle Hıristiyanlaşmıştı (Ortodoksluk). Modern Ukrayna'nın başkenti Kiev ilk büyük yuvarlak kubbeli Ortodoks kiliselerinin ve manastırlarının kurulduğu ilgili "Rus" memleketinin en büyük rütbesi olan prensliğin (sonradan büyük prensliğin, velyky kniaz) bulunduğu bir merkezdi. Muhtelif kaynaklarda Kiev merkezli Slav prenslikler topluluğu Ros, Rus, Rusia, Russia gibi isimlerle anılıyor. Diğer bir ismi de Rutenya. Hem Ukrayna, hem Belarus hem de Rusya esasında bu kültürden türüyor ama esas itibarıyla Doğu Slavlarının kültürü ilkin modern Ukrayna topraklarında ve Kiev'de filizleniyor. "Rusya" adı Ukrayna'dan çıkıyor ve Doğu Slavlarının kültür havzasını ve antik ülkesini anlatıyor. Kiev Prensliği İskandinav işgalciler tarafından kurulup bölgede dominant Slavlar arasında Slavlaşmıştır tıpkı birkaç asır sonra Vikingleri işgalci olarak takip eden Moğolların (Tatarların) Kıpçak Türkleri arasında Türkleşmesi ve "Tatar" adıyla Rusya Türklerinin vuku bulması gibi. Modern Rusya'nın çıktığı Moskova Büyük Prensliği'nin kültürel ve siyasi arkaplanı da bu Kiev Prensliği ve Cengiz Moğollarıyla Kıpçak Türklerinin teşekkül ettiği Tatar Uluğ Orda (Altınordu) Hanlığı.


Yani Putin eski çok milletli sosyalist federasyon Sovyetler Birliği'ni tamamen modern Rusya'ya sahiplendirip "komünist Rusya'nın" modern Ukrayna'yı kurduğunu söylerken kendi uygarlığı ve ülkesinin modern Ukrayna topraklarından ve isimlerden postacılık hizmeti gibi ilk teşkilatlanmalara geleneklere kadar pek çok açıdan da eski Türk Moğol Uluğ Orda Hanlığı'ndan filizlendiği argümanına karşı ne diyebilir gerçekten çok merak ediyorum. "Arkaplan veya kurma" konusunda daha da geriye gidersek vakti zamanında Slavlarca hakimler olarak kabul gören İskandinav Vikingleri ve özellikle din ile kültür konusunda Doğu Slavları üzerinde çok etkili olmuş İstanbul merkezli Ortodoks Roma İmparatorluğu'nu (yani Rumların Bizans devletini) görüyoruz. Özetle Putin'in argümantasyon tarzının bir sonu yok. Putin'in kafasıyla Ukrayna'yı kurucu babaları İskandinavların torunu ülkelere hatta onlara tarih yazıcılığı, Ortodoks Hıristiyanlığı, mozaiği ve sofistike yapısal mimariyi öğreten Ortodoks Rumlara vermeliyiz. Rusya'yı da Ruslardan alıp Ukraynalılara ve Tatarlara vermeliyiz. Kaldı ki "tarih" hiç kimseye bir yere konma hakkı vermemeli ve Putin'in yaptığı gibi böyle politisize edilmemeli. Günümüzü dikkate almadan geçip gitmiş bir tarihe bel bağlamak oldukça delice bir iş. Ukraynalılar Ruslarla ne kadar benzer olsa da ve bir tarih paylaşsalar da ayrı bir dil konuşan ayrı bir halk ve egemen bir devletleri var. Nasıl ki sırf tarihsel, kültürel ve kan bağı ilişkileri var diye Ruslar Tatar Türkü, Tatar Türkleri de Rus değilse Ukraynalılar da Rus değil, devletleri Rusya Federasyonu'na bağlı değil. Dışardan askeri bir müdahaleye ve işgale maruz kalmaları kabul edilebilir değil. Putin Ukraynalılara bizden (Ruslardan) farklı değilsiniz, vatandaşımızsınız diyor. Vatandaşının kafasına bomba atmazsın, değil mi? Sırf ayrılmak istiyor diye? Ayrılmak istiyorsa bir dönüp kendine bakarsın nerede yanlış, neyi eksik yapıyorum diye.

Süzeren: Erdoğan.


Krallık Merkezi: Aksaray.


Vassallar: Kolin, Cengiz, Limak, Kalyon ve Makyol Şirketleri.


Fieflikler: Vassallara ihsan edilmiş ihaleler.


Vassallara Tabi Olanlar ve İşlerini Üstlenenler: Taşeron Firmalar.


Serfler: Halk, alt ve orta sınıflar.


Ekonomi: Rant ilişkileri, sömürü, istismar ve enflasyon.


Düşmanlar: İtaat etmeyi veya aynı fikirde olmayı reddeden herkes.


Genel söylem: Allah, namaz, ezan (ki asırlardır Türklerce benimsenen ve uygulanan, hiç de iddia edildiği gibi tehlike altına girmemiş kavramlar) saldırı altında. Her anlamda tutarsız. Faiz günahtır deniyor; maskeli faiz artışı yapılıyor. Dış mihraktan söz ediliyor; Suriye'nin iç işlerine müdahale ediliyor. ABD ile S-400 alım ve F-35 projesinden atılma krizleri yaşanıyor; ABD'ye lafta rest çekiliyor ama gidip ABD'den F-16 ve modernizasyon paketleri talep ediliyor. Yani 15 Temmuz'un plancısı Fetö'yü hala barındırmasına rağmen en potansiyel "dış mihrak" adayıyla askeri işbirliği yapılmaya devam ediliyor. Millet egemendir veya demokrasi vardır deniyor; TBMM'nin oylarıyla onaylanmış ve ancak TBMM'nin kararıyla çıkılabilecek İstanbul Sözleşmesi'nden TBMM aradan ekarte edilerek cumhurbaşkanı kararnamesiyle çıkılıyor. İçi boşalmış Danıştay ise kanunlar hiyerarşine ve anayasaya aykırı bu edimde bir sorun görmüyor.


Yukarıdaki resimde millet egemenliğinin gerçek ifadesi ve cumhurbaşkanı kararnameleriyle bu yetkisi istismar edilse de gerçek yasama organı olan TBMM, hukukun ve mevzuatın üstünlüğü, orta sınıfın refahı ve gücü, dar ve sabit gelirlinin bekası ve huzuru, gerçek üreticilerin ve ihracatçıların kaygıları nerededir? Bu Ortaçağ'ın himaye ve kolay yoldan kısa vadeli karşılıklı çıkar ilişkileri özentisi Beton ve Taşeron İmparatorluğu uzun vadeli katma değer üretebilen demokrat ve seküler bir dünyada tüm ideolojik saplantıları ve istikrarsızlığıyla beraber nasıl ayakta kalabilir? Nasıl Türkiye Cumhuriyeti içerisinde meşru olduğunu iddia edebilir?

"İnsanlarımızın bankadaki TL varlığını, mevduat kazancı kur artışından yüksekse bu getiriyi elde edecek. Kur getirisi mevduat kazancının üstünde ise aradaki fark doğrudan vatandaşımıza ödenecek bu kazanç stopaj vergisinden muaf tutulacak. Döviz kurundaki dalgalanma sebebiyle fiyat vermekte zorlanan ihracatçı firmalarımıza doğrudan Merkez Bankası aracılığıyla ileri vadeli kur rakamı verilecek"


https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-erdogan-duyurdu-tl-mevduatlari-icin-duzenleme-yeni-araclar-devreye-aliniyor-41965127


Geri döndük demeden döndüler, ortodoks politikalara döndüler. Olan bu. Bunlar ana yolu bırakıp yan yola çıktılar ama girdikleri yol çıkmaz sokak. Bu bir faiz artışıdır. Klasik AK Parti politikalarından U dönüşüdür. Ama bu beraberinde bir takım sorunları da yanında getiren bir politika. Zımni bir faiz artırımı yapıldı. Buradan siyasi bir söylem çıkarabilirler. Hem faizi, hem kuru düşürdük diye. Bunu nasıl satabilirler, satarlar mı, zaman içinde göreceğiz.


https://www.birgun.net/haber/tcmb-eski-baskani-durmus-yilmaz-turkiye-ekonomi-modeli-nin-tabutuna-civi-cakildi-370075


Başka bir isimle faiz artışı yapıldı. Yeni Ekonomi Modeli artık içinde reddettiği ortodoks ekonominin saklandığı bir zombi, tam tabirle bir yürüyen ceset. Seçmenlere bu ceset makyajlanıp pazarlanıyor. Düşük tutulan politik faizin yetersizliği devlet tarafından ödenen veya en azından ödenme sözü verilen kur farkına dayalı bir faizle telafi ediliyor ve bunun başlığına da hem faizi düşürdük hem de kuru düşürdük yazıyorlar; örtülü faiz artışı yapmalarına rağmen. Seçmenlere de ortodoks yöntemle veya mekanizmayla "iyileşme" belirtisi gösteren "yeni ekonomi modelini" bakın aslında ne iyi bir politika diye pazarlamaya çalışıyorlar. Bir yandan faiz ve enflasyon riski hazinenin omuzlarına bindirildiği gibi daha fazla Türk lirası basımı yapılarak fark (gizli faiz) ödeneceği için Türk lirası yine girdi maliyetlerini artıracak şekilde değer kaybetmeye başlayacak ve haliyle enflasyon artmaya devam edecek. Zaten gizli faiz artırımının nasıl verileceği veya gerçekten verilecek mi yoksa iç boş veya geçici bir temenni mi olduğu o da meçhul. Normal şekilde politik faiz artırımı yapılmalıydı ve mali disiplin uygulanmalıydı klasik bir yöntem ve anlayışa böylesi şüpheli ve yanlış görünen bir uygulamayla, iki yüzlü şekilde bir cesedi canlıymış gibi kamuoyuna pazarlayarak dönülmemeliydi.

Temel Bilgiler ve İstatistikler
Aktiflik: Şu anda DH'de değil
Son Giriş: 6 sa. önce
Son Mesaj Zamanı: geçen ay
Mesaj Sayısı: 1.803
Gerçek Toplam Mesaj Sayısı: 3.988
İkinci El Bölümü Mesajları: 0
Konularının görüntülenme sayısı: 0 (Bu ay: 586)
Toplam aldığı artı oy sayısı: 4.068 (Bu hafta: 0)
En çok mesaj yazdığı forum bölümü: Konu Dışı / Off Topic
Mesajları
İkinci El Referansları
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.