Şifremi/Kullanıcı Adımı Unuttum
Bağlan Google+ ile Bağlan Facebook ile Bağlan
Şimdi Ara

BJK niye 3-0 dan 3-2 yaptı?

4
Cevap
0
Favori
138
Tıklama
Cevapla
Tüm Forumlar >> Spor >> Diğer Sporların Gündemi >> BJK niye 3-0 dan 3-2 yaptı?
Sayfaya Git:
Sayfa:
1
Giriş
Mesaj
    • Yüzbaşı
      280 Mesaj
      26 Ağustos 2003 09:21:13 Konu Sahibi
      arkadaşlar medya maymunlarının kendi cahilliklerinin ortaya çıkmaması için başarılı hocaları yıpratma ve yok etme böylece türk futbolunun gerilemesi amacıyla karaladıkları hocaları savunmaya devam ediyorum.
      Bildiğiniz gibi medya maymunları Fatih Terimden Lucescudan ve şenol güneşten nefret eder. çünkü bu üçü türk futbolunun dünyada söz sahibi olmasında büyük pay sahibidirler. ve türkiye başarılı oldukça parayı eleştirmekten kazanan bu futbol cahilleri kudurmakta ve belden aşağı vurmayı dahi deneyerek bu değerli futbol adamlarımızı hata yapmaya zorlamaktadırlar. aşağıda 17/08/2003 tarihinde zaman gazetesinde nuriye Akman tarafından Şenol Güneş ile yapılan bir röportajı göreceksiniz. bir çok şeyi zaten şenol hoca çok güzel açıklamış fazla söze gerek yok...

      <b<font size='2'>Spor medyası Hıncal’ın tuzağına düştü</font id='size2'></b>

      Görev süreniz bitince kendinize nasıl bir meydan okuma alanı açacaksınız?
      Şu anki pozisyonuma uygun bir iş bulmam lazım. Dışarıda bir milli takım olabilir, burada devam edebilirim. Bir kulüp de olabilir. Yeter ki saygınlığı olsun. Mukavelem bitince Federasyon benimle çalışmak istiyorsa teklif onlardan gelecek. Benden değil.
      İngiltere maçını kaybederseniz 2004’e kadar kalma kararınızı sorgular mısınız?
      Hayır. O zamana kadar benim görevime de son verilmesi doğru ve şık olmaz. Alan alırken iyi düşünsün, kolay bırakmasın, öbürü de hemen kaçmasın. Nasılsa başka yer iyi para veriyor diye çamura yatmasın.
      Haluk Ulusoy’la bir güven problemi yaşadınız. Durumu katlanılabilir bir hale nasıl getirdiniz?
      Benden kaynaklanan bir şey yoktu. Yapılan anlaşmalar neyse maddi ve manevi, hepsine uydum. Medyaya maaş ödemelerinin eksik olduğunu yansıtan Federasyon’dan bazı kişiler, sonra tekzip ettiler ve konu kapandı. Ama ben yıpranmış oldum. Başkan da bunun içerisine sokuldu. Bir kırgınlık oldu. Sıcaklık kayboldu. Kayba uğrayan benim; ama konuyu açan da kapatan da onlar. Temmuz 2000’de geldim. 2002’nin ortalarında bu konu ortaya atıldı. Hâlâ aynı ödeme yapılıyor. Değişen bir şey yok ki. Bunun arkasındaki oyunu bilmiyorum. Başkan’ı etkilemiş olabilirler.
      Başkan’la şu anda ilişkinizin düzeyi nasıl?
      Değişen hiçbir şey yok. Ben işimi yapıyorum, o da işini yapıyor.
      İlişkiniz sıcak değil belli ki.
      Sıcak bir ilişkiye de gerek yok zaten. Ben yine Başkan’ın başarılı olmasını isterim. Çünkü, büyük bir emek verdi. Hâlâ da gayret ediyor. O başkan, ben de çalışanım. Bana göre maddi manevi alacaklarım var. Onlara göre yok. Olabilir. Ben işimi yapıyorum.
      Paranın miktarı ne?
      Önemli değil. Mukavele, ikinci yıl para artırılır diyor. Ondan vazgeçtim. Buradaki ödemeler iki ay sonra Digitürk’le anlaşma yapıldığı için aşağıya düşüyor. Ben bir şey demiyorum. Geçen sene diyorlar ki, “Biz bunu ödemiyoruz, hocanın para sorunu var”. Onlar “Bizim yaptığımız normal.” diyorlar. Ayrılmam veya tavır koymam gerekiyor. Bu kavga bir şey kazandırmaz, Türkiye’nin geleceğini zora sokar.
      Yüzde kaç azaldı size yapılan ödemeler?
      Yüzde 40’a yakın. Benim kızdığım; eksik ödeme işe başladığımdan üç ay sonra ortaya çıkmasına rağmen, 2002’nin onuncu ayında gazeteye yansıtıp, bunu sorun gibi gösterip sonra da kapatmaları.
      O zaman sizin bir dönem daha devam etme şansınız fazla yok.
      Onu bilemem. Ben bir sorun çıkarmıyorum. Özveri yapıyorum. Buna karşın bir sıkıntı doğuyorsa ben ne yapayım? Ben Türkiye adına hesap yapıyorum. Türkiye bizden bir başarı bekliyor. Bir buçuk sene bekledim cevap vermek için. Daha önce cevap verseydim enerjim bitecekti. Yorum yapmadan işime devam ediyorum. Buna rağmen kamuoyunda başka türlü gösterilmemden rahatsız oldum. Ülkenin insanı, benimle başkanı etle tırnak gibi görüyor. Ve öyleydik. Bunun ayrılmasından yana değilim. Yarın Federasyon veya Başkan beni istemezse saygı duyarım, işimi kapatır giderim.
      Haluk Bey, Dünya Kupası dönüşünde yaptığınız basın toplantısında onu iki cümlede geçiştirdiğiniz için sizi nankörlükle suçladı mı?
      Böyle bir laf bana söylenmiyor; ama kamuoyunda bu işleniyor. Onu veya beni istemeyenler, bazen onu kullanarak, bazen beni kullanarak yıkmaya çalışıyorlar. O da buna çok güzel göğüs geriyor. İnandığını yapan bir kişi. Başarıyı ben sahiplenmişim gibi gösterdiler ki, tarzım hiç değil. Kaldı ki buranın patronu Başkan. Biz görevliyiz. Başkan’ı yıpratmak isteyenler benim üzerime geldiler. Arkasından yönetim tarafından olay paraya çevrildi.
      Bunun miktarı ne Allah aşkına?
      Onlar gazeteye bir rakam veriyorlar; ama o miktar değil. Ben ne alıyorum, söyleyin dedim yönetime, bir buçuk aydır yazıyı vermiyorlar bana. Burada tek kaybeden benim. Düşüncemi Başkan’a da söyledim. “Ben size gelip de bana ayrıca para verin mi dedim? Hayır. Ne anlaştık sizinle? On’a. Ne veriyorsunuz?, Beş. Niye o zaman şikayet ediyorsunuz? Gördüğüm başkanların en iyilerinden bir tanesi Haluk Ulusoy. Genç olması itibarıyla çok savaşçı. Zaafı şu; çevresi onu çok etkiliyor. Olumsuz kararlar alabiliyor.
      Bazı kesimlerin sizi Milli Takım antrenörlüğüne layık görmemelerinin sınıfsal bir açıklaması var mı?
      Çok sebebi olabilir. Benim üslup olarak mesafeli olmam bunlardan biridir. Ben ilişkilerimle iş bulan, ilişkilerimi kullanmayı seven biri değilim. Bazı gazetecilerle ilişkiniz varsa, size bakış farklı olabiliyor.
      Onlarla oturup kalkmadığınız için mi onca ağır eleştiriyi yaptılar?
      Evet. En yakın dediğiniz, size düşüncenizden dolayı sahip çıkan adam, bir süre sonra o tarafa geçebiliyor. Kendi şartları itibarıyla buna ihtiyaç duyuyor. İster öyle yazsın, ister ben yalnız kalayım. Ben düşüncemde zengin olmak istiyorum.
      Taşradan gelmeniz, onların İstanbullu oluşu da bir etken mi?
      Onlar ne İstanbullu, ne Türk olarak öndeler. Ama çalışmamı engellemeye çalışıyorlar. Sırf işler kötü gitsin diye gayret ettiler. Beni aşağılamak için kullanıyor geldiğim yeri. Ben evrenselim, Türkiye’yi temsil ediyorum. Ama adam benim bölgemi aşağılarsa, ben onu sahiplenmek mecburiyetindeyim. İki tip insan var: Bir, yıkanlar. İki, yapanlar. Yapanların işi zordur. Düzeyli olacağız, düzenli olacağız, çok çalışacak, planlayacak, üretecek ve başarıyı yakalayacağız. Ama yıkanlar öyle değil. Yıkılacak, kaos olacak, ondan faydalanacak. Çünkü iş kötü gittiğinde “Ben demedim mi?” diyecek. “Bununla olmaz” diyor. Bakıyor ki oluyor. Bu sefer olmaması için yazılar yazıyor, kampı karıştırıp oyuncunun kafasını bozuyor. İşler iyi gidiyor, “oldu ama o yapmadı” diyor bu sefer.
      Kıskançlık da var mı?
      Hayır çıkarcılık var. Medyadakilerin bazıları, emeklerinden daha fazla para kazanıyorlar. Düzgün çalışanlar ses getirmiyor. Kavga, gürültü, saldırı ses getiriyor. Akıl değil, duygu kullanılıyor. Kamuoyu kan görmeye alıştırılıyor. Böyle yapınca o yayın kuruluşundan aldığı para artıyor. Transfer yapanlara dikkat edin, bu üslubu göreceksiniz.
      Ama bazıları da otuz yıldır aynı köşede duruyorlar.
      Bir tane var ondan. O da köşesinde durmuyor, gazeteyi yönetiyor. Herkes onun etkisi altında.
      Sizin de düşmanlarınızı dostunuz yapmaya hiç çabanız yok.
      Hayır. Fazla yok. Üslubumu değiştirmeyeceğim.
      “İt ürür, kervan yürür” der gibisiniz.
      Düşünce belki öyle; ama onu söylemiyorum. Küçükken **** vardı bizim köylerimizde, havlardı, korkardım, geçemezdim evin önünden. Büyüdüm, yine aynı ****ler havlıyor. Baktım hiçbir şey yapmıyor. Adam çok güzel hikaye anlatıyor. Ama içeriği boş. Biz millet olarak hikayeyi severiz. Ne anladın? Hiçbir şey. Ama çok güzel anlattı! Yapılan haksızlığı millet görüyor. Ben ayrıca hakkımı aramak durumunda değilim. Çünkü onlarla savaşırsam, enerjim boşa gidecek.
      Üç dört kişilik bir çete ile mi karşı karşıyasınız?
      Ben onlara bakmıyorum. Yetiştiğimiz alan dar ve fakirdi. Ama, hayallerimiz çok büyüktü. O günden bugüne hep aldığım işi iyi yapmaya çalıştım. Bana yapılan haksızlıkların hesabını sormadım. İsyan etmedim. O gün, açken, kimse imkan vermezken, bana sahip çıkmayanlar, bugün iş iyiyken, bunun da hesabını artık bana soruyorlarsa, bunun ayıbı benim değil, ülkenin. Düzgün, kaliteli, araştırıcı, planlı, programlı, iş üreten adamlar istemiyorlar. Diyor ki “Bu anlayış seni yok edecek”. Halbuki bu düşünce onları yok edecek.
      Maçlar öncesinde Fatih Terim benzeri esip gürlemediğiniz, kendi takımınızın dev, karşınızdakinin cüce olduğunu söylemediğiniz, kendinize güvenmiyorsunuz gibi bir izlenim yarattığınız için ağır eleştirilere uğradınız.
      Ben bilginin, aklın ön planda olmasını düşünüyorum. Duyguyu bunun üzerine koyabilirsiniz. Eğer duyguyu ön plana çıkarırsanız, mantık yok olur. Fatih Hoca’nın da insana bakışının iyi olduğunu düşünüyorum, Mustafa Denizli’nin de. Tarzlarımız aynı olmayabilir. Gayet normaldir. Ben elimdeki gruba çağın gereği olarak neyi nasıl öğreteceğimi biliyorum. Daha önce de belki Fatih Hoca’nın babacan–sert tarzına ihtiyaç vardı. Anlayışlar değişebiliyor zamanla. Babam beni döverdi, niye top oynuyorsun diye. Çünkü pantolon eskirdi. Şimdi aileler çocuklarına diyor ki, futbol oynayın. Dolayısıyla Türkiye’nin dönemlerine iyi bakmak lazım. Bugün böyle, yarın daha farklı olacak.
      Hıncal Uluç’a tek bir sual sormanız gerekse soru ne olurdu?
      “Ne iş yapıyorsunuz?” diye sorardım.
      Erman Toroğlu’na ne sorardınız?
      Valla onu konuşmak istemiyorum. “Ben eleştiririm. Çünkü ben bu mesleği yaptım, kokusunu aldım” diyor. Hıncal’a veya Kazım gibi olanlara demek istiyor ki, “Siz bunların derdini bilmezsiniz”. İşi bilenin, nasıl eleştireceğini daha iyi bilmesi gerekir.
      Kazım Kanat’a nedir sualiniz?
      Onu bırak. Bunların babası, piri Hıncal Uluç’tur.
      Onun sizinle derdi ne?
      Şimdi açıklamayayım. Mahkememiz var. Bir buçuk senedir devam ediyor. Ben futbolcuyken, kampa gelip bana futbolla ilgili soru sorup, bilgi alan birisiydi. Şu tarafını takdir ediyorum ama Hıncal Uluç’un. Anlatım tarzı güzel. Kelimeleri düzgün kullanıyor. Ama hikayesinin içeriğini hiç beğenmiyorum. Medyada sıkıntı veren bu anlayışı getiren bence o. Kötüyü örnek aldılar hep. Ama öbürleri aynı üslubu yüzüne gözüne bulaştırdılar, daha saldırgan oldular. Çünkü kelimeleri kullanamıyorlar. Ayrıca ilişkileri o kadar güçlü değil. Medya içerisinde biraz daha gücü fazla Hıncal Uluç’un. Trabzonspor’dan kovulduğumda Kenan Sönmez’in yanına gittim, Sabah Gazetesi’ne. Kulüple ilgili düşüncemi anlattım. Haşmet de oradaydı. O zaman sanat yorumcusuydu galiba. Futbolla ilgisi yoktu. Sonra bir baktım beni eleştiriyor. Ula Haşmet futbolu bilmiyordun ya. Onun da düzgün yanları var. Sanatta, edebiyatta kendini geliştirmesi, anlatım tarzını güzelleştiriyor. Benim yaptıklarımı anlatsa, herhalde yüzyıl anlatır. Ama kendisinin hiç yapmadığı bir şeyi, sanki çok şeyi yapmış gibi anlatıyor. Neyse, gazetenin politikasında böyle bir saldırganlık anlayışı vardı. Bir baktım ki Hıncal Uluç, o gazeteyi hegemonyası altına almış. Çoğu onun kontrolü altında. O tarafına saygı duymak lazım. Yön verebiliyor. Ama futbolla bir ilgisi yok. Futbolun cazibesinden yararlanıp, kendi gündemini yaratıyor. Spor medyası da bu tuzağa düştü.
      90 Dakika’yı veya Erman Toroğlu’nun programını izliyor musunuz?
      Yok. Bana bir şey vermiyor ki. Kafalarında peşin hüküm var. Beni yok sayanları ben yok saymıyorum. Çünkü birlikte iş yapacağız. Bunun da tek çaresi bir araya gelmektir. Üç yıl çalıştığınız bir yerde, hiç sizinle birlikte olmayan, düşüncenizi bilmeyen bir adam sizi yorumlarsa kamuoyuna, yanlış yapmış olmaz mı?
      “Bir araya gelmemiz lazım.” diyorsunuz; ama bir kere onları yemeğe davet ettiniz mi?
      Benim işim değil. Benim basın toplantılarım, antrenmanlarım var. Herkese açık. Gelebilirlerdi. Davet de yaptım iki kez spor müdürlerine. Muhabir, yorumcu, kim varsa alın gelin dedim. Yine gelmediler. Ben şahıs olarak niye gideceğim ona? Siz bana saldırıyorsunuz. Size gelip konuşacağım! O zaman benim kişiliğim değişir.
      Şahsi olarak çağırmanızı beklediler belki.
      Kim o ya? Eğer arayıp bana bir şey sormuşsa da ilgilenmemişsem o zaman haksızlığı ben yapmışımdır. Farklı düşüncelerin olması gerektiğine inanırım. Ama fikir olmalı içinde. “Ben seni istemiyorum” diyor. Bu fikir değil ki. Hem beni yok sayıyorsun hem de beni konuşuyorsun.
      Filli Boya reklamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
      Milli Takım’da Filli Boya. Peki Milli Takım’ın neresinde bunlar? Ama Filli Boya’da varlar. Niye? Milli Takım başarılı. Hangi katkıları var? İşin içinde hiç yoklar ki. İşte onun için diyorum ki bir, futbolun tansiyonunu yükseltmek, bir de kalitesini yükseltmek isteyenler var.
      Öcal Uluç da Hıncal Uluç’un tam tersine yazdı.
      Yazılarının iki tanesinde beni eleştirdi. Haklıydı kendi açısından. Ben haksız bir yergi kadar, haksız bir övgü de istemiyorum. 100 tane varsa medyada, bunun 95’i iyi. 5’i sıkıntı yaratıyor. Şimdi kazançlarına bakalım. Öcal mı, Hıncal mı daha çok kazanıyor? Hıncal kazanıyor. İşte sıkıntı bu. Akıl, bilgi, daha Türkiye’de yerini ve hakkını bulmadı.
      Kaç milyarlık dava açtınız?
      Para önemli değil. Toplam 25 mi, 30 mu öyle bir şey. <font size='3'><b>Biz göreve geldikten sonra, yazın Ümit Davala ile Arif’in bir mankenle adı geçiyor. Sekiz ay sonra Slovakya maçı var. Kamptayız, yazı çıkıyor. Niye? Kampta gerginlik olsun, Şenol gitsin. Eylülde Milli Takım antrenörlerinin toplantısı vardı İsviçre’de. Orada bizden üç tane sporcu ismi istiyorlar, “Üçü de size ait olmayacak.” diyorlar. Biz yazıp veriyoruz, üç yabancı sporcuyu. Marttaki kampta “Nasıl hoca ki, oyunculara güvenmiyor, listeye ismini koymadı” diye yazıyor bu. Yani oyunculara güvensizliğimi salacak ki, başarısız olunsun. Sırf ben başarısız olayım diye, ülkeyi batırmaya çalışan adamlar bunlar ya! Bunları konuşmaya değmez. O kadar çok işimiz var ki.</b></font id='size3'>



      |
      |




    • Yüzbaşı
      280 Mesaj
      01 Eylül 2003 13:07:49 Konu Sahibi
      Kemal Belgin in 31/08/2003 tarihli Milli Gzatedeki yazısı

      Lucescu ne dedi?

      Beşiktaş’ın Rumen Teknik Direktörü Lucescu’yla Ankaragücü maçından 3-4 gün önce karşılıklı oturup kimsenin göremeyeceği bir yerde yemek yiyip, geç saatlere kadar futbol konuştuk. Bundan önceki uzun futbol konuşmamızda geçen sezon Malatya’ya gitmeden bir kaç gün önceydi. Hoca, Türkiye’de futbolu en sağlıklı yorumlayan kişi olarak bizi görmüş, arada bir böyle sohbet yapıyor. Konuştuklarımızı hiç bir şekilde ne gazeteme, ne de ekrana taşıyorum. Çünkü bunlar, önemli bir futbol adamının güvendiği bir gazeteciye sırlarını ve içini dökmesidir ama şimdi yeri gelmişken yani Denizlispor maçıyla bire bir bağlantılı olduğundan ve de maçtan sonra Lucescu’nun kendisi konuyu dile getirdiğinden o konuşmanın bu olguya ait bölümünü şimdi yazacağım. Lucescu o gece bana şunları söylemişti: Türk spor basınında yazılanları, televizyonlarda konuşulanları anlayabilmek, kavrayabilmek, ömrünü futbola vermiş, bilim ve ilim peşindekiler için çok zor. Beşiktaş neden çift santraforla oynamıyor diye yaygara yapıyorlar. Takımımın yapısı orta saha adam zenginliği ve çeşitlemeleri üzerine kurulmaya uygun. Kaldı ki, futbol dünyasında özellikle son 10 yılda en büyük firmalar bile tek santraforla oynuyorlar. Bir de Ahmed Hassan ilk 11’de oynamalıdır diye tutturdular. Futbolda hiç bir zaman böyle saplantıya yer yoktur. Ahmed Hassan, şu anda Beşiktaş’ın oyun sistemi ve felsefesi için çok faydalı bir konumda değil. Bir de Tümer’le Sergen’i hatta yanlarına Ahmed Hassan’ı da koyarak Beşiktaş’ı niye sahaya sürmüyorsun diye yazıyorlar. Yani diyorlar ki, intihar et. Ve bunları yazanlar da hepsi birer koyu Beşiktaşlı. Ya da o takımda zamanında forma giymiş olanlar. Bütün bu çağdaş futbol, oyun alanına yerleşme, oyun alanını en iyi biçimde kaplama, topa daha fazla sahip olma gerekliliklerine ters düşen önerilerdir. Bir gün bunları sahaya yansıtıp Beşiktaş’ı ne hale sokmak istediklerini onlara göstereceğim”.

      İşte Denizli’deki maçtan sonra da Lucescu aynen şunları söylüyordu: “Çift santraforla oynamamız, orta sahadaki kalabalık ve zengin çeşitlemeye karşı takımı nasıl bozdu görüldü.”

      Beşiktaş, oyunun ilk bölümlerinde Ahmed Hassan ve Sinan’ın ileri uca saplı kalması yüzünden orta sahadaki bir kelle eksikliği yaşayıp Kaan Dobra’nın da çok sık hücumlara çıkışı yüzünden büyük sıkıntılar yaşadı. Beşiktaş’ın rakiplerine bu kadar pozisyon tanıdığı Lucescu devrinde az görülmüştür ama 2, biri ustalık, biri piyango gol maçı bir anda koparıverdi gibi. Sonra ikinci yarıya Dantela örgüsünden çıkmış, golle başlayan Beşiktaş için daha doğrusu Beşiktaş’ı yazan Beşiktaşlılar için, Lucescu’dan bir ders daha başlayacaktır. O da Ahmet Dursun’un ikinci santrafor olarak Sinan’ın yanına konuluşu ve de onların arkasında Sergen’in bulunuşuydu bu... Böyle olunca Beşiktaş’ın 3 adamı rakip ceza sahasının önlerinde kaldı. Ön liberolar Tayfur’la Giunti’nin arası bu oyuncularla 40-50 metre açılıverdi. Ben 3-0’dan sonra maçı izlediğim Bayramoğlu Basın İlan Kurumu Tesisleri’nde “Beşiktaş’ın işi şimdi çok zorlaştı. Bu maçın sonucu belli olmaz deyiverdim” herkes şaşırdı. Abi, maç 3-0 bundan sonra ne olur ki dediler ama olanları herkes gördü. Bir 10 dakika daha olsaydı belki de Beşiktaş maçı da kaybedecekti.

      Lucescu, Beşiktaş yorumcuları ve Beşiktaş yazarlarına son bir kez daha uyarı yapmıştır. Demiştir ki, “Bizi çift santraforla oynamaya zorlamayın. Bizi hem Sergen, hem Tümer, hem de Ahmed Hassan’la aynı 11’de oynamaya zorlarsanız, Beşiktaş’a kötülük etmiş olursunuz.” İşte, Beşiktaş-Denizlispor maçının perde arkası mı dersiniz, sırrı mı dersiniz, ne derseniz deyin ama bir kere daha vurgulayayım, “Geçen sezondan beri değindiğim gibi Beşiktaş’ın gerçek rakipleri sahada değil ekranlardaki ve gazetelerdeki Siyah-Beyaz patentli yorumcularıdır.” Lucescu’nun da vereceği ders artık tükenmiştir. Geçen sezon Lazio’ya neden elenişinin perde arkası ve sırları da bu derslerin içinde yatmaktadır. Hoca, bir gün bundan bahsederse sohbetlerimizde, konuyla ilgili açıklamalarını size aktarırım
      |
      |




    • Yarbay
      7604 Mesaj
      01 Eylül 2003 14:23:08
      abi 3 aylik yazi yapistirmissin artik yazmasan sana yeter...
      |
      |
    • Yüzbaşı
      784 Mesaj
      01 Eylül 2003 17:02:28
      3-0 dan 3-2 olmasının tartışılacak bir konu olduğuna inanmıyorum.
      Her zaman olmaz bu. Önemli değil bence
      |
      |
    • Çavuş
      41 Mesaj
      01 Eylül 2003 18:07:49
      ben maçı erman hocanın deyimiylen çıplak gözlen izledim. denzili geçen seneki denizliden eser kalmamış o.saha ve defans, o.saha ve forvet uyumu yok ama yine de bjk ye karşı mutlak pozisyonlar buldular.hakem olmasa maçı kesin denzili kazanırdı. Centilmen seyirciyi çığrından çıkartan dereli yi kınıyorum. Yani bjk formsuz,kazanıyor ama o süper defansı s.o.s. veriyor
      |
      |
Reklamlar
sohbet
haberler
SEO
Blogio
Veri Merkezi;Metro Ethernet;Cloud Sunucu
Bu sayfanın
Mobil sürümü
Tablet sürümü
Mini Sürümü

BR3
0,172
1.2.165

Reklamlar
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.