Şimdi Ara

Dil Devrimi'nin getirdikleri, götürdükleri

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
312
Cevap
0
Favori
10.071
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri
  • Son Yorum 11 yıl
  • Cevaplayan Üyeler 58
  • Konu Sahibinin Yazdıkları 4
  • Ortalama Mesaj Aralığı 1 gün 16 saat 16 dakika
  • Son 1 Saatteki Mesajlar 2
  • Konuya En Çok Yazanlar
  • jokerwill (38 mesaj) malcolmx (26 mesaj) KızıL_Shaman (25 mesaj) ar_tryk (24 mesaj) abdullahors84 (20 mesaj)
  • @
0 oy
Öne Çıkar
Tüm Forumlar >> Kültür ve Bilim >> Kültür, Güncel ve Tarih >> Güncel >> Dil Devrimi'nin getirdikleri, götürdükleri
Sayfaya Git:
Sayfa:
Giriş
Mesaj
  • Yarbay
    3438 Mesaj
    Konu Sahibine Özel
    Arkadaşlar bu konuyla ilgili neler düşünüyorsunuz merak ediyorum. İngilizcenin dünyanın en zengin dili olduğunu biliyoruz. Milyona yaklaşan kelime hazinesi var ve bu hazinenin yarısından fazlası yabancı unsurlardan oluşur. Bu bağlamda düşündüğümüzde dilin özleştirilmesinin gerekliliği tartışılabilir. Şimdi sorum şu: Dil Devrimi bize neler kazandırmıştır, neler kaybettirmiştir?



    |
    |
  • Yarbay
    3993 Mesaj
    Bir hukuk öğrencisi olarak:

    Öncelikle ağır Osmanlıca'dan kurtarmıştır. Türkçe bir çok terim dilimize girmiştir. Milletin eleştirdiği "Atatürk boş zamanlarında kelime üretiyor" eylemi sayesinde günümüzde "toplama çıkartma çarpma bölme, açı üçgen kenar... bay bayan vs vs" terimler dilimize girdi ve hepsi Öztürkçe. Ayrıca güneş dil teorisini de ayrıntılı incelemek lazım. Atatürk'ü daha iyi anlayabilmek adına Güneş dil teorisine daha fazla önem verilmeli.

    Atatürk'ün bize bıraktığı en önemli mirasların başında dil devrimi yer almaktadır. Ben elimden geldiği kadar bu konuda hassas olmaya çalışıyorum. Ayrıca Atatürk anadili gibi Fransızca bilir ama ben hiç konuşmalarında ve yahut yazılarında Fransızca sözcüklere rastlamadım. Bu da onun bir başka büyüklüğü ama fark edebilene.

    Bizden pek fazla bir şey götürdüğünü sanmıyorum.
    |
    |




  • Binbaşı
    1226 Mesaj
    zararı veya yararını anlamak için birkaç soru ekleyeyim


    Şuan Türkçeyi hangi alfabe ile okuyup-yazıyoruz?
    Kullandıgımız alfabe türkçe bir alfabemi?
    Türklere ait gelişmiş bir alfabe(ler) varmı?
    Suanki alfabemizin bize bilim-teknoloji veya iletişim konusunda diger dünya devletleri ile anlaşmamızı kolaylaştıran bir rolü varmı?
    Varsa bu rol ne boyutlarda?
    (okuma-yazma-seslerin anlamı vs vs)
    suan devlet bir kanun yayınlasa
    Türkçe konuşmak-yazmak yasak artık dilimiz çince dese suan sahip oldugunuz bilgileri nekadar verimle kullanabilirsiniz?
    Üni. de bir prof oldugumuzu güşünelim.ögrencilere eskiye oranla nekadar verimle birşeyler ögretebiliriz?
    ve en can alıcı soru
    Günlük hayatta kuralları ile % kaç gerçek türkçe konuşuyoruz?

    siz Yabancı bir dilden türkçeye geçiş yapmak isteseydiniz nasıl bir yol izlerdiniz?



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi kazuya58 -- 12 Temmuz 2009; 3:07:23 >
    |
    |




  • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
    ben dil devriminin kesinlikle zararli oldugunu dusunuyorum

    yillardir kullandigimiz kelimeler sirf arap ve fars kokenli diye turkcemizden atildi ve turk anlasilmaz bir duruma dustu daha da kotusu ataturk gitti turk dil kurumunun basina pis bir emeniyi getirdi o da turkce yi daha da berbat etti
    |
    |
  • Binbaşı
    1226 Mesaj
    osmanlıca;
    arap harfleri ile yazılan arapça+farsça+türkçe nin karışımıdır
    arapça;Müslüman bir toplum oldugumuz için kullanılıyordu Kuranın dilidir
    farsça;Bilim ve sanat diliydi,şiirler ve kitaplar farsçaydı
    Türkçe;Nedeninin söylememe gerek yok sanırım
    ve
    osmanlıcanın nekadarı türkçe derseniz wikipedia bir alıntı
    "Ancak 19. yüzyılda standart bir yazı dili ihtiyacının belirmesiyle birlikte "Osmanlı dili" tartışmaları yoğunlaştı. Bu dilin belkemiğini oluşturan Türkçe'nin güçlendirilmesi ve yazı dilinin Türkçe konuşma diline yaklaştırılmasına ilişkin talepler Şinasi, Suavi, Ahmet Vefik Paşa gibi yazarlarca dile getirildi. 19. yüzyıl sonlarında doğan Türkçülük akımı, Osmanlı yazı dilinin esasen Türkçe olduğu ve "Türkçe" diye adlandırılması gerektiğini vurguladı."
    |
    |
  • Yarbay
    2415 Mesaj
    quote:

    Orjinalden alıntı: döküntü

    Bir hukuk öğrencisi olarak:

    Öncelikle ağır Osmanlıca'dan kurtarmıştır. Türkçe bir çok terim dilimize girmiştir. Milletin eleştirdiği "Atatürk boş zamanlarında kelime üretiyor" eylemi sayesinde günümüzde "toplama çıkartma çarpma bölme, açı üçgen kenar... bay bayan vs vs" terimler dilimize girdi ve hepsi Öztürkçe. Ayrıca güneş dil teorisini de ayrıntılı incelemek lazım. Atatürk'ü daha iyi anlayabilmek adına Güneş dil teorisine daha fazla önem verilmeli.

    Atatürk'ün bize bıraktığı en önemli mirasların başında dil devrimi yer almaktadır. Ben elimden geldiği kadar bu konuda hassas olmaya çalışıyorum. Ayrıca Atatürk anadili gibi Fransızca bilir ama ben hiç konuşmalarında ve yahut yazılarında Fransızca sözcüklere rastlamadım. Bu da onun bir başka büyüklüğü ama fark edebilene.

    Bizden pek fazla bir şey götürdüğünü sanmıyorum.


    "Ağır Osmanlıca" ifadesini Osmanlıcayı bilmediğimiz için kullanıyoruz. Belki 4-5 kuşak önceki atalarımızın dilini anlayamıyoruz. Bu nedenle arada bir kültür kopukluğu oluşturmuş. Bunu bir kayıp olarak görüyorum.

    Ancak cumhuriyet kurulurken milli bir dilin oluşturulması gerekliydi. Ama baştan dezavantajlıydık. Çünkü halkın kullandığı dil ile devletin kullandığı dil bile farklıydı. Çağa ayak uydurmuş bir milli dilimiz de yoktu. Yani ya hali hazırda kullanılan Osmanlıca tabir ettiğimiz dilin ismini Türkçe yapıp yolumuza devam edecektik. Ya da kullanılan dili Öztürkçe yapmak adına dilin -az ya da çok- fakirleşmesine göz yumacaktık. Biz ikinci yolu seçmişiz.

    Bu yolu seçtikten sonra yeni kelimeler türetilmesini artık yadırgamıyorum. Özellikle günümüzde İngilizce'nin etkisini hafifletmek adına çok faydalıdır. Örneğin tüm dünya "computer" derken "bilgisayar" sözcüğünü kullanmak hoşuma gidiyor. Buna rağmen Osmanlıca kelimeleri de (eğer Türkçe alternatifleriyle istediğim anlamı yakalayamıyorsam) kullanmaktan çekinmem. Bunları Türkçe'nin bir zenginliği olarak görmek lazım. Dil öyle bir şey ki iki kelime arasındaki bir nüans bile aktardığımız duyguyu tamamen değiştirebiliyor. Bu yüzden eski dilden de tamamen kopma taraftarı değilim.

    NOT: Burada tarışılan TDK'nın kurulması mı yoksa alfabe devrimi mi? İkisini birbirine karıştırmamak lazım. Şüphesiz alfabe devriminin kaybettirdikleri çok daha fazladır.
    |
    |




  • Yarbay
    3438 Mesaj
    Konu Sahibine Özel
    Alfabe konusunda çok haklısın neverlate. Kaf kef ayrımının yapılmaması, kapalı/açık e'lerin aynı harfle gösterilmesi büyük hatalardır. Fransızların harflere bir sürü simgeler ekleyerek en ufak bir ses ayrımını bile nasıl insanlara öğrettiğini görüyoruz. Biz malesef bu konuda "rastgele" işler yapmışız. Seslerin ayrımını doğru düzgün yapmamışız.

    Neyse özleştirmeye dönecek olursak eğer, bir Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi olarak diyebilirim ki: Özleştirme tuhaf Arapça-Farsça tamlamaların tasfiyesiyle, bazı telaffuzu zor kelimelerin Türk dilinin fonetiğine uygunlaştırılmasıyla (örneğin halaskâr kelimesini telaffuz etmek her babayiğidin harcı değildir) sınırlandırılsaydı (tabii buna yeni türetilecek sözcüklerin Türkçe eklerle yapılması şartı konularak yapılmalıydı), daha iyi olurdu. Özleştirme yalnızca kelimelerin Öztürkçeleştirilmesine indirgendiği için birçok kavram, dolayısıyla sözcük yok olup gitti. Kelimelerin tasfiyesini yapmayıp yeni Türkçe kelimeler eklenseydi şu an çok daha zengin kelime dağarcığına sahip bir dilimiz olabilirdi.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Paul Klee -- 12 Temmuz 2009; 5:07:50 >
    |
    |




  • Yarbay
    7322 Mesaj
    Harf inkilabı maalesef düşmana yaradı. Akşam Alim yatan sabah cahil kalktı, toplumun hafızası sıfırlandı.. Asırlardır aynı dilde yazıp konuşan insanlara yeni bir dil dayatıldı. Zaten ekonomik olarak zorda olan millet ve devlet, yeni dili bilime, siyasete ve ekonomiye uyarlanıncaya kadar yılları harcamış oldular.

    Bir ingiliz yada Fransız bir kütüphaneye giderek 300-400 yıl önce yazýlan kitabını rahatlıkla okuyabilir anlayabilir. Bir Türk ise değil üçdört yüzyıl 80-90 yıl öncesini okuyamaz.eski yazıyı yeni harflere çevirsinler kelimelerin anlamlarını bile anlamaz.

    Çünkü o tarihinden tecrit edilmiştir. Çin Japon dilinden vazgeçmedi bizden ilerdeler.yani Çılgınlık filan para etmiyor. Osmanlıyı selçukluyu yok sayarak zengin dilimizi harf devrimiyle güdük hale getirenler bilmeliki bu milletde ağacın kovuğundan çıkmamıştır.
    |
    |
  • Yarbay
    3993 Mesaj
    Dil devrimi bizden bir şey götürmemiştir. Latin alfabesi olmasaydı her önümüze gelen teknolojik cihazı direk kullanamazdık. Çağdaşlaşma için Latin alfabesini kullanan bir dili de anadilimiz gibi bilmek zorunda kalırdık Osmanlı'da olduğu gibi. (bakınız: Osmanlı'da yabancı dil Fransızca Sebep: Avrupa ile iletişimi koparmamak) Sayın Lehrer foruma girdiğinde ümit ediyorum ki bu konuda bizi daha iyi aydınlatır.

    Ayrıca bizim dilimiz matematiksel bir dildir. Arap alfabesi bizim dilimize uygun değildi. Bir kaç şey dilimize uymuyordu. Zengin bir dil Arapça ama alfabeleri o kadar zengin değil, bir ara Osmanlıca'ya merak salmıştım oradan biliyorum. Düşünüyorum, Ulu Önder bizim için her zaman ki gibi en iyisini düşünmüş. Ayrıca dil devrimini 3 ay gibi kısa bir sürede ülke genelinde uygulattığını da unutmamak lazım. Bir de okur yazar sayısının hızla nasıl arttığını.

    Türklerin kendi alfabesi yok muydu diyenlere cevap:

    Biz kendi alfabemizi ne zaman kullanmayı bırakmışız? Biz zaten yazı ile çok geç tanışmışız çünkü göçebe bir hayat yaşamışız bu hayat tarzı kanun yapmaya filan olanak vermemiş. Kitap gibi ağır şeylerin taşınması zor olduğu için yazmakla uğraşılmamış. 1500 yıllık Türk Edebiyatı, 500lü yıllardaki Uygur alfabesiyle ifade edilebilir miydi? 500lü yılların Türk alfabesi, 20. yydeki Türkçenin varlığını kaldırabilecek güçte miydi?

    Bir de unutmadan ekleyeyim. Madem Atatürk dediğiniz gibi hata yaptı, dil devrimi bizden çok şey götürdü. 90lı yıllarda Sovyet güdümünden kurtulan Türk-i
    Cumhuriyetler neden alfabelerini Latin alfabelerine çevirdiler? Daha yüzyıl önce Türk alfabesi, iki sene önceye kadar Kril alfabesi kullanıyorlardı. Onlar neden Latin alfabesini tercih etti acaba?
    |
    |




  • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
    Onların alfabesini kullanmaktan kurtulmak için olabilir.


    quote:

    Orjinalden alıntı: döküntü
    90lı yıllarda Sovyet güdümünden kurtulan Türk-i
    Cumhuriyetler neden alfabelerini Latin alfabelerine çevirdiler? Daha yüzyıl önce Türk alfabesi, iki sene önceye kadar Kril alfabesi kullanıyorlardı. Onlar neden Latin alfabesini tercih etti acaba?
    |
    |
  • Yarbay
    2824 Mesaj
    alfabe değişimi tam yapılmadığı için bizim zararımıza oldu.kullandığımız 29 harfli alfabede bırakın arapça farsça kelimeleri,öztürkçe kelimeleri bile tam sesiyle veremiyor.

    bildiğim kadarıyla atatürkün ilk tanıttığı alfabede x,q,w vardı.bunun haricinde nazal n, kapalı,açık e olması lazım.

    tdk da dilimzi geliştirmek yerine boş işlerle uğraşıyor.yazımda ^ işaretini kaldırınca kar ile kâr kelimesini nasıl ayırt edeceğiz ? türkçe geçen zaman içinde fonetiğinden çok şey kaybetti.
    |
    |
  • Binbaşı
    1226 Mesaj
    latin alfabesinin
    Tıp terimleri hariç pekbi yararı yok bize
    (örnegin j--- y diye okunur)
    ingilizce "bir" yazmak istedigimizde "one" yazıyoruz ama "van" diye okuyoruz.nerde latin alfabesinin yararı
    okunuş-anlam konusunda hiçbir benzerlik yok
    |
    |
  • Yarbay
    7322 Mesaj
    Dünyada dışarıdan işgalci bir güç ile yapılan hariç, kendi kendinin dilini değiştiren başka bir millet var mı ? İroni olsun diye sormuyorum gerçekten tarihsel bir vakıa olarak var mı acaba ?
    |
    |
  • Yarbay
    3993 Mesaj
    quote:

    Orjinalden alıntı: OPTİMİST

    Dünyada dışarıdan işgalci bir güç ile yapılan hariç, kendi kendinin dilini değiştiren başka bir millet var mı ? İroni olsun diye sormuyorum gerçekten tarihsel bir vakıa olarak var mı acaba ?


    Dil değişikliği yok, alfabe değişikliği var. Ayrıca dilin sadeleştirilmesi.

    quote:

    Orjinalden alıntı: Fetih

    Onların alfabesini kullanmaktan kurtulmak için olabilir.


    quote:

    Orjinalden alıntı: döküntü
    90lı yıllarda Sovyet güdümünden kurtulan Türk-i
    Cumhuriyetler neden alfabelerini Latin alfabelerine çevirdiler? Daha yüzyıl önce Türk alfabesi, iki sene önceye kadar Kril alfabesi kullanıyorlardı. Onlar neden Latin alfabesini tercih etti acaba?




    Neden Latin alfabesi? Eski kendi alfabeleri dururken?
    |
    |




  • Yarbay
    3993 Mesaj
    Şimdi bazı arkadaşlar dil devrimini beğenmiyor, bazıları gereksiz görüyor. Ben hukuk öğrencisiyim övünmek için söylemiyorum, Osmanlıca olsun eski Türkçe terimler olsun, haşır neşir oluyoruz ve çektiğimiz sıkıntı dışarıdan pek de belli olmuyor. Bu derdimi hukuk fakültelerinde 2. sınıfta gösterilen Borçlar Hukuku dersinin kaynağı olan Borçlar Kanunu ile size anlatmak isterim. Aşağıda birinci bölümü yer alan kanunu tüm Türk vatandaşları bilmek zorunda, bilmediğini iddia edemez. Yani günlük hayatınızdaki alış-verişiniz, yaptığınız takas, ödünç aldığınız bir eşya, arkadaşınıza aldığınız doğum günü hediyesi, yolda gasp edildiğiniz için uğradığınız hasarın bedeli ve daha neler neler bu kanunla düzenlenmiş. Şimdi dil devrimini beğenmeyen arkadaşlar hala yürürlükte olan bu kanunu ne kadar anlıyorsunuz dediğim gibi hepiniz bilmek zorundasınız?


    ---------------------------------------------------------------------------------------

    BORÇLAR KANUNU
    Kanun Numarası : 818
    Kabul Tarihi : 22/4/1926
    Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 29/4/1926 Sayı: 359
    Yayımlandığı Düstur : Tertip: 3 Cilt: 7 Sayfa: 762
    *
    * *
    Bu Kanunun yürürlükte olmayan hükümleri için bakınız
    <>,
    Cilt:1 Sayfa:109
    *
    * *
    BİRİNCİ KISIM
    Umumi hükümler
    BİRİNCİ BAP
    Borçların teşekkülü
    BİRİNCİ FASIL
    Akitten doğan borçlar
    (A) AKDİN İNİKADI
    I - İki tarafın muvafakati
    1 - Umumi şartlar

    Madde 1 - İki taraf karşılıklı ve birbirine uygun surette rızalarını beyan
    ettikleri takdirde, akit tamam olur.
    Rızanın beyanı sarih olabileceği gibi zımni dahi olabilir.
    2 - İkinci derecedeki noktaların mesküt kalması:

    Madde 2 - İki taraf akdin esaslı noktalarında uyuşurlar ise ikinci derece-
    deki noktalar sükütla geçilmiş olsa bile akde münakit olmuş nazariyle bakılır.
    İkinci derecedeki noktalar hakkında uyuşulamadığı takdirde hakim, işin mahi-
    yetine bakarak onları tayin eyler.
    Akitlerin şekillerine müteallik hükümler mahfuzdur.
    II- İcap ve kabul
    1 - Kabul için müddet tayini

    Madde 3 - Kabul için bir müddet tayin ederek başka kimseye bir akdin yapıl-
    masını teklif eden kimse, bu müddetin hitamına kadar icabından dönemez. Bu müd-
    det bitmeden evvel kabul haberi kendisine yetişmezse, icap ile bağlı kalmaz.
    2 - Kabul için müddet tayin olunmaksızın icap
    a) Hazırlar beyninde

    Madde 4 - Kabul için bir müddet tayin olunmaksızın hazır olan bir şahsa
    karşı vakı olan icap derhal kabul olunmadığı takdirde, anı yapan bağlı kalmaz.
    İki taraf yahut vekillerinin bizzat telefon ile yaptıkları akitlere hazır-
    lar arasında icra olunmuş nazariyle bakılır.
    b) Gaipler arasında:

    Madde 5 - Hazır olmıyan bir şahsa karşı müddet tayin olunmaksızın dermeyan
    olunan icap, zamanında ve muntazam surette irsal olunmuş bir cevabın vusulüne
    intizar edebileceği dakikaya kadar, onu yapan hakkında lüzum ifade eder.
    Bu kimsenin icabını zamanında vasıl olmuş addetmeğe hakkı vardır.
    Vaktinde gönderilen kabul haberi icabı yapana geç varır ve o kimse onunla
    mülzem olmamak iddiasında bulunursa keyfiyeti derhal kabul edene bildirmeğe
    mecburdur.
    3 - Zımni kabul:

    Madde 6 - İcabı dermeyan eden kimse gerek işin hususi mahiyetinden gerek
    hal ve mevkiin icabından naşi sarih bir kabule intizar mecburiyetinde olmadığı
    takdirde, eğer icap münasip bir müddet içinde reddolunmamış ise, akde münakit
    olmuş nazariyle bakılır.
    4 - İltizamsız icap ve aleni icap :

    Madde 7 - İcabı dermeyan eden kimse bu baptaki hakları mahfuz olduğunu sara-
    haten beyan eder yahut akdi iltizam etmemek niyetinde olduğu gerek halin mukte-
    zasından gerek işin hususi mahiyetinden istidlal olunursa, icap lüzum ifade
    etmez.
    Tarife ve cari fiyat irsali icap teşkil etmez.
    Semenini göstererek emtia teşhiri, kaideten icap addolunur.
    5 - İlan suretiyle vuku bulan vaitler:

    Madde 8 - Bir iş veya bir şey mukabilinde ilan suretiyle bir bedel vadeden
    kimse, vadine tevfikan o bedeli vermeğe mecburdur.
    O iş veya o şey husule gelmeksizin o kimse vadinden nükül ederse vadettiği
    bedeli tecavüz etmemek üzere diğerinin hüsnü niyetle yaptığı masrafı ödemeğe
    mecburdur. Fakat umulan muvaffakiyetin elde edilemiyeceğini vaadi yapan kimse
    ispat ettiği surette, bu mecburiyete mahal kalmaz.
    6 - İcap ve kabulün geri alınması :

    Madde 9 - İcabın geri alındığı haberi icabın vusulünden evvel yahut aynı
    zamanda mürselünileyhe vasıl olur yahut icaptan sonra vasıl olmakla beraber
    mürselünileyhe icaba muttali olmazdan evvel kendisine tebliğ olunursa, icap
    keenlemyekün addolunur.
    Bu kaide kabulün geri alınmasına da tatbik edilir.
    III - Gaipler arasında vukubulan bir akdin hangi zamana istinat ettiği :

    Madde 10 - Gaipler arasında icra olunan akitler, kabul haberi irsal olundu-
    ğu anda hüküm ifade ederler.
    Eğer sarih bir kabule ihtiyaç bulunmazsa akdin hükmü, icabın vusulü anından
    itibaren cereyana başlar.
    (B) AKİTLERİN ŞEKLİ
    I - Umumi kaide ve emrolunan şekillerin şumulü

    Madde 11 - Akdin sıhhati, kanunda sarahat olmadıkça hiç bir şekle tabi
    değildir.
    Kanunun emrettiği şeklin şumul ve tesiri derecesi hakkında başkaca bir hü-
    küm tayin olunmamış ise akit, bu şekle riayet olunmadıkça sahih olmaz.
    II - Tahriri şekil
    1 - Kanunen muayyen şekil
    a) Şumulü

    Madde 12 - Kanunen tahriri olması lazım olan bir akdin tadili dahi tahriri
    olmak lazımdır. Şu kadar ki bu akdi nakız ve tadil etmiyen mütemmim ve fer`i
    şartlar bu hükümden müstesnadır.
    b) Rükünleri

    Madde 13 - Tahriri olması icabeden akitlerde, borç deruhte edenlerin imza-
    ları bulunmak lazımdır.
    Hilafı kanunda yazılı olmadıkça imzalı bir mektup veya asli borcu üzerine
    alanlar tarafından imza edilmiş olan telgrafname tahriri şekil makamına kaim
    olur.
    c) İmza

    Madde 14 - İmza, üzerine borç alan kimsenin el yazısı olmak lazımdır.
    Bir alet vasıtasiyle vazolunan imza, ancak örf ve adetçe kabul olunan hal-
    lerde ve hususiyle çok miktarda tedavüle çıkarılan kıymetli evrakın imzası la-
    zım geldiği takdirde, kafi addolunur.
    Amaların imzaları usulen tasdik olunmadıkça yahut imza ettikleri zaman
    muamelenin metnine vakıf oldukları sabit olmadıkça, onları ilzam etmez.
    d) İmza makamına kaim olacak işaretler

    Madde 15 - İmza vaz`ına muktedir olmıyan bir şahıs, imza yerine usulen tas-
    dik olunmuş ve el ile yapılmış bir alamet vazetmeğe yahut resmi bir şahadetname
    kullanmağa mezundur. Kambiyo poliçesine müteallik hükümler mahfuzdur.
    2 - Akitte mahfuz kalan şekil

    Madde 16 - İki taraf kanunen hususi bir şekle tabi olmıyan bir akdin hususi
    bir şekilde yapılmasını kararlaştırmışlar ise, akit takarrür eden şekilde yapıl-
    madıkça iki taraf bununla ilzam olunamaz.
    İki taraf muayyen bir surette keyfiyeti izah etmiyerek tahriri şekilden bah-
    setmiş oldukları takdirde, kanun bu şekle riayet olunmasını emrediyorsa, iki ta-
    rafın ona riayet etmesi lazımdır.
    (C) BORCUN SEBEBİ

    Madde 17 - Borcun sebebini ihtiva etmemiş olsa bile borç ikrarı muteberdir.
    (D) AKİTLERİN TEFSİRİ MUVAZAA

    Madde 18 - Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek seh-
    ven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere
    ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazım-
    dır.
    Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisabeden başkasına
    karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.
    (H) AKDİN MEVZUU
    I - Erkanı

    Madde 19 - Bir akdin mevzuu, kanunun gösterdiği hudut dairesinde, serbest-
    çe tayin olunabilir.
    Kanunun kat`i surette emreylediği hukuki kaidelere veya kanuna muhalefet;
    ahlaka (adaba) veya umumi intizama yahut şahsi hükümlere müteallik haklara mu-
    gayir bulunmadıkça, iki tarafın yaptıkları mukaveleler muteberdir.
    II - Butlan

    Madde 20 - Bir akdin mevzuu gayri mümkün veya gayri muhik yahut ahlaka
    (adaba) mugayir olursa o akit batıldır.
    Akdin muhtevi olduğu şartlardan bir kısmının butlanı akdi iptal etmeyip
    yalnız şart, lağvolur. Fakat bunlar olmaksızın akdin yapılmıyacağı meczum bulun-
    duğu takdirde, akitler tamamiyle batıl addolunur.
    III - Gabin:

    Madde 21 - Bir akitte ivazlar arasında açık bir nispetsizlik bulunduğu tak-
    dirde, eğer mutazarrırın müzayaka halinde bulunmasından veya hiffetinden yahut
    tecrübesizliğinden istifade suretiyle vukua getirilmiş ise, mutazarrır bir sene
    zarfında akdi feshettiğini beyan ederek verdiği şeyi geri alabilir.
    Bu müddet, akdin inikadından itibaren cereyan eder.
    IV - Akit yapmak vadı

    Madde 22 -Bir akdin ilerde inşa edilmesine dair yapılan mukavele muteberdir.
    Kanun iki tarafın menfaatleri için bu akdin sıhhatini bir nevi şekle riayet
    etmeğe tabi kıldığı takdirde, bu şekil o akdin yapılması taahhüdüne de tatbik
    olunur.
    (V) RIZADAKİ FESAT
    I - Hata:
    1 - Hatanın hükümleri

    Madde 23 - Akit yapılırken esaslı bir hataya duçar olan taraf, o akit ile
    ilzam olunamaz.
    2 - Hata halleri:

    Madde 24 - Esaslı hatalar, hulasatan şunlardır:
    1 - Hata ettiğini iddia eden tarafın bir akit hakkında rizasını beyan eder-
    ken başka bir akit kastetmiş olması.
    2 - Hata ettiğini iddia eden tarafın akitte makudun aleyhi teşkil eden şey-
    den gayri bir şey kastetmiş yahut üzerine borç alırken başlıca nazara aldığı
    şahıs ta yanılmış olması.
    3 - Hata ettiğini iddia eden tarafın taahhüt ettiği ıvazın kasdettiği şeyden
    ehemmiyetli surette çok ve mukabil ıvazın ehemmiyetli surette az olması.
    4 - Hata ettiğini iddia eden tarafça akdin lüzumlu vasıflarından olarak
    nazara alınmasına ticari doğruluğun müsait olduğu şeylerde hata edilmiş olması.
    Akdin yalnız saiklerine taalluk eden hata, esaslı değildir.
    Adi hesap yanlışlığı, akdin sıhhatini ihlal etmez. Bunlar tashih olunmakla
    iktifa olunur.
    3 - Hüsnüniyet kaidelerine muhalif hareket davası

    Madde 25 - Hataya düçar olan taraf, hüsnüniyet kaidelerine muhalif bir
    surette ona istinat edemez.
    Bilhassa yapmağı kastettiği akdi diğer taraf icraya hazır olduğunu beyan
    ettiği takdirde, bu akit onun hakkında lüzum ifade eder.
    4 - İhmal yüzÜnden hata

    Madde 26 - Akdin hükmünden kurtulmak için hata ettiğini iddia eden taraf,
    eğer hata kendi kusurundan ileri gelmiş ise, mukavelenin bu suretle feshinden
    mütevellit zararı tazmine mecburdur. Fakat diğer taraf hataya vakıf olmuş veya
    vakıf olması muktazi bulunmuş olduğu takdirde, tazminat lazım gelmez.
    Eğer hakkaniyet icabederse hakim, mutazarrır olan tarafın lehinde daha fazla
    tazminat hükmedebilir.
    5 - Bir vasıtanın hatası

    Madde 27 - İki taraftan birinin rızası bir muhbir veya tercüman gibi diğer
    bir vasıta tarafından yalnış olarak naklolunduğu takdirde, hata hakkındaki
    hükümlere göre muamele olunur.
    II - Hile

    Madde 28 - Diğer tarafın hilesiyle akit icrasına mecbur olan tarafın hatası
    esaslı olmasa bile, o akit ile ilzam olunmaz.
    Üçüncü bir şahsın hilsine düçar olan tarafın yaptığı akit lüzum ifade eder.
    Şu kadar ki diğer taraf bu hileye vakıf bulunur veya vakıf olması lazımgelirse,
    o akit lazım olmaz.
    III - İkrah
    1 - Akdin inkizası

    Madde 29 - Eğer iki taraftan biri diğer tarafın yahut üçüncü bir şahsın ik-
    rahiyle bir akit yapmış olursa, kendi hakkında lüzum ifade etmez.
    İkrah, üçüncü bir şahsın fiili olup ta diğer taraf ona vakıf olmamış yahut
    vakıf olması lazım bulunmamış olduğu takdirde bu ikraha düçar olan taraf, akdi
    fesh ederse, hakkaniyet iktiza ettiği halde diğer tarafa tazminat vermeğe
    mecburdur.
    3 - İkrahın şartları

    Madde 30 - İkrah olunan taraf, hal ve mevkiine nazaran kendisinin yahut
    yakın akrabasından birinin hayat veya şahıs veya namus yahut malları ağır ve
    derhal vukubulacak bir tehlikeye maruz olduğuna kanaat getirdiği takdirde ikrah,
    muteber addolunur.
    Bir hakkın veya kanuni salahiyetin isteneceği ve kullanılacağı tehdidi ile
    müzayakaya düçar olan kimsenin yaptığı akit, tehdit eden için fahiş menfaatler
    temin etmiyorsa; bu tehdit, ikrahı muteber addolunmaz. Fakat fahiş menfaatler
    istihsali için tehdit olunan tarafın müzayaka halinde bulunmasından istifade
    olunmuş olursa bu korku nazara alınır.
    IV - Akde icazet ile rızanın fesadı bertaraf edilmesi

    Madde 31 - Hata veya hile ile haleldar olan yahut ikrah ile yapılan akit
    ile mülzem olmayan taraf bu akdi ifa etmemek hakkındaki kararını diğer tarafa
    beyan yahut verdiği şeyi istirdat etmeksizin bir seneyi geçirir ise, akde ica-
    zet verilmiş nazariyle bakılır. Bu mehil, hata veya hilenin anlaşıldığı veya
    korkunun zail olduğu tarihten itibaren cereyan eder.
    Hile ile haleldar olmuş yahut ikrah ile yapılmış olan bir akde icazet,
    zarar ve ziyan talebinden feragati istilzam etmez.
    (Z) TEMSİL
    I - Salahiyete müstenit temsil
    1 - Umumiyet itibariyle
    a) Temsilin hükümleri

    Madde 32 - Salahiyettar bir mümessil tarafından diğer bir kimse namına ya-
    pılan akdin alacak ve borçları, o kimseye intikal eder.
    Akdi yapar iken mümessil, sıfatını bildirmediği takdirde akdin alacak ve
    borçları kendisine ait olur. Şukadar ki kendisiyle akdi yapan kimse, bir temsil
    münasebeti mevcut olduğunu halden istidlal eder yahut bunlardan biri veya diğeri
    ile akit icrası kendisince farksız bulunur ise akdin hakları temsil olunan kim-
    seye ait olur.
    Sair hallerde alacağın temliki yahut borcun nakli hakkında mevzu usule tev-
    fikan muamele icrası lazımgelir.
    b) Salahiyetin derecesi

    Madde 33 - Başkası namına temsil hukuku ammeden münbais ise mümessilin
    salahiyetinin derecesi bu baptaki kanuni hükümler ile taayyün eder. Temsil hu-
    kuki bir tasarruftan tevellüt etmiş ise salahiyetin derecesi o tasarruf ile
    taayyün eyler.
    Şukadarki mümessilin salahiyetinin derecesi üçüncü şahsa beyan ve tebliğ
    edilmiş ise ancak bu beyana itibar olunur.
    2 - Hukuki muameleden neşet eden salahiyet
    A) Salahiyetin tahdidi ve refi

    Madde 34 - Temsil olunan kimse, hukuki bir tasarruftan tevellüt eden tem-
    sil salahiyetini her zaman tahdit veya ref edebilir. Bundan dolayı mümessilin,
    bir hizmet veya şirket veya vekalet akdi gibi sebeplere istinat ederek dava
    ikamesi hakkına halel gelmez.
    Temsil olunan kimsenin bu hakkından evvelce feragat etmesi hükümsüzdür.
    Temsil olunan kimse gerek sarahaten gerek delaleten verdiği salahiyeti diğer
    kimselere bildirdiği halde bu salahiyeti tamamen veya kısmen ref ettiğini bil-
    dirmemiş olursa salahiyetin bu suretle ref`ini üçüncü şahıslara karşı derme-
    yan edemez.
    B) Ölüm ve ehliyetsizliğin ve sairenin hükümleri

    Madde 35 - Hilafı iki tarafça kararlaştırılmış yahut maslahatın mahiyetinden
    istidlal olunmuş olmadıkça hukuki bir muameleden mütevellit temsil salahiyeti
    mümessilin yahut temsil edilenin vefatı veya gaiplik hükmünün ilanı veya medeni
    hakların kullanılması salahiyetinin izaası yahut ikisinden birinin yahut her
    ikisinin iflas ilan etmesiyle, nihayet bulur.
    Bir hükmi şahsın mevcudiyeti hitam bulduğu yahut bir şirket fesh olunduğu
    takdirde de hüküm yine böyledir.
    İki tarafın birbirine karşı haiz oldukları şahsi haklar mahfuz kalır.
    C) Salahiyeti havi olan senedin iadesi

    Madde 36 - Salahiyeti natık vesikayı haiz olan mümessil, vazifesi hitam bul-
    duğu takdirde, onu temsil edilene iade yahut mahkemeye tevdi etmeğe mecburdur.
    Eğer temsil edilen yahut halefleri, mümessili bu hususa icbar etmekte
    tekasül ederlerse, bundan dolayı hüsnüniyet ile hareket eden üçüncü şahısların
    düçar olacakları zararı tazmin etmeğe mecbur olurlar.
    D) Salahiyetin hangi zamandan itibaren nihayet bulacağı

    Madde 37 - Mümessil kendi salahiyetinin hitam bulduğuna vakıf olmadığı
    müddetçe, temsil edilen yahut halefleri, bu salahiyet henüz baki imiş gibi
    onun muamelesi ile alacaklı veya borçlu olurlar.
    Üçüncü şahısların, salahiyetin nihayet bulduğuna vakıf oldukları suretler
    müstesnadır.
    II - Salahiyetin fıkdanı
    1 - İcazet

    Madde 38 - Bir kimse salahiyeti olmadığı halde diğer bir şahıs namına bir
    akit yaptığı takdirde, bu şahıs bu akde icazet vermedikçe alacaklı veya borçlu
    olmaz. Diğer tarafın, temsil edilenin münasip bir müddet içinde o akde icazet
    verip vermiyeceğini beyan etmesini talebe hakkı vardır. Bu müddet zarfında
    icazet verilmediği halde, o kimse mülzem olmaz.
    2 - İcazetin bulunmaması

    Madde 39 - Eğer icazetten sarahaten veya zımnen imtina olunursa, akdin sahih
    olmamasından tahaddüs eden zararın tazmini zımnında, mümessil sıfatını takınan
    kimse aleyhinde dava ikame olunur. Fakat bu kimse diğer tarafın salahiyeti
    bulunmadığına vakıf olduğu veya vakıf olması lazımgeldiğini ispat ettiği takdir-
    de, davaya mahal yoktur. Mümessilin taksiri vukuunda hakkaniyet iktiza ettiği
    halde hakim, onu daha fazla zarar ve ziyan itasına mahküm eder.
    Haksız mal iktisabı esasına binaen dava ikamesi hakkı, bu hallerin kaffesin-
    de bakidir.
    III- Mahfuz hükümler

    Madde 40 - Şirket mümessil ve memurlarının ve tüccar vekillerinin
    salahiyetleri hakkında hükümler mahfuzdur.
    İKİNCİ FASIL
    Haksız muamelelerden doğan borçlar
    (A) UMUMİ KAİDELER
    I - Mesuliyet şeraiti

    Madde 41 - Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile hak-
    sız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mec-
    burdur.
    Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek
    sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.
    II - Zararın tayini

    Madde 42 - Zararı ispat etmek müddeiye düşer, zararın hakiki miktarını ispat
    etmek mümkün olmadığı takdirde hakim, halin mutat cereyanını ve mutazarrır olan
    tarafın yaptığı tedbirleri nazara alarak onu adalete tevfikan tayin eder.
    III- Tazminat miktarının tayini

    Madde 43 - Hakim, hal ve mevkiin icabına ve hatanın ağırlığına göre tazmi-
    natın suretini ve şumulünün derecesini tayin eyler.
    Zarar ve ziyan irad şeklinde tayin olunduğu takdirde borçludan icabeden te-
    minat alınır.
    IV - Tazminatın tenkisi

    Madde 44 - Mutazarrır olan taraf zarara razı olduğu yahut kendisinin fiili
    zararın ihdasına veya zararın tezayüdüne yardım ettiği ve zararı yapan şahsın
    hal ve mevkiini ağırlaştırdığı takdirde hakim, zarar ve ziyan miktarını tenkis
    yahut zarar ve ziyan hükmünden sarfınazar edebilir.
    Eğer zarar kasden veya ağır bir ihmal veya tedbirsizlikle yapılmamış olduğu
    ve tazmini de borçluyu müzayakaya maruz bıraktığı takdirde hakim, hakkaniyete
    tevfikan zarar ve ziyanı tenkis edebilir.
    V - Hususi haller
    1 - Adam ölmesi ve cismanizarar
    A) Ölüm takdirinde zarar ve ziyan

    Madde 45 - Bir adam öldüğü takdirde zarar ve ziyan, bilhassa defin masraf-
    larını da ihtiva eder. Ölüm, derhal vukubulmamış ise zarar ve ziyan tedavi mas-
    raflarını ve çalışmağa muktedir olamamaktan mütevellit zararı ihtiva eder.
    Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldık-
    ları takdirde, onların bu zararınıda tazmin etmek lazımgelir.
    B) Cismani zarar halinde lazımgelen zarar ve ziyan

    Madde 46 - Cismani bir zarara düçar olan kimse külliyen veya kısmen çalışma-
    ğa muktedir olamamasından ve ileride iktisaden maruz kalacağı mahrumiyetten te-
    vellüt eden zarar ve ziyanını ve bütün masraflarını isteyebilir.
    Eğer hükmün suduru esnasında, kafi derecede kanaat ile cismani zararın neti-
    celerini tayin etmek mümkün değil ise; hükmün tefhimi tarihinden itibaren iki
    sene zarfında hakimin, tetkik salahiyetini muhafaza etmeğe hakkı vardır.
    KANUNLAR, HAZİRAN 1988 (EK - 2)
    C) Manevi tazminat

    Madde 47 - Hakim, hususi halleri nazara alarak cismani zarara düçar olan
    kimseye yahut adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namiyle adalete
    muvafık tazminat verilmesine karar verebilir.
    2 - Haksız rekabet

    Madde 48 - Yanlış ilanlar yahut hüsnüniyet kaidelerine mugayir sair hareket-
    ler ile müşterileri tenakus eden yahut bunları gaip etmek korkusuna maruz olan
    kimse bu fiillere hitam verilmesi için faili aleyhinde dava ikame ve failin
    hatası vukuunda sebebiyet verdiği zararın tazminini talep edebilir.
    (Ek: 29/6/1956 - 6763/41 md.) Ticari işlere ait olan haksız rekabet hakkında
    Ticaret Kanunu hükümleri mahfuzdur.
    3 - Şahsi menfaatlerin haleldar olması

    Madde 49 - (Değişik: 4/5/1988 - 3444/8. md.)
    Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı ma-
    nevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava
    edebilir.
    Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal
    ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
    Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya
    ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu
    kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.
    VI - Müteselsil mesuliyet
    1 - Haksız fiil halinde

    Madde 50 - Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde
    müşevvik ile asıl fail ve fer`an methali olanlar, tefrik edilmeksizin mütesel-
    silen mesul olurlar. Hakim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olma-
    dığını takdir ve icabında bu rücuun şumulünün derecesini tayin eyler.
    Yataklık eden kimse, vakı olan kardan hisse almadıkça yahut iştirakiyle bir
    zarara sebebiyet vermedikçe mesul olmaz.
    2 - Muhtelif sebeplerin içtimaı halinde

    Madde 51 - Müteaddit kimseler muhtelif sebeplere (haksız muamele, akit,
    kanun) binaen mesul oldukları takdirde haklarında, birlikte bir zarar vukuuna
    sebebiyet veren kimseler hakkındaki hükümlere göre muamele olunur.
    Kaideten haksız bir fiili ile zarara sebebiyet vermiş olan kimse en evvel,
    tarafından hata vaki olmamış ve üzerine borç alınmamış olduğu halde kanunen
    mesul olan kimse en sonra, zaman ile mükellef olur.
    VII -Meşru müdafaa, ıztırar ve kendi hakkını vikaye için kuvvet kullanılması

    Madde 52 - Meşru müdafaa halinde mütecavizin şahsına veya mallarına yapılan
    zarardan dolayı tazminat lazım gelmez.
    Kendisini veya diğerini zarardan yahut derhal vukubulacak bir tehlikeden
    vikaye için başkasının mallarına halel iras eden kimsenin borçlu olduğu tazminat
    miktarını hakim, hakkaniyete tevfikan tayin eder.
    Kendi hakkını vikaye için cebri kuvvete müracaat eden kimse hal ve mevkia
    nazaran zamanında hükümetin müdahalesi temin edilemediği yahut hakkının ziyaa
    uğramasını yahut hakkının kullanılması hususunun pek çok müşkül olmasını meni
    için başka vasıtalar mevcut olmadığı takdirde, bir güna tazminat itasiyle
    mükellef olmaz.
    VIII - Ceza hukuku ile medeni hukuk arasında münasebet

    Madde 53 -Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kud-
    retini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete
    dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi,ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de
    mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zara-
    rın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.
    (B) TEMYİZ KUDRETİNİ HAİZ 0LMAYANLARIN MESULİYETİ

    Madde 54 - Hakkaniyet iktiza ediyorsa hakim, temyiz kudretini haiz olmayan
    kimseyi ika ettiği zararın tamamen yahut kısmen tazminine mahküm eder.
    Temyiz kudretini muvakkaten ızaa eden kimse, bu halde iken yapmış olduğu
    zararı tazmine mecburdur. Şukadar ki kendi kusuru olmaksızın ika edilmiş oldu-
    ğunu ispat eder ise mesul olmaz.
    (C) İSTİHDAM EDENLERİN MESULİYETİ

    Madde 55 - Başkalarını istihdam eden kimse, maiyetinde istihdam ettiği kim-
    selerin ve amelesinin hizmetlerini ifa ettikleri esnada yaptıkları zarardan
    mesuldür. Şukadar ki böyle bir zararın vukubulmaması için hal ve maslahatın
    icabettiği bütün dikkat ve itinada bulunduğunu yahut dikkat ve itinada bulunmuş
    olsabile zararın vukuuna mani olamıyacağını ispat ederse mesul olmaz.
    İstihdam eden kimsenin, zamin olduğu şey ile zararı ika eden şahsa karşı
    rücu hakkı vardır.
    (D) HAYVANLAR TARAFINDAN YAPILAN ZARARDAN MESULİYET
    I - Zarar ve ziyan

    Madde 56 - Bir hayvan tarafından yapılan zararı o hayvan kimin idaresinde
    ise o kimse hal ve maslahatın icabettiği bütün dikkat ve itinayı yaptığını yahut
    bu dikkat ve itinada bulunmuş olsa bile zararın vukuuna mani olamıyacağını ispat
    etmedikçe tazmine mecburdur.
    Bu surette eğer hayvan diğer bir şahıs yahut diğer bir şahsa ait olan hayvan
    tarafından ürkütülmüş olur ise bu kimse onlara rücu edebilir.
    II- Hayvan üzerinde hapis hakkı

    Madde 57 - Bir kimsenin hayvanı diğerinin gayri menkulü üzerinde bir zarar
    yaptığı takdirde gayrimenkulün zilyedi o hayvanı zabt ve kendisine ita
    olunabilecek tazminat mukabilinde teminat olmak üzere yedinde hapsetmeğe hakkı
    vardır. Eğer hal ve maslahat icabederse, gayrimenkul zilyedi o hayvanı öldürebi-
    lir. Şukadar ki gayrimenkulün zilyedi heman keyfiyetten hayvanların sahibini
    haberdar etmeğe ve eğer onu bilmiyorsa kendisini bulmak için lazımgelen tedbir-
    leri ittihaz eylemeğe mecburdur.
    (H) BİNA VE DİĞER ŞEYLERDE MESULİYET
    I - Zarar ve ziyan

    Madde 58 - Bir bina veya imal olunan herhangi bir şeyin maliki, o şeyin fena
    yapılmasından yahut muhafazadaki kusurundan dolayı mesul olur.
    Bu cihetten dolayı kendisine karşı mesul olan şahıslar aleyhindeki rücu hak-
    kı mahfuzdur.
    II- Tedbirler:

    Madde 59 - Bir binadan yahut diğer bir şahsın imal ettiği şeylerden dolayı
    zuhura gelecek bir zarara maruz olan kimsenin, tehlikeyi bertaraf etmek için,
    lazımgelen tedbirlere tevessül etmesini malikten talep etmeğe hakkı vardır.
    Şahısların ve malların vikayesine dair olan zabıta nizamları bakidir.
    (V) MÜRURU ZAMAN

    Madde 60 - Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ te-
    diyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı
    tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan
    itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.
    Şukadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha
    uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi
    davaya da o müruru zaman tatbik olunur.
    Eğer haksız bir fiil, mutazarrır olan taraf aleyhinde bir alacak tevlit
    etmiş olursa, mutazarrır kendisinin tazminat talebi müruru zaman ile sakıt olsa
    bile o alacağı vermekten imtina edebilir.
    ÜÇÜNCÜ FASIL
    Haksız bir fiil ile mal iktisabından doğan borçlar
    (A) ŞARTLAR
    I - Umumiyet itibariyle

    Madde 61 - Haklı bir sebep olmaksızın aharın zararına mal iktisabeden kim-
    se, onu iadeye mecburdur. Hususiyle muteber olmayan veya tahakkuk etmemiş bulu-
    nan bir sebebe yahut vücudu nihayet bulmuş olan bir sebebe müsteniden ahzolunan
    şeyin, iadesi lazımdır.
    II - Borç olmayan şeyin tediyesi

    Madde 62 - Borçlu olmadığı şeyi ihtiyariyle veren kimse hataen kendisini
    borçlu zan ederek verdiğini ispat etmedikçe onu istirdat edemez. Müruru zamana
    uğramış olan bir borcu eda yahut ahlaki bir vazifeyi ifa için verilen şey, geri
    alınamaz.
    (B) İADENİN ŞUMULÜ
    I - Müddeaaleyhin borcu

    Madde 63 - Haksız olarak bir şeyi istifa eden kimse, onun istirdadı zamanın-
    da elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği miktar nisbetinde red ve iade ile mükel-
    lef değildir.
    Şukadar ki kabız, o şeyi suiniyet ile elden çıkarmış yahut onu elden çıkarır
    iken bilahare red ve iadeye mecbur olacağına vakif bulunmuş olursa red ve iadeye
    mecburdur.
    II - Masraftan mütevellit haklar

    Madde 64 - Müddeaaleyhin, yaptığı zaruri yahut faideli masrafları istirdada
    salahiyeti vardır. Müddeaaleyh, o şeyi kabzettiği zaman suiniyet ile hareket
    etmiş ise yaptığı faideli masraflardan iade zamanında halen mevcut olan fazlalık
    nisbetindeki miktarı kendisine tediye olunur. Diğer masraflardan dolayı
    müddeaaleyhin, bir güna tazminat talebine hakkı yoktur. Fakat iadeden evvel
    kabzolunan şey ile birleştirilmiş olan ziyadeyi, o şeye zarar vermeksizin tefrik
    kabil olduğu ve müddeide masrafların bedelini teklif etmediği takdirde ilave
    olunan ziyadeyi ref edebilir.
    (C) İSTİRDADIN CAİZ OLMAMASI

    Madde 65 - Haksız yahut ahlaka (adaba) mugayir bir maksat istihsali için
    verilen bir şeyi istirdada mahal yoktur.
    (D) MÜRURU ZAMAN

    Madde 66 - Haksız surette mal iktisabından dolayı ikame olunacak dava,
    mutazarrır olan tarafın verdiğini istirdada hakkı olduğuna ıttılaı tarihinden
    itibaren bir sene müruriyle ve her halde bu hakkın doğduğu tarihten itibaren on
    senenin müruriyle sakıt olur. Eğer mal iktisabı mutazarrır olan taraf aleyhinde
    bir borç teşkilinden ibaret ise, mutazarrırın hakkı müruru zaman ile sakıt olmuş
    olsa bile, bu borcu ifa etmez.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------
    |
    |




  • Yarbay
    2367 Mesaj
    Dil Devrimi(12 Temmuz 1932) , Türkçe'nin vatandaşların çoğunluğunun anlayamadığı Arapça ve Farsça kökenli sözcük ve dilbilgisi kurallarından arındırılıp Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak milli lisanı olarak yazı ve konuşma dili haline getirilmesini amaçlayan devrim.


    Atatürk'ün kendi el yazısı: Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmasını bilecektirCumhurbaşkanı Atatürk öncülüğünde 1932 yılında başlatılmış, 1932-1938 yıllarındaki en köklü değişim döneminden sonra değişen hız ve yoğunluk düzeylerinde 1970'lere kadar sürmüştür. Eski Türk Dil Kurumu'nun kapatıldığı 1982 yılı, Dil Devrimi'nin bitiş tarihi olarak kabul edilebilir.

    Dil Devrimi, 1928'de gerçekleştirilen Harf Devrimi ile birlikte, Türkçenin 20. yüzyılda geçirdiği büyük yapısal değişikliğin iki temel taşından biridir.

    Tarihçe [değiştir]Türkler Arapça ve Farsça konuşan kavimler ile münasebete girdiklerinde kendi lisanlarında bulunmayan kelimeleri almışlardı. Ancak bulunmayan kelimelerin yanında Türkçe kelimeler de zaman içinde işlerliğini yitirmiş ve yerlerini Arapça ve Farsça kelimelere bırakmıştı. Türkçede ateş manasında od kelimesi yerini Farsça ateş kelimesine bırakmıştı. Sadece kelimeler değil her iki dilden de tamlamalar ve bazı yapılar ve bunun yanında gramer kuralları da alınmıştı. Fakat esasen dilin kalbinde yine Türkçe çekimler ve gramer kuralları kullanılıyordu. Osmanlı Devleti, Bâb-ı Âlî'den idare ediliyordu. Arapça kapı anlamındaki bâb ile Farsça -ı tamlaması Farsça yüce anlamındaki âlî ile birleşmişti ve Osmanlıca yeni bir kelime türemişti. Bu çeşit bir Osmanlıca'yı ne Türkçe konuşan tebaa, ne Arapça ve Farsça konuşan tebaa ne de diğerleri anlayabiliyrdu. Sadece tahsilli kesim, yazarlar ve şairler ile devlet kademelerindekiler bu dili kullanıyordu. Yazı dili ile konuşma dili arasında bir uçurum vardı. Öyle ki gazeteleri geniş halk kesimlerince anlaşılmadığı için satılmayan gazeteciler gazetelerinde kullandıkları dili sadeleştirmenin yollarını arıyorlardı. Mesela doğal bilimler manasındaki Arapça Ulûm-i Tabiiyye tamlaması yerine Tabii İlimler demenin daha anlaşılır olduğunu keşfettiler ve yazılarında bu tür sadeleştirmelere gittiler.[1]

    Yazı dilinin karmaşık Arapça ve Farsça deyimlerden arındırılarak konuşulan Türkçeye yaklaştırılması konusu, Tanzimat'tan itibaren Türk yazarlarını ilgilendirdi. Şinasi (1824-1871) ve Namık Kemal (1840-1888) ile başlayan yalınlaştırma eğilimi, Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) ile büyük bir aşama kaydederek ve İkinci Meşrutiyet yıllarında Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul (1868-1944) gibi yazarlarla doruğa çıktı.

    1910'lu yıllar, Türk Ocağı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi kuruluşlar bünyesinde, Türkçü ve Turancı görüşlerin yükselişine tanık oldu. Bu dönemde yalınlaştırmacı görüşe bazı yeni düşünceler katılmaya başladı. Bunlar arasında en etkili olanı, İstanbul konuşma Türkçesinden başka Türk lehçelerinden, özellikle de Orta Asya'nın eski yazı dillerinden sözcükler alma görüşüydü. Fransız Doğubilimci Pavet de Courteille'in 1870'te yayımlanan Çağatayca Sözlüğü, 1896'da çözülüp yayımlanan Orhun Yazıtları, 1917'de basılan Divan-ı Lûgat-it Türk bu yaklaşıma varsıl malzeme sağladı.

    Varolan Türkçe köklerden yeni kavramları karşılayacak sözcükler türetme eğilimi de 1914 dolaylarında duyumsanmaya başladı.


    Cumhuriyet Dönemi :Dil yenileşmesi görüşleri Kurtuluş Savaşı döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında geri plana çekildi. Atatürk'ün 1931'den önce bu konuda net bir tavrı görülmez. 1932 yılında ise Türk Dil Kurumu'nun açılması ile dil devrimi hız kazanır. Türk Dil Kurumu'nun açılışından sonra 1932 yılında meclis açılış konuşmasında "Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz. Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz."[2] sözleri ile Dil Devrimi'ne dikkat çekmiştir.

    Mustafa Kemal Atatürk'ün en başta gelen ilgi alanlarından biri tarih diğeri ise dildi. Türk dilindeki sorunu pekçok aydın gibi o da görüyordu. 1932 yılında Türk Dilini Tetkik Cemiyetini ihdas etti. Bu cemiyetin görevlerinde biri de dildeki kelimleri araştırmak ve yabancı kelimelerin yerine Türkçelerini bulmaktı. Her ilde valilerin başkanlığında kelime tarama faaliyetleri başlatıldı. Bir sene içinde 35,000 yeni kelime haznesi kaynağı oluştu. Bilim adamları da bu sırada 150 eski eseri araştırmış ve o güne değin Türkçe'de hiç kullanılmayan sözcükleri toplamıştı. 1934 yılında tespit edilen 90,000 kelime Tarama sözlüğünde toplanarak yayınlandı. Arapça kökenli kalem kelimesi yerine yerel lehçelerde kullanılan farklı öneriler gelmişti (yağuş, yazgaç, çizgiç, kavrı, kamış, yuvuş,...). Akıl kelimesi için 26, Hediye kelimesi için ise 77 farklı öneri gelmişti. Sonunda hediye kelimesi yerine farsça kökenli Armağan kelimesi seçildi.[1]

    1929 yılında başlatılan Dil Encümeni çalışmaları 1932 yılında Atatürk'ün kurduğu Türk Dilini Tetkik Cemiyetinin kurulması ile sonuçlandı. Bu cemiyetin iki teme amacı olacaktı. Birincisi Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılara özüne dönmesini sağlayarak konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak ve sadece tahsilli zümrenin değil vatandaşların tamamının kendi konuştuğu lisan ile yazabilmesini ve okuyabilmesini temin etmek. Bunun için Arapça ve Farsçsa'dan zamanla dilimize yerleşmiş Türkçe'ye yabancı gramer kuralları ve yapıların kullanımdan kaldırılarak yerine doğru Türkçelerinin konmasını sağlanacaktı. Halk lehçelerinden taramalar yapılarak terim haznesi meydana getirilecekti. İkinci amacı ise olan ölü dillerin mukayeselerinin yapılıp ortaya çıkarılmasıydı.

    Türkçe'nin kelime varlığındaki sadeleştirmeler zamanla Türkçeleşmiş ve edebi eserlerde kullanılan yabancı kökenli sözcüklerin tasfiye edilerek yerlerine bazen Türkçe dil kurallarına bile uymayan zorlama kelimelerle değiştirilmeye çalışılması dilin kültürel ve tarihsel kaynaklardan kopması tehlikesini doğurdu.


    Atatürk'ün geometri kitabı : Geometri (Atatürk)

    Ataürk'ün yadığı Geometri kitabının 3. baskısına ait kapak görüntüsüAgop Dilaçar kitabın 1971 baskısına yazdığı özsözde, kitabın yazılış hikayesini anlatır. 1936 yılının sonbaharında Atatürk, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman ve Agop Dilaçar'ı Beyoğlu'ndaki Haşet kitabevine gönderir ve Fransızca geometri kitapları aldırır. 1936 yılının kışında Atatürk kitap üzerinde çalışır ve 44 sayfalık içinde geometri terimlerinin Türkçeleştiği kitap ortaya çıkar. Kitabın yazarının Atatürk olduğu kitapta belirtilmez sadece kapağında geometri öğretenlerle, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığı’nca neşredilmiştir şeklinde bir not düşülür.

    Osmanlı döneminde okullarda okutulan geometri kitaplarındaki terimler anlaşılmaz bir haldeydi. Üçgene müselles, Alan için Mesaha-i sathiye, dik açı yerine zaviye-i kaime, yükseklik yerine kaide irtifaı deniliyordu. Üçgenin alanını tanımlamak için üçgenin alanı taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir tanımı yerine, bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nıfsına müsavidir deniliyordu.[1]

    Atatürk bizzat kendisi bir geometri kitabı yazdı. Osmanlıca eğitimde kullanılan geometri tabirlerinin yerine Türkçelerini buldu. Bu terimler bugün de Türkçe müfredatta değişmeden kullanılan boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe ,.. gibi kelimelerdir.[3]

    http://tr.wikipedia.org/wiki/Dil_Devrimi
    |
    |




  • Yüzbaşı
    716 Mesaj
    Harf devrimi, abecenin değişimi, Dil devrimi ise dilin sadeleştirilmesi ve Türkçeleştirilmesi girişimleridir

    Her iki girişim de Atatürk’den önce, Osmanlı döneminde başlanmış ama bir sonuç alınamamıştır

    1908 yılında liselerde okutulan bir kitapta kullanılan dil (Türkçe sözcükleri sayın);

    “ Ol Şeb-i hayır-ki bir sabah-ı felahın miftah-ı zafer-küşası idi. Şehriyar-ı Gazi Hazretleri cebin-i taarru-u iftikarı zemin-i teşeffu-u istinsarda kaldırmayıp…”

    800 yıl önce Yunus Emre’den;

    “Derviş bağrı baş gerek
    Gözü dolu yaş gerek
    Koyundan yavaş gerek
    Sen derviş olamazsın
    Dövene elsiz gerek
    Sövene dilsiz gerek
    Derviş gönülsüz gerek
    Sen derviş olamazsın”

    Sarayda aşağılanan halk diliyle saray dili arasındaki fark bu!

    Yöneticilerin ve elitlerin dilini halk anlamıyor, gerçekten de böyle bir başka ulus tarihte var mı?



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi as74 -- 12 Temmuz 2009; 13:49:33 >
    |
    |




  • Binbaşı
    1226 Mesaj
    @döküntü
    bol bol arapça terim içeriyor.
    bir önceki mesajında "dil devrimi bitşey götürmemişir" diyordun
    ama son mesajına bakınca birşeyler götürdügünü anlıyoruz.dilimiz osmanlıca olsaydı o kanunu cok rahat anlayabilecektik
    bir çelişki yokmu ?
    |
    |
  • Yüzbaşı
    716 Mesaj
    quote:

    Orjinalden alıntı: kazuya58

    @döküntü
    bol bol arapça terim içeriyor.
    bir önceki mesajında "dil devrimi bitşey götürmemişir" diyordun
    ama son mesajına bakınca birşeyler götürdügünü anlıyoruz.dilimiz osmanlıca olsaydı o kanunu cok rahat anlayabilecektik
    bir çelişki yokmu ?



    sorun bu ya!
    HALK o zaman da anlamıyordu
    |
    |
  • Yarbay
    2367 Mesaj
    quote:

    Orjinalden alıntı: kazuya58

    @döküntü
    bol bol arapça terim içeriyor.
    bir önceki mesajında "dil devrimi bitşey götürmemişir" diyordun
    ama son mesajına bakınca birşeyler götürdügünü anlıyoruz.dilimiz osmanlıca olsaydı o kanunu cok rahat anlayabilecektik
    bir çelişki yokmu ?



    Hayır,çok rahat anlayamayaktır;zira halkın kullandığı dil ile yazı dili arasında fark vardı ve gazeteler bile okunmayışlarının sebebini buna bağlayıp bu konuda çözüm bulma yoluna gitmişlerdir.
    |
    |
Sayfaya Git:
Sayfa:
Reklamlar
pubg mobile uc
vp satın al
LOL RP Satın Al - LOL RP Yetkili Satış Sitesi
Bu sayfanın
Mobil sürümü
Mini Sürümü

BR2
0,547
1.2.165

Reklamlar
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.