Şimdi Ara

Amerika Green Card Cekilisi

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
12
Cevap
0
Favori
3.588
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
0 oy
Öne Çıkar
Sayfa: 1
Giriş
Mesaj
  • arkadaslar amerika'da oturma ve calisma izni icin her yıl yapılan green card cekilisi bu sene tekrar yapılmaktadir.ilgilenen arkadaslar ozel mesaj atabilirler ya da buradan sorularinizi paylasabilirsiniz



  • ben de forumda green card çekilişi kazandın yazan reklam çıkmıyor diye seviniyordum



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Guest-6CB3B4454 -- 19 Haziran 2010; 11:58:52 >
  • ee ne yapmamız gerekıyor neye gore alıyoruz kartı
  • Bir reklam daha...
  • Bu çekilişin resmi sitesinden ücretsiz başvuru yapabilirsiniz. Aracı kurumlara paralarınızı kaptırmayın boşu boşuna!
  • quote:

    Orijinalden alıntı: NovariX

    Bu çekilişin resmi sitesinden ücretsiz başvuru yapabilirsiniz. Aracı kurumlara paralarınızı kaptırmayın boşu boşuna!


    resmi site neresi
  • Yapay Zeka’dan İlgili Konular
    iTunes Gift Card Satin Alma
    14 yıl önce açıldı
    Daha Fazla Göster
  • nasıl katılıyoruz?
  • arkadaslar ben kurum değilim sadece kurumlara 29 lira vermenizin alternatifiyim .arkadasin size soyledigi siteden kaydınızı yapiyorum ve size verilen kodu kaydetip size gonderdiyiorum .resimlerinizi cekilis icin duzenliyorum . ucreti de 10 ytldir
    Teşekkür ederim
  • GREEN CARD TALİHLİSİ MUHABİRİN BAŞVURU ÇİLESİ YAZI DİZİSİ OLDU
    Akşam muhabiri Aylin Löle, lotarya ile ABD'de oturma ve çalışma hakkı veren Green Card çekilişini kazandı. Kart hakkını alana kadar çektiklerini bayramda yazı dizisi yaptı... İşte izlenimler...


    Kazandım diye sevinmeyin hemen bir 'sponsor' arayın

    Çekiliş için başvurular ekim ayında başlıyor. Her yıl 55 bin kişinin kurada kazandığı Green Card, Amerika'da size yeni bir hayatın kapılarını mı açıyor, yoksa boşuna sinir sisteminizi mi bozuyor?.. Green Card başvurusunun püf noktaları, yapmanız ve kaçınmanız gerekenler, bir kişisel tecrübe ışığında bu yazı dizisinde anlatılıyor
    AYLİN LÖLE/AKŞAM

    Fırsatlar ülkesi Amerika'da kendine yeni bir hayat kurmak isteyen her yıl 55 bin kişi, çekilişle Green Card kazanıyor. Her ülkenin farklı kotasının bulunduğu bilgisayarlı çekiliş için ekim-kasım ayı içinde başvurunuzu yapmanız gerek. Sayısız danışmanlık şirketinin 'Bizden başvurun, şansınızı artsın' diye vaatlerde bulunduğu Green Card talihlisi olmak için ise ilk yapmanız gereken, Amerikan Hükümeti'nin resmi internet sitesinden başvuru formunu ücretsiz olarak doldurmak! Kuraya katılabilmek için lise veya dengi bir eğitim görmüş olmak yani ilk, orta ve lise eğitimini tamamlamış olmanız gerekiyor. Veya son beş yıl içinde deneyim ve uzmanlık gerektiren bir işte en az iki yıl çalışma şartı aranıyor. Bir vesikalık fotoğrafınızı da tarayıp,http://www.dvlottery.state.gov/ adresinden ulaşacağınız başvuru formunu doldurduktan sonra yapmanız gereken ise sabırla beklemek. Unutmadan, başvuraya ekleyeceğiniz fotoğrafınızın açık renk fon önünde çekilmesi ve sizin de doğrudan objektife bakmanız gerekiyor. Fotoğrafta başörtüsü veya şapkaya dini inançlar için giyiliyorsa izin var, ancak askeri, havayolu veya diğer personel şapkalarına izin verilmiyor.

    Barbie bebek talihlisi ben Sam Amca'ya terfi etmişim!
    Peki ben ne yaptım? 2009 Green Card talihlisi olarak, kendi başvurumu, üniversiteden 5 devre küçük bir arkadaşım olan Özgür Toraman'a yaptırdım. Son beş yıldır sürekli Green Card için başvuran Özgür'ün 'Amerika'daki doktora programlarına kayıt yaptırabilirsin, Green Card her zaman işine yarar' aklına uydum. Ancak danışmanlık şirketlerine sadece başvuru için 150-200 dolar para vermek istemediğim ve ücretsiz formu kendim doldurmaya üşendiğim için başvurumu Özgür benim yerime yaptı. Peki başvurunuzu yaptıktan sonra kazanıp kazanmadığınızı nasıl öğreniyorsunuz? Tabii ki adresinize gelecek bir zarfla! Eğer çekilişi kazanırsanız, 5-7 ay arasında kazandığınızı gösteren bir zarf belirttiğiniz adresinize geliyor. Çekiliş ve talih konusunda 34 yıl içinde tek kazandığım çocukken Milliyet Kardeş Dergisi'nden Barbie bebek olan (Onu da Edirne'deki Hachette bayi elinde 'kalmadığı' gerekçesiyle vermemişti) biri olarak, haliyle Green Card çekilişi için kendime tanıdığım şans sıfırdı!

    'Amerikan sistemi' bile bir hata yapmış ama şanslıydım
    Geçen yıl ağustos ayında 'Herhalde bu Green Card bana çıkmadı, çıksaydı bu zamana kadar zarf gelirdi' diye düşünürken (Çünkü elektronik posta ile bilgilendirme yapılmıyor), eve gelen bir telefonla Green Card çekilişini kazandığımı öğrendim. Nasıl mı? Kentucy'deki merkez, benim kazandığımı belirten ve içinde 'Case number'ımın bulunduğu kağıdı 'yanlışlıkla' (Demek Amerika'da böyle konularda yanlışlık olabiliyormuş) İstanbul'dan kazanan başka bir talihlinin zarfının içine koyup göndermiş. Sadece adım-soyadım ve case number'ımın yazılı olduğu kağıdı gören İstanbullu talihli, büyük bir iyi niyet örneği göstererek başvurusunu yaptığı Desk Danışmanlık şirketine bunu teslim etmiş. Desk Danışmanlık yetkilisi, onlardan başvurumu yapmadığım halde, rehberden numaramı bularak bana ulaşmayı başardı. O kağıt olmadan kazandığımı ispatlayacak başka hiçbir şeyin olmaması, şans faktörünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

    Doğruyu yalnızca doğruyu söylemeyen aday eleniyor
    Kazandığınızı öğrendiniz, zafer sarhoşluğu içinde birkaç ay geçirdiniz. Şimdi yapmanız gereken, elinizi çabuk tutup sizden istenen evrakları hızlı bir şekilde hazırlamak. Peki neler isteniyor? Pasaportunuzun tam fotokopisi, DS-230 Kısım 1 ve Kısım 2 formlarının doldurulması, nüfus kayıt örneği, evlilik cüzdanı, boşanma belgesi veya ölüm kayıt örneği, mahkeme ve hapis kayıtları, 16 yaşın üstündeki başvuru sahipleri için polis belgesi, mali yardım kanıtları, sadece Federal Hükümetin belirlediği Türk fotoğrafçılarda 5x5 cm beyaz fon önünde çekilmiş rötuşsuz fotoğraf. Burada unutmamanız gereken altın kural şu: İlk başvurudan itibaren beyanda bulunduğunuz her şeyin doğru olması gerekiyor. En küçük bir yanlış, hakkınızın yanmasına anlamına geliyor. Örneğin, evlisiniz ama başvuru formunda bekar olduğunu beyan ettiniz. Nüfus cüzdan suretinizde görülen evli ibareniz, sizin başvurunuzun anında çöpe gitmesine neden oluyor. Bu yüzden en başından itibaren, tıpkı Amerikan filmlerinde olduğu gibi 'Doğruyu, yalnızca doğruyu söyleyemeye yemin edin'! Aksi halde, hiçbir mazeret kabul edilmiyor. Bu süreçte güvenilir bir danışmanlık şirketinden yardım alabilir ya da benim gibi yapıp Özgür'e 'Tüm bunları başıma açan sensin, hangi evrakları hazırlayacağımı öğren' diyebilirsiniz. Bu arada tüm bu evraklardan 2 takım hazırlamayı unutmayın. Çünkü bir takımı Kentucy'daki merkeze göndereceksiniz. Eğer ikinci aşamada eğer evraklarınızda bir pürüz çıkmazsa Ankara'daki Büyükelçilik'teki görüşmeniz için bu evraklar orijinalleri ile birlikte size tekrar lazım olacak. Hazırlayacağınız evrakların sayısına göre yeminli tercümana vereceğiniz para en az 350 TL'den başlıyor, 1.500 TL'ye kadar çıkabiliyor. O yüzden cebinizde paranız hazır olsun. Benim bu kez de şansım yaver gitti ve yeminli tercümanlık bürosu olan bir arkadaşım evraklarımı ücretsiz olarak hazırladı! Dediğim gibi şans faktörü burada da önemli! Amerikan Hükümeti; tüm resmi evraklarını UPS ile gönderiyor. Haliyle sizin de hazırladığınız evrakları da UPS'le göndermeniz gerekiyor. Bu da yaklaşık 100 TL daha maliyet demek!

    İlk Amerikan acısı: Aşı
    Kentucy'daki merkeze gönderdiğiniz evraklar incelendikten sonra, herhangi bir problem çıkmazsa, bu kez Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliği'ne görüşmeye çağırılacaksınız. Ama öncesinde sadece Amerikan Hastanesi'nden sağlık raporu almanız gerekiyor. Sağlık raporu alabilmek için, Amerikan Hastanesi'ndeki yetkili birimden önceden randevu alıyorsunuz. O randevuya göre, hastanede hazır bulunuyorsunuz. Önce kaydım yapılıyor. Ardından genç bir hemşire, göz muayenesi yapıyor. Hem miyop hem de gözlük kullanmayınca, neredeyse gösterilen bütün harfleri uyduruyorum. Sıra kan almaya geliyor. Bu sefer orta yaşlı tombul bir hemşire, kan almıyor iğneyi adeta saplıyor! Acıyla gözümden yaş fışkırıyor. Kolum anında morarıyor. Hemşire bu kez istifini bozmadan diğer kolumdan kan alıyor. Amerika'nın ilk acı gerçeğiyle tanışıyorum! Aklımdan ilk geçen 'Acaba göçmen değil de Amerikan Hastanesi'ne herhangi bir sebeple muayene olmak için gelen bir orta gelir grubu üzeri bir hasta olsaydım benden yine aynı şekilde mi kan alınacaktı?' oldu. Morarmış kolumu ovuşturarak, içeride sıramı bekliyorum.

    Mülakat doktorda başlar
    Daha çilem bitmemiş, doktor da beni muayene edecek. Kapıdan girer girmez, ilk soruyla karşılaşıyorum. 'Neden göçmen olmak istiyorsun?' Bir doktordan böylesine sosyolojik bir soru gelince şaşırıyorum. Nedense sigara içip içmediğimi değil de bunu soruyor. Soru çalışmadığım yerden gelince, 'Her şey bir tesadüftü' diye başlamak yerine, Ph.D değişim programından yararlanmak istediğimi belirtiyorum. Doktor, soruları ardı ardına sıralıyor. Sorulardan biri 'Spor yapıyor musun?' 'Hayır yapmıyorum' diyorum, 'Nasıl yani hiç spor yapmadın mı hayatında?' diyor. Tipimden belli olması lazım aslında ama 'Lisede basketbol oynamıştım sayılır mı?' diye cevap veriyorum gülerek. Anlaşılan doktor espriden pek hoşlanmıyor ve 'Spor yaptığın dönemde bayıldığın hiç oldu mu?' diyor. 'Bayılmadım' diyorum, aslında bu sorulara da bayılmadım! Aşı kartım olmadığı için iki aşı oluyorum. Biri sol, diğeri sağ omzumdan. Amerika için ödemem gereken üçüncü acı dolu bedel. Birkaç gün sonra sağlık raporumu alabileceğim söyleniyor. Hastaneye 300 TL artı 5 kuruş ödüyorum. Birkaç gün sonra raporu almaya gidiyorum. İlk gün hastanede benimle birlikte sadece birkaç kişi beklerken, o gün neredeyse 30 Iraklı çoluk çocuk sıra bekliyor. Onların arasından geçip, bir ucu kesilmiş, mühürlü zarfı ve akciğer filmimi alıyorum. Ardından Ankara'daki Büyükelçilik'te görüşme tarihini bekliyorum.

    Serdar Turgut otobüste
    İstenen saatte, istenen evraklarla Ankara Kavaklıdere'deki ABD Elçiliği'nde hazır olmanız şart. Bana 8 Nisan sabahına saat 08.00'e randevu verildi. O saatte, kapıda hazır olmanız gerekiyor. 7 Nisan'da annemle birlikte otobüse binmek üzere Varan'ın Ataşehir tesislerine gidiyoruz. O da ne? Serdar Turgut da aynı otobüste. Yanına gidip, 'Merhaba Serdar Bey, nasılsınız?' diyorum. Ankara'ya bir konferans için gidiyormuş, ben de (sormadığı halde) Green Card kazandığımı ve Büyükelçiliğe görüşmeye gittiğimi söylüyorum. 'Hayırlı olsun' diyor, muhtemelen benim kim olduğumu hatırlamıyor ve kaçık bir okuru olduğumu zannediyor! Oysa iki yıl yayın yönetmenliğimi yapmıştı. Sabah hazır ve nazır olarak Amerikan bayrağının dalgalandığı Büyükelçilik'in kapısına gidiyorum. Büyük bir kalabalık var, arada polise saat 08.00'de randevum olduğunu söylüyorum. Pasaportumu alıyor ve farklı bir kuyruğa yönlendiriyor.

    Bir Türk uçak kaçırmış ve benim o gün randevum var
    Sadece Türkler değil yabancılar da sırada bekliyor. Önümde İranlı bir aile var. Üç çocuklarıyla gelmişler. Sırayla içeriye alınıyoruz. Güvenlikten geçiyor ve cep telefonumu teslim ettikten sonra, pasaportumu gösterip, görevliden sıra numarası alıyorum. Ardından da içeriye giriyorum. Memurların suratı beş karış. İçeriye girer girmez CNN Türk'ün açık olduğu dev ekran televizyonu görüyorum. Haber harika!.. Türk'ün biri Kanada'da uçak kaçırmış, Amerika sınırına doğru giderken, Amerikan savaş uçakları hava korsanına zorunlu iniş yaptırtıyor. Bir Türk'ün uçak kaçırması için daha şahane bir gün olamaz değil mi? Bir yandan gözüm numarada, diğer yandan sıra bekleyen diğer adaylara bakıyorum. Hamile bir kadın, eşinin yanına gidebilmek için vize almaya Hatay'dan gelmiş. 'Ya bana vermezlerse ne yaparım' diyor. Orta yaşlı bir çift görüyorum. Çocukları Amerika'da doktora yapıyormuş, onun yanına gitmek için vize almaya gelmişler. İranlı aile biraz ilerimde oturuyor, şakalaşıp duruyorlar. Tıpkı banka gişeleri gibi, memurlar camın arkasında bekliyor. Görüşme camın ardından yapılıyor. O sırada Uzakdoğulu olduğunu tahmin ettiğim görevli, bir Türk'ü kötü şekilde 'haşlıyor'. Yüksek sesle ve İngilizce 'Bankodan uzak dur' uyarısı yapan kadının sesini duyan, herkes o tarafa bakıyor. Bankonun önündeki adam şaşkın, mecburen gerisin geri gidiyor!

    Amerikalı bir sponsorun yoksa bu kadar evrak boşa
    Numara yanıyor. Nihayet sıra bana geliyor. Evrakları teslim ediyorum. Kadın görevliye yeni başladığım doktora programında öğrenci olduğuma dair belgeyi de uzatıyorum. Evrakların içinden savcılık belgemin orijinalinin çıkmadığını belirtiyor. Nasıl olur? Hepsini göndermiştim! Beklememi söylüyor. Numara tekrar yandığında bu kez diğer bankodan 380 doları yatırmamı istiyorlar. O da ne? Yanlış hesaplamışım. Yanımda sadece 370 dolar var! Doların nisan dalgasında füze gibi fırladığı günlerde yeşilleri almam yetmiyormuş gibi, bir de üzerine param eksik çıkıyor. Neyse ki kredi kartıyla ödeme yapılabiliyor. Ama 10 dolar çekemeyeceklerini belirterek, kredi kartımdan 50 dolar çekiyorlar ve ben 330 dolar ödüyorum. Ve yine beklemeye başlıyorum. O sırada, senkronize bir şekilde İranlı ailenin hep birlikte el kaldırıp yemin ettiğini görüyorum. Nasıl yani? Ben de mi yemin edeceğim? Komik geliyor, o sırada sıram geliyor, şişman ve sarışın Amerikalı kadın memur soru sormaya başlıyor. İlk dikkatini çeken, hem lisansımı, hem yüksek lisansımı hem de doktoramı aynı okulda yapıyor olmam. Ben de tüm sevimliliğimle sorularına yanıt veriyorum. Ve birden 'Mali durumunu gösterir belge yok' diyor. Nasıl yok? Halen Akşam Gazetesi'nde çalıştığımı ve bir yıllık bordrolarımın orada olduğunu söylüyorum. Bunun yeterli olmadığını belirtiyor. Yanımda bir banka hesap cüzdanımın olup olmadığını soruyor. Oysa böyle bir şey isteneceğini kimse söylememişti. O an da annemle olan ortak hesabım aklıma gelmiyor. Ve 'Amerika'da bir tanıdığın var mı?' diyor. 'Evet, bir tanıdığım var' diyorum. O halde, ondan 'sponsor' belgesi getireceksin deyip, elime yeşil bir kağıtla pasaportumu tutuşturuyor. 'Sponsor ne? Amerika'da sponsorum olsa, ben niye göçmen olayım?' diye söylene söylene Büyükelçilik'ten çıkıyorum ve annemle buluşup, İstanbul'a dönüyoruz.

    Akrabama bile vermem
    Yaklaşık 10 yıldır tanıdığım İsmail Bey aklımda. Silikon Vadisi'nde chip dizayn şirketi var. 10 yıllık hukukumuza dayanarak 'İsmail Bey, vaziyet bu, benden böyle bir belge istediler, sizden almam mümkün mü?' diye mail yazıyorum. Yanıt kısa ve öz olarak hemen geliyor, 'Aylin, daha önce benden bu belgeyi en yakın arkadaşlarım ve akrabalarım istedi, onlara bile vermedim. Bol şans! İsmail'. Nasıl bozuluyorum anlatamam, alt tarafı bir belge diye düşünüyorum oysa öğreniyorum ki ABD'de en ayıp şey birisine 'Bana sponsor ol' demekmiş. Evet, birinden bir şey istemek kadar kötü bir şey yok. Hay benim aklıma, ne gerek vardı tüm bunlara diyorum! Aslında daha Amerikan Hastanesi'nde pişman oluyorum ama dediğim gibi vize için verdiğim para aklımda, şimdi vazgeçmek olmaz diye kendimi teselli etmeye çalışıyorum. Sponsor, Amerika'ya adım attığınız andan itibaren maddi-manevi (özellikle maddi) her türlü yükümlülüğünüzü üstlenmeyi kabul ediyor. Yani sistem, sizin oraya yük olmayacağınızı garanti altına almak istiyor. En basitinden böbreğinizde taş var ve tesadüf bu ya tam da Amerika'da böbrek sancınız tuttu. Hastaneye gidip, bir muayene, bir röntgen, bir de ağrı kesici iğne olmanın bedeli 10 bin dolar! Rakam dudak uçuklatıcı. İşte bu nedenle, eğer bir şirkete transfer olmuyorsanız (Böyle durumlarda şirket sponsor oluyor, ancak o da çok kalifiye elemanlar için) sponsor bulmadığınız takdirde, şansınız yanıyor.

    Sponsorum ünlü tasarımcı
    Tam ümidi kesmişken annemin aklına New York'ta yaşayan Tülay geliyor. Tülay Eryılmaz, genç bir tasarımcı. Tulina markasıyla el yapımı çantalar üretiyor ve New York'un ünlü butiklerinde satıyor. Müşterilerinin arasında Saturday Night Live'ın yıldızı Amy Poehler de var. Annemin sözünü dinleyip, Tülay'a durumu anlatan bir e-mail gönderiyorum. Yanıt hemen geliyor. 'Elbette olurum!' İçime nasıl su serpiliyor anlatamam. Üstelik kısa bir süre önce önemli bir trafik kazası geçiren ve hala fizik tedavi gören Tülay, acılar içinde olmasına rağmen o haliyle kalkıp belgeleri hazırlıyor ve bana kısa sürede gönderiyor. Sevinçle gelen belgeleri ve pasaportumu, bu kez Ankara'daki Büyükelçiliğe gönderiyorum. Neyse ki belgeleri elden teslim etmeme gerek yok. Bir hafta sonra UPS'le bir paket geliyor. Üstelik ödemeli gönderilmiş! İçinden yine bir yeşil kağıt çıkıyor. O yeşil kağıt, yine eksik evrak demek! Bu kez cinnet geçirmek üzereyim! Pasaportu sinirle fırlatıp atıyorum, 'Yeter ya bu ne!' diye... Şimdi de savcılık belgemi arşiv kayıtlı istiyorlar, bir de Green Card'ımın gönderilmesi için bir adres belirtmem gerekiyormuş. Gidip Kadıköy'den arşiv kayıtlı belgeyi alıyor, Tülay'ın adresini de bir post-it'e yazıp, yine Feneryolu'ndaki UPS'in yolunu tutuyorum. Tabii yine posta parası benden çıkıyor! Dört gün sonra kapı çalıyor! UPS görevlisi elinde büyük bir paketle geliyor. 'Belgelerimin tümünü geri gönderdiler, bu iş bitti' diye düşünürken, zarfı açınca ne göreyim: Sam Amca nihayet beni çağırıyor!...

    Hazır işin, paran, evin yoksa ABD'ye gitme!
    Eğer Amerika'da kalacak yeriniz, sizi bekleyen bir işiniz, cebinizde paranız yoksa, Green Card'a boşuna başvurmayın. Sadece altı ayda bir girip çıkmak için bile en az 2-3 bin lira harcamak zorundasınız. Amerika'da 5 yıl yaşamayana ise vatandaşlık yok

    Green Card çekilişini kazanıp, gerekli evrakları toplayıp, Ankara'daki elçilikte mülakat faslını geçtikten, en önemlisi ABD vatandaşı bir sponsor bulduktan sonra beklemeye başlıyorsunuz. Eğer kabul edilirseniz bir ucu kesik kocaman bir sarı zarf geliyor. Üzerinde göçmen olduğumu yazan fotoğrafımın da bulunduğu bir A4 kağıt iliştirilmiş. Zarfı kesinlikle açmamam ve o kağıdı da zarftan koparmamam yönünde İngilizce, Türkçe ve Arapça yazılmış uyarı mesajlarının ardından, 'Vize tarihlerinize bakın' hatırlatması dikkatimi çekiyor. O da ne? Federal hükümet, sadece 19 Ağustos-27 Eylül tarihleri arasında vize vermiş!.. Yani hemen ABD'ye giriş yapıp 'Ben geldim' demek zorundayım. 380 dolar vize parası alıyorlar ve sadece bir ay içinde 'Fırsatlar Ülkesi'ne adımımı atmam gerekiyor! 100 dolara 10 yıllık turist vizesi almak yerine böyle saçma sapan bir şey yaptığım için kendime söylenip duruyorum. Uçak biletlerinin fiyatına bakıyorum. Sadece Delta Havayolları'nda New York'a gidiş-dönüş ekonomi sınıfı uçak bileti 2.800 TL! Türk Havayolları'nın ise 3.400 TL civarında!.. Ekimde filan olsa daha ekonomik bilet alternatifleri var. Yani zaman azaldığı için haliyle biletler pahalı...
    'Afganistan'da ne işin vardı' önce İstanbul'da sorgulandım
    Neyse, bu lotarya da kazanıp da ABD'ye göçmen olmak için gitmek isteyen o kadar kişi var ki ben de kendi kendime 'bu fırsatı kaçırma' diyorum.
    13 Eylül'de uçağım saat 12.30'da. Havaalanına erkek arkadaşım Ali götürüyor. 'Emin misin gitmek istediğine, istersen vazgeçebilirsin' diyor. Aslında hiç emin değilim ama 'Merak etme, sağ salim gidip geleceğim' diyorum ve check-in yaptırmak için Delta Havayolları'nın desk'ine yöneliyorum. Güvenlik kontrolünü geçmediğim uyarısıyla sıradan çıkartılıyorum. Nasıl ya? Alt tarafı Check-in yaptıracağım, güvenlik de nereden çıktı? 4-5 metre daha gerideki güvenlik bölümüne geçiyorum, sarışın Delta görevlisi pasaportumu alıp, sayfaları çeviriyor. Sonra bana dönüp, 'Pasaportunuzda Afganistan vizesi var!' Eee, suç mu? 4 yıl önce çalıştığım Vatan gazetesinde Türk müteahhitlerle ilgili bir yazı dizisi hazırlamak için o ülkeye gittiğimi söylüyorum. 'Peki niye bu kadar çok Schengen vizeniz var?' diye ikinci soru geliyor. Haydaaa!.. 3 aylık Schengen yerine 2 yıllık almayı ben de isterim istemesine de veren kim! Pasaportumu alıp gidiyor, bir başka görevliye gösteriyor, fısır fısır konuşuyorlar. Herhalde beni ajan zannetti diyorum. Oysa benim yüksek tansiyonum var. Heyecanlı işler bana göre değil! Geri geliyor, 'Afgan vizem mi sorun oldu?' diye soruyorum. 'Sakıncalı ülkelere rastladığımızda üssümüze haber vermemiz gerekiyor' diye cevaplıyor. Neyse ki 'Terör eğitimi aldınız mı?' gibi bir soru sormadı. Daha gitmeden 'sakıncalı piyade' yani... Bir de sivil bir görevli tarafından bu kadar sorgulanmam garibime gidiyor. Afganistan'a da tek başıma gitmiştim ve hiç bu kadar gerilmemiştim. Oysa bu daha başlangıçmış!
    'Sorgunun' ardından check-in'imi yaptırıyorum. Yine şanslıyım, rezervasyonum orta koltuk olmasına rağmen pencere yanını kapıyorum! Feridun Ağabey'in (Çalışkan) hediye aldığı Adam Fewer'ın 'Olasılıksız' kitabını okuyorum. Günün anlam ve önemine uygun daha başka bir kitap olamazdı! Arada küçük uyuklamaları saymazsak kitabı bir solukta bitiriyorum. Ve bir yandan da indiğimde başıma geleceklerin 'olasılık' hesabını yapıyorum. Türk hostes deklarasyon formlarını dağıtıyor. Green Card için gittiğimi söyleyince, bana iki form birden uzatıyor. Formlardan biriyle ilgili bir şey sormak istiyorum. 'Meşgulum, biraz sonra' diyor. Ama biraz sonra hiç olmuyor. Yanımdan her geçtiğinde başını çeviriyor. Yanımda oturan İspanyol Lui'ye soruyorum, hemen yanıtlıyor. Lui olmasa daha çok beklerim! 10 saat sonunda JFK'ye indiğimiz anonsu yapılıyor. 'Buraya kadar geldin, bundan sonrası daha kolay' diye kendimi teskin ediyorum. Bir de bavul kovalamak zorunda kalmayayım diye müdürüm Levent Ertem'in tavsiyesine uyarak valizimi kabin içine aldığım için, hemen pasaport kuyruğuna giriyorum. Mahşer yeri gibi bir kalabalık! Önce Amerikan vatandaşlarının olduğu kuyruğa girdiğimi zannediyorum. Oysa doğru kuyruktayım. Çünkü uçağın yüzde 99.9'u başka bir ülkenin pasaportunu taşıyor!
    Pasaport polisi bile imtihan ediyor: Kaç kişiye loto çıkıyor?
    Bekledikçe daha çok geriliyorum. Gözüm pasaport kuyruğundaki kalabalıkta, elinde benim gibi bir sarı zarf taşıyanı görsem, hemen yanına atlayacağım! Ama yok! Nihayet sıra bana geliyor. Hispanik olduğunu tahmin ettiğim genç bir polis memuru eliyle gel işareti yapıyor. Üniformasının üzerindeki rozetten ismini okumaya çalışıyorum. Malum miyop var, tam göremiyorum. Eğer yanlış okumadıysam ismi Dywon. Masasında büyük boy karton kutuda kahve duruyor. Kahvesinden bir yudum alıyor. Bizdeki pasaport polislerini düşünüyorum. Değil kahve, görevleri başındayken su bile içmiyorlar. Dywon gülümseyerek, 'Green Card kazandın ha, seni şanslı' diyor. Evet, diyorum. Pasaportuma bakıyor ve sarı zarfı açıyor. İskambil kağıt destesini karıştırır gibi yaprakları hızlıca çeviriyor ve bu defalarca sürüyor. Sabrım tükenmeye başlıyor. Bu kez evraklara tek tek bakmaya başlıyor. O sırada, 'Yılda kaç kişi Green Card kazanıyor biliyor musun?' diye soruyor. Yine çalışmadığım yerden soru geliyor, 'Sanırım 50 bin diyorum', '55 bin kişi' diyerek beni düzeltiyor. Türkiye'nin kotasını soruyor. 'Hiçbir fikrim yok' diyorum. Hem göçmenlik statüsüyle geliyorum hem de göçmenlikle ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Başlangıç için ne kötü bir intiba bırakıyorum böyle!
    Senin sağlık raporun yok!
    Görüşmenin seyri gittikçe değişiyor. Ve en korktuğum şey başıma geliyor, Dywon, 'Sağlık raporun nerede?' diye soruyor. 'Sarı zarfın içinde olmalı' diyorum. 'Hayır yok, içinden çıkmadı' diyor. İyi de ben ne yapabilirim? O zarfı Ankara'daki Büyükelçilik gönderiyor, benim içine konulacak evrakları kontrol etme ya da onlara müdahale etme gibi bir durumum söz konusu değil ki! Amerikan Hastanesi'nden verilen aşı kartımı uzatıyorum, Türkçe yazdığı için, hiçbir şey anlamıyor ve bana geri uzatıyor. Yine evrakları karıştırıyor, o sırada ona verdiğim deklarasyon formlarından birinde, neden ikametgah adresi olarak neden sponsorumun Brooklyn'deki adresini değil de New Jersey'deki oteli gösterdiğimi soruyor. Röportaj yapmak için geldiğimi bu nedenle orada kalacağımı söylüyorum. Mavi deklarasyon formunun üzerine bir çizik atıyor, beyaz olanı ise üçe katlayıp kenara koyuyor. (Oysa o kenara koyduğu beyaz form sonra başıma ne işler açıyor!) Elektronik cihazda parmak izimi alıyor, kamerayla fotoğrafımı çekiyor. Benimle gel diyor, o önde ben arkada yürümeye başlıyoruz. 'Problem var mı?' diye soruyorum, gayet cool 'Yok' diyor.
    ABD ziyaretim JFK'deki polis merkezinden başlıyor
    'Yes We Can' tişörtüm de işe yaramıyor, havalimanındaki polis merkezine giriyoruz.'Başka bir polise, sağlık raporumun olmadığını söylüyor. İçeride bankaların bekleme salonlarındaki gibi koltuklar var. Orada oturmamı söylüyor. 'Aman ne şahane, sadece kendi gazeteme değil, başka gazetelere de haber olmayı garantiledim!' diye içimden geçiriyorum. O sırada muhtemelen tansiyonum 20 oluyor. Çünkü kulaklarım deli gibi uğuldamaya başlıyor. 'En kötü ihtimal beni bir sonraki uçağa bindirirler ve geri gönderirler' diye kendimi teselli etmeye çalışıyorum. Evrakları alan polis, tıpkı Amerikan filmlerindeki kasaba şeriflerine benziyor. İçeride bir oda ve çok sayıda polis var. Bekleme salonunda ise benim gibi 'şanslı' bir Uzakdoğulu bulunuyor. Etrafı seyrediyorum, birden 'Eeyliiiiin' diye bir ses duyuyorum. Meğer polis memuru bana sesleniyormuş. Yanına çağırıyor ve ona en yakın koltuğa oturmamı işaret ediyor. Elinde evraklar var, onları zımbalıyor. Gel diye işaret ediyor. Bir forma imza attırıyor, parmak izimi alıyor. 'Bu kadar mı?' diye soruyorum, 'Evet' diyor. O sırada müdürün söylediği 'Polisle beraber fotoğraf çektir' uyarısı aklıma geliyor. 'Bu benim için önemli bir an, beraber fotoğraf çektirebilir miyiz?' diye soruyorum. Önce anlamıyor, 'Dosyanda fotoğrafın var' diyor, 'Hayır, birlikte fotoğraf çektirelim mi?' diyorum. Yüzünde öyle bir ifade oluşuyor ki anlatmam mümkün değil, Serdar Turgut'tan sonra kaçık olduğumu düşünen ikinci kişi! Teşekkür edip, koşar adım oradan uzaklaşıyorum. İçimden 'Eh müdür, alacağın olsun adama rezil ettin beni' diyorum. Bu bizdeki pasaport polisine bir Nijeryalı sığınmacının 'Birlikte fotoğraf çektirebilir miyiz?' demesi gibi bir şey! Ve çıkış kapısına doğru koşar adım gidiyorum.
    Hani çıkış formun nerede? Eyvah, ülkeden çıkamıyorum!
    New York'ta üç gün geçirdikten sonra dönüş günüm gelip çatıyor. JFK'den dönüş yolundayım. Delta Havayolları'nda bankoda üç görevli çalışıyor, sırada ben dahil 7 kişi var. Ve yaklaşık 40 dakika sonra sıra bana gelebiliyor.'Az kaldı, sık dişini, çıldırma' diye kendimi teskin ediyorum. Biz de olsa havalimanında sırada sadece 6 kişi olsa ve toplamda 40 dakika beklese, kesin kavga çıkar! Benden başka kuyrukta oflayıp püfleyen yok! Herkes kuzu kuzu bekliyor. Gişe görevlileri gayet sakin 'işlerini' yapıyorlar. Sıra nihayet bana geliyor. Pasaportumu ve elektronik bilet numaramı uzatıyorum. Görevli kadın, pasaportumu alıyor, sayfalarını çeviriyor. Bir şey soruyor, ne sorduğunu önce anlamıyorum. Amerikan vizesinin basılı olduğu sayfayı gösteriyorum. Sonra dank ediyor, girişte verdiğim beyaz formun bir ucunun koparılıp, pasaportuma zımbalanması gerekiyormuş. İyi de Memur Dywon bana öyle bir şey vermedi ki... Kadın, pasaportu bana geri uzatıyor ve check-in'imi yapmayacağını belirtiyor. Sinirden ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. İyi de ben nereden bileyim o formun bende kalacağını, o benim işim mi? Pasaportu tekrar uzatıyorum, Green Card'ım olduğunu söylüyorum. 'Tamam peki' diyor, check-in'imi nihayet yapıyor. Havalimanına dört saat önce gitmeme rağmen pencere yanında yer de bulamıyorum, yerim koridor bile değil, orta koltuk! 'Uçağa bindin de pencere yanın kusur' diye kendime söyleniyorum. Normalde havalimanlarındaki mağazaları dolaşmayı çok sevdiğim halde, büyük bir moral bozukluğu ile kendimi 14 numaralı kapının bulunduğu bekleme salonuna atıyorum.
    Vermedikleri formu geri istediler
    Üç gündür sürekli deli dürtmüş gibi gece 3'te uyanıp sonra da bir daha uyuyamaktan, çantama sarılıp gözlerimi kapatıyorum. Ne kadar süre geçiyor, bilmiyorum. Gözümü açtığımda zenci bir Delta görevlisinin salonda bekleyenlerin pasaportlarını kontrol ettiğini görüyorum. Sıra bana geliyor. Pasaportu ve biletimi uzatıyorum. 'Form nerede?' diye soruyor. Haydaaa, yine başladık. Ya verdiniz mi istiyorsunuz? 'Yok' diyorum, sanki pasaportum yokmuş da uçağa öyle biniyormuşum gibi gözlerini açarak 'Kaybettin mi yoksa?' diyor. Geri vermediler diyorum, biletimi alıyor üzerine kocaman bir 'No 194' yazıyor. Sonra diğer yolcuları dolaşıyor. Benden başka koca salonda o formu olmayan bir kişi yok. 10 dakika sonra dayanamayıp yanına gidiyorum, 'Bu formun olmaması benim için sorun mu?' diye soruyorum. 'Hayır' diyor. Ee be adam, madem sorun değil o halde bana niye küçük çaplı bir kalp krizi yaşattın! Boarding time geliyor, uçağa alınıyoruz. Yerime oturuyorum. Derken Gürcü olduğunu tahmin ettiğim bir çift dışarı çağrılıyor. 'Ha tamam sıra bende' diyorum. Neyse ki, korktuğum başıma gelmiyor. Uçağın kapısı kapandığı anonsu yapılıyor. Uçak nihayet havalanıyor ve derin bir soluk alıyorum.
    İstanbul'a inince neredeyse yeri öpecektim hay aklıma...
    İstanbul'a inişte, karikatürlerdeki gibi yeri öpmemek için kendimi zor tutuyorum. Neyse ki erkek arkadaşım Ali beni almaya gelmiş. 'Değdi mi bari Löle' diye soruyor? Hakkımı kaybetmemek için 6 ay sonra yine gitmem gerektiği aklıma geliyor ve kalbim sıkışıyor. 'Elbette değmedi, harcadığım paraya, zamana ve emeğe yazık' diyorum! Orada işiniz, yakınınız, eviniz hazır değilse benim yaptığım gibi 'Alayım da bir kenarda dursun' diye asla başvurmayın. Bu Green Card, şişede pardon kenarda durduğu gibi durmuyor! Eve girer girmez annem kapıda, 'Bir daha seni bu kadar uzağa yollamam' diyor. Oysa daha önce Çin'den Japonya'ya kadar gitmiştim. 'İstesen de gitmem' diyorum. Ertesi gün müdür soruyor: 'Bu Green Card ne işine yarayacak?' Koca bir 'Hiiiç' diyorum. Gerçekten 'hiç'!




  • üst yazıyı bi özet geçin yahu
  • bende basvurucam link verirmisin
  • 
Sayfa: 1
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.