Şimdi Ara

İSLAMİ YAZILAR (3. sayfa)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
1 Misafir - 1 Masaüstü
5 sn
71
Cevap
1
Favori
1.183
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: önceki 1234
Sayfaya Git
Git
sonraki
Giriş
Mesaj
  • Gayr-i müslimlerin ibadetlerini yapmak!




    Sual: Gayr-i müslimlerin ibadetlerini onlar gibi yapmak, imanı giderir mi?

     

    Cevap: Kâfirlerin ibadetlerini, ibadet olarak yapmak, mesela kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslamiyetin kâfirlik alameti saydığı şeyleri, zaruret, cebir, zorlama olmadan kullanmak küfür olur, imanı giderir. Birgivî vasiyetnâmesinde; “Kâfirlerin ibadet olarak yaptıklarını yapan ve kullanan kâfir olur” denmektedir.

     

    Sual: Namaz kılan kimsenin, bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde, necaset olursa, namazı kabul olmaz mı?

     

    Cevap: Namaz kılan kimsenin, bedeninde, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde necaset, pislik bulunmamalıdır. Başörtüsü, başlık, sarık, mest ve nalın da elbiseden sayılır. Boyuna sarılı atkının sarkan kısmı, namaz kılan ile birlikte hareket ettiği için elbise sayılır ve burası temiz olmazsa, namaz kabul olmaz. Yaygının, bastığı ve başını koyduğu yeri temiz olunca, başka yerinde necaset bulunursa, namaz kabul olur. Çünkü yaygı, atkı gibi bedene bitişik değildir. Fakat kapalı şişe içinde, idrar taşıyanın namazı caiz olmaz. Çünkü, şişe bevlin meydana geldiği yer değildir. Cebinde kapalı kutudaki kanlı mendil, necis bez varken namaz kılmak caiz değildir. İki ayağın bastığı ve secde ettiği yerin temiz olması lazımdır. Necaset üstüne örtülü bez, cam, naylon üstünde namaz kabul olur. Secdede etekleri kuru necasete değerse, zararı olmaz.

     

    Sual: Evi, tarlayı kiralarken, senelik kirası söylenip zaman bildirilmemiş ise, bunun müddeti ne kadar olur ve müddet ne zaman başlar?

     

    Cevap: Evin, tarlanın senelik kirası söylenip, müddet söylenmez ise, müddet bir sene olur. Müddet, söz kesildiği gün başlar. Ücret ise, malı teslim aldığı gün başlar.

     

    Sual: Cuma günü, camiye erken gidip, vakit girinceye kadar namaz kılmanın mahzuru olur mu?

     

    Cevap: Güneş tepede iken, yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde, her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, cuma günleri için de geçerli olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır.

     

    Sual: Bir Müslüman, istediği zaman, istediği mezhebi taklid edebilir mi?

     

    Cevap: Başka mezheb, ancak ihtiyaç hâlinde, yani haraç bulununca ve bütün şartlarına uyarak taklit edilebilir.

    OSMAN ÜNLÜ

    _____________________________




  • Bereketin Kapıları Neden Kapandı?




    Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “Eğer o ülkelerin halkı inansalardı ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” (A’râf, 96)

    Bu ayet, sadece geçmiş kavimlere değil, bugün bize, bu ümmete de hitap ediyor. Çünkü o “yalanlayanlar” sadece tarih sayfalarında değil; şu anda ekran başında, sokakta, kürsüde, pazarda, hatta caminin avlusunda yaşıyor.

    Bir zamanlar bereketin fışkırdığı topraklar şimdi kurak. Gökten yağmur inmiyor, yerden ürün bitmiyor. Ama asıl kuraklık toprakta değil, kalplerde… Çünkü bereket sadece yağmurda değil, imanla gelen huzurda, helal kazançta, adalette ve merhamette gizlidir.

    Allah’ın yasası açık:

    İnanırsan ve günahlardan sakınırsan, rahmet yolları açılır.

    Ama yalanı hakikat, zulmü siyaset, israfı yaşam biçimi haline getirirsen;

    o zaman rahmet değil, azap yağar.

    Bugün Müslüman coğrafyaya bakın…

    Gazze yanıyor, Suriye harabe, Yemen açlıkla boğuşuyor.

    Petrol zengini ülkelerde bir damla vicdan yok.

    Ümmetin çocukları birbirini vuruyor, liderleri susuyor, halkı alışveriş merkezlerinde oyalanıyor.

    Ve biz hâlâ “Neden bereket gitti?” diye soruyoruz.

    Bereket, sadece sofrada değil;

    adalette, ahlakta, dürüstlükte, paylaşmada olur.

    Biz o değerleri terk ettik, bereket de bizden uzaklaştı.

    Allah’ın bereket vaadi, takvayla başlar.

    Ama biz, takvayı unuttuk; reklamların, markaların, siyasetin peşine takıldık.

    Artık silkelenmenin, yönümüzü yeniden bulmanın vaktidir.

    Çünkü Allah’ın kapısı kapanmadı; sadece biz o kapıya sırt döndük.

    Yeniden imanla, edeble, helalle, adaletle yürümek zorundayız.

    Yoksa ne gökten rahmet iner, ne yerden bereket biter.

    Ey ümmet!

    Senin bereketin ne petrolde, ne parada, ne binalarda…

    Senin bereketin secdendeydi.

    Secdeyi terk ettin, bereketi kaybettin.

    Dön artık Rabbine.

    Çünkü O’nun kapısı hâlâ açık, ama o kapıya yönelmek için önce kalbini temizlemen gerekiyor.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Türkçe ezanın Hatay ve Kıbrıs macerası



    1932 senesinde Türkiye’de Arapça ezan yasağı uygulamaya geçirilirken, o tarihlerde henüz sınırlarımız dahilinde bulunmayan ve Fransız mandası altında yaşayan Hatay’da


    (Antakya) durum nasıldı?

    Nüfusunun hatırı sayılır bir kısmı Arap olan ve pek çok bakımdan “küçük bir Osmanlı” diyebileceğimiz Hatay’da işgalci Fransızlar ilginç bir şekilde ezana karışmamış ve dokunmamışlardı.


    Hatay uzmanı merhum Mehmet Tekin’in verdiği bilgilere göre manda döneminde ezan yine Arapça okunmaya devam etmiş ve Türkiye’deki yasak Hatay veya o zamanki adıyla Antakya sınırlarından içeri girmemişti.


    Ne var ki, 1939 yılında Hatay Meclisi’nde alınan bir kararla Türkiye’ye iltihak eden, ardından da Türkiye tarafından ilhak olunan Hatay’da Türk yönetiminin şehre girer girmez ilk acarlıklarından birisi, işgal yıllarında dahi Arapça okunmaya devam edilmiş bulunan ezan-ı Muhammedî’yi Türkçeye çevirmek ve Arapça ezanın okunmasını yasaklamak olmuştu.


    Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitabımda bulacağınız sözlü tanıklıklardan öğrendiğimiz kadarıyla bu şoke edici dayatma halk arasında hem bir şaşkınlık ve hayal kırıklığına, hem de sert bir tepkiye yol açmıştı.


    Öte yandan 1938 yılında yapılacak olan referandumdan önce Türkiye’den Şeyh Efendileri cebren otomobillerle Hatay’a götüren ve orada Türkiye’ye katılma yönünde oy kullanmalarını sağlamak üzere propaganda yaptıran sözde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin şehre hakim olur olmaz ilk icraatının, sömürgeci Fransızların bile dokunmaya gerek görmediği ezanın Türkçeye çevrilmesi ve Arapça aslının okunmasını yasaklamış olması, Müslümanlar için en hafifinden onurlarını yaralayıcı bir girişim olmuştu.


    Aldatılmış ve kandırılmış olduklarını ve kendilerine referandum sürecinde verilen sözlerin, vaadlerin tutulmadığını acı bir şekilde yaşayıp görmüşlerdi.

    Türkçe ezan protestolarına aynen 1932’de Bursa’da yapıldığı gibi cezalarla karşılık verildi. Dayaklar, hapis cezaları, para cezaları, işten el çektirmeler... bu yeni ilimiz Türkiye Cumhuriyeti bünyesine dahil olmasıyla Türkiye’deki filmi yeniden görmüş oldu.


    Fransızların bile yapmadığı yasaklamayı Türkiye’nin yapması karşısında diyecek söz bulamadılar.

    Kendisi de bir Hataylı olan ilahiyatçı merhum Prof. Dr. Emin Işık o karanlık günlere dair hatıralarını şöyle anlatmıştır: 


    “Hatay Türkiye’ye sonradan ilhak edildiği için, laik devrimin yoğun baskısı o dönemde [yani 1939’a kadar] Hatay’da yaşanmamıştır. Ama ilhaktan sonra sanki Hatay Türk değilmişçesine özel bir baskı altına alınmıştır. Babam şöyle bakardı, köyde fötr şapkalı birisi varsa ezanı bana okuturdu. Köyde kimse yoksa babam kendisini o güzel sesiyle ezanı okurdu. Yani ezan Türkçe okunuyorsa bütün köylü anlardı ki köyde bir devlet adamı var. Arapça okunuyorsa biz bizeyiz demekti. 


    Bir gün müfettişler caminin penceresinin kenarında bir Amme cüzü buldular. Müfettiş “Sizin köyün imamı yasak harflerden Kur’an öğretiyor” diyerek imamımız hakkında dava açtırttı. Başta muhtar olmak üzere bütün köylüler 'Vallahi hoca Kur’an okutmuyor' diye yalvardıysa da müfettişi ikna edememişlerdi. Müfettiş suç delili olarak da caminin kenarında bulduğu Amme Cüzünü delil göstermişti.


    1946’dan 1950’ye kadar dört sene, her iki üç ayda bir Hoca efendi, kazaya gider, mahkeme karşısına çıkardı. Şahit yokluğundan mahkeme, şahitlerin bulunması için ertelenirdi. Hâkim de korkusundan bir türlü davayı beraatle sonuçlandırmaz, açık tutardı. 1950’de umumi af çıktı da dava kendiliğinden düştü.”


    Emin Işık’ın tanıklığından Hatay’da ezan okuma ve Kur’an öğretme üzerindeki baskılar hakkında belli bir fikir sahibi olduk.



    Kıbrıs’ta ezan savaşları

    Şimdi Kıbrıs’a geçelim.

    Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitabımda Kıbrıs’tan, eski Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş ile bir din adamı olan Ahmet Gürses’in görüşlerini bulacaksınız.


    2010 yılında kendisiyle röportaj yaptırdığım rahmetli Rauf Denktaş, Kıbrıs Türkünün daima Türkiye’ye baktığını, Türkiye’de ne yapıldıysa Kıbrıs’ta da aynısını yaptıklarını öğreniyoruz. Yani Türkiye’de Arapça ezan yasağı geldiğinde Hatay’dan farklı olarak o tarihte İngiliz yönetiminde bulunan Kıbrıs’ta Türkçe ezan uygulamasının derhal başlatıldığını görüyoruz. Fransızların aksine İngilizler Türkçe ezana geçilmesine izin vermişler.


    İlginç...

    Ancak Kıbrıs’ta asıl sorun, 1950’de Türkiye’de ezanın yeniden Arapçaya çevrilmesiyle çıkmış görünüyor. Her zaman Türkiye’ye baktığı söylenen Kıbrıs Türkü, bu arada cemaat reisi Dr. Fazıl Küçük ve çevresi, Türkiye’den de daha “laikçi” kesilerek, 1950’den sonra Arapça ezanı okutmama gayretkeşliğine girmişler, Türkçe ezanın devam etmesi uğrunda mücadele vermişlerdir.


    Bu bahsi ayrıntılarıyla aktaran merhum –kendisi de Kıbrıslı olan- Prof. Hüseyin Mehmet Ateşin’in değerli çalışmasından, 1969’a kadar (demek Türkiye’dekinden 19 yıl sonra) Müftü Dânâ Efendi’nin gayretleriyle ezanın yeniden Arapça okunmaya başlandığını, buna da Kıbrıslı Türklerin lideri olan Dr. Fazıl Küçük’ün ateş püskürdüğünü, Halkın Sesi adlı sahibi bulunduğu gazetede “Vay yobaz vayy” diye manşetler attırdığını, laikliğe uzanan ellerin kırılacağını yazdırdığını öğreniyoruz.


    Böylece Kıbrıs halkının aleminden bugün dinî ve manevî atmosferin hemen tamamen silinmesinin arkasında hangi sakat zihniyetin yattığını daha iyi görebiliyoruz.


    Ve Kıbrıs’a ibretle bakarak, aslında Türkiye’nin de Kıbrıs gibi yapılmasına ramak kaldığını, eğer o 1950 virajı alınamamış olsaydı, aynı maneviyat yoksulluğunun Türkiye’yi de bekleyeceğini görmemiz ve nereye götürülmek istendiğimiz ile nereden nereye geldiğimiz hususları üzerinde yeniden ve şapkamızı önümüze koyarak düşünmemiz gerekir.

    Bugün Kıbrıs maneviyat olarak neden bu kadar çorak? sorusunun cevabını zamanındaki bu hatalı laikçi politikalarda bulmak zor olmasa gerek.

    MUSTAFA ARMAĞAN

    _____________________________




  • Soğuk nedir az çok bilirim



    Rabbimize sonsuz şükürler olsun, bu yaşımıza kadar hiçbir ciddi sıkıntı çekmedim, sağlık sorunu yaşamadım, vücuduma hiç doktor bıçağı değmedi, diş ağrısından başka ağrı görmedim. İnşaallah Rabbimize karşı bütün bunların şükrünü eda edenlerden olmayı umarım.

    Ama soğuk nedir, üşümek nedir az çok bilirim. Bunu da şikayet babından söylemiyorum, sadece soğuk nedir az çok bildiğimi söylüyorum. Çocukluğum Erciyes’in eteklerinde, saç sobayla bile sonraları tanıştığımız, tandırla ısınmaya çalıştığımız evlerde geçti. Yorgandan başımızı dışarı çıkardığımızda ağzımızdan çıkan buharlar, yattığımız yerin soğukluk derecesini gösterirdi. Gündüzleri de lastik ayakkabılar içinde bir türlü ısıtamadığımız ayaklarımızdan bilirdik karın ve yağmurun ne demek olduğunu.

    Bir de soğuğun ne olduğunu Erzurum’daki beş yıllık üniversite hayatından da tanırım.

    Bunları şikayet olsun diye dile getirmekten Rabbimize sığınırım. Fakat soğuk nedir, kar nedir derken aklımızdaki sadece Gazze’deki kardeşlerimizdir.

    Yine kış bastırdı, üçüncü kışlarını yaşayacaklar. Isınacakları sobaları, kaloriferleri bırakın, sığınacakları, başlarını sokacakları bir yuvaları yok.

    Sıcacık evlerimize girdiğimizde eğer Gazzeli kardeşlerimizi aklımıza getirmiyorsak unutmayalım ki bizim işimiz çok kötüdür!

    Hayret ki hayret! Artık ateşkes sağlandı, İslam ülkeleri bugüne kadar bir şey yapamadı ama hiç olmazsa bugünden itibaren hızlı bir şekilde barınma ve gıda ihtiyaçlarını giderir diye düşünüyorduk,

    Heyhat ki heyhat! Ne kâfir israil ateşi durdurdu, ne de dört gözle beklediğimiz yardım harekatı başlayabildi. Yavruların soğuktan titreyerek ağlaştıklarına hangi Müslümanın hangi insanın yüreği tahammül edebilir!

    Unutmayalım ki, düşen her yağmur ve kar tanesi öncelikle Gazzeli yavruların çıplak ayaklarına düşüyor, saçlarından süzülüyor, yüzlerini ıslatıyor, çıplak bedenlerini titretiyor. Ve bizler de bunu izliyoruz. Bilmem ki Rabbimiz bizi affeder mi?

    MEHMED GÖKTAŞ

    _____________________________




  • Gençlik insan için bir imtihandır



    İnsan ömrünün en parlak, en taşkın, en aldatıcı dönemi gençliktir. Fakat unutmayalım ki gençlik dediğimiz o fani mevsim, elde avuçta kalmayacak kadar hızlı tükenir. Kur’ân’ın “Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân 185) buyruğu, bize gençliğin ebedî bir sermaye değil, geçici bir emanet olduğunu hatırlatır. Eğer insan bu emaneti meşru dairede, temiz bir çizgide korumazsa; heveslerine esir olan gençlik, gün gelir hem dünyada hem kabirde hem de ahirette sahibine ağır bir yük olarak geri döner.

    Bugün gençlerin çoğu, hayatın dışarıdan cazip görünen rengine kapılıyor; fakat o renklerin ardında ne derin karanlıklar olduğunu fark etmiyor. Oysaki Rasûlullah (s.a.s.) “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil: … ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin…” buyurarak gençliğin heba edildiğinde bir daha geri gelmeyecek eşsiz bir sermaye olduğunu vurguluyor.

    Meşru çizginin dışına taşan her adım, insanın hem dünyasını hem de ahiretini tehdit eder. Çünkü haramlar, dışarıdan lezzet gibi görünse de içlerinde gizli bir zehir taşır. Yüce Allah “Şeytan ancak size kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder” (Bakara 169) buyurarak, insanı meşru yoldan uzaklaştıran her adımın şeytanî bir vesvese olduğunu bildirir.

    Düşünün ki gençlik, insanı bazen gücüne güvenmeye, nefsinin arzularına kapılmaya, dünyaya aldanmaya iter. Fakat insan hayatın sarhoşluğundan uyandığında elinde kalan şey ya bir pişmanlık yığını ya da temiz bir hatıralar demetidir. Hadiste buyurulur: “Kul, kıyamet günü gençliğini nerede tükettiğinden sorguya çekilmedikçe yerinden kıpırdayamayacak.” Gençliğin hesabının sorulacak olması bile onun ne kadar kıymetli ve tehlikeli bir dönem olduğunu göstermeye yeter.

    O hâlde gençlik; hevesin değil, gayenin; keyfin değil, ibadetin; gafletin değil, uyanıklığın zamanı olmalıdır. Çünkü meşru daire insanın hem huzurunu korur hem de geleceğini inşa eder. Haramın lezzeti birkaç dakikalık bir tat, ama doğurduğu pişmanlık bazen bir ömür boyu süren bir yaradır.

    Bugün gençlere düşen en büyük görev, Allah’ın onlara emanet ettiği bu kısa mevsimi, ebedî bir bahara dönüştürmektir. Zira meşru dairede yaşanan her gençlik; dünyada huzur, kabirde selamet, ahirette cennet kokulu bir mükâfat getirir.

    Unutmayalım: Gençlik gider, ömür biter; fakat o ömür içinde yapılanlar insanın ebediyetine mühür gibi kazınır. Bu yüzden insanın en büyük kazancı, gençliğini Allah’ın rızasına adamak; en büyük kaybı ise fani hevesler uğruna ebedî saadeti yitirmektir.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Huzuru Haramda Arayan, Huzura Hasret Kalır




    Dünyanın dört bir yanında insanlar aynı şeyi arıyor: huzur.

    Kimi bankalarda saklıyor aradığını, kimi kasalarda, kimi yüksek binalarda ya da makam odalarında. Kimisi eğlence ışıkları altında, kimisi kumar masalarında, kimisi haram sofralarında arıyor huzuru. Oysa bir hakikat var ki toplum olarak her geçen gün huzurdan biraz daha uzaklaşıyoruz:

    Huzur parada değil, malda mülkte değil, makamda mevkide değil; huzur İslam’dadır. Çünkü Allah Teâlâ buyuruyor:

    “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28)

    Kalbi Allah’tan uzak olanın cebi dolu olsa neye yarar?

    Gönlü çorak olanın evi saray olsa ne fayda?

    Ruhu aç olanın bedeni şenlikte olsa, içi karanlık kaldıkça hangi ışık aydınlatır?

    Bugün nice insan içki kadehinde teselli, kumar masasında şans, haram ilişkilerde heyecan arıyor. Fakat her defasında hüsranla dönüyor. Çünkü Cenâb-ı Hak buyuruyor:

    “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ, 124)

    Bundan daha açık ne olabilir?

    Huzuru haramda arayana huzur haram olur.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

    “Gerçek zenginlik mal çokluğu değildir; gerçek zenginlik kalbin zenginliğidir.” (Buhârî, Müslim)

    Bugün toplum olarak kaybettiğimiz tam da budur:

    Kalbin zenginliği.

    Gözümüzü doyurduk, gönlümüzü aç bıraktık.

    Evler büyüdü, huzur küçüldü.

    Eşyalara değer verdik, insanları kırdık.

    Dünyaya bağlandık, ahireti unuttuk.

    Oysa insanın içindeki fıtrat her zaman doğruyu haykırır:

    Kalp, Yaradan’ını anmadan sükûna ermez.

    Ruh, harama bulaşınca daralır.

    Vicdan, yanlışta kaldıkça sızlar.

    Ne kadar kaçarsak kaçalım, sonunda gerçek bize yetişir:

    Huzurun adresi secdedir.

    Bir haramın verdiği geçici haz, insanın ruhundan çaldığı sükûnetin yanında bir hiçtir. Bugün güldüren yarın ağlatır; bugün oyalayan yarın pişman bırakır.

    Bize düşen, huzuru yanlış kapılarda aramamak.

    Huzuru veren Allah’tır; O’nu bırakıp başkalarına yönelen, kendini kendi elleriyle yalnızlığa mahkûm eder.

    Son söz de Efendimiz’in uyarısı olsun:

    “Helâl bellidir, haram bellidir…” (Buhârî, Müslim)

    Ve bu mesajın özeti şudur:

    Kim helâle sarılırsa huzura kavuşur; kim harama yönelirse kendi felaketine yürür.

    Bugün neyi ararsak arayalım, dönüp dolaşıp geleceğimiz yer aynı:

    Huzur İslam’da, huzur Allah’a teslimiyette, huzur helâlin bereketinde.

    Rabbim, huzuru yanlış kapılarda aramayanlardan eylesin. Amin.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Önce Medine fethedilmiştir, Sonra Mekke



    Başka İslam ülkelerini bilmiyorum ama Türkiye’de İslami kesimler olarak Mekke’nin fethini kutlarız, 31 Aralık’ta etkinlikler düzenleriz. Böylelikle Yılbaşı rezaletine birazcık da olsa alternatif bulmuş oluruz.

    En azından üç yüz yıldan bu yana Müslümanlar olarak hiçbir fethimiz yok sayılır, fetih nedir unuttuk, Mekke’nin fethini, İstanbul’un fethini yâd ederek moral bulmaya çalışıyoruz. Elbette yanlış yapmıyoruz, özellikle saadet asrını okumak ve anlamak bizim için zaten bir yükümlülüktür.

    Fakat unutmayalım ki Medine’nin de bir fethi vardır, belki askeri bir fetih olmadığı için “Medine’nin Müslümanlaşması” başlığı altında okur ve değerlendiririz. Akabe Biatı’yla açılan, Mus’ab b. Umeyr davetiyle hızlanan Medine’nin fethi üzerinde iyi durulmalıdır. Böyle bir fetih bize çok daha lazım olacağı düşüncesindeyim.

    Allah bilir ama ufukta Müslümanlar için Mekke’nin fethine benzer bir fetih görünmüyor ama Medine’nin fethine benzer fetihler bizleri beklemektedir. Savaşsız, silahsız, kuşatmasız fetihlerin de olduğunu, Medine’nin bu konuda bizim için güzel bir örnek olduğunu unutmayalım. Medinelerin fethi mücahitlerden ziyade davetle, tebliğ ile gerçekleşmektedir.

    Yaşadığımız dünyaya baktığımızda bizim için en geçerli yolun bu olduğu görülmektedir. Özellikle Müslümanların işçi, öğrenci, ticaret ve mülteci olarak Batı dünyasına yönelmeleri her şeyi çok net bir şekilde göstermektedir.

    Hem unutmayalım ki Mekke’yi fetheden Medine’dir, önce Medineler oluşturulmalıdır ki dönüp Mekkeleri fethedebilelim.

    Ha, bu arada bildiğimiz anlamdaki cihadı terk edelim demiyoruz, yeni fetihler olmasa da işgale uğrayan yurtlarımızı kurtarmak için, (siz buna fetih de diyebilirsiniz) kesinlikle fiili cihad için her an tetikte olmamız elbette bir yükümlülüğümüzdür.

    Rabbim bizlere her iki anlamda da güzel günler görmeyi nasip eylesin. Selam ve dua ile.

    MEHMED GÖKTAŞ

    _____________________________




  • Biz Hristiyan mıyız?



    Takvim yaprakları bir yılı daha devirirken sokaklar ışıklarla süsleniyor, vitrinler “Noel ruhu” adı altında başka bir dünyanın sembolleriyle donatılıyor. Peki soralım açıkça: Hristiyanların bayramından bize ne? Bizim inancımız, bizim değerlerimiz, bizim ölçülerimiz yok mu?

    Her yılbaşı geldiğinde “eğlence” ambalajına sarılmış bir sefahat kültürü önümüze sürülüyor. İçki masumlaştırılıyor, kumar meşrulaştırılıyor, fuhuş neredeyse özgürlük olarak sunuluyor. Oysa Rabbimizin kitabı bu konuda son derece açıktır. Ey iman edenler İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz buyurulurken, biz bu geceleri kutlama bahanesiyle günahın zirve yaptığı zamanlara dönüştürüyoruz.

    Allah kaçının derken, biz eğlence diyoruz. Şeytan işi denilen şeyleri yılbaşı gecesi normalleştirmek hangi imanın, hangi vicdanın kabul edeceği bir tutumdur? Üstelik mesele sadece bireysel günahlar da değildir. Bu gecelerde toplumun ahlakı yara alır, aile bağları zayıflar, haram sıradanlaşır. Kur’an bu noktada net bir uyarıda bulunur. Zinaya yaklaşmayın çünkü o hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur. Yaklaşmayın denilen şeye biz adeta davetiye çıkarıyoruz. Süsleyerek, özendirerek, herkes yapıyor diyerek.

    Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise meseleye kimlik açısından yaklaşır. Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır buyurur. Bu uyarı sadece şekille ilgili değildir. Zihniyetle, duruşla, aidiyetle ilgilidir. Başkasının bayramını, başkasının inanç sembollerini sorgusuzca benimseyen, zamanla kendi kimliğini kaybeder. Bugün yılbaşı ağacına özenen, yarın o ağacın taşıdığı kültürü de içselleştirir. Kimlik böyle aşınır, iman böyle zayıflar.

    Oysa Müslümanın sevinci de hüznü de ölçülüdür. Bizim bayramlarımız vardır. Allah’ın bize ikram ettiği, içkisiz, kumarsız, hayasızlıksız bayramlar. Paylaşmanın, infakın, secdenin bayramları. Benim namazım da ibadetlerim de hayatım da ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir ayeti, Müslümanın hayatının her alanını kuşatan bir bilinçtir. Hayat Allah içinse, eğlence de Allah’ın razı olduğu sınırlar içinde olmak zorundadır.

    Şimdi yeniden ve daha yüksek sesle sormalıyız. Beyler, biz Hristiyan mıyız yoksa Müslüman mıyız? Eğer Müslümansak, başkasının bayramına özenmek yerine kendi değerlerimize sarılacağız. Şeytanın süslediği gecelerde savrulmak yerine Rahman’ın razı olduğu bir hayatta sebat edeceğiz. Kalabalıklara uymayı değil, hakta durmayı seçeceğiz. Çünkü iman, modaya uymak değil; doğruya sadık kalmaktır.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • İslam'ın özü sevgidir




    İslam'ın özü sevgidir. Kuran-ı Kerim'de sevginin karşılığı "hub" ile ifade edilir. Allah'ın mümini sevmesi "hub" ile ifade edilir. Müminin Allah'ı sevmesi de "hub" ile anlatılır.

    Yüce Allah kulunu sever. Sadık, mümin, temiz, duru kulunu sever. İnsan da Rabb'ini sever. Hz. Muhammed'in (SAV) sıfatı da "Habibullah"tır. Allah'ın sevgilisi, yegânesi olarak anılır Efendimiz. Tıpkı Hz. İbrahim'in "Halil" (dost) olarak anılması gibi.


    TESLİMİYET GEREKİR

    Mümin, yüce Allah'a ibadet ederken sevgiden kaynaklanan bir kulluk aşkıyla hareket eder. Mümin iyilik yaparken karşılığında cennet olsun diye değil, yüce Rab razı olsun diye yapar. Müminin bütün hayatı şu denkleme oturur:

     Allah'ı sevmek.

     Allah'ın rızasını kazanmak.

     Allah'ın has kullarının arasına girmek.

    Yüce Allah kulunu severse -kul bu sevgiyi hak ederse- onun kalbini kendisiyle meşgul eder. Kalbi Allah'ın aşkı, sevgisi, hayranlığı ve özlemiyle dolar. Burada arzulanan şey sadece yüce Allah'ı sevmek değil, yüce Allah tarafından sevilmektir. Bayezid-i Bestami der ki: "Allah' ı seviyordum, işin böyle olduğunu zannederdim. Sonra anladım ki esas olan O'nun beni sevmesiymiş."

    Bu sevgi iddiayla olmaz. Fiiliyatla, teslimiyetle ortaya çıkar. Fudayl bin İyaz der ki: "Allah'ı seviyor musun diye sorarlarsa sus, hemen cevap verme. 'Hayır' dersen dinden çıkarsın. 'Evet' dersen yalan söylemiş olursun. Zira senin tavırların, evet diyenlerin tavırlarına benzemiyor. O zaman da münafıklardan sayılırsın. Sahtekârlar divanına yazılırsın."

    Allah sevgisi O'na sığınmakla ve günahlardan pişmanlıkla ortaya çıkar. Yahya bin Muaz der ki: "Ya Rabbi, cennete liyakatim yoktur belki ama cehenneme de tahammülüm yoktur. Senin lütfuna sığınmışım."


    HAYÂ İMANDANDIR

    Sevgi utanma duygusunu getirir. Hadiste şöyle buyurulur: "Allah hayâ sahibidir. Kul Allah'a yalvarmak için ellerini göğe kaldırırsa, Allah (CC) o iki eli karşılıksız, boş bir biçimde geri çevirmekten hayâ eder."

    İnsanı haramdan koruyan da sevginin bu boyutudur: Mahcubiyet... Allah'tan utanma duygusuna sahip olmak... Boş boş, saygısızca konuşan birini görünce Resulullah'ın, "Bırakın onu kendi hâline. Hayâ imandandır!" demesi gibi. Hayâ, ar, utanma yoksa iman da yoktur.


    ALLAH TÖVBEYE SEVİNİR

    Altı hadis kitabından biri olan Sahih-i Müslim'de çok sarsıcı bir rivayet yer alır. Hadis, Efendimize dayandırılır. Olay şudur:

    Bir adam çölde yola çıkar. Yanında bir merkebi vardır. Eşyasını, yiyeceğini ve suyunu merkebe yükler. Güneş tepeye gelince gölge bir yer bulur ve uykuya dalar.

    Uyandığında bakar ki merkep yok. Su da yok tabii. Ümidini yitirir. Ölüme uzanır. Uykuya dalar. Ama birazdan uyanır. Bir de ne görsün... Kaybettiği merkep yanıbaşındadır. Su da geri gelmiştir tabii. Hayatı kurtulmuştur. Adam o kadar sevinir ki dili sürçerek şöyle der: "Allah'ım! Sen kul, ben ise Rabb'inim." (Halbuki "Ben kulum, sen Rabb'imsin" diyecektir.)

    İşte günah işleyen insanın tövbe etmesine Rabb'imizin sevinmesi, bu adamın sevincine benzer. Hatta daha fazladır. Öyleyse ümidini yitirme... Günah işleme... Ama işlemişsen de tövbeyi asla terk etme...


    ÖZEL BİR MAKAM: VUDD

    Allah sadıkların kalbinde bir "vudd" oluşturur. Vudd; sevgi, aşk, bağlılık olarak anlaşılabilir. Yüce Allah şöyle buyurur: "İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince; Allah onlar için gönüllerde bir sevgi yaratacaktır." (Meryem, 96). Bu kavramın, latif ve nazik bir kul olan Hz. Meryem'in adına işaret edilen surede anılması da dikkat çekicidir.


    SEVDİĞİMİ DAVET EDERİM

    İbn-i Muvaffak, hacca gider. Kâbe'yi tavaf ederken, telbiye getirirken içinden şöyle geçirir: "Ya Rabbim kabul etmezse ne ederim?" Korkmaktadır, içinden sarsıcı sorular geçer. "Ya Allah kabul buyurmazsa" endişesiyle başını yastığa koyar. Rüyada şunu duyar: "Ben sevdiğimden başkasını evime (Kâbe'ye) çağırmam."


    HANİ ALLAH İÇİN SEVENLER

    Mahşerde halka seslenilecek: "Hani Allah için birbirini sevenler? Onlar kalksın!" Onlar da kalkacaklar. Hiçbir gölgenin olmadığı o günde, özel bir gölgede duracaklar. Müslim'in bu rivayetine göre, Allah rızası için birbirini sahiplenenler, o gün özel bir yerde olacak. Menfaatsiz, beklentisiz sevenler... Bunların sayısı çok azdır. Çok da az olacaktır.


    KALBİNE YABANCIYI SOKMA

    Bağdatlı Cüneyd der ki: "Senin şu kalbin Allah'a aittir. Sakın o kalbe yabancıyı sokma." Allah'ı bulan, gayrısından ırak olur. Ebul Hasan Harakâni bunu şöyle ifade eder: "Âşık Allah'ı bulmuştur. Onu bulan ise kendini unutmuş, kaybetmiştir. O Allah'ı temaşa ederken kendini kaybetmiştir artık."


    Estetik ameliyat sakıncalı mıdır?

    Vücudumuzun herhangi bir organı (kulak, burun, el gibi) anormal bir görüntüdeyse, kişi de bundan rahatsız oluyorsa tıbbi yönden müdahale edilebilir. Din bunu yasaklamaz. Zira bu gibi hâller, yaratılıştaki bir farklılıktan kaynaklanmaktadır ve düzeltilebilir. Ancak böyle bir durum yoksa (mesela bir ara burnunu kaldırmak, sonra sağa veya sola yatırmak gibi) tamamen vücutla gereksizce oynamak ve yaratılışı bozmak anlamına gelecek olan operasyonlar doğru değildir.


     Dövme yaptırmak günah mıdır? Boy abdestine engel midir?

    İnsanın vücudunun doğallığını, güzelliğini, sadeliğini bozacak müdahaleleri yapmaması gerekir. Tıbbi gereksinim duyulan sağlıkla ilgili müdahaleler tabii ki bunun dışındadır. Dövme yaptırmak, zaruri ve sağlık yönünden gerekli bir işlem değildir. Ayrıca Hazreti Peygamber (SAV) dövme yaptırılmasını kesin bir dille yasaklamıştır. Ancak dövme boy ve namaz abdestine engel değildir. Çünkü dövme, suyun deriye ulaşmasına engel oluşturmaz.


     Sigara haram mıdır?

    Sigara konusunda çağdaş İslam âlimleri üç görüş etrafında odaklaşmışlardır. Bunları kısaca belirtelim:

    1- Pipo, sigara ve nargile gibi (uyuşturucu olmayan, sarhoş edicilik özelliği olmayan) maddeler hakkında dinin yasaklayıcı açık bir hükmü yoktur. Bu nedenle de mübahtır (sakıncasızdır).

    2- Sigaraya haram denemez ama en azından mekruhtur.

    3- Özellikle tiryakilik oluşturacak derecedeki alışkanlık, ayrıca ekonomik açıdan ve sağlık yönünden oluşturduğu yıkım itibarıyla haramdır.

    Bu maddeler üzerinde uzunca konuşulabilir. Bu görüşlerin her birine saygı duymakla beraber ikinci maddedeki görüş daha makul sayılmaktadır. Sigaraya, içki gibi haram demek mümkün değildir. Fakat birçok olumsuzluğundan dolayı sigara içmek mekruhtur diyebiliriz.

    NİHAT HATİPOĞLU

    _____________________________




  • Zerrelere Bayram Ettirecek Bir Gençlik



    Kıymetli Genç Kardeşim,


    ​Sizlerdeki o yüksek istidat ve kabiliyetler parlatılmaya bu kadar müsaitken, istisnalar hariç, maalesef sizi yetiştiren büyükleriniz bazen ihmalkâr davranabiliyorlar. Bunun temel sebebi; sanki bu hayat daimîymiş gibi dünyayı merkeze almaları...


    ​Oysa ölüm bir hakikat. Üstad Bediüzzaman’ın Sözler eserinde ifade ettiği gibi: "Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek." Böylesine inkâr edilemez bir gerçek önümüzde dururken; sadece geçici gençlik heveslerinin peşinde koşmak, kabrin ötesindeki o muhteşem nimetlere sırt çevirmek ne kadar doğru olur?


    ​Genç kardeşim, bu satırlar yerine sizin hoşunuza gidecek güncel ya da popüler şeyler yazıp sizi eğlendirebilirdim. Fakat bugünün dijital dünyası devasa bir pazardır ve o pazarda sadece boş eğlenceler yoktur. Biraz gayretle o pazardan size büyük kârlar elde ettirecek, ebedî hayatınıza olumlu etki edecek hazineler de bulabilirsiniz. İşte o zaman kullandığınız o dijital dünyanın atomlarına, zerrelerine dahi bayram ettirirsiniz. Sizin iffetiniz, faydalı şeyleri öğrenme hevesiniz elbette zerreleri de mutlu eder; çünkü onlar Allah'ın kudretini gösteren birer mühürdür. Emin olunuz ki; ebedî hayatınızı kurtarma gayreti en büyük meseledir ve hiçbir dünyevi eğlence bunun yerini tutamaz.


    ​Bu satırları yazanın hiç genç olmadığını veya hiç hata yapmadığını sanmayın. Bizler de genç olduk, bizler de hatalar yaptık. Ancak Bediüzzaman gibi son yüzyılın çilekeş âlimlerinin; zindanlarda ve soğuk hücrelerde siz gençlerin imanını, ahlakını ve geleceğini kurtarmak için her türlü zulme nasıl göğüs gerdiğini görünce, bizim duyarsız kalmamız, sizi görmezden gelmemiz mümkün olamazdı.


    ​Madem hepimizin atası Hazreti Âdem’dir, o halde hepimiz kardeşiz. Kardeşlik hukuku gereği, bizim sizin elinizden, aklınızdan ve gönlünüzden tutmamamız söz konusu olamaz. Sizler de bugün el tutmayı, ebedî saadeti hedeflemeyi öğrenmelisiniz ki yarın sizden sonra gelen hayat yolcularına rehberlik edebilesiniz. Bir insanın imanına vesile olmanın, sahralar dolusu dünyalıktan daha hayırlı olduğunu unutmayın.


    ​Bizler koyun değiliz ki "her koyun kendi bacağından asılır" deyip kenara çekilelim. Bizler insanız ve birbirimizden mesulüz. Hatta hiçbir ayrım yapmadan tüm insanlığın saadetinden sorumluyuz. Bu yolda ne renklerin ne de ırkların bir önemi vardır. Allah’ın cenneti büyüktür ve bütün insanlığa yetecek genişliktedir. Yeter ki iman ve itaatle o "ebedî pasaportu" alalım. Cennette buluşup, tıpkı birer askerlik anısı anlatır gibi dünya hatıralarını birbirimizle yâd edelim. Burada tatlı bir hatırayı anlatmak bir lezzet verirse, orada binlerce lezzet verecektir.


    ​Orada anlatacak bir şey bulmak için de burada güzel işler yapmamız, yüz kızartacak şeylerden uzak durmamız lazım! Hayatınız öyle kıymetli ki, kıymetli uğraşılar sizin değerinizi daha da artıracaktır. İnanıyorum ki o kıymet bir gün bizleri de geçer; belki bizlere üstad olursunuz, biz de hayranlıkla sizi izler ve "Mâşallah" deriz.


    ​Son sözü, rehberimiz olan o hakikate bırakıyorum: ​“Dünya ve ahirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.”

    SELAHATTİN GEZER

    _____________________________




  • PEYGAMBER AŞKI VE BAKANLIĞA MEKTUP



    Mübarek üç aylar geldi. 


    Peygamber Efendimizi sevmek her zaman çok önemlidir.


    Ama üç aylarda daha bir anlam kazanıyor.  


    Şimdi Sevgili Peygamberimize olan muhabbetle ilgili bir hususu paylaşacağım. 


    Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu ve Prof. Dr. Vahit Göktaş, Erkam Radyoda program yapıyorlar.


    Ethem Hoca, 12 yaşındaki Hasan’ın göz yaşartıcı hikâyesi diye bir link göndermiş, seyrettim gerçekten etkilendim.


    Hikâye şöyle cereyan ediyor; ‘Hasan 12 yaşında bir öğrencidir. Babası Ethem Hocanın tanıdığıdır. 


    Bir gün eve Peygamber Efendimizi anlatan video getiriyorlar ve seyrediyorlar. Videoyu çok beğeniyorlar, birkaç gün tekrar tekrar aynı videoyu ailecek seyrediyorlar.


    Hasan bu videoyu her gün sabah akşam seyretmeye devam ediyor. Bir süre sonra Hasan’ın halinde değişmeler meydana geliyor. Hasan daha ağırbaşlı, daha efendi, daha olgun bir çocuk oluyor. Namaz kılıyor. Anne ve babasına ‘siz de namaza dikkat edin’ diye ikaz ediyor. Arkadaşlarına eşe dosta adeta bir hoca gibi vaaz veriyor, nasihatte bulunuyor. ‘Dedikodu yapmayın, kalp kırmayın, iyi ahlaklı olun’ diyor. 


    Hasan bir gün okulda arkadaşıyla kavga ediyor, hem dayak yiyor hem de arkadaşını dövüyor. Bunun üzerine öğretmeni ailesini çağırıp, ‘çocuğunuzun durumunu düzeltin’ diye şikâyet ediyor.


    Babası; oğlum neden kavga ettin; diye sorunca, Hasan; arkadaşım Peygamber Efendimize küfür etti, bende dayanamadım vurdum; diye cevap veriyor. Sonra Babası; oğlum bundan sonra kimseyle kavga etme’ diye tembihliyor.


    Bir süre sonra Hasan yine kavga ediyor. Bunun üzerine ailesini Okula tekrar çağırıyorlar. Yine ‘neden kavga ettin’ diye sorunca, Hasan; arkadaş Allah’a küfür etti, bende dayanamadım vurdum; diye cevap veriyor. Bunun üzerine babası çok kızıyor; oğlum kimseyle kavga etme demedim mi; diye çocuğu azarlıyor.


    Aradan zaman geçiyor ve Hasan hastalanıyor.


    Doktora gidiyorlar kan tahlili yapılıyor. Hasan’ın kan kanseri olduğu, ortaya çıkıyor. Yatağa düşüyor. Kilo kaybediyor. Yemek yiyemiyor. Çok zayıflıyor.


    Bu arada, Hasan sabah namaz kılıyor. Ama sabah namazından sonra pencereyi açıyor, bir şeyler söylüyor ve el sallıyor. Yaptığı hareketin sebebini sorduklarında; ‘Sabah dua ediyorum ve Peygamberimize salavat gönderiyorum. Ey rüzgâr benim salavatlarımı, Peygamber Efendimize ulaştır diye söylüyor ve el sallıyorum’ diye, cevap veriyor.


    Hasan bir gün babasına; ‘ben bu gece farklı bir şeye şahit oldum’ diyor. Gördüklerini şöyle anlatıyor; ‘Gece evin çatısı yarıldı, beyaz kıyafetli çok güzel görünüşlü iki kişi yanıma geldiler. Bana korkma, biz meleğiz seni götürüp gezdireceğiz’ dediler. Gökyüzüne bulutların üstüne çıktık. Sonra yeşillikler içinde çeşitli yiyeceklerin içeceklerin şerbetlerin olduğu, ırmakların aktığı bir yere geldik. Burada kocaman bir köşk vardı. Hasan burası cennet, bu köşk sana verildi’ dediler. Burada kalmak ister misin? diye sordular. Ben, hayır anne babamı özlerim dedim. Bunun üzerine beni geri evime yatağıma getirdiler; diyor.


    Aradan bir müddet daha geçiyor. Hasan’ın hastalığı daha ilerliyor. Artık yerinden kalkamıyor.


    Bir gün tekrar anlatıyor; Baba bu gece o iki melek tekrar geldiler. Beni bu sefer daha büyük bir köşke götürdüler. Allah sana bu köşkü verdi, dediler. Köşk çok güzeldi. Orada altından Mücevherlerden yapılmış büyük bir kapı vardı.


    Ben; bu nedir, dedim. Melekler; bu kapının arkasında çok kıymetli bir zat var; dediler.


    Kapının yanına vardım, salavat getirdim, kapı açıldı ve gözlerimi kamaştıran bir ışık ve çok güzel bir koku geldi. Orada bir taht vardı. Tahtın üzerinde çok ihtişamlı bir insan oturuyordu.


    Ben ‘Siz kimsiniz’ dedim.


    O zat; Ben salavat getirdiğin kişiyim; dedi. ‘Hasan sen çok acı çektin, buraya gelmek ister misin, yoksa anne babanı özler misin’ diye sordu. 


    Ben de ‘Ya Resulallah, ben sizin yanınızda, kimseyi özlemem’ diye cevap verdim. O zat; peki o zaman, yarın öğleden sonra bizim yanımıza geleceksin; dedi.  


    Bu konuşmayı müteakip, beni tekrar eve yatağıma getirdiler. 


    ‘Baba, ben öğleden sonra, Peygamber Efendimizin yanına gideceğim’ dedi.


    Ertesi günü öğleden sonra, Hasan; yatağı Kıbleye çevirin, beni de oturtun, Resulallah gelince, O’nu yatarak karşılamak olmaz; dedi.


    Gerçekten öğleden sonra, Hasan; Resulallah geliyor. Köprüyü geçti, bir atın üzerinde geliyor. Yanında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali var’ dedi. 


    Babası; biraz sonra evde çok güzel bir koku, etrafı kapladı. Hasan’ın başı düştü ve vefat etti. Bizim evde, günlerce güzel koku, devam etti; diye anlatmış.


    Ethem Hoca, radyo programında bu hadiseyi dinleyicilere aktardı.


    Hz. Mevlâna Mesnevide; Peygamber Sevgisinin, çok kıymetli olduğunu ifade eder. 


    Bu Sevginin; Yahudi ve Hristiyanlar için bile, kurtuluşa sebep teşkil ettiğini anlatır.


    Bu Sevginin Müslümanlar için çok daha bereketli olduğunu ortaya koyar’. 


    Evet, Peygamber Efendimizi sevmek, O’na salavatı şerife getirmek, O’nun yolundan gitmek, altınlar, yakutlar, elmaslar ve zebercetlerden daha kıymetlidir.


    Ne mutlu Hasan’a ki, Peygamber Aşkına tutunmuş ve güzel ikramlara nail olmuş.


    Dua ediyoruz; 


    Cenabı Hak bizlere de Resulallah Efendimizi sevmeyi, bu aşkla ahirete gidebilmeyi ve Sevgili Peygamberimizin şefaatini nasip eylesin.


                KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞINA MEKTUP


    Sayın Kültür ve Turizm Bakanım,


    Şeb-i Arus dolayısıyla Konya’da Mevlâna Türbesine gittim. Önce Hz. Pire Fatiha okudum


    Daha sonra az ilerde bir cam bölme içinde duran Sevgili Peygamberimizin Sakalı Şerifini, ziyaret ettim. 


    Ancak içim burkuldu.


    Cam bölmede ufacık bir yazı ile içeride Peygamber Efendimizin Sakalı Şerifinin olduğu yazıyordu.


    Malum en fazla sevilmeye ve hürmet edilmeye layık insan, Hz. Muhammed (sav.)’dir. Müslümanların bu edebe dikkat etmesi gereklidir.


    Bendeniz Sakalı Şerifin türbe içinde uygun bir köşeye alınması, (karşıdaki halıların olduğu bölme gibi) ihtişamlı bir cam bölme yapılması, yine üzerine Hz. Muhammed Mustafa (sav) Sakalı Şerif yazılmasının daha güzel olacağını düşünüyorum.


    Bu hususta gereken hassasiyetin gösterilmesini arz ederim.


    Evet efendim, gönlümüz Peygamber aşkıyla dolsun.


    Ve dahi üç aylarımız mübarek olsun.


    Allahümme barik lena fi Recebe ve Şaban ve belliğna Ramazan, vahtim lena bil’iman ve yessir lena bil’ Kur’an.


    Amin.

    RECEP ÖNCEL

    _____________________________




  • Mevlânâ’yı anlamak!



    752. Vuslat yılını idrak ettiğimiz Mevlânâ Celaleddin Rumi, ilhamını Kur'ân'dan alan, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetine tabi olan samimi bir müslümandı. İlimlerin, insanın yücelmesinde sadece basamak olduğunu, aşk olmadan hırs, kibir, kıskançlık, düşmanlık gibi kötü duygulardan kurtulmanın mümkün olamayacağını anlatmıştır. Toplumun huzur ve barışa kavuşmasının ancak güzel ahlakı benimsemekle mümkün olacağını söylemiş, güzel ahlakın esaslarını da tembellikten uzak durmaya, insanlığa faydalı olmaya, sevgi ve merhamete bağlamıştır.


    Mevlânâ’yı ney üfleyip sema yaparak hayatını geçiren, basit hümanist çerçeve içinde din ve mezhep ayırımı gözetmeden bir hoşgörü ve barış elçisi gibi göstermek, hem şahsına hem de eserlerine bir saygısızlıktır. O ne söylemişse Kur’an ve İslam adına ifade etmiştir. Bir rubaisinde Kur’an ve Peygamberimiz’e (s.a.v.) olan bağlılığını bakın nasıl anlatıyor:


    “Canım var olduğu müddetçe, ben Kur’an’ın kölesiyim. Ben Hz. Muhammed Muhtar’ın (s.a.v.) yolunun toprağıyım. Eğer benim sözümden bundan başka bir şeyi naklederlerse, o kimseden de, o sözden de şikayetçi olurum.”


    Mevlânâ hem yüzlerce öğrenciye ders veren bir hoca, hem sayısız müridi irşad eden bir şeyh, hem tasavvufun manevi ikliminde aşkın kanatlarıyla uçan bir gönül insanı, hem de İslam’ın ve Kur’an’ın birçok meselesini açıklayan bir düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat onun ihmal edilen en önemli misyonu, yaşadığı çağın bunalımlı insanlarına bir yol gösterici olmasıdır. 13. Yüzyıl'da Anadolu'nun tarihi ve siyasi olayları, Müslüman halkı çok ciddi manevi bir buhrana sürüklemişti. Zaten büyük şahsiyetler, zor zamanlarda ve büyük bunalımların yaşandığı devirlerde yetişmektedir. İlahi İrade, iman küfür mücadelesinin iniş ve çıkışlarını böylece takdir etmiş, ümitlerin sönmeye yüz tuttuğu bir zamanda Mevlânâ gibi şahsiyetlerle hidayet nurunu yeniden parlatıp canlandırmıştır.


    Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin yaşadığı devrin en önemli olayı, şüphesiz Moğol istilasıydı. Babasıyla birlikte geldikleri Anadolu, bu tehlikeyi daha yeni anlamaya başlamıştı. Cengiz Han’ın Türk İslam diyarlarını yakıp yıkması, 1219 yılından 1224 yılına kadar yüz binlerce insanı katletmesi İslam ülkelerinde korku ve paniğe yol açmıştı. 1227’de zalim Cengiz Han ölmüş, fakat oğulları ve torunları onun yayılmacı politikasını ve zulmünü daha da ileri götürmeye karar vermişlerdi.


    Selçuklu devlet otoritesinin zayıflaması, siyasi ve askeri yönden gücünü kaybetmesi, her geçen gün hayatı zorlaştırıyordu. Moğollara tabi duruma düşen Selçuklu şehirlerinde yaşayan halkın, ziraat ve ticaret hayatı da çöküntüye uğradı. Ağır vergiler insanların belini büktü.


    Moğolların Orta Asya’dan sonra Anadolu’yu istila etmeleri sadece askeri ve siyasi bir olay değildir. Çünkü bu istila sonrasında Selçuklu Devletini kendine tabi hale getiren Moğollar; dini, sosyal ve ekonomik hayata müdahale ederek Müslümanların bunalıma sürüklenmesine yol açmışlardır. Devlet otoritesinin zayıflaması üzerine çeşitli felsefi ve itikadi sapık fikirlerin uygun ortam bulması, halkın dini inanç ve ahlaki erdemlerinin azalması, maneviyat büyüklerini harekete geçirmiştir. Mevlânâ, başta nefis terbiyesi olmak üzere, insanların İslam ahlakına sahip olması ve toplumun birbiriyle dayanışma içinde bu sıkıntılı dönemi atlatması için çaba göstermiştir.


    Böylece Müslümanlar, büyük sosyal musibetler karşısında sabır ve tevekkül ile hareket etmiş, başlarına gelenlerin kendi hataları ve günahlarına karşı ilahi bir ikaz ve ceza olduğunu düşünerek dinin emirlerine daha sıkı sarılmışlardır. İbadet, zühd, takva, tasavvuf ve manevi hayat, bu musibetten sonra daha da canlanmıştır. Medresenin ve zahiri ilimlerin veremediği moral desteğini ve iç huzurunu Mevlânâ’nın sohbetlerinde ve eserlerinde bulan geniş halk kitleleri, dayanışma içinde bu bunalımlı dönemi de atlatmayı başarmıştır.

    NURETTİN TAŞKESEN

    _____________________________




  • Vitrindeki çürüme



    Bir zamanlar köprü altlarında titreyen, tiner koklayan, hayatın sillesini yemiş çocuklar gündem olurdu. Onlara kızmaktan ziyade acırdık. "Toplumun kanayan yarası" diye merhamet duygularımız kabarırdı. “Bu körpe yavrular bataktan nasıl kurtarılabilir?” diye dertlenirdik.

    Bugün manzara çok değişti. Boyut mu sıçradı desek, yoksa şekil mi değiştirdi? Artık karşımızda hayatın sillesini yemiş garipler değil; hazzın zirvesinde, paranın ve şöhretin azgınlaştırdığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Şimdilerde "krema tabakasında" kendini gösteren sosyologların "alçak/düşük kültür" diye tabir ettiği unsurlar çok da yeni sayılmaz. Hani ünlü ses sanatçısının sahneye "iki fırt çekmeden çıkmadığı" sözü öyle ulu orta, normal bir şeymiş gibi konuşulur oldu.

    Bilinen o eski müptela profili artık tarih oldu. Karşımızda; lüks villalarda, gözden ırak tatil beldelerinde, şömine başlarında puro içer gibi zehir tüketen; uyuşturucuyu bir "statü ve eğlence" aracı olarak gören guruplar var. Ve maalesef, gençlerimizin önüne "rol model" olarak çıkanlar da işte bunlar.


    Rol Modellerin İhaneti

    Muhtelif yayın kuşaklarında milyonlara hitap eden, neşesiyle evlere konuk olan sunucuların, dizilerde ilgiyle izlenen oyuncuların; gece karanlığında uyuşturucu trafiğine karıştığı bir dünyadayız. Maalesef bu olaylar sadece adli bir vakanın ötesinde toplumsal bir çürümeyi gösteriyor.

    Psikologlar buna "manevi boşluk" diyor. Hedeflerine ulaşmış, paraya doymuş ama ruhu aç kalmış insanların, o boşluğu zehirle doldurma çabası... Ancak sorun şu ki; onları izleyen milyonlarca genç de karanlığa çekiliyor. Bir genç, hayran olduğu bir oyuncunun veya sanatçının bu halini görünce, zehri "normalleştirmeye" başlıyor.


    Osmanlı’dan Günümüze

    Tarihin rehberliğinde arşivlere baktığımızda, Osmanlı’nın bu meseleyi sadece bir sağlık sorunu olarak değerlendirmediğini, aynı zamanda bir "asayiş ve ahlak" meselesi olarak ele aldığını görüyoruz. Afyonkeşlerin, esrarkeşlerin sadece kendilerine değil, toplumsal nizama zarar verdiği gerekçesiyle "ta’zir" cezalarına çarptırıldığı kayıtlıdır.

    Bugün de devletin uyuşturucu ile yaptığı mücadele, bu tarihi refleksin devamı niteliğinde. "Ünlüdür, şöhrettir" diye toleranslı yaklaşılacak olunursa toplumsal çürümenin önüne geçilemez. Suçun imtiyazı olursa, orada adalet ölür. Adaletin öldüğü yerde ise medeniyetin inkişafı mümkün değildir. Ancak meseleyi sadece idari/adli boyutuyla ele almak eksik bir değerlendirme olur.


    Değer Üretemeyen Toplum

    İşin en vahim boyutu ise "değer" kaybıdır. Ahlak, bir toplumun ruhudur. Ruhu hastalanan bir bünye sağlıklı sanat, sağlıklı fikir, sağlıklı mimari üretebilir mi?

    Akademik çalışmaların da işaret ettiği gibi; "Ahlaki yozlaşma, aksiyolojik (değersel) kısırlığı getirir." Yani ahlakı çöken toplum medeniyet üretemez, sadece tüketir ve çürür. Bugün ekranlarda ve sanat camiasında gördüğümüz kısırlığın sebebi tam olarak budur. Ahlak zeminimiz kayarsa, üzerine inşa ettiğimiz değerler de yamuk olur.


    Epstein’den Bizim Kıyılara...

    Bu sadece bize has bir durum da değil. Okyanus ötesinde patlayan Epstein Dosyası, "elit" denilen küresel kaymak tabakanın, kapalı kapılar ardında nasıl bir sapkınlık yaşadığını ifşa etmişti. Bugün Türkiye’de patlayan skandallar, o küresel çürümenin içerdeki yansımaları.


    Ölçü Ne Olmalı?

    Peygamber Efendimiz (s.a.v), asırlar öncesinden bugünleri işaret edercesine şöyle buyuruyor:

    “Bir milletin içinde zinâ, fuhuş ortaya çıkıp nihâyet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka aralarında vebâ salgını ve daha önceki milletlerde vukû bulmamış başka hastalıklar yayılır.”

    Uyuşturucu kullanım yaşının ilkokul seviyesine indiği, "akran terörü"nün okulları sardığı, teşhirciliğin "özgürlük" diye pazarlandığı bu vasatta, Nebevî uyarılara kulak vermekten başka çare yok.

    Işıltılı hayatlar maalesef bir ahlak önderliğinden ziyade çöken bir vitrini sembolize eder oldu. Keşke öyle olmasaydı. Keşke gençliğin rol model olarak gördüğü şöhretler bir ahlak misyonunu da üstlenebilseydi.

    Şimdi kendi özümüze, hanemize, çocuklarımıza dönme vaktidir. Gönül dünyamızdaki virüsleri temizlemek zorundayız. Çocuklarımızın, nesillerimizin ve ülkemizin geleceğinden emin olmak için buna mecburuz.Yoksa bu enkazın altından kalkamayız.

    REFİK TUZCUOĞLU

    _____________________________




  • Duydum ki günaha dalmışsın..



    Duydum ki seni yaratandan uzaklaşmışsın. Yanlış dostlara kapılmışsın. Şeytanın ardına takılmışsın.

    Duydum ki Hz. Peygamber'in adını anmaz olmuşsun. O'na salat ve selamı dahi unutmuşsun.

    Duydum ki içkiye müptela olmuşsun. Yoldan çıkmışsın. Şeytanın yoluna revan olmuşsun.

    Duydum ki alın terinle kazandığın paranı kumara harcamışsın. Çocuklarını elin eline bakar bırakmışsın.

    Duydum ki cennet ve cehennem burada diyerek kaçak oynayanların oyununa gelmişsin. Cennet ve cehennemi kazanmak burada ama kendisi orada. Ayarın kaçmış, aklın sana tuzak kurmuş. Farkında değilsin. İnkârcıların oltasına takılmışsın.


    DUYDUM Kİ CAMİYE KÜSMÜŞSÜN

    Duydum ki ihtiyar anneni evden kovmuşsun.

    Duydum ki akrabalarınla bağını kesmişsin.

    Duydum ki günahın dozunu kaçırmışsın. Neredeyse günahını savunur hâle gelmişsin. Yolun yol değil, izin iz değil. Kendini toparla.

    Duydum ki cumadan cumaya gittiğin namazı da terk etmişsin. Camiye küsmüşsün. Esas cami sana küserse feleğin şaşar. Farkında değilsin.

    Duydum ki etrafındaki günahsızlara da hayatını ballandıra ballandıra anlatıyor, onları da günaha çağırıyormuşsun. Günahını yayıyormuşsun.


    DUYDUM Kİ HARAMDASIN

    Duydum ki haramlar konusunda aman ne olacak bir defadan diyerek savunuyormuşsun.

    Bazen Kuran'ı okur ve düşünürdün. Duydum ki Kuran'dan uzaklaşmışsın. Evindeki Kuran'ı rafa kaldırmışsın. Dikkat et, Kuran'ın Rabbi seni rafa kaldırmasın.

    Duydum ki helale ve harama bakmıyor, kazanmak için her yolu mübah sayıyormuşsun. Bir gün aklın havadayken ölüm sana gelecek ve seni ıskalamayacak.


    GÜN GELECEK YAŞLANACAKSIN

    Bir gün nefesin daralacak. Gözlerin görmez olacak. Kulağın az duyacak. Sırtın bükülecek. Ellerin titreyecek. Etrafın senden rahatsız olacak. Yemek yiyemeyeceksin. Başına ağrılar girecek. Dengen değişecek. Evlatların sana bakmayacaklar. İşte o gün geldiğinde tövbe etmek isteyeceksin ama takatin kalmayacak. Dilin dönmeyecek. Tövbe sözcükleri aklına gelmeyecek.


    SANA YAZIK OLACAK

    Duydum ki sana tavsiyede bulunanları kovuyormuşsun. "Hayat bu hayattır, zevk ü sefaya dal" diyormuşsun. Ahireti de yok sayıyormuşsun. Oraya gittiğin gün üzüleceksin. "Bana bir fırsat daha verin" diyeceksin. Ama kimse sana cevap vermeyecek. Etrafında senin gibi aldanmışlar dolaşacak. Beraber ağlaşacaksınız. Son pişmanlığın fayda sağlamayacak. Ve sen hiç hesaba katmadığın bir akıbete mahkûm olacaksın. "Neden Kuran'ın ve Hz Muhammed'in (SAV) yoluna kendimi adamadım" diye çok üzüleceksin. Kısa bir ömür için sonsuz ahireti kaybedeceksin. Sana üzülüyorum.


    SENİN İÇİN DUA EDECEĞİM

    Ben bütün bunlara rağmen senin bir gün döneceğini düşünüyorum. Allah'ın (CC) bize istikamet, sana da hidayet vermesini dileyeceğim. Senin için Allah'a yalvaracağım. Yüce Allah'ı dost edin. O'nu razı kıl. Peygamberimizi kendine rehber edin. Yol budur, gerisi boştur. Diliyorum ki, bir sonraki yazıda "Duydum ki hidayete ermişsin" başlığıyla sevinelim. Sevindir bizi. Hadi fırsat varken inadından vazgeç.

    ***

    HZ. ÖMER: DUYDUM Kİ İÇKİYE KAPILMIŞSIN

    Hazreti Ömer'e Şam'dan bir kafile gelir. Tüccardırlar. Halifeyi de ziyaret etmek isterler. Hz Ömer, kafileyi görünce Şam'da yaşayan bir arkadaşını hatırlar ve sorar: "Benim şu arkadaşım neden gelmedi?" Kafiledekiler birbirlerine bakıp şöyle derler: "Ey Halife, o adam senin kardeşin olma şerefine ulaşamaz. Zira o içkiye müptela oldu. Artık gecelere takılan, yaramaz bir adam oldu. Sizin kardeşiniz olamaz."

    Hz. Ömer hayli üzülür. Böyle tanımlanmasından da rahatsız olur. Kafileye der ki: "Şam'a dönerken bana uğrayın, öyle gidin." Ertesi gün gelen kafileye bir mektup verir ve "Bunu ayık olduğu bir anda Şam'daki dostuma verin" der. Kafile Şam'a varır. Mektubu adama verip "Ömer gönderdi" derler. Adam heyecanlanır. Halifeden mektup gelmiş neticede. Mektubu açıp okur. Mektup şöyledir:

    "Rahim olan Allah'ın adıyla... Duydum ki içkiye alışmışsın. Zikirden ve ibadetten kopmuşsun. 'O, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur. Dönüş ancak O'nadır.' (Mü'min/3). Ümidini yitirme. Tövbe et. Namaza ve zikre dön. Sana dua edeceğim."

    Adam bu mektubu okuyunca utanır. Ağlar ve "Halife beni önemsedi. Allah bu ayette beni hem yeriyor hem de ümit veriyor" der ve tövbe eder.

    ***

    TÜP BEBEK YÖNTEMİYLE ÇOCUK SAHİBİ OLMAKTA BİR SAKINCA VAR MI?

    Konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun görüşü şu şekildedir: "Normal yollarla gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde; döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikâhlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi birinin yabancıya ait olmaması; döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde gelişmesi; bu işlemin, gerek anne-babanın gerekse doğacak çocuğun maddi, ruhi ve akli sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağının tıbben sabit olması şartıyla evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslami hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir. Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanması ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurları taşıması sebebiyle caiz değildir."


     Elbiseme kolonya döküldü, namaz kılabilir miyim?

    Ebu Hanife'ye göre kolonya ve ispirto necis (pis) değildir. Vücuduna veya elbisesine kolonya dökülen bir kimsenin, bu kısımları yıkamadan namaz kılması caizdir.


     Müslüman'a kâfir demenin günahı nedir?

    Allah (CC), Kuran ve Hz. Muhammed (SAV) gibi temel esaslara iman eden bir Müslüman'a herhangi bir günahtan ötürü kâfir denemez. İmam-ı Gazali gibi âlimler, "Bir insanın dinden çıkışına 99 delil, imanına bir delil varsa onun imanına karar verilir" der. Hz. Peygamber de "Her kim bir adama 'Ey kâfir' derse, o adam dediği gibi değilse o söz söylenene geri döner" demiştir. Bizler, elimizdeki dedektörle iman okuyamayız. İnsanların beyanını esas alırız. İnsanların imanına bir işaret varsa onu mümin sayarız. Onun dışında hükmü Yüce Allah'a bırakırız.

    NİHAT HATİPOĞLU

    _____________________________




  • Kader gayrete aşıktır: Sefer bizden, zafer Hak’tan




    Başarmak, sadece istemekle değil; en çok da o isteğe inanmakla ve o inanç uğruna ter dökmekle başlar arkadaşlar.

    Ben; ilkokul mezunu bir babanın, ortaokul terk bir annenin evladıyım. Bu vesileyle, hayat mücadelesinin en zorlu cephelerinde ter dökmüş merhum babamı rahmetle anıyor, cefakar anneme de Rabbimden sağlıklı ve hayırlı bir ömür diliyorum.

    Hayata 1-0 önde başlayanlardan değil, o "sıfırı" tırnaklarıyla kazıyarak "bire" çevirmeye çalışanlardanım. Henüz 40 günlük bir bebekken yanan bir evin içinden sağ çıkarılmışım. Rabbimin izniyle hayata tutunmam, belki de o gün alevlerin arasından çıkarken başladı. O günden beri inadı ve gayreti pusula edinmiş bir teraziyim; hayat ne kadar ağır basarsa bassın, dengeyi inançla kurmaya çalışanlardanım.

    Bu anlattıklarım sadece şahsi bir tecrübe değil, dünyanın neresine giderseniz gidin değişmeyen evrensel bir kanundur. Farklı karakterlerde, farklı coğrafyalarda olsalar da zirvedekilerin ortak dili hep "gayret" olmuştur.

    Mesela bilimin zirvesindeki gururumuz Aziz Sancar... Mardin’in Savur ilçesinden çıkıp Nobel’e uzanan o yolu zekasına değil, emeğine borçlu olduğunu şu sözlerle haykırır gençlere: "Çoğu insan zekaya inanır, ben inanmam. Bizi birbirimizden ayıran emektir, çalışmaktır."

    Ya da gönül dünyamızın mimarı Aşık Veysel... Gözleri dünyayı görmüyordu belki ama o, karanlığa teslim olmak yerine sazının teline vurduğu gayretle hepimizden daha uzağı gördü. Fiziki engellerin, ruhtaki gayretin önüne geçemeyeceğini "Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece" diyerek ispatladı.

    Ve spor tarihinin efsanesi Muhammed Ali... Ringlerin kralı olmadan önce çektiği çileyi, "Antrenmanların her dakikasından nefret ediyordum. Fakat 'Vazgeçme! Şimdi sıkıntı çek ve hayatının geri kalanını bir şampiyon olarak yaşa' dedim" sözleriyle özetledi.

    Biri laboratuvarda, biri sazının telinde, biri ringde... Yolları farklı ama sırları aynı: Vazgeçmemek.

    Genç kardeşlerime baktığımda bazen umutsuzluk, bazen de "kısa yoldan varma" telaşı görüyorum. Oysa sağınıza solunuza bakmadan, kim ne der diye düşünmeden, inandığınız yolda imkanlarınız nispetinde en iyisini yapma gayretiniz hiç eksilmemeli.

    Bizim lugatımızda "Nasip ve Kısmet" kelimeleri; oturduğun yerden beklemek değil, "Kader ve Kazaya iman" esasıyla ter dökmektir. Merhum Erbakan Hoca’nın o muazzam tespiti kulağımıza küpe olmalı: "Biz seferle müjdelendik, zaferle değil."

    Bizim görevimiz sefere çıkmak, hazırlığımızı yapmak ve yola revan olmaktır. Zaferin müjdesini, hakkımızda hayırlısı neyse ona razı olarak "Nasip" başlığı altında bekleyeceğiz. Sonuç bizim elimizde değil, ama süreç tamamen bizim gayretimize emanet.

    Tevekkül ve vicdan, bu yolculukta en sadık iki yol arkadaşınız olsun. Allah bizi hep iyilerle karşılaştırsın, yolumuza selamet versin diye dua edeceğiz; ama unutmayın ki işin başı da, sonu da, özü de gayrettir.

    Boşuna dememişler; "Kader gayrete aşıktır" diye... Bu aşkın hikmeti, vazgeçmeyenlerin hikayesinde saklıdır.

    Yolunuz açık, gayretiniz daim olsun.

    Muhabbetle…

    TURGUT TUNÇ

    _____________________________




  • Namaz dinin direğidir



    İnsan için en büyük ıstırap, farkında olsun veya olmasın Rabb’inden uzak kalmasıdır. Allah insana şah damarından da yakın. Ebede namzed, kâinatın zübdesi insan ise yaptıkları veya yapmadıklarıyla O’ndan fersah fersah uzaklaşıp ancak nefsine zulmediyor. 

    Kendini tanımıyor ki, Rabbini tanısın. Acziyetinden bîhaber, mânen hasta, yalnızca sûrete müteveccih. Midesini doyurup kalbini ve ruhunu aç bırakmış. Kalbin ve ruhun en ehemmiyetli ihtiyacı olan namazı göz ardı etmiş. Sırtında bir yük, bir belâ olarak görüyor namazı.

    Belli vakitlere tahsis edilmiş, geçmişte verilen nimetlerin şükrü olan namaz, hakikatte Rabb’inin huzur-u şahanesine, O en sevgilinin, en hakiki dostun manevi huzuruna kabul ediliş, bir mülâkattır, miraçtır. Kul için en büyük şereftir.

    Aklın, ruhun, kalbin rahat etmesi ancak namaz ile olur. Sünnet-i seniyye dairesinde, güzel bir niyetle yapılan mübah işler ancak namazla ibadete dönüşür, namaz ile kıymet kazanır. Kur’anda tahşidat yapılan, Peygamber Efendimiz’in (sav) ehemmiyetle üzerinde durduğu, kızı Fâtıma Annemize (ra): ”Namazını kılmazsan, seni ben dahi kurtaramam” meâlindeki, ashabına “Cennette beraber olmak için namazla bana yardım ediniz”, ”Namaz dinin direğidir” gibi çok sayıda ifadelerinden imandan sonra en faziletli amel olduğunu anlamamız gerekiyor. Müslüman, elindekinin kıymetini bilemiyor.

    Sanki Allah’ın, kulunun namazına ihtiyacı varmış gibi, sırtında bir yükmüş gibi zoraki yapmaya çalışıyor. İnsan, ibadet için halk edilen bir varlıktır ki ancak ibadetiyle, takvâsıyla kıymet kazanır.

    Ehl-i mektebin bir kısmı, Kur’an’ı Kerim’de bahsi geçen ehl-i kitabın namazı alaya ve eğlenceye aldığı gibi namazla alay ediyor, aklî melekelerini kullanamadıklarını cümle âleme sosyal medya üzerinden ilân ediyorlar. 

    Zira akıllar, gaflet sarhoşluğu ile örtülmüş durumda. Parasının belli bir miktarını kısacık dünya hayatı için biriktirmeye çalışan, zor günler için saklayan insan, ebedî kalacağı âhiret yurdu için kendisine verilen yirmi dört altın kıymetindeki yirmi dört saatinden birisini Allah için sarf etmezse, daha da fenâsı Allah’ın emirleriyle istihza ederse elbette akılsızlık etmiş olur. 

    Dünya gurbetinde, bir yolcu hükmündeki insan, sonsuz aczi ve fakrıyla, kudreti ve rahmeti sonsuz bir Zât’a güvenip dayanmazsa, O’nun huzuruna çıkmazsa hüsrana uğrar, zarar eder, ebedî hayatını kaybeder.

    Hayatın ağır yükleriyle baş edemez.Ruhunun ve kalbinin acılarını dindiremez, yaralarını O’ndan başka şeylerle tedavi edemez. 

    Bir müslümanın en büyük virdi olması gereken namazı kılmayan, kılamayanın, Allah’ın huzuruna niçin kabul edilmediğini sorgulaması gerekiyor. 

    Rabbim hakikatini idrak etmeyi nasib eylesin, secdelerimizi ziyâdeleştirsin, dâima ve son nefsimize kadar huzuruna kabul edilenlerden eylesin.

    EMİNE YILDIZ

    _____________________________




  • “Oku” Emrine Kulak Tıkamak



    Dünyanın en garip olaylarından biri, bir Müslümanın inandığı dinin kitabını hiç okumamış olmasıdır. Evet, yanlış duymadınız. İnsanlar Allah’a iman eder, peygamberine inanır, namazını kılar, orucunu tutar… Ama kutsal kitabını açıp sayfalarını okumayı bir türlü akıl edemez. Üstelik bu kitap, inananına ilk hitabında emreder: “Oku!”

    İlginç olan, bu emrin sadece bir öneri değil, bir çağrı, bir uyanış çağrısı olmasıdır. “Oku” demek; düşün, araştır, anlamaya çalış demektir. Fakat modern Müslümanların çoğu, namazını, duasını ve ritüellerini yerine getirirken Kur’an’ın kendisine söylediği en temel şeyi –okumayı– ihmal ediyor.

    Peki, bu neden oluyor? Bilgisizlik, tembellik, acelecilik veya sadece kolaycılık… Belki de Kur’an’ı okumakla yüzleşmekten çekiniyor bazıları; çünkü okumak demek sorgulamak, anlamak ve hayatına uygulamak demektir. Oysa iman, sadece sözle, sadece ritüelle değil, anlayarak ve yaşayarak olur.

    Bir Müslüman, imanının temel kaynağına gözlerini kapatırken, sadece kendisini değil, toplumunu da eksik bırakır. Çünkü bilgi, farkındalık ve bilinç, inancın gerçek gücüdür. Okumayan bir iman, kör bir yürüyüş gibidir: Yolunu kaybeder, karanlıkta savrulur.

    Bu yüzden çağrımız net olmalıdır: Kitabı eline al, oku, anla ve yaşa! Sadece “iman ediyorum” demek yetmez; imanını derinleştir, onu anlamla besle. Kur’an, sadece bir kitap değildir; hayat rehberidir. Ama rehberi okumadan, hayatın haritasını bulmak mümkün müdür?

    Evet, dünyanın en garip olaylarından biri, inandığın kitabı hiç okumamış olmandır. Ama belki de en trajik olanı, bu durumu fark etmemektir. “Oku!” emrini duymakla kalma; hayatının her sayfasına uygulamayı da dene.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • Noel Baba’nın kızağı nereye ya da kime kayıyor?



    Her yıl aynı senaryo, aynı nakarat: 


    "Canım ne var bunda, sadece eğleniyoruz!"


    Işıklar yanıyor, çamlar süsleniyor, kadehler havada uçuşuyor. Birileri “modernlik” maskesi altında bu rezaleti savunurken, asıl hakikat kapı gibi karşımızda duruyor. 


    Sahi, o geyiklerin çektiği süslü kızağın üzerinde kimler nereye kayıyor?


    Kendi pagan kültürünü, Hıristiyan sembollerini "evrensel eğlence" paketinde dünyaya pazarlayan Batı mı? Yoksa o kızağa binip, kahkaha atarken kendi kimliğini kızaktan aşağılara düşüren Müslümanlar mı?


    Kim nereye ya da kime kayıyor?


    Kuran’da yok, kültürümüzde yok


    25 Aralık, Hıristiyan dünyasının sözde Hz. İsa’nın doğumu diye kutladığı bir gün. 


    Ama işin aslına bakarsanız; Bu Pagan kültürünün İncil’de de yeri yurdu yok! 


    Bu rezil kutlama sadece ‘Pagan Güneş Bayramları’nın Hıristiyanlaştırılmış bir kopyasından ibaret.


    Onlar kutlar, onlar kutsallaştırır; o onların meselesi. 


    Bizim itirazımız, isyanımız, Noel Baba’nın şoförlük yaptığı bu kültürel operasyona gönüllü yolcu olan ve bileti kendi değerlerinden kesen "bizimkilere!"


    "Sadece Eğleniyoruz" Yalanına kananlara.


    Adına "yılbaşı" diyorlar, dini olmadığını iddia ediyorlar. 


    Ama sahneye bir bakıyorsunuz:


    Süslü çam ağaçları, Noel Baba ve boğazlarında çanlar çalan geyikler, Hristiyan sembolleri.


    İçki su gibi akıyor,


    Cinsellik vitrine çıkarılıyor,


    Hayâ ve edep alay konusu yapılıyor,


    Ahlâk ise "eski kafalılık" ilan edilerek çöpe atılıyor,


    Ve çanlar gece yarısı çaldığında.


    Siyonistler Hristiyanlara mı?


    Hristiyanlar Müslümanlara mı?


    Müslümanlar Paganlara mı?


    Noel Baba’nın o süslü kızağında herkes bir yerlere kayıyor.


    Ama kim nereye kayıyor? O belli değil,


    Noel Baba figürü öyle sanıldığı gibi masum bir çizgi film kahramanı, çam ağacı da basit bir dekor değil. Bunlar; bir inancın, bir yaşam tarzının ve bir ideolojinin sinsi taşıyıcılarıdır. 


    Kızağına binenleri,


    "Noel kutlamıyorsun, sadece yılbaşında eğleniyorsun" diyerek kandırıyor. 


    Başka bir inancın ritüellerini kaydırıyor Müslüman evladına.


    Kültürel kuşatma işte böyle sinsi işliyor. 


    Önce "zararsız" derler, sonra "herkes yapıyor" diye normalleştirir, 


    Bu rezalete karşı çıkanları "yobaz" diyerek yaftalar.


    Bugün mesele sadece bir kadeh içki ya da bir süslü ağaç değildir. 


    Mesele, hayânın "geri kalmışlık" olarak aşağılanması, kimliğimizin un ufak edilmesidir.


    O süslü kızağın üzerinde kahkaha atanlara hatırlatalım: 


    Bugün tartıştığımız şey yalnızca bir süs, bir ağaç, bir figür ya da bir gece değildir.


    Tartıştığımız şey; 


    Bir toplumun özsaygısını, kültürel egemenliğini ve değer sürekliliğini kaybetme ihtimalidir.


    Eğer bu süreç fark edilmez ve sorgulanmazsa, 


    O süslü kızağın üzerinde kayan şey sadece bir beden değil,


    Bir kimlik, 


    Bir medeniyet iddiası,


    Ve bir gelecek tahayyülüdür.


    O hâlde asıl soru şu olmalı;


    Bu kızağın üzerinde gerçekten kim kime kaydırıyor?


    Batı kendi kültürünü bize mi?


    Yoksa biz kendi kimliğimizi sessizce ve gönüllü biçimde uçuruma mı kaydırıyoruz?


    Cevap, her birimizin zihninde ve vicdanında saklıdır.

    YÜCEL KAYA

    _____________________________




  • Ezandaki sır



    “Allahü Ekber/Allah büyüktür” ile başlayan Ezan-ı Muhammedî’nin gayr-ı müslimleri dahi etkilediğine yüzlerce belki binlerce misal vardır. Hatta, sadece ezan dinlediği için İslâm’a teslim olup Müslüman olan yabancılara dahi rastlanıyor.

    Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu, bazı dizi ve filmlerinde seslendirme ve sempozyumlarda sunuculuk yapan eğitmen İlgen İlden’in ezan konusundaki bir yorumu sosyal medyada fazlaca ilgi gördü ve paylaşıldı. 


    Eğitmen İlgen İlden, paylaştığı kısa videoda şöyle demiş:

    “Ezan dışarıdan bakıldığında bir çağrı, davet gibi görünür ama aslında hakikat şehrine açılan sekiz kapıdır ezan. Birinci kapı iman kapısıdır. Yani günde beş kez ‘Ben buradayım ya Rabbi, unutmadım’ der, şehadetini tazelersin. İkinci kapı birlik kapısıdır. Milyonlar aynı davete lebbeyk derler ve aynı çizgide buluşurlar. Sonra frekans kapısı açılır. “Allah ismi göğe yükselir, dağlara çarpar ve evrene yayılır. Zaman kapısı da açılır. Aynı zamanda ezan adeta İlâhî bir saattir. Günü anlamlı beş bölüme ayırır. Saat olmadan zamanı vakti tahmin etmemizi sağlar. Beşinci kapı da farkındalık kapısıdır. Zihin durur, işler durur, zihne adeta kısa bir reset atılır. Kişisel gelişim kapısı da açılır aynı zamanda. Çünkü ezan bir disiplin, sebat, sabır, iyi niyet ve şükür sağlar.

    “Bunların hepsi öz gelişimimizi destekler ve sonrasında birlik kapısı açılır. Aynı duaya milyonlar ellerini açarlar. Dua en yüksek titreşimde en güzel halle ifade edilir. Ve en son kapı da ‘meydan okuma kapısı’dır. Yani sahte ilâhlara, sahte putlara rest çekilir ve tevhid adeta semaya yazılır ezanla. Yani aslında ezan bir çağrı, bir davet olmasının çok daha ötesinde sırlar barındırır.” (youtube.com, 28 Kasım 2025)


    Bazıları ezandaki sırların farkında olmadan “Ezan yerinde başka bir çağrı da olur” derler. Oysa ezan “İslâmın nişanları” arasındadır. Muhtemeldir ki İslâm’ı tahrip etmek isteyenler de önce ezanla uğraşmış, minarelerden ezanların yükselmesine mani olmak istemişlerdir. Namazda gözü olmayanların ısrarla “Ezan Türkçe okunsun” demesi her halde tesadüfî değildir. 

    Kalpleri yumuşatan ve insanlığı kurtuluşa, namaza ve İslâma davet eden ezanın aslıyla muhafaza edilmesi ve bu uğurda bedeller ödenmiş olması boşuna değil...

    Hayya ales salah, Hayya alel felah... / Haydin namaza, haydin kurtuluşa...

    FARUK ÇAKIR

    _____________________________




  • Enflasyon Cüzdanlardan Önce Vicdanlarda Başladı



    “Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tacir; peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.”

    (Hadis – Tirmizî)

    Bu hadis, ticareti yalnızca kazanç kapısı olarak gören anlayışı kökünden sarsan bir hakikati dile getirir. Çünkü İslam’da ticaret; sadece alıp satmak değil, imanın hayata yansımasıdır. Kazancın helalliği, sözün doğruluğu, terazinin adaleti; bunların her biri kulun ahiretini inşa eden tuğlalardır.

    Kur’an bu konuda son derece açıktır:

    “Ölçü ve tartıyı tam yapın.” (En‘âm, 152)

    “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hâline!” (Mutaffifîn, 1)

    Bu ayetleri yalnızca eski çarşı ve pazarlara ait sanmak büyük bir yanılgıdır. Bugün ölçü ve tartı; kilogramla değil, etiketle, stokla, fırsatçılıkla bozulmaktadır. Bugün hile, terazide değil; niyette yapılmaktadır.

    Her gün hayat pahalılığından söz ediyoruz. Rakamlar artıyor, grafikler yükseliyor. Ancak asıl yükselen şey fiyatlar değil; vicdansızlıktır. Çünkü açıkça söyleyelim:

    Enflasyon önce vicdanlarda olmuştur.

    Maliyet artmadan önce merhamet azalmıştır.

    Kur yükselmeden önce kanaat düşmüştür.

    Etiketler şişmeden önce ahlâk zayıflamıştır.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:

    “Bizi aldatan bizden değildir.” (Hadis – Müslim)

    Bu söz sadece açık dolandırıcılığı değil; sessizce yapılan her haksız kazancı da mahkûm eder. Bugün kimse kimseyi zorla aldatmıyor belki; ama “herkes yapıyor” diyerek vicdanını susturuyor. İşte gerçek iflas tam da burada başlıyor.

    Kur’an’da şöyle buyrulur:

    “Allah faizi mahveder, sadakaları ise bereketlendirir.” (Bakara, 276)

    Helal kazanç az görünse bile bereketlidir. Haram kazanç çok olsa da huzursuzdur. Çünkü bereket, rakamla değil; Allah’ın rızasıyla ölçülür.

    Bugün “hayat pahalı” diyoruz. Oysa pahalı olan ekmek değil, dürüstlüktür.

    Pahalı olan yağ değil, adalettir.

    Çünkü adalet ucuzladığında, her şey pahalılaşır.

    Bir tacirin önünde iki yol vardır:

    Ya kazancını artırır ama ahiretini kaybeder…

    Ya da ahiretini kazanır, dünyasını bereketle doldurur.

    Peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olma müjdesi; işte bu ikinci yolu seçenler içindir.

    Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız:

    Biz kasasını dolduranlardan mı olacağız,

    yoksa terazisini doğrultanlardan mı?

    Çünkü bir toplumda vicdanlar iflas ederse, enflasyon düşse bile huzur gelmez.

    Ama vicdanlar ayağa kalkarsa, Allah’ın izniyle bereket yeniden döner.

    AHMET TEKİN

    _____________________________




  • 
Sayfa: önceki 1234
Sayfaya Git
Git
sonraki
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.