Şimdi Ara

İSLAMİ YAZILAR (4. sayfa)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
71
Cevap
1
Favori
1.183
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: önceki 1234
Sayfaya Git
Git
Giriş
Mesaj
  • Nurettin Topçu ve ideal nesil yetiştirme gayreti



    Defalarca okudum, her okuduğumda etkilendim. 

    Nurettin Topçu’nun İstanbul Erkek Lisesi’nde öğretmenlik yaptığı dönemde imam hatip okulu açılır. Hoca bu okula ayrı bir önem verir, aslî görevinin yanı sıra 1956-1957 ders yılından itibaren imam hatipte psikoloji, sosyoloji, din psikolojisi ve felsefe okutur.

    Bir gün okul müdürü Mahir İz’in odasına muhasebeci Saniye Hanım şikâyetle gelir, defalarca ders ücretinin hazır olduğunu söylemesine rağmen Nurettin Hoca’nın birikmiş üç aylık ücretini almadığını söyler.

    Muhasebeci, ücreti ödeyip rahatlamak ister.

    Mahir İz, hocayı odasına çağırır ve durumu izah eder. 


    Hoca, konuyu daha önce defalarca Saniye Hanım’a anlattığını söyler, neden ücret almak istemediğini tekrarlar:

    Bu okula ücret almak için gelmiyorum, Allah rızası için geliyorum.”

    Mahir Bey ısrar eder:

    “Nurettin Bey, siz devletten daha mı zenginsiniz? Bu sizin hakkınız. Sevap kazanmak istiyorsanız parayı alın, fakirlere dağıtın. Muhasebeci zimmetten kurtulsun.”


    Nurettin Bey gülümser:

    -Siz benden daha akıllısınız, dediğiniz doğru ama burası bir din mektebi. Ben de buraya ibadet aşkı ile geliyorum ve biliyorsunuz ki ibadet de para için yapılmaz. Ben o parayı aldıktan sonra ha yemişim ha fakir fukaraya dağıtmışım! Ne fark eder?

    Odayı terk eder.

    Nurettin Topçu bu vakadan sonra üç yıl daha İstanbul İmam Hatip Okulu’nda felsefe dersleri okutur ve tek kuruş ücret almaz.

    Hoca, yıllar sonra ücret almama meselesini kendisine hatırlatan öğrencisi Prof. Emin Işık’a neden ücret almadığını şöyle açıklar:

    İmam hatip lisesinden mezun olan öğrenciler, genellikle din sahasında görev yapıyorlar. Din uğruna verilen hizmetler, hiçbir ücret söz konusu olmadan yalnızca Allah için yapılmalı. Ben hizmeti Allah için yapmalıyım ki öğrencilerimden Allah için hizmet etmelerini bekleyebileyim. Öğrencilerime önce ben örnek olmalıyım.”


    Topçu, 20 Kasım 1974’te yaş haddinden emekli olacaktır. Ders yılı başında İstanbul Erkek Lisesi Müdürü, hocaya şöyle bir teklifte bulunur:

    “Hocam, dersler başladıktan bir buçuk ay kadar sonra nasıl olsa emekli olacaksınız. İsterseniz size ders programında hiç yer vermeyeyim, sizi mazeret izinli sayalım, ders zahmetinden muaf tutalım.”

    Hoca şu cevabı verir:

    “Ne münasebet! Bu benim vazifem.”

    Böyle bir teklifte bulunduğu için okul müdürüne sitem eder.

    Vefatından birkaç gün önce kendisini ziyaret edenlere şöyle der:

    “Kırk sene öğretmenlik yaptım, mabede nasıl girdimse sınıfa da öyle girdim.”

    Peki, biz ne durumdayız?

    Gençlik elden gidiyor, yeni kuşak nesil deist yetişiyor.” diyenler ne yapıyoruz?

    İdealist gençlik yetişmemesinde öğretmenlerin rolü kesin ve tartışılmaz.

    Yıllarca öğretmenler odasında öğrencilerinden şikâyet eden öğretmenler dinledim. Şikâyet bir çözüm mekanizması değil, hiçbir problemi çözmez.

    N. Topçu, şikâyetin olduğu yerde eğitim biter, der.

    Şikâyet etmeyen bir öğretmenin eğitim anlayışını ve eğitim metotlarını yazdım.

    En Sevilen Öğretmen Hz. Muhammed (sav) ve Eğitim Metotları kitabım hayli ilgi gördü.

    Eğitim Fakültelerinde hocalar, hep Batılı eğitimcilerin eğitim felsefesini ve metotlarını anlatırlar.

    Prof. Yusuf Tekin, çok doğru bir tespit yapar; “Eğitim taklit edilemez, yerli ve milli bir eğitim sistemi kurmamız gerekir” der.

    Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” bu düşüncenin ürünü. Yerli ve milli bir eğitim modeli öğretmensiz hayata geçemez.

    Nurettin Topçu, hakkı olan ders ücretini almazken öğretmenlerimizin bir kısmı daha fazla ek ders ücreti almak için bin türlü takla atıyor, öğretmenler odasında ek ders kavgası veriyor, hasta olmadığımız halde tanıdık doktor bulup rapor alıyor, hiçbir mazereti yokken araya hatırlı adamlar koyup idarî izin alıyor.

    Bütün olup biteni öğrenciler görüyor. 

    İdealist gençlik yetişmemesinin birinci sebebi idealist öğretmen yokluğu. 

    İnanmış ve adanmış öğretmen olmadan idealist nesil yetişmez.

    ALİ ERKAN KAVAKLI

    _____________________________




  • İnançsızlık en büyük felakettir!..



    İman, insanın yaratılma sebebidir. Yani insan, Allahü Teâlâya inanmak, dinini öğrenmek ve bu bilgilere uygun olarak yaşamak için yaratılmıştır. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Ben, cinleri ve insanları ancak ve ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım!..” (Zariyat 56) Şayet insan, bu yaradılış gayesine uygun hareket ederse; âhirette ebedî saadete nâil olacak ve cennete girecektir. Aksi takdirde -maazallah- cehenneme atılacak, ebedî şekavet ve bedbahtlığa maruz kalacaktır. Bu bakımdan iman; insan için ebedî saadeti kazanma vesilesi ve cennete girme anahtarıdır. Çünkü imansız olarak cennete girilemez. Bu cihetle insanın iman etmesi, imanının gereğini yapması ve bu imanını son nefesine kadar muhafaza etmesi; dünyadan da, dünyanın içindeki her şeyden de daha değerlidir.

    Çevremizde -gördüğümüz ve göremediğimiz, bildiğimiz ve bilemediğimiz- nice nice mahlükat vardır. Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvan, renk renk çiçek, bitki ve ağaçlar görüyoruz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bütün bunları ve bunların yaratılışındaki eşsiz sanat ve dengeyi gözümüzün önüne getirip düşünürsek, bunların asla kendiliğinden var olmadıklarını hemen anlarız.

    Evet kâinatı ve içindekileri yaratan bir yaratıcı vardır. Gözlerimizle O’nu görmesek de, evrenin bu eşsiz düzen ve ahengi bize O’nun varlığını ve birliğini apaçık göstermektedir. İşte bütün kâinatı ve herşeyi yaratan bu yaratıcı “Allah”tır. Allahü Teâlâya inanmak imanın temeli, iman da dinin temeli, din ise insanın saadet rehberidir.

    Allah’a inanmak ve O’na ibadet etmek olgusu, insanın yaradılışında yani doğasında var olan beşerî bir ihtiyaçtır. Allahü Teâlâ, insanın fıtratına, yani doğasına iman etme ihtiyacını koymuştur. Bu sebeple, sahih bir imana sahip olmayan insan, manen huzursuzdur. Zira inançsızlık, hayatı anlamsızlaştırır. İnsanı yalnızlaştırır. Kişide, sorumluluk bilincinin kaybolmasına sebep olur…

    Hayata dair soruların cevaplarını da yüce Yaradan’ı inkâr ederek bulamayız. Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, neden ve niçin yaratıldığımızı vahy-i ilâhî olmadan anlayamayız.

    İşte Allahü Teâlânın varlığının ve birliğinin delillerinden biri de bu fıtrî inanma ihtiyacıdır. Çünkü Allah’ı inkâra yeltenenler bile, başları sıkıştığı zaman otomatik olarak Allah’a yönelmek ve O’ndan yardım dilemek zorunda kalırlar. Bununla ilgili olarak Kuran-ı kerimde şöyle buyurulmaktadır: “Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlasla Allah’a yalvarırlar, fakat kendilerini karaya çıkarıp kurtardığımızda, hemen şirk koşarlar.” (Ankebût 65)

    Allahü Teâlâya iman; O’nun varlığına, birliğine, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf, bütün noksan sıfatlardan da münezzeh olduğuna inanmaktır. Allahü Teâlânın yüce Zatını kavramamız ise, mümkün değildir. Çünkü, insanın aklı ve duyguları, kayıtlı ve sınırlıdır. İnsan, düşünürken ve tefekkür ederken, bu kayıtlar altında hareket eder ve kendisini bu kayıtlardan kurtaramaz. Zira insan, bir şeyi anlamaya çalıştığı zaman, önce kendi nefsine kıyas eder. Şayet orada birşey bulamazsa, diğer varlıklara kıyas eder. Orada da bir şey bulamazsa, olabilecek şeylere kıyas eder. Yani insanın anlama ve kıyas etme gücü, mahlukatla sınırlıdır. Herşeyi mahlukat kıstas ve ölçüleri içinde muhakeme eder. Allahü Teâlâ ise, yaratandır, mahlükata yani yaratılanlara benzemesi düşünülemez.

    Bunun içindir ki insan zihni, zaman ve mekândan münezzeh olan Allahü Teâlânın yüce Zatını idrak edemez. Allahü Teâlânın Zatı ile alakalı insanın aklına ve zihnine her ne geliyorsa, Allah celle celalüh ondan münezzeh ve uzaktır. Fakat Allah’ın eserlerine bakıp O’nun varlığını ve birliğini anlamak mümkündür.

    Evet yumurta içindeki bir civcivin, yumurtanın dışındaki âlemi idrak etmesi elbette düşünülemez. İnsan da, şu muazzam kâinatı ve kâinatın içindeki bütün âlemleri yoktan var eden Allahü Teâlânın Zatını tanıma bakımından, yumurtanın içindeki civcivden farksızdır. Dolayısıyla insanın, Allahü Teâlânın Zatını kavrayabilmesi mümkün değildir. İnsan, sadece vahiyle gelen ve Peygamberimiz aleyhisselam tarafından bildirilen Allahü Teâlânın isim ve sıfatlarını öğrenip kavrayabilir. Zaten insandan istenen de budur, vesselam...

    MEHMET CAN

    _____________________________




  • Müslüman Âlimin Nefsine Takvayla, Topluma Fetva İle Muamele Etmesi



    İslâm ilim geleneğinde sıkça tekrarlanan bir söz vardır: “Âlim, kendi nefsine takvâ ile; topluma ise fetva ile muamele eder.” İlk bakışta basit bir nasihat gibi görünse de bu ifade, fıkhın en incelikli damarlarından biri olan maslahat düşüncesinin derin bir yansımasıdır. Çünkü âlim, kendi bireysel yolculuğunda mümkün olan en sağlam yolu ararken; insanlar için, hayatın ağırlığını hafifletecek, uygulanabilir ve kuşatıcı hükümlerle konuşmak zorundadır. Bu iki tavır arasındaki ayrım, ilmin rahmet ile nasıl birleştiğini gösterir.


    Âlimin kendine karşı takvâ ile davranması, gönlünde taşıdığı hassasiyetin bir tezahürüdür. O, ihtimaller arasında en güvenli olanı seçerek kendini korur; böylece şüpheli olana yaklaşmaz, ihtiyatla hareket eder. Fakat aynı ihtiyatı toplumdan beklemek başka bir şeydir. Çünkü insanlar farklı güçlere, farklı şartlara, farklı yüklerle dolu hayatlara sahiptir. Âlim, kendisine kolay geleni başkasına zorlaştırmanın adalet olmadığını bilir. Bu yüzden topluma fetva verirken, Şeriat’ın kolaylaştırma ilkesini önceler; insanın fıtratını, gücünü, ihtiyaçlarını ve zaaflarını dikkate alır. Zira fetva, bireyin değil, ümmetin omuzuna konulan bir sözdür.


    İşte bu noktada maslahat fıkhı devreye girer. Maslahat, dinin maksatları ile insanların gerçek hâli arasında kurulan köprüdür. Niyetlerin berrak, hükümlerin ise uygulanabilir olmasını sağlar. Âlimin kendi hayatında takvâya sarılması, kişisel bir mesuliyet iken; fetvada kolaylığı tercih etmesi, doğrudan doğruya bir kamu maslahatıdır. Zira toplum, katı hükümlerin ağırlığı altında ezilmemeli; din, insanlar için bir yük değil, bir nefes olmalıdır.


    Bu iki tutum arasındaki denge, ilmin asaletiyle rahmetin genişliğini aynı potada eritmenin adıdır. Âlim, sırf kendisi zor olanı seçiyor diye başkalarına yük bindirmez; sırf başkaları için kolaylaştırıyor diye kendi ruhunu da gevşetmez. Böylece hem takvânın hem fetvanın haysiyetini korur.

    Âlimin nefsine takvâ ile, topluma fetva ile muamele etmesi, yalnızca güzel bir söz değil; maslahat merkezli fıkıh anlayışının özlü bir ifadesidir. Bu ilke, ilmin merhametle buluştuğu yerde doğar ve toplumun dinle barışık bir hayat sürmesine kapı aralar.


    Âlim, kendisi için daha ihtiyatlı, daha zor, daha takvâya uygun olan görüşü tercih edebilir. Bu, kendi amelî hayatında en sağlam yolu seçme hassasiyetidir.

    Toplum için ise: kolaylığı esas alan, insanların genel durumunu, ihtiyaçlarını, zorluklarını gözeten, Şeriat’ın “kolaylaştırma” ilkesine dayanan fetvayı verir. Bu, maslahat gereğidir; çünkü fetva kişiye değil, ümmetin genel menfaatine yönelik olur.


    Bu yaklaşım maslahat fıkhındandır. Maslahat fıkhı (mesâlih) şunları gözetir:

    Toplumun zaruret ve ihtiyaçlarını

    Kolaylaştırmayı (taysîr)

    Zorlukları kaldırmayı (raf’u’l-harac)

    Kamu menfaatini (mesâlih-i mürsele)

    Toplum için verilen fetvanın kolaylaştırıcı ve uygulanabilir olması, maslahat ilkesinin bir sonucudur.


    Ancak âlimin kendine karşı daha zor olan yolu seçmesi kişisel takvâ ile ilgilidir; topluma yüklememesi ise rahmet ve kolaylık ilkesidir.

    Evet, “Âlimin kendine takvâyla, topluma fetvayla muamele etmesi” ifadesi, doğrudan maslahat fıkhının bir uygulamasıdır. Hem usûl açısından hem de sahabe ve erken dönem âlimlerinin pratiği açısından doğru bir kaidedir. 


    Dini anlatırken insanlara yük olmayacak, hayatlarını gereksiz yere zorlaştırmayacak bir yöntem izlemenin önemi hem Kur’ân, hem Sünnet, hem de ilim geleneği tarafından vurgulanmış temel bir prensiptir. 

    Dini hikmetle, anlayışla ve kolaylaştırıcı bir tarzda anlatmak ulemanın ahlaki ve manevi bir sorumluluğu sayılır. İslâm’ın temel amacı insanlara rahmet olmaktır. Peygamber Efendimiz (sav)’ın  “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, İlim, 11 [69]; Müslim, Cihad, 8 [1734].) buyruğu, İslâm’ın ruhunu özetler. Bu ilkeye uygun hareket etmek:

    Dini Allah’ın istediği şekilde sunmak,

    İnsanı İslam’a yaklaştırmak,

    Merhameti merkeze almak demektir.

    İnsan doğası (fıtrat) kolay olanı sever, aşırılıklardan uzak durur. Din, insanın fıtratına uygun olarak gönderilmiştir. Eğer anlatan kişi dini gereksiz yere ağırlaştırırsa:

    Dini yaşama isteği zayıflar,


    İnsanlarda baskı ve korku oluşur,

    Din, olması gereken doğal ve huzur veren hâlinden uzaklaşır.

    İbadetler, kişiye yük olmak için değil, ona huzur ve disiplin vermek içindir. Eğer din ağırlaştırılarak anlatılırsa, ibadetin ruhu kaybolur ve şekilcilik başlar. Dini kolaylaştırarak anlatmak, hem Allah’ın hem Peygamber’in hem de ulemanın üzerinde durduğu bir vazifedir. Bu, dini hafife almak değil; onu olması gerektiği gibi hikmetle ve merhametle sunmaktır. Âlim, öğrettiği ilimle insanları karanlıktan aydınlığa taşıyan, insanları yormayan, zorlaştırmayan, doğruya nezaketle yönlendiren bir rehberdir. Âlimler yeryüzünün kandilleridir. Karanlıkta olanları aydınlatırlar. Hiç kimseyi karanlıktan karanlığa göndermezler. Âlim, sadece bilgi aktaran biri değil; ışık saçan, yön veren, ön açan kişidir.

    MUSTAFA ÇELİK

    _____________________________




  • Âhiretin Mebusluğu Dünya Mebusluğuna Benzemez




    Meb‘us…

    Kıyamet gününde Allah tarafından yeniden diriltilen, kabirlerinden kaldırılarak mahşer meydanına sevk edilen insan demektir. Aynı kelime Osmanlı siyaset dilinde milletvekili için de kullanılmıştır. Bu benzerlik tesadüf değildir; bilakis derin bir ikaz taşır.

    Bugün “mebus” unvanını aldığı anda korumalarla çevrilen, dokunulmazlık zırhına bürünen, ayrıcalıklı bir hayata geçen kişi; yarın kabirden kaldırıldığında ne koruması olacak, ne makamı, ne de dokunulmazlığı. O gün herkes eşit, herkes yalın, herkes yalnızdır.

    Kur’an bu hakikati şöyle hatırlatır:

    “O gün insanlar âlemlerin Rabbi olan Allah’ın huzuruna çıkarılır.”

    (İnfitâr, 6)


    Dünya mebusluğu geçicidir; âhiretin mebusluğu ise kalıcıdır. Dünya mebusluğu alkışlarla başlar; âhiretin mebusluğu sorguyla…

    İşte tam da bu yüzden, kıyamet günü millet ya vekiline davacı ya da duacı olacaktır.

    Kiminin arkasından mazlumların ahı yükselecek, kiminin arkasından hayır duaları semaya ulaşacaktır. O gün millet; hakkını yedirenle hakkını savunanı, kendisini sömürenle kendisi için koşturanı ayırt edecek ve herkes vekili hakkında şahitlik edecektir.

    Nitekim Kur’an bu yüzleşmeyi şöyle bildirir:

    “O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına şahitlik eder.”

    (Nûr, 24)


    Bugün milletin vekili olup millet için koşan, kendini halktan üstün görmeyen, kendi menfaatini değil milletin derdini önceleyen vekillere ne mutlu. Çünkü onlar Resûlullah’ın şu ikazını ciddiye alanlardır:

    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”

    (Buhârî, Müslim)


    Vekâlet bir imtiyaz değil, emanettir. Emanet ise taşınması ağır bir yüktür. Nitekim Kur’an bu yükün ağırlığını şöyle anlatır:

    “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler… Onu insan yüklendi.”

    (Ahzâb, 72)


    Ancak bugün ne yazık ki bazıları bu emaneti rant kapısına, siyaseti zenginleşme aracına, halkın oyunu kişisel saltanata dönüştürmüştür. Kendini milletinden üstün gören, millete hizmeti küçümseyen, vekilliği dokunulmazlık zırhı sananlar bilmelidir ki mahşer meydanında hiçbir unvan geçerli olmayacaktır.

    O gün Kur’an’ın şu sahnesi herkes için kurulacaktır:

    “O gün ne mal fayda verir ne de evlat; ancak Allah’a arınmış bir kalple gelenler kurtulur.”

    (Şuarâ, 88–89)


    Resûlullah (s.a.v.) yöneticileri özellikle uyarmış ve şöyle buyurmuştur:

    “Allah bir kimseyi bir topluluğun başına yönetici yapar da o kimse onlara karşı samimi davranmazsa cennetin kokusunu dahi alamaz.”

    (Müslim)


    Âhiretin mebusluğu dünya mebusluğuna benzemez.

    Orada kürsü yoktur, hesap vardır.

    Orada alkış yoktur, şahitlik vardır.

    Orada dokunulmazlık yoktur, adalet vardır.

    Bugün milletin vekili olduğunu unutanlar, yarın milletin davacısı ile yüzleşecektir. Bugün millet için yaşayanlar ise yarın milletin duasıyla karşılanacaktır.

    Unutulmamalıdır ki dünya mebusluğu bir gün biter; fakat âhiretin mebusluğu ebedidir.

    Ve o gün sadece şu soru sorulacaktır:

    Milletin için mi yaşadın, yoksa milletin üzerinden mi?

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Allah’ım! Hüzün yıllarımız tamam değil midir?



    "Allah’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak Sana arz eder, Sana şikayet ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin zayıf görüp de dalına bindiği çaresizlerin Rabbi Sen’sin! Allah’ım! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak kadar bana merhametlisin. Allah’ım! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam. Fakat Sen’in merhametin bunları göstermeyecek kadar geniştir. Sana sığınırım, Sen’in Vechinin nuruna sığınırım. Bütün karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerinin ıslahının yalnız kendisine bağlı bulunduğu Nûr'a sığınırım. Allah’ım! Sen razı oluncaya dek affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak Sen’dendir!"

    Bu yakarış, bu yöneliş, ayakkabılarının içi vücudundan akan kanlarla dolmuş bir Rasûl’ün yönelişiydi, yakarışıydı. Taif şehrinin ayak takımı, çapulcuları şehrin çıkışına kadar taş yağmuruna tutmuşlardı o Rasûl’ü. Ve o anda yanında Kur'an'da sahabe olarak bir tek kendisinin adının geçtiği Rasûl’ün sevgili dostu Zeyd vardı.

    Nedense benim aklıma İsra denilince, Mi’rac denilince önce bu sahne gelir. Bana göre Âlemlerin Rabbinin bir cevabıydı, bir karşılığıydı İsra ve Mirac.

    Siz bu yakarışın arkasına Hz. Hatice’nin vefatını da ekleyin. Kendisine ilk iman eden, her şeyini kendisi için harcayan Hz. Hatice’nin kaybı Peygamber Aleyhisselam için tahminlerin ötesinde bir hüzündü.

    Müşriklere karşı o ana kadar kendisini koruyan amcası Ebu Talib’i de bu sene kaybetmişti. Zaten tarih bu yıla Hüzün Yılı demişti.

    Sözü fazla uzatmayalım; Hüzün yılları olmayanların kolay kolay Miraçlarının olmayacağını düşünüyorum.

    Ve diyorum ki Allah’ım! Bu asırda yaşayan Müslümanlar olarak Hüzün yıllarımızı yaşamadık mı? Artık bizim de İsralarımızı, miraçlarımızı bizlere lütfeyle!

    MEHMED GÖKTAŞ

    _____________________________




  • Mal, Evlat ve Kaybedilen Ölçü



    İnsan, sahip oldukça kazandığını zannediyor. Daha çok mal, daha güçlü bir gelecek… Daha çok imkân, daha sağlam bir hayat… Oysa Kur’ân, bu yaygın kanaati tek bir cümleyle yerle bir ediyor:

    “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah’ın katındadır.”

    Bu cümle, modern insanın en büyük yanılgısını yüzüne çarpar. Çünkü biz malı ödül, evladı güvence sanıyoruz. Hâlbuki vahiy, onları birer ölçü, birer sınav olarak tanımlar. İmtihan; övünmek için değil, ortaya çıkmak içindir. İnsan, sahip olduklarıyla değil; sahip oldukları karşısında takındığı tavırla tartılır.

    Bugün nice insan, malını artırdıkça özgürleştiğine inanıyor. Evladını merkeze aldıkça merhametli olduğunu düşünüyor. Ama Kur’ân uyarıyor: Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Çünkü mesele mala sahip olmak değil; malın kalpte tahta oturmasıdır. Evlat nimettir; fakat Allah’ın önüne geçtiği an, nimetten fitneye dönüşür.

    Asıl tehlike yoksulluk değildir. Asıl tehlike, ölçünün kaybolmasıdır. Nitekim Kur’ân, “Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir” derken, bu gerçeğin altını çizer. Fitne; açık bir bela değil, insanı fark ettirmeden savuran bir imtihandır. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran her şey, ister nimet kılığında gelsin, ister başarı diye sunulsun, fitnedir.

    Peki çıkış yolu nedir? Ayet açık: Allah’a karşı gelmekten sakınmak, dinlemek, itaat etmek ve infak etmek… Yani takva, teslimiyet ve paylaşma ahlakı. Özellikle infak, malın insan üzerindeki tahakkümünü kıran en güçlü imtihandır. Çünkü insan en çok sevdiğinden vazgeçerken sınanır.

    Resûlullah’ın şu sözü bu noktada ibretlidir: İnsan “malım” der; oysa onun malı, yiyip tükettiği ya da Allah yolunda verdiğidir. Geriye kalan sadece bir yüktür. Bugün kasalarda tutulan, ama kalplerde büyüyen servetler, insanı özgürleştirmiyor; bilakis daha bağımlı, daha korkak, daha cimri hâle getiriyor.

    Oysa Peygamber Efendimiz açıkça söylüyor: Sadaka malı eksiltmez. Eksilen sadece rakamdır; artan ise bereket, huzur ve kurtuluştur. Buna rağmen modern insan paylaşmaktan korkuyor, biriktirdikçe güvende olduğunu sanıyor. Halbuki tarih bize şunu defalarca gösterdi: Paylaşmayan toplumlar çöker, merhameti yitirenler ayakta kalamaz.

    Kur’ân, kurtuluşun ölçüsünü son noktayı koyarak belirler: Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır. Demek ki mesele ekonomi değil; ahlaktır. Cimrilik sadece para tutmak değildir; vicdanı, adaleti ve merhameti de tutmaktır. Bugün dünyanın zulümle dolmasının sebebi kaynakların azlığı değil, paylaşma ahlakının tükenmiş olmasıdır.

    Sonuç açık: Mal da evlat da emanettir. Emanetle övünen değil, emaneti hakkıyla taşıyan kazanır. Büyük mükâfat bu dünyada alkışlananlarda değil, Allah katında hesabı temiz olanlardadır. Ve o hesaba, sadece nefsinin bencilliğini aşabilenler yüzü ak çıkacaktır.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Öteki işler nasıl gidiyor?



    Zannedersem gündemi konuşmaktan siz de yorulmuş olmalısınız ki bir noktadan sonra “öteki işler nasıl gidiyor?” diye bir geçiş yapma gereği duyuyoruz.

    Gazze’yi istemeyerek de olsa gündemin birinci sırasından indirdik, Suriye’de olup bitenleri konuşuyoruz, ister istemez “Terörsüz Türkiye” konusundan ayrı düşünemiyoruz.

    Trump denilen sapkın geldi geleli zaten hiç gündemden düşmüyor, Amerikan ülkeleri, Grönland ve Avrupalılarla boğuşmaya girmesini de ister istemez izliyoruz.

    Gerek sıkıldığımızdan gerek olup bitenlerin bizim istediğimiz istikamette seyretmiyor oluşundan olsun sözü orada kesip “peki, öteki işler nasıl” diyoruz.

    Öteki işler dediğimiz de çoğumuzun aklına şu ana kadar yürütmekte olduğumuz dünya işlerimiz geliyor. Bir anlamda demek istiyoruz ki, hak-batıl, iman-küfür cephesinde istediğimiz sevindirici gelişmeler olmuyor, bari öteki işlerimiz nasıl gidiyor demek istiyoruz. Sağlıktan sıhhatten sormayı da işin içine katıyoruz elbette, hiç olmazsa oralardan gelecek iyi haberlerle teselli olmak istiyoruz.


    Gönül ister ki hepimiz “öteki işler nasıl gidiyor?” derken, bireysel hayatımızdaki Müslümanca yaşantımızı kast etmiş olalım. Mademki cephelerimizdeki durum malum, hiç olmazsa şu mübarek günleri ve geceleri nasıl yaşamalıyız, cephelerimizde Rabbimizi hoşnut edecek eylemler ve ameller ortaya koyamasak da ibadetlerimizle, Kur’an mütalaalarımızla, diğer ilmi çalışmalarımız nasıl konusunda bir şeyler yapabiliyor muyuz?

    Sohbetlerimiz, ziyaretlerimiz, kendi küçük çevremizde de olsa yardımlaşmalarımız nasıl gidiyor, hiç olmazsa bunları ihmal etmeyelim. Gücümüzün yettiklerini yaptığımız takdirde boyumuzu aşanlardan dolayı Rabbim bizi bağışlar belki.


    Evet, öteki işlerimiz nasıl gidiyor? Bu düşünceyle bir daha gözden geçirelim, bu anlamda Cuma gününüz hayırlara vesile olsun!

    MEHMED GÖKTAŞ

    _____________________________




  • “Allah Adına Konuşmak” Kimin Hakkı?



    “Kıyamet gününde, Allah adına yalan söyleyenlerin yüzlerini simsiyah görürsün. Büyüklük taslayanlar için Cehennemde yer mi yok?”

    (Zümer, 39/60)

    Bu ayet, sadece ahirete dair bir sahne tasviri değildir; aynı zamanda dünyada yürüyen, konuşan, kürsülere çıkan, ekranlardan ahkâm kesen herkese yöneltilmiş sert bir uyarıdır. Çünkü Allah adına konuşmak, O’nun hükmünü kendi hevasına göre eğip bükmek; dini şahsi menfaatlerin, iktidar hırsının ve nefsî üstünlük duygusunun aracı hâline getirmek, Kur’an’ın en ağır biçimde yerdiği suçlardandır.

    Kur’an bu gerçeği başka bir ayette daha açık bir şekilde ifade eder:

    “Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”

    (En‘âm, 6/93)

    Bu soru süs için sorulmuş değildir. Cevabı nettir: Hiç kimse.

    Çünkü Allah adına yalan söylemek, basit bir yanlış değil; ilahi otoriteyi gasp etmektir. Kendi sözünü Allah’ın sözü gibi sunmak, insanları Allah ile korkutmak, Allah ile susturmak ve Allah ile yönetmeye kalkmaktır.

    Bugün en tehlikeli yalanlar, dindar ambalajla servis edilen yalanlardır. Ayetle süslenmiş zulüm, hadisle cilalanmış kibir, “din böyle emrediyor” denilerek meşrulaştırılan haksızlıklar… İşte Zümer 60’ın muhatapları tam olarak bunlardır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu tehlikeye karşı ümmetini açıkça uyarmıştır:

    “Kim bilmediği hâlde fetva verirse, onun günahı fetvayı verenedir.”

    (Ebu Dâvûd)

    Yani cehalet mazeret değildir; bilakis başlı başına bir vebaldir. Hele bu cehalet kibirle birleştiğinde, insanı karanlığın en derin çukuruna sürükler. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

    “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremez.”

    (Müslim)

    İşte ayetin ikinci cümlesi burada bütün ağırlığıyla karşımıza çıkar:

    “Büyüklük taslayanlar için Cehennemde yer mi yok?”

    Evet, vardır. Hem de özel bir yer. Çünkü kibir, insanı hakikate kapatır. Kibirli insan dinlemez, anlamaz, istişare etmez; sadece hükmeder. Kendini Allah’ın yerine koyarcasına konuşur. Oysa Kur’an, müminin vasfını şöyle tanımlar:

    “Onlar sözü dinler ve en güzeline uyarlar.”

    (Zümer, 39/18)

    Bugün din adına en çok konuşanların, en az dinleyenler olması bir tesadüf değildir. Çünkü kibir kulağı sağır, vicdanı kör eder. Allah adına konuştuğunu iddia edip adaleti ayaklar altına alan her dil, kıyamet günü o simsiyah yüzlerin arasında olacaktır.

    Asıl soru şudur:

    Biz Allah’ın dinini mi savunuyoruz, yoksa kendi çıkarlarımızı Allah’ın arkasına mı saklıyoruz?

    Zümer Suresi’nin bu ayeti hepimize şunu hatırlatır:

    Allah adına konuşmak kolaydır; Allah adına hesap vermek zordur.

    Ve o gün geldiğinde, hakikat yüzlerin rengiyle ortaya çıkacaktır.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa



    Zor şartlar altında savaşın son yıllarında Medine’yi ve Ravza-yı Mutahharayı canı pahasına müdafaa eden Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa, 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşmasının imzalanmasına rağmen 70 gün boyunca teslim olmayarak unutulmaz bir destan yazmıştı. O günlerdeki durumu kısaca hatırlayalım.

    Şerif Hüseyin, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla içindeki gizli emelleri gerçekleştirmek için İngilizlerle temasa geçti. Abdullah, Faysal, Ali ve Zeyd adlı dört oğluyla birlikte Haziran 1916'da Osmanlı'ya isyan eden Şerif Hüseyin, İngilizlerin desteğiyle Mekke'yi ve Cidde'yi ele geçirdi. Kısa zamanda Medine'yi de teslim alacaklarını zannediyorlardı. Fakat buraya tayin edilen Fahreddin Paşa onların hesaplarını bozdu.

    İngilizlerin idaresindeki isyancı bedevileri geri püskürten Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa, onların Medine'ye yaklaşmalarına fırsat vermedi. Bu defa İngiliz casusu Lawrence gibi akıl hocalarının telkiniyle Emir Abdullah'ın adamları, Medine'ye erzak, cephane ve asker gelmemesi için Hicaz Demiryoluna saldırmaya başladılar. 1918 yılından itibaren, artık Medine'nin İstanbul'la irtibatı kesildi. Fahreddin Paşa kendi imkanlarıyla zor şartlar altında savunmayı devam ettirmeye çalıştı.

    Erzak azalmış, cephane tükenmiş, askerde takat kalmamış olmasına rağmen, bu kahramanlar iman gücü ve Peygamber aşkıyla İngiliz güdümündeki asilere boyun eğmediler. Bütün bu sıkıntıların üstüne bir de çekirge afeti başlamaz mı? Fahreddin Paşa Allah'ın inayetine ve Peygamberimizin şefaatine sığınarak bu afeti nimete çevirdi. Çünkü çekirge yenmesi helal olan bir yiyecekti. Tam da açlık ve kıtlık zamanında gelen bu nimet bolluğu ilahi hikmetin bir tecellisiydi.

    Askerler önceleri alışmakta zorlansalar da, sonradan çekirgenin gayet lezzetli bir yiyecek olduğunu anladılar. Fahreddin Paşa çeşitli şekilde pişirilen çekirgeleri bizzat askerleriyle birlikte yiyor, onları teşvik ediyordu. Sürüler halinde gelen, çuval çuval toplanan ve bol protein kaynağı olan bu yiyecek sayesinde askerlerimiz yeniden kuvvet kazandı. Ayrıca hurma çekirdekleri biriktirilerek öğütülüyor, unundan ekmek yapılıyordu.

    İngilizler ve asiler, Fahreddin Paşa ile askerlerinin Medine'yi kolay kolay teslim etmeyeceğini artık anlamışlardı. Ama 30 Ekim'de Mondros imzalanınca yapacak bir şey kalmamıştı. Fahreddin Paşa da bütün birlikler gibi silah bırakacak ve teslim olacaktı. Ama öyle olmadı. Paşa, sanki savaş durmamış ve barış olmamış gibi müdafaasına devam ediyordu. Medine'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu.

    Mondros'un üzerinden tam 70 gün geçmesine rağmen Medine'yi teslime yanaşmayan Fahreddin Paşa'yı, emrindeki silah arkadaşları ikna etmeye çalıştılar. İngilizlerin, askerlerimize esir muamelesi yapmayıp İstanbul'a dönmelerine müsaade edeceklerine dair söz verdiğini söyleyerek, onu teslim olmaya razı ettiler.

    Fakat bu sefer de Fahreddin Paşa Mescidi Nebevi'ye gidip oraya yerleşti ve "Ben Peygamberimize mücavir (komşu) oldum, burada kalacağım" diyerek Ravza-yı Mutahhara'dan çıkmadı. Arkadaşları çaresiz kalınca 10 Ocak’ta bir baskın yaparak Paşa'yı zorla Mescid'den çıkarıp İtilaf Kuvvetlerine teslim ettiler.

    İngilizler ise verdikleri söze rağmen bütün subay ve askerleri Mısır'daki esir kamplarına sevkettiler. Fahreddin Paşa'yı daha sonra Malta adasına gönderdiler. Ancak Nisan 1921'de serbest kalarak yurda dönebildi.

    Fahreddin Paşa'yı bu kadar güçlü kılan, bütün zor şartlara rağmen direncini devam ettiren düşünceyi kendi ağzından dinleyelim:

    "Ey Nâs (insanlar)! Malûmunuz olsun ki, şecî ve kahraman askerlerim, bütün İslâm'ın sırtını dayadığı yer, mânevî gücünün desteği, Hilâfetin gözbebeği olan Medine'yi son fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Allahu Teâlâ bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O'nun Rasûlü Peygamberimiz Efendimiz'dir."

    Bu inanç, peygamber sevgisi ve manevi güç, bir avuç kahramanın akıllara durgunluk veren şanlı müdafaayı nasıl yaptığını elbette çok iyi anlatıyor.

    NURETTİN TAŞKESEN


    _____________________________




  • Mahşerde eksi bâkiye



    Bir bankadan mesaj gelse, “Hesabınızdan başka birinin hesabına para aktarıldı” dese, uykularımız kaçar. Gün boyu bunun hesabını yapar, nerede hata yaptık diye düşünürüz. Peki ya mahşerde iyiliklerimiz başkalarının hesaplarına aktarılsa ve hesabımızın eksiye düştüğünü görsek o zaman ne yapacağız? İşte asıl korkulması gereken tablo budur. Çünkü o gün ne itiraz vardır ne de telafi.

    Bugün dilimiz rahat, vicdanımız suskun. Oturuyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz. “Ben doğruyu söylüyorum” diyerek başkalarının ayıplarını masaya yatırıyoruz. Oysa Kur’an bu rahatlığı yerle bir eden bir soruyla yüzümüze bakıyor:

    “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât, 12).

    Bu ayet, gıybeti sıradan bir kusur değil, insanın fıtratını sarsan bir vahşet olarak tanımlar. Ama biz bu vahşeti kelimelerle süsleyip sohbet adabına dönüştürüyoruz.

    Rasûlullah (s.a.v.) gıybetin sınırını net çizer:

    “Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.”

    “Peki ya söylediğim şey onda varsa?” denildiğinde ise şu hükmü verir:

    “Varsa gıybet etmiş olursun, yoksa iftira etmiş olursun.” (Müslim).

    Yani kaçış yok. Dil konuştuğu anda, defter yazmaya başlıyor.

    Asıl sarsıcı tabloyu ise mahşer günü bekliyor bizi. Peygamberimiz (s.a.v.) gerçek iflası anlatırken şöyle buyurur:

    “Ümmetimden müflis; namazla, oruçla, zekâtla gelir; fakat buna sövmüş, şuna iftira atmış, bunun malını yemiştir. Sevapları hak sahiplerine verilir. Sevapları biterse onların günahları buna yüklenir, sonra cehenneme atılır.” (Müslim).

    İşte mahşerde eksi bakiye budur.

    Dünyada dindar görünen ama ahirette borçlu çıkanların dramıdır bu. Çok ibadet edip, diliyle hepsini dağıtanların hazin sonudur.

    Bugün birinin hesabına izinsiz para aktarılsa ayağa kalkarız. Ama birinin onurunu, haysiyetini çalarak sevaplarımızı aktardığımızda neden bu kadar sessiziz? Demek ki bizim için mesele adalet değil, menfaattir. Para gidince canımız yanıyor, sevap gidince umursamıyoruz.

    Oysa fani olan para, telafi edilebilir. Ama ebedi olan amel, gitti mi geri gelmez. Mahşerde kimse “bilmeden söyledim”, “niyetim kötü değildi” diyemeyecek. Orada sadece hesap konuşacak.

    Belki de kendimize sormamız gereken en ağır soru şudur:

    Bugün dilimizi özgür bırakırken, yarın ahirette hangi yüzle alacaklı olmayı bekliyoruz?

    Çünkü şurası kesin:

    Dilini tutamayanın, mahşerde bakiyesi olmaz.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • 
Sayfa: önceki 1234
Sayfaya Git
Git
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.