DonanımHaber'de AraYENİ GELİŞMİŞ ARAMA
ForumBu Bölümde Ara
Yeni DH Mobil Uygulama herkese açık beta sürümü kullanıma açıldı. Gizle Şimdi Dene
Ergenekon un gerçek anlamını unutanlara Ergenekon Destanı
Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
1 Misafir Kullanıcı
21
Cevap
0
Favori
3.156
Tıklama
Konudaki Resimler
Mesaj Tarihine Göre En Beğenilen Son Ekleneneler
Seçimimi Hatırla
Tüm Forumlar >> Konu Dışı / Off Topic >> Konu Dışı >> Ergenekon un gerçek anlamını unutanlara Ergenekon Destanı
Sayfaya Git:
Sayfa:
Giriş
Mesaj
    • Binbaşı
      1239 Mesaj
      04 Temmuz 2008 18:33:46 Konu Sahibi


      Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır. Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır.

      Efsanenin Sadeleşmiş Özet Hali: Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

      Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur"

      Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

      O çağda Türkler'in başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

      Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

      Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler.

      Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

      Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.

      Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri'nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

      Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

      Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

      Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girdi.



      |
      |
      _____________________________

      Benim hayatta yegane onurum,servetim TÜRK lükten başka bir şey değildir.ATATÜRK
    • Çavuş
      66 Mesaj
      04 Temmuz 2008 18:36:23
      ERGENEKON DESTANI

      Kaçınız bilirsiniz, biz nerelerden geldik

      Atamız Kayan gibi, dağlardan akan seldik

      Bugün anlatacağım, geldiğimiz yerleri

      O dağları, taşları, ovayı, nehirleri

      İyi dinleyin beni, ki yaşayın o anı

      Öyle anlatayım ki, unutmayın o anı

      İyi bilin, öğrenin, anlatın unutmadan

      Tek sözü eksiltmeden, bir kelime katmadan


      İl Han Kağan baştaydı, kuvvetliydi Gök Türkler

      Savaşa doymuyordu, heyecanlı yürekler

      Okunun ötmediği, kılıcın yetmediği

      Millet kalmış mıydı ki, tek mağlup etmediği

      Bir de Sevinç Han vardı, Moğolların başında

      Yaşını da bilirim, İl Han Kağan yaşında

      Diş geçirememişti, yiğit Türk çerisine

      İlerlemişti Türkler, Moğol içerisine

      Sevinç Han dayanamaz, mektup yollar dört yana

      Der ki: "Türkler düşmandır, hem bana hem de sana."

      Toplanıp çevre beyler, varırlar bir karara

      Birleşmeli hep birden, açmalı Türk`te yara

      Haber alır İl Han`ım, geldi savaşın çağı

      Beş bin ordu birleşse, sönmez Türk`ün ocağı

      Gök Türkler yener yine, şaşırır karşı beyler

      Hele bir görün bakın, Sevinç Han şimdi neyler

      Bırakıp hayvanları, kaçar Moğol ordusu

      Bu ne anlama gelir, sorulmamış sorgusu

      Türkler başlar şölene, hem yeyip hem içmeye

      Ama Moğol uyumaz, gelir kanım içmeye

      Ani bir baskın olur, bir bir düşer Türk eri

      Her yan cesetle dolar, ayrık gövdeyle seri

      İki alp er çarpışır, adları Kayan, Tukuz

      Unutma biz bir yaydan, atılan dokuz okuz

      Kayan, kağan oğluydu, dağdan akan sel gibi

      Tukuz, kağan yeğeni, gökten esen yel gibi

      Gözlerinin önünde, yok oldu budunları

      Atlayıp da atlara, kaçtılar kadınları

      Kaçtılar dediysem ben, sanmayın ki korkudan

      Beyleri emretmişti, ar denilen duygudan

      Almıla idi biri, Bengül de ötekisi

      Gittiler Kutlu Dağ`a, at üstünde ikisi

      Kayan ve Tukuz, bitik; yığıldılar toprağa

      Türk`ün bu helal kanı, feda olsun bayrağa

      Sevinç Han geri döndü, Türkler öldü sanarak

      Bir kahkaha patlattı, manzaraya kanarak

      Derken bir kıpırdanma, Tukuz kalktı ayağa

      Taşıdı Kayan`ı da, kuytuda bir oyuğa

      Almıla ile Bengül, döndüler sonraki gün

      Ama kaçmalıydılar, öz vatanından sürgün

      Yiğitleri yaralı, halleri yok ölmeye

      Ne ölmeye hal kaldı, ne de bir tek gülmeye

      Kutle Dağ`a vardılar, kaldılar bir kaç gece

      İyileşti yiğitler, gezdiler gündüz gece

      Aradılar o kadar, sonunda da buldular

      Bu korkulu yaşamdan, sonunda kurtuldular

      Lakin bu yerin yolu, geçit vermez pek kolay

      O anda oluverdi, o ne muhteşem olay

      Bir bozkurt peyda oldu, düştü dördün önüne

      Yol gösterdi onlara, bu cennetin içine

      Öyle bir yer ki ora, Kök Tanrı`dan hediye

      Kapattılar geçidi, yağı bulmasın diye

      Dediler buraya ad, koyalım "Ergenekon"

      "Ergene": "dağ kameri"; ve "diklik" demektir "kon"...


      Asena`nın kurtları, girdiler güzel yurda

      Hepsi duacıydılar, o yol gösteren kurda

      Kağan soyunda gelen, Kayan önderleriydi

      O demirden kurt başlı bayrak gönderleriydi

      Ergenekon onlara, yurt oldu tam dört yüz yıl

      Hatırla o günleri, sarhoşluğundan ayıl

      Dört yüz yıl çoğaldılar, yaşlıları ölürken

      Boy boy oldu Tukuzlar, Kayat ve de Türülken

      Tukuzlar ve Türülken, atalarıdır Tukuz

      Sonra da bu iki kol, oldular Dokuz Oğuz

      Kayat; soyu Kayan`ın, kağanlar hep bu boydan

      Çıkmadılar töreden, hepsi de aynı soydan

      Şölen yaptılar her yıl, anarak kutlu günü

      Unutmadılar bir an, ne yağıyı ne dünü

      Dört yüzüncü şölende, kağandı Börte Çine

      Türk`ün öç duyguları, bir başka coştu yine

      O savaşta olanlar, Gök Türk`üme ar gelir

      Sığmaz oldu tümenler, Ergenekon dar gelir

      Ama burdan çıkmanın, bir çaresi yok muydu

      Demirden dağı gören, o tarihte yok muydu

      Bütün halk arar oldu, kurtuluşun yolunu

      Gözler hep tarar oldu, hem sağını solunu

      Bir çocuk çoban vardı, yiğit Tirek adında

      O ne kaval çalardı, bu on yedi yaşında

      Bu Tirek çalmaz sanki, kavalıyla inlerdi

      Çalmaya başlayınca, bütün oba dinlerdi

      Kavalıyla dosttu o, üflerdi sevdasını

      Kattı Ergenekon`dan, bir çıkış arzusunu

      Gök gözlü bir kök böri, varıp geldi önüne

      Sonra yavaaaş yürüdü, bir çıplak dağ yönüne

      Tirek eve dönünce, anlattı demirciye

      Dedi: "Ey bilge kişi, bu kurt gelir de niye?"

      Demirci hazırlandı, sabah Tirek`le gitti

      Düştü kurdun peşine, dağ önünde yol bitti

      Anladı ki demirci, bu dağ saf demirdendir

      Ve bu gök tüylü böri, ulu Kök Tengri`dendir

      Dönüp anlattı Han`a, bütün bu olanları

      Demir dağı eritip, yol açmak planları

      Yığdılar odun, kömür ve devasa körükler

      Bu son umutlarıydı, çıkmalıydı Gök Türkler

      Dualar eşliğinde, yakıldı koca ateş

      Sonunda eridi dağ, sevindi bacıkardeş

      Bir öncü yolladılar dışarıya bakmaya

      Sabırsızdı Gök Türkler, öz yurduna akmaya

      Öncü giden dönünce, mutlu haber verince

      Tuğlar kalktı havaya, bu ereğe erince

      Çıkıp Ergenekon`dan, dost ile dost oldular

      Varıp atayurduna, yiğitçe öç aldılar

      Yüzlerce yıl solmadan, hep tomurcuk verdiler

      Dirlik düzen içinde, yaşayıp yeşerdiler

      Ateşte demir dövüp, her yıl hiç unutmadan

      Yaşattılar o günü, hem de hiç aksatmadan...

      ..........


      Ozan Çu-çu anlattı, size kutlu destanı

      Siz de anlatasınız, gence dostu düşmanı

      Sözümüz uzun oldu, lakin gönülden oldu

      Giden bir kaç dakika, yine ömürden oldu...

      "http://tr.wikipedia.org/wiki/Ergenekon_Destan%C4%B1"'dan alındı
      |
      |
      _____________________________

    • Binbaşı
      1849 Mesaj
      04 Temmuz 2008 18:39:31
      hay allah razı olsun be blader.
      türk tarihinin en büyük destanının adını çeteye ve operasyonuna veren zihniyeti şiddetle kınıyorum.
      |
      |
      _____________________________

      SAMSUNG C5
    • Binbaşı
      1239 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:04:36 Konu Sahibi
      |
      |
      _____________________________

      Benim hayatta yegane onurum,servetim TÜRK lükten başka bir şey değildir.ATATÜRK
    • Yarbay
      4266 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:05:24
      Vay benim konum
      |
      |
      _____________________________


      he still waiting for god's choice
    • Yarbay
      11834 Mesaj

      iOS Beta Tester
      05 Temmuz 2008 12:08:35
      Böyle bir destanın adının ne olduğu belirsiz bir operasyonlar zincirine verilmesine anlam veremiyorum.
      |
      |
      _____________________________

    • Binbaşı
      1239 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:11:04 Konu Sahibi
      quote:

      Orjinalden alıntı: YalnızEnes

      Vay benim konum


      konu daha önce açıldımı bakmadım eğer siz açtıysanız kusura bakmayın.
      |
      |
      _____________________________

      Benim hayatta yegane onurum,servetim TÜRK lükten başka bir şey değildir.ATATÜRK
    • Yarbay
      8749 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:11:39
      quote:

      Orjinalden alıntı: ::AlacaKaranlıkT!M::

      Böyle bir destanın adının ne olduğu belirsiz bir operasyonlar zincirine verilmesine anlam veremiyorum.




      Türklerin yeniden doğuşu gibi bu da Türk demokrasinin yeniden doğuşu olacak.
      |
      |
      _____________________________

    • Yarbay
      11834 Mesaj

      iOS Beta Tester
      05 Temmuz 2008 12:12:50
      quote:

      Orjinalden alıntı: akın48



      Alıntıları Göster



      konu daha önce açıldımı bakmadım eğer siz açtıysanız kusura bakmayın.


      Hayır, imzasından dolayı öyle demiş sanırım.
      |
      |
      _____________________________

    • Yarbay
      6277 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:12:57
      Eee? Ordan çıktık destanlar yazdık da ne oldu şimdi ki halimize baksana, emperyalizmin kölesi olduk...
      |
      |
      _____________________________

      Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.
      Tek rakibim kangal.
    • Binbaşı
      1884 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:14:00
      Asla unutmayalım Ergenekon Destanı'nı. Bize unutturulmak istenen Türklük değerlerimiz gibi. Ne mutlu ki Türküm. Çok teşekkürler bu konu için.
      |
      |
      _____________________________

    • Yarbay
      11834 Mesaj

      iOS Beta Tester
      05 Temmuz 2008 12:14:58
      quote:

      Orjinalden alıntı: SilverQuasar

      Eee? Ordan çıktık destanlar yazdık da ne oldu şimdi ki halimize baksana, emperyalizmin kölesi olduk...


      O dönemki gibi olsak zaten.......


      Şimdikiler Tikky'ci, Emo'cu, Türkçe'yi banalite görenlerden.
      |
      |
      _____________________________

    • Yarbay
      4266 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:15:30
      quote:

      Orjinalden alıntı: ::AlacaKaranlıkT!M::



      Alıntıları Göster



      Hayır, imzasından dolayı öyle demiş sanırım.

      osmanlı konusu ilk açıldığında hemen ergenekon destanını yazmıştım.

      Benim konum dememin sebebi ise imzamda saklı
      |
      |
      _____________________________


      he still waiting for god's choice
    • Binbaşı
      1916 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:15:48



      ...
      |
      |
      _____________________________

      AÇIM DİYE AĞLAMA; MARKETLERİ YAĞMALA...
      Ana sevri, ana arabi. Ana arabi ah yaniyyali...
    • Yarbay
      7742 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:17:38
      tabii şuan destanla çetenin uzaktan yakından alkası yok sadece isim benzerliği
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      347 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:18:00
      operasyonu yapanlar vermedi bu adı. kendini bi şey zanneden çete yumakları kendilerine bu adı vermiş. yoksa Ergenekon kim bu "little mafyalar" kim?
      |
      |
      _____________________________

      İki şey kalitesiz insanın özelliğidir.
      1-) Sürekli şikayet etmek
      2-)Dedikodu yapmak.
      İnsanlar hakkında sürekli kötü düşünenler bilmezler ki kötülük ve şer onların tâ en derinlerine işlemiştir!
    • Binbaşı
      1239 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:27:02 Konu Sahibi
      Efsanenin Coğrafyasında Büyük Keşif


      ERGENEKON:Şor Türkleri



      Efsaneler küçük bir parçasıyla gerçek, büyük parçasıyla hayaldir. Eski Türkler, dişi bir kurdun oğulları ve kızları olarak doğduklarına inanmıştı. Kolsuz ve bacaksız kalan tek bir oğulun çoğalmasıyla.



      Demir bir dağın ardına saklanıp kalabalıklaşmasıyla. Sonra o dağı eritip çıkmasıyla. Atlas dergisi, Hun, Göktürk, hatta Moğolların türeyiş efsanelerinde geçen demir dağı aradı. Temir Tav adıyla bir kasabayı, Altay Dağları’nın kuzey yüzünde buldu. Ergenekon efsanesinin coğrafyasında yaşayan demirci Türk halkı Şorlarla tanıştı.
      İşte, yıllar sonra yine, Güney Sibirya’dasın. Altay Dağları’nda. Zihninde yine aynı hayal haritası açılmış; o yay gibi kavisli, renkli, kuzeye, güneye ve en çok da batıya saplanan okların yer aldığı Türklerin göç haritası. Okları ters yönde takip etmiş, ama trenlere, uçaklara binerek takip etmiş, buraya gelmiştin. Bu defa bir efsanenin peşindeydin. Belki ilk efsanenin. Bu okları bozkırda yağmur gibi yağdıran ilk efsanenin. İlk doğumun, ilk ama tuhaf masal çiftleşmesinin sonucu olan doğumun. Yaban bedenle yaban ruhun başlangıçta bir kez olsun birleşmesi ve bundan doğan bir koca kasırga. Mançurya’dan Macar ovalarına kadar esen, yüzyıllar boyu esen bir kasırga. Dişi bir kurt, bir erkek çocuk, kurt ve insanın birleşmesi, demir dağın ardında çoğalan bir halk, dağı eritme ve bozkırı titreten bir orda.


      Bu efsane gerçek miydi? Bilmiyorum. Bu yer var mıydı? Bilmiyorum. Kimse de bilemez. Tek bildiğim, yalnızca tarih içinde geriye doğru bir yolculuk yapmadığım. Aynı zamanda, bir şamanın kendi bedeninden çıkıp yerin yedi kat altından göğün 40 kat yukarılarına uçup uçup, şu hayvanın bu hayvanın bedenini üzerine alarak yaptığı vecd yolculuğuna benzer bir yolculuğa da kendimi hazırlamış olmam. Masal zamanlarına bir yolculuk. Yazısız zamanlara, yaşadığım ülkenin kendi bilinçaltına, arketipine, bozkırın düşlerine, düş zamanlarına bir yolculuk.
      Aslında, bilmediğim başka şeyler de vardı. Dün gece saatlerce konuşup sözleştiğimiz Altaylı rehberimiz ve el sıkıştığımız şoförümüz gelecek mi, onu da bilmiyordum. Bu coğrafyada zaman, çok şaşırtıcı bir şekilde, masallar dünyasındaki gibiydi. Çizgisel zamanın insanı koşullayan etkisi henüz güçlü değildi. Biz ise modern zamanın egemen olduğu bir ülkeden geliyorduk. Gerçi Gorno Altay’ın görünümü, buraya geldiğim beş yıl öncesine göre çok değişmiş, çizgisel zamana, küresel kapitalizme fazlasıyla adapte olmuş bir haldeydi. Ama bu durum herkes için geçerli değildi işte. Dün gece konuştuğumuz kişiler, söz verdikleri halde sabah ortalıkta yoktular. Daha önce de başıma gelmişti. Barnaul’dan sabah kalkan uçağa beni yetiştirecek rehberim gelmemişti örneğin. Yadırgamamaya çalışıyordum. Zaman kavramı çok farklı olmalıydı konuşup sözleştiğim insanların, zamanın kipleri ya da koşullandırmaları o kadar güçlü değildi.




      Umudumuzu yitirmeden, Gorno Altay’daki küçük terminale gittik. Türkiye’ye hiç gitmemiş ama Kazakistan’da bir Türk üniversitesinde okuduğu için bizim Türkçemizi bilen, üstelik Kıbrıslı öğrencilerle arkadaş olduğu için hoş bir aksanla konuşan Altaylı öğrenci Altınay’ı cep telefonuyla arayarak yardım istedim. Onun sayesinde anlaştığımız bir sürücünün Rus malı eski Volga’sıyla, Sinan ve ben, yola koyulduk.
      Nereye? Ergenekon’a.

      Öyle bir yer var mı? Ya da Ergenekon, tarihsel bir gerçek mi?
      Orta Asya tarihçisi L. N. Gumilyöv, Eski Türkler kitabında, tarihsel olayların, bu efsanede anlatılanları doğruladığını söylüyor. Ama hiçbir tarihçi, Ergenekon’un coğrafyasını açık seçik belirtemiyor. Batıda Aral Gölü, güneyde Gobi Çölü ve Altay Dağları’nın kuzey sınırında bir yerde olmalı. Çok geniş bir alan. Elimizdeki en güçlü ipucu demir madenleri. Efsanede geçtiği gibi demir madenleri olmalı bu yerde. Demirci bir halk olmalı hatta. Yine efsanedeki gibi etrafındaki yüksek dağlar, geçit vermemeli.
      Türkler demircilik yaptı mı?
      Barthold, ‘Türk, göçebelikten ayrıldığı vakit, Türk olmaktan çıkıyor’ demiştir. Zeki Velidi Togan ise Türklerin yalnızca göçebe savaşçı bir toplum olmadığını, ziraat ve madencilikle de iştigal ettiklerini belirtir. Kurganlarda bulunan halı ve kilim örneklerini de kanıt gösterir.
      Togan, İran destanlarının Türkleri, en eski zamanlardan beri ‘çeliğe bürünmüş’ millet olarak tanımladıklarını belirtir. ‘Türk kavimlerinin yaptığı demirciliği, tarihten önceki zamanlarda dahi inkişaf ettirdikleri bir sanatları olarak kabul edebiliriz’ der ve Sibirya’da Minüsa havzasında bulunmuş, kabzası yüzüne doğru bükülmüş ya da kabzasının ucunda yuvarlak delik bulunan bakır bıçakları, kısa bronz kınları, hayvan süslemeleriyle dolu bakır eşyaları örnek gösterir. Tarihçimiz, Tiyenşan, Altay ve Sayan dağlarında madenci Türkler olabileceğini düşünmeyen tarihçilerin, bu madeni buluntuları, Çin ya da İran-Aryan etkisi saydıklarını da belirtir.





      ‘Millet bir atlı millet olduğu halde, hükümdarlık demirci, sanatkar, bilgin ve düşmanları tılsımlı taşlarla mağlup etmesini bilen, kehanette usta bir tahranlar zümresinin elinde olmuş ; Türk, Altaylıların, daha bidayette yarı göçebe olarak yaşayan demirci ve kahin zümresidir. Bu demirci hakemler imal ettikleri silahlara sarılarak ordularının başına geçtikleri zaman cihangir devletler kurmuşlardır.’
      Bisk’i geçtikten yarım saat kadar sonra küçük bir Rus kulübesinin, buradaki adıyla daça’nın önünde Volga’mız duraklıyor.
      Şoförümüz Yuri, eve bir şeyler bırakıp çıkıyor. Kısa bir süre sonra, asfaltın dışına sapıyoruz. Bir şose bu. Çukurları doldura doldura gidiyoruz. Lastiklerden biri ancak üç saat dayanabiliyor bu yola. Yuri’nin çıkardığı lastiğe bakıyorum, zaten her yanı yama içinde. Dişleri de kalmamış. Bir taş bile bu lastiği patlatabilir. Lastiği değiştirdik ama eskisini mutlaka tamir ettirmeliyiz. Yarım saat ilerideki ilk köyde, Yuri üzerinde bir otomobil resmi bulunan dükkâna giriyor. Sonra içeriden ince bir lastik ve içlikle çıkıyor.




      Tekrar yola koyulduk. Sarı Çumbuş Deresi’ni geçiyoruz. İsimler tek tük de olsa Türkçeleştiğine göre Şor bölgesindeyiz demektir artık. Boş dönen kömür kamyonları, yolların karakterini ben belirlerim der gibi sarsıla sarsıla geçiyor yanımızdan.
      Urnay Deresi’nin kıyısında mola istiyorum. Mundibaş köyü tabelasının yanında.
      ‘Taştagol’a skolka kilometre?’
      ‘Seksen’ diyor şoförümüz. Dev ağaçlı, sık bir ormanın içinde, sarp kayalıklarla taçlanmış dağlara doğru yükseliyoruz. Altay Dağları’yla Sayanlar’ın kesiştiği yere doğru.
      Altay Dağları, Gobi Çölü’nden Batı Sibirya düzlüğüne, güneydoğudan kuzeybatı yönüne doğru aykırı bir açıyla 2 bin kilometre boyunca uzanır.
      Bugünkü Çin, Moğolistan, Rusya ve Kazakistan sınırları içerisindedir. En yüksek noktası, 4 bin 506 metrelik kutsal Beluha (ya da Üç Sümer) Dağı’dır.
      Altay, ismini altın madenlerinden alır ama biz altının değil demirin peşindeyiz.
      Temirtav (Demirdağ) ve Taştagol’a (veya Taştagül) yakın en büyük yerleşim yerinin adı Kuznetsk’tir, şimdiki adıyla Novokuznetsk (bundan önceki adıyla da Stalinsk).
      Kuznetsk, bu bölgeyi 1618′de Şor Türklerinden zorla alan Rusların verdiği bir isim. Demircilikle uğraşan Şorlara Rusçada ‘Demir eritme ustaları’ anlamına gelen, kısaca dökümcü diyebileceğimiz ‘Kuznet’ ismi verilmiş.
      Bu bölgede dağda taşta demir var ve her yere de demirle ilgili isimler kondurulmuş. Yeni Kuznetsk, ülkenin en büyük demir çelik tesisleri arasında yer alan iki işletmeye de sahip. Kuznetsk kömür madenleri ise dünyanın en büyükleri arasında yer alıyor. Demir cevheri ise asıl olarak (Gornaya) Dağlık Şorya resmi adıyla bilinen bölgede çıkarılıyor.





      Ergenekon destanının son bölümünde anlatılan coğrafyadan farksız bir yerdeyiz. Altay ve Sayan dağları, V şeklinde bir sapan gibi kuzeye açılıyor, güneye kapanıyor.
      Bu dağların batı yakasının ardında şimdiki Dağlık Altay, doğu yakasının ardında ise Hakasya var. Biz ise Kemerovo’ya bağlı Dağlık Şorya bölgesindeyiz. Bu yüksek dağlar, kalabalık grupların güneyden kuzeye geçmelerini hep önlemiş. Bu sapan, kendini Gobi Çölü’ne, dağların güneyindeki bozkıra, Çin’e ya da tarihin çeşitli dönemlerinde kısa süreli egemenlik kurmuş kır imparatorluklarına karşı hep korumuş. Burada saklanan aileler, yeterince kuvvet topladıktan sonra, sapandan fırlatılan taşlar gibi bozkırın üzerine atılmışlardır.
      Belki de, bozkırda savaş gücü demek, demirden yapılan ok, yay, mızrak gibi silahlar, zırhlar demektir. Bu demir vadisinde güç toplamak, silahça toparlanmak anlamına geliyor olmalıdır. Atilla Hunları’nın birkaç yüzyıl ortadan kaybolduktan sonra bir anda ortaya çıkıp Avrupa’nın içlerine kadar egemen olmaları da bunu anımsatmaktadır sanki.
      Fakat, bu coğrafyanın sapan karakteri, ancak küçük bir halk topluluğunun yaşamasına elverişlidir. Tıpkı destanda anlatıldığı gibi:
      ‘Buralar, onlara çok dar geliyordu. Yaşamak da artık çok güçleşmişti. Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zor idi. Hepsi bir araya gelip bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş için bir yol aradılar. Hemen bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek daima demir çıkarırlardı. Başka bir yol bulamayınca bu demir kapıyı eritip oradan çıkmaya karar verdiler. Hepsi bir araya gelip ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle yük yük kömürler getirdiler. Ayrıca da körükler yaptılar; Topladıkları dağ gibi odun ve kömürleri geçidin önüne yığdılar; Ateşler yandı, körükler işledi ve geçit de eriyip parçalandı;’
      ‘Bu ovanın adına Ergenekon derlermiş. Kon sözünün manası (dağ beli, geçit) demektir. Ergene ise ’sarp’ anlamına gelen bir sözdür.’

      Ergenekon sözcüğünün kökeni konusunda önemli bir araştırmaya rastlamadım. Ne ki, Divanü Lugati’t-Türk’te, ‘ergürme’ diye bir sözcük vardır ve erimek anlamına gelir. ‘Erildi’ diye bir sözcük vardır ki, o da ‘Duvarda bir gedik açıldı’ cümlesiyle açıklanır. Ergani maden kasabasına da adını veren ergime sözcüğünün, maden erimesiyle bağlantısı uzak gözükmüyor.
      Dağlık Şorya demir bakımından zengin, Taştagol’a birkaç saat mesafedeki Kuznesk bölgesi de kömür bakımından bereketli. Demiri eritmek için gerekli olan kömür.
      Aslında The Art of Steppes kitabında Jettmar, ‘Kutzenesk Alatau’ adlı bu bölgeyi, destanın geçtiği gizli vadi olarak tarif eder. Bu bölgenin daha geniş alanına verilen isim ise Minusinsk’tir. Ve Minusinsk, dünyanın belki de en büyük tarihöncesi mezarlığıdır. Meşhur Pazırık Kurganı’nın da bulunduğu Minusinsk’te sayısız mezar açılmıştır ve içinden, bozkır uygarlıklarının görkemli eserleri çıkmıştır.
      Tarihçi Torday da bu bölgeyi, İÖ 3. yüzyıldan bu yana proto Türklerin egemen olduğu bu bölgeyi, kurt kültünün kalbi olarak niteler.
      Eski Türkler için, nasıl ki kurt gökseldir, yani mavi kurttur, gök kurttur, demir de gökseldir, kutsallığın rengi olarak mavidir. Divanü Lugati’t-Türk’te, kılıç ‘kök temir’ mavi demir olarak ifade edilir. Belki de su katılmış demir, çeliğe dönüştüğünde göğün ışığını yansıttığı için ona ‘kök temir’ demişlerdir. Eski Türkler, kılıç üzerine yemin ederlerken ‘Anlaşmayı bozarsam, bu demir, (kök) mavi girsin kızıl çıksın’ derler (Kaşgarlı).
      Temir-Tav
      Molayı uzun tutmadık. Ama biraz ileride zorunlu başka bir mola daha verecek, bir trafik kazası yüzünden yarım saat kadar beklemek zorunda kalacaktık.
      Artık yol giderek dikleşiyordu.
      Ve işte Temir-Tav, yani Demir-Dağ. İsmine yakışır bir şekilde demir cüruflardan küçük dağlar oluşmuş kasabanın içinde. Kızıl bayraklar var tek tük. Madenci heykeli. Lenin heykeli. Kimisinden duman tüten uzun bacalar. Bir proleter kasaba olduğu nasıl da belli. Tabii Şorya’da Temir isimli bir kasabayla karşılaşacağımızı beklemiyorduk. Ergenekon’u ararken Temir-Tav’ı bulmak, bizi tabii ki de efsanenin coğrafyasında, efsanenin ta içine çekip alıyor.
      Aslında bu coğrafyanın Ergenekon efsanesi olabileceğini tahmin eden fotoğrafçı arkadaşım Sinan Anadol. Bir efsanenin, mitolojinin gerçeküstü olduğunu bellidir, ama küçük bir oranda da olsa gerçeklikle örtüşür. Bu gerçeklik, tarihi ya da coğrafi olabilir, simgesel ya da burada olduğu gibi adıyla sanıyla Temir-tav da olabilir.
      Bir efsanenin peşine düşmüştük.
      Üstelik bin yıldan da eski, iki bin yıldan da eski bir efsanenin peşine. Kolları bacakları kesik çocuk, onu besleyen bir karga ya da kuzgun, emziren kurt, büyüten ve ona çocuk veren bir kurt. Demir dağı eritip çıkan ve adına kurt denen bir boy.
      Bir efsanenin peşine düşmüştük ve şimdi efsane bizi kovalıyordu peşimizden.
      Mavi Kurt
      Kurttan türeyiş efsanesinin en eski örneğinde Hunların (Hiyung-nu) komşusu Vusunlar vardır. İÖ 2. yüzyıldan kalma Çin kayıtları anlatır:
      ‘Vusunların kralının adı Kun-mo’dur. Kun-mo’nun babası, Hiyung-nu’ların batı sınırındaki küçük bir toprak parçasında hüküm sürüyordu. Hiyung-nu’lar onu yakalayıp öldürür. Kısa bir süre önce doğmuş olan Kun-mo bir çöle atılır. Orada, ağzında bir et parçası tutan bir karga üzerinde uçar ve bir kurt gelip onu emzirir. (Hiyung-nu’ların) Şan-yu’su bu mucizeye hayran kalır. Çocuğu kutsal sayar ve büyümesi için serbest bırakır.’
      Daha resmi olan diğer versiyon Han hanedanının yıllığından alınmıştır.
      Her iki efsane de topraklarına tekrar yerleşen, ama boyunduruk altında olmaya devam eden Vusunların Hiyung-nu’lara karşı ayaklanmalarını anlatıyor diyebiliriz; Efsanenin kavmin kökenini değil de yalnızca yeniden doğuşunu anlatması dikkat çekicidir. Bu iki versiyon özellikle Vusunların yok oluşu konusunda birbirlerinden ayrılır: Bu yok oluş birinci versiyonda Hiyung-nu’lara bağlanırken, diğerinde Yu-çe’lere atfedilir.
      Bu efsanenin Hunlardan yani Hyung-nu’lardan kaynakladığını düşündüren olgu da aynı efsaneye, Hunların soyundan gelen topluluklarda da rastlanmış olmasıdır. Çin kaynaklarında Tu-kiular olarak geçen Göktürklerin kurt efsanesi şöyle anlatılır:
      ‘Tu-kiular, Hiyung-nu’ların özel bir koluydu. Soyadları A-se-na’ydı. Bunlar diğerlerinden ayrı bir göçebe topluluğu kurmuşlardı. Ama on yaşında genç bir çocuk dışında tüm ailelerini yok eden komşu bir devlet bunları yendi. Düşman askerleri, çok küçük olduğu için çocuğu öldürmeye kıyamadılar. Sonuçta ayaklarını kesip otlarla kaplı bir bataklığa attılar. Orada çocuğu etle besleyen dişi bir kurt vardı. Çocuk böylece büyüdü ve sonra dişi kurtla çiftleşti. Dişi kurt hemen gebe kaldı. Çocuğun hâlâ yaşadığını öğrenen kağan öldürtmek için adamlarını gönderdi. Bunlar çocuğun yanında dişi kurdu görünce ikisini de öldürmek istediler. Dişi kurt hemen Kao-çang (Turfan) krallığının kuzeyindeki bir dağa kaçtı. (Gumilöv, burayı Altay Dağları olarak isimlendirir.) Bu dağda bir mağara vardı ve mağarada her tarafında yüksek dağların yükseldiği ve sık otlarla kaplı yüz li genişliğinde bir ova vardı. Bu dağa sığınan dişi kurt, on erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu çocuklar büyüdüklerinde dışarıdan kadınlarla birleştiler ve bunlar da kısa bir süre sonra anne oldu, her biri bir soyadı alırken biri de A-se-na soyadını aldı.’
      Çin Sui’lerin yıllığında ise yaklaşık elli yıl sonrasına dayanan başka bir öykü bulunur.
      Kurt Başlı Bayrak
      ‘Bu ata dişi kurdun Tu-kiular döneminde nasıl temsil edildiğini kesinlikle bilmiyoruz.’ Böyle diyor Jean-Paul Roux, ‘Ancak kurt sonradan mavi, kök yani göksel olarak nitelendirilecektir.’
      Kurdun sonradan edineceği ‘kutsal’ özelliklere daha o zamandan sahip olduğunu söyleyen Fransız tarihçi şöyle devam eder:
      ‘Gerçekten de Türkler (Tu-kiular) kendilerine ‘mavi Türkler’, yani ‘göksel Türkler’ anlamına gelen Kök Türk (ya da Kök Türük) adını vermişlerdir. Türklerden kalan ve daha önce sözünü ettiğimiz gibi kurt efsanesine değinmeyen yazıtlar, Bumin ve İstemi’nin üzerinde hüküm sürdükleri insanoğullarının (Kişi) Gök ile Dünya arasında ortaya çıkışını belirtir ve gökten gelen hükümdarın göğe benzediğini, gökten geldiğini (Tengri Teg, Tengride bölmüş) doğrular. Mavi Türklerin, en azından gökten gelen hükümdarlarının atası olan kurdun kendisi de gökten gelmiş olmalıdır.’
      Kurt ata mitolojisi, Orta Asya’da yalnızca Hunlara, Türklere, ‘yeşil gözlü kızıl saçlı’ Vusunlara özgü değildir. Moğol Hanı Cengiz de kurt ataya bağlanır. Cengiz bir unvandır, asıl adı Temuçin ise ‘Demirci’ anlamına gelir.
      Moğolların Gizli Tarihi’nde, Cengiz Han’ın köken miti Yukarı Asya’daki mitlerin en karmaşıklarından biri olarak nitelenir. ‘Çeşitli etkilerle hızla bozulmuş ve daha yakın tarihli yerli ya da yabancı versiyonlarda tamamen farklılaşmış, zor tanınır hale gelmiştir’ der Roux.

      Gizli tarih söze şöyle başlar: ‘Cengiz Han’ın kökeni Börteçine’dir (mavi kurt) ; Yukarıdaki Göğün sahibinin vekilidir. Karısı Koa Maral’dır (boz dişi geyik). Denizi aşarak gelmiştir. Onon nehrinin kaynağında Burkan Kaldun’da kampını kurduğunda Bataçi-kan doğmuştur.‘
      Manas destanının Er-Töştük hikâyesinde, babasının Tanrılara yakarışından sonra dünyaya gelen kahraman da mavi kurda benziyordu, yırtıcı bir hayvan gibi cesurdu, gök/mavi yeleliydi, mavi demirden bir zırh giyiyordu; bir elinde demirden mavi bir kalkan, öteki elinde demirden mavi bir mızrak tutuyordu.
      Uygurların Oğuz-Kağan destanı, onun doğuşunu şöyle anlatıyordu:
      ‘Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
      Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!’
      Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi adlı iki ciltlik kıymetli eserinde, bu destandaki mavi yüz sözcüklerini yorumlar:
      ‘Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka bir şey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı’nın oturduğu ve hatta bazen, Tanrı’nın kendisinden başka bir şey değildi. Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı’nın rengini taşıdığını gösteren bir belirti idi. Biz yanlış olarak Türklerin, “Gök Börü”, yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını vere gelmişiz. Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı’nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi.’
      Ögel’in bu görüşüne rağmen Kaşgari’nin sözlüğünde ‘kök’ sözcüğünün kimi yerde mavi, kimi yerde de göğün kurşuni rengini ifade ettiğini belirtmek isterim.
      Bir efsanede, kaya resminde ya da dövme üzerinde, vahşi hayvan-otçul hayvan çifti varsa, genellikle bu köken mitini anlatıyordur, der Roux. Av hayvanının sırtına binmiş avcı hayvanı temsil eden hayvan resmi, aslında iki hayvanı dövüşürken değil, çiftleşirken göstermektedir. Fransız bilim adamı, bu resimlerdeki hayvan çiftlerinin Gök ile Yerin cinsel ilişki mitini ifade ettiğini söylemektedir.

      Bu çift hayvan, Orta Asya’da pek çok köken mitinde gözükür. Tibetliler bir dişi maymunla bir orman rakşasasının birleşmesinden, Moğollar bir kurtla bir ala geyiğin birleşmesinden, Telesalar bir kurtla bir Hun Yagbu’sunun kızının ve Türkler Hun şehzadesiyle bir dişi kurdun birleşmesinden türediklerini varsayarlar.
      Orta Asya tarihçisi Gumilöv son iki efsanenin çok eskilerde, muhtemelen bu halkların Büyük Gobi Çölü’nün güney uçlarında yaşadıkları dönemde ortaya çıktığını söyler. ‘Çünkü mitoloji, tarihi politik olayları ve etnojenasyonu bir dereceye kadar doğrulamaktadır.’
      Freud, Totem ve Tabu’da yazar: ‘İlkel insanlara göre, kişinin asıl parçasını oluşturan, addır; bir kişinin ya da ruhun adı bilindiğinde, bu adı taşıyan üzerinde belirli bir güç elde edilmiş olur. Durkheim de böyle düşünür: ‘İlkel insan için ad yalnızca bir sözcük, seslerin birleşmesi değildir, varlığın bir parçasıdır.’
      Orta Asya geçmişinde, hayvanın adının söylenmesi yasağı, av ayininin zorunlu kuralıdır. Eğer ad söylenirse av kaçar. Jean-Paul Roux, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar eserinde, Oğuzlarda kurt sözcüğünün bir tabu söz olduğunu söyler. Çünkü eski Doğu Türkçesinde kurda böri, Moğolcada ise cino deniyordu. Ve Açena’daki çena sözcüğünün Moğolca kökenli kurt olduğu kabul edilir. A takısı, Gumilöv’den öğreniyoruz ki, Çincede saygı ifadesi olarak kullanılırdı. Yani asena ya da açina, asil kurt anlamına gelir.
      Anadolu’da kurda böcü de denir. Ve hem kurt hem de böcü (böcek) sözcüğü, kurtçuk anlamlarına da sahiptir. Bahaeddin Ögel de, Juan Juanların (Ya da Cücenlerin, kimi yazarlara göre Avarların), yani Göktürklerin başta sığındıkları sonra yendikleri gizemli halkın isminin ’solucan’ anlamına geldiğini yazar.
      İşte Kuzey Çin’in fethi sırasında Toba’ları (Türkçe konuşan ve iki asır Çin’i yönetmiş meçhul bir halk) mağlup eden kabileler arasında Asena (Açina, Aşina) boyu da vardır. Beş yüz aileden oluşmuştur. Asena, Ordos’un batısında Hun şehzadesi Mugan’ın hâkimiyeti altına girmiştir. Ve 439 yılında ;Gumilöv anlatır- Tobalar Hunları yenip Hesi bölgesini (Huanhe ile Nan’şan arasını) tekrar Vey İmparatorluğu’na (Çin) katınca, ‘Prens Açina, beş yüz çadırlık tebaasıyla Altay Dağları’nın güney eteklerine kadar saçılmış olan Cücenlere sığınmış ve onlara demir döküp vermeye başlamıştı.’
      Büyük Açina Devleti’nin yani Göktürklerin kurucusu Bumin Kağan’ın, Cücenlerle savaşma bahanesi yaratmak için yaptığı kışkırtma da ünlüdür. Bumin, Cücen Hanı Anahuan’ın kızını ister. Bozkırda bu tür talep, hakaret anlamına gelir. Anahuan, şöyle bir cevap gönderir:
      ‘Sen benim dökümcümsün (demircimsim). Bana karşı böyle bir isteğe nasıl cüret edersin.’
      Bumin, bu sözlerin yazılı olduğu mektubu getiren Cücen elçisini öldürür ve savaş başlar. Savaşın sonunda Anahuan’ın intihar ettiği kaydedilmiştir.
      Çinliler, Açina hanlarının tebaasına Tü-ku diyorlardı. Gumilöv’den öğreniyoruz ki, bu kelime ‘Türk + üt’ yani ‘Türk + ler’ şeklinde P. Pelliot tarafından Türkçe değil Moğolca çoğul ekiyle doğru bir şekilde çözülmüştür. Çünkü eski Türkçede bütün siyasi sözcükler Moğolca çoğul ekiyle kullanılır der Gumilöv. Tarihçimiz, Türk kelimesinin ‘güçlü, sert’ anlamına geldiğini söyler. A. N. Konakov’un iddiasını da burada söyleyelim: ‘Birleşmiş bazı kabileleri etnik yönden tarif etmek için ortaya atılmış bir kelimedir.‘
      Tarihçi Gumilöv, Çinlilerin Türklerden bahsederken bazen Türk’e bazen kurt dediklerini yazar. Türklere saldıracakları zaman Çinliler şöyle der: ‘Yapılması gereken, göçebeleri kovmak ve kurtlara saldırmaktır.’

      Kaynak: Atlas Dergisi
      |
      |
      _____________________________

      Benim hayatta yegane onurum,servetim TÜRK lükten başka bir şey değildir.ATATÜRK
    • Yüzbaşı
      482 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:29:59
      Türk'ün şanlı tarihine atılmış bir çamurdur bu operasyon.
      |
      |
      _____________________________

    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      05 Temmuz 2008 12:38:30
      Tarihimize çok iyi sahip çıkıyoruz dede korkut hikayelerinin orjinali bile Vatikanda bulunuyor.Ne işi varsa orda
      |
      |
      _____________________________


      Üşüyoruz Reis...
    • Yüzbaşı
      460 Mesaj
      05 Temmuz 2008 12:41:49
      quote:

      Orjinalden alıntı: @rd@




      ...

      Nesi komik anlayamadım?
      |
      |
      _____________________________





Reklamlar
ses yalıtım malzemeleri
modasor
SEO
izmir havalimanı transfer
ses yalıtımı
Bu sayfanın
Mobil sürümü
Tablet sürümü
Mini Sürümü

DHSQLZ
0,297
1.2.156

Reklamlar
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.