Şimdi Ara

++ türlerin ayrışması (2. sayfa)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir (1 Mobil) - 1 Masaüstü1 Mobil
5 sn
77
Cevap
0
Favori
6.680
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: önceki 1234
Sayfaya Git
Git
sonraki
Giriş
Mesaj
  • quote:

    Orjinalden alıntı: vezir

    bu tartışmalr sonuç alması biraz zor , çünkü tüm canlı hayatın dünya üzerinde kapalı bir evre içinde olduğunu öne süren fikirler için bir şeyi bir başkasına bağlama gereksinimi zorunludur.

    halbuki belirli evrelerde dünyaya gelmiş ve tohumlanmış olabileceklerini farazi olarak bile düşünmek yeni bir açılım sağlayacaktır.Kimin yaptığı ve nasıl olduğu konusu bu tartışmaların dışında, ancak büyük yaşam ağcında yeni bir başlangıç ve müdahaleler olabilme olasılığı,yaşayan ve yaşamış olan tüm canlıları birbirine ağaç dalı şeklinde bağlamaktan daha akılcı görülmektedir.

    Tamamen reddetmeden önce, hayatın dünya üzerinde müdahaleler ile değişebileceği (sadece doğa olayları değil) fikrini en azından olasılık anlamında kabul etmek gerekmektedir.

    "Bilimsel açıdan düşündüğümüzde, canlıların ortak atadan gelerek ve evrimsel bir süreçten geçerek bugünkü durumlarına gelme olasılığı olabileceği gibi, doğaüstü bir güç tarafından müdahalelerle ayrı ayrı yaratılıp, soylarını devam ettirme olasılığı da bulunmaktadır" dememiz mi gerekmektedir?
    _____________________________




  • quote:

    Orjinalden alıntı: Deep Impact

    işte bu ifadeler monitörde kalmaktadır (kağıt üzerinde) . bu düşünceleri destekleyecek argümanlarımız mevcut değildir. hal öyle olsa idi milkyon yıllık geçmişe sahip insanların kutuplardan ekvatora kadar her coğrafyada yaşaması bizlere farklı insan türlerini meydana getirmesi gerekirdi.

    ya da 300 milyon yıllık köpekbalığı fosilleri ve diğer milyonlarca yıllık fosiller günümüz ile pek farklılık göstermemekte.

    dolayısı ile ifadeleriniz varsayımdan ibaret kalmakla birlikte bilimsel destekten yoksun olduğunu düşünmekteyim.


    Homo sapiens'in geçmişi 200000 yıldır. Afrika'dan ayrılmaları da 50000-100000 yıl öncesine dayanır. Bu sürenin kısalığı ve insan türünün başarısı(seçilime daha az uğrar) göz önüne alındığında türdeki özelleşmelerin çok yüzeysel kalması (saç rengi, göz rengi, boy gibi), bunun sonucunda ayrı türlere dönüşmemesi gayet normal.

    Bir türün 300 milyon yıl boyunca çok az değişmesi evrimin olmadığını değil, bu özel türün çok başarılı olduğunu gösterir (bkz. timsah, hamamböceği). Ve böyle türlerin sayısı çok azdır.
    _____________________________
    Her domates sulu olsa imtihan olur muydu?




  • Evrim ideolojisi
    Bilim Araştırma Vakfı’nın davetlisi olarak ülkemize gelen Paleontolog Prof. Dr. Duane Gish, konferansta özetle dedi ki:
    Canlıların kökenini araştırmak için başvurulabilecek en somut deliller, fosil kayıtlarıdır. Yani yaratılış veya evrimden, hangisinin doğru olduğunu saptayabilmek için, fosil kayıtlarının, hangisini desteklediğini incelemek gereklidir. Evrimciler, “Tesadüflerle, ilkelden gelişmişe doğru bir ilerleme kaydederek bugüne gelindi” diyorlar. Evrim gerçek olsaydı, evrimcilerin iddia ettikleri yüz milyonlarca yıl boyunca gerçekleşen evrim sürecinde, yüz milyonlarca canlı, kendinden önceki bir türden bir sonraki türe doğru gelişecekti. Bu ise, kaçınılmaz olarak yüz milyonlarca “ara-geçiş formu”nun varlığını gerektirirdi. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir.

    Fosil kayıtlarının evrimi desteklemediği ortadadır. Kediler hep kedi, maymunlar hep maymun ve insanlar hep insan kalmışlardır. Evrimciler çarpık değerlendirmeler yapıyor. Kendi teorilerine uydurmaya çalıştıkları zamanlama metotlarını sık sık değiştirerek, yeni ortaya çıkan bilgilerin ışığında evrimi geçerli kılmaya çalışıyorlarsa da, bu çabaların faydasız olduğunu da biliyorlar.

    Başlangıçta umduğu fosillerin bir türlü bulunamadığı görülünce, fosil kayıtları ve teorisinin birbirleriyle tutarsızlığını açıklamak için, Darwin’in bulduğu çözüm, yani fosil kayıtlarının çok eksik olduğu iddiası ileri sürüldü. Oysa şu anda Darwin’in döneminden beri 120 yıl geçti ve fosil kayıtları çok miktarda arttı. Bugün 250 bin farklı türün fosili mevcut. Ancak durum başlangıçtan farklı değil. Hâlâ Darwin’in bulunmasını umduğu fosillerden iz yoktur.

    Karmaşık canlıların gelişmeleri için gereken milyonlarca yılda bırakmaları gereken fosillerin hiçbirinin mevcut olmayışı, bu teoriyi herhangi bir dayanaktan yoksun bırakır. Bu karmaşık canlıların birdenbire ve evrim açısından “dramatik” biçimde ortaya çıkışlarını açıklamak amacıyla girişilen jeolojik, iklimsel, atmosferik ve kimyasal çabaların hepsi çökmüştür. Bu kadar şüphe götürmez delillere rağmen, eğer bir kimse bu karmaşık canlıların hiçbir iz bırakmadan evrimleştiğine inandığını söylerse, elbette bu modern bilime zıttır. Bu kişi, evrime, bilimsel gerçekler ışığında değil, bilimsel gerçeklere rağmen inandığını kabul ediyor demektir. Nitekim evrimi savunan çevrelerin, içinde bulunduğu durum da budur. Bu ise, evrimi bilimsellikten uzaklaştırarak bir ideoloji haline sokmuştur.

    Evrimciler insanın maymundan evrimleştiği düşüncesinde idiler. Ancak bu evrim süreci ve fosil kayıtları da yine en çok evrimciler tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Evrimcilerin, “Maymunla insan arası” olarak açıkladıkları Australapithecus aferensis, insan gibi iki ayağı üzerinde yürümüyordu. Bazı hareketler [mesela bir daldan meyve koparmak] için kısa süreli olarak dikilmesi, onun insan olduğu anlamına gelmiyordu. Günümüz paleontoloji araştırmaları ise, bunun artık soyu tükenmiş bir maymun cinsi olduğunu söylüyorlar.

    Eugene Dubois, insanın maymundan evrimleşerek geldiğini söylemişti. 1891’de önce bir kafatası ve bundan 15 m. uzakta bir uyluk kemiği buldu. Ardından buluntulara 3 adet diş eklendi. Dubois bunların tek bir canlıya ait olduğunu iddia etmekle kalmadı, 900 cc olarak hesapladığı kafatasından hareketle ilkel bir maymun ve uyluk kemiğinden hareketle de dik yürüyen bir insan türü olduğunu ortaya attı. Buna Homo erectus [Dik yürüyen maymun] adını verdi. Bu yanlış iddia, evrimcilerce sevinçle karşılandı.

    Ne var ki, Dubois bile, bir süre sonra kendisinin de ikna olmadığını ve bunun bir maymuna ait olduğunu düşündüğünü itiraf etti. Birçok bilim adamı da bunun Pithecantropus türü bir maymuna ait bir kafatası olduğu konusunda birleştiler.

    İkinci örnek Pekin Adamı da bundan farklı değildir. Evrimciler hiçbir tutarlı iddia ortaya koyamadılar, iddialarını destekleyen hiçbir fosil kaydı bulunamadı ve evrimin, bilimsellikten uzak “İdeolojik bir çalışma” olduğu anlaşılmış oldu.

    Kaynak:http://www.dinimizislam.com/default.asp
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • Evrim efsaneye dayanır
    Bilim Araştırma Vakfı’nın düzenlediği, yerli yabancı ilim adamlarının katıldığı konferansta konuşan Amerikalı biyolog Prof. Dr. Kenneth Cumming dedi ki:
    Evrim efsaneye dayanır. Şöyle ki, Enuma Elish destanı Yunan filozoflarını çok etkiledi. Thales, Aristo ve Platon felsefi teorilerini Sümerler’in destanından esinlenerek oluşturmuşlardı. Yunan filozoflarının doktrinleri ise Lamarck’a kadar uzandı. Lamarck ilk defa, canlıların basitten mükemmele doğru değiştiğini söyleyerek konuyu güncelleştirdi. Lamarck, bugünkü zürafaların geçmişte boynunun kısa olduğunu, ancak ağaçların yüksek dallarına uzandıkça boyunlarının da uzadığını iddia etmişti. Genetik biliminden habersizdi. Bugün böyle bir gelişimin, biyolojik olarak imkansızlığı ispat edilmiştir. Lamarck’tan sonra, bu safsatayı Darwin tekrar gündeme getirdi.

    Darwin’in fikirleri, temel olarak gözlemlere ve doğal seleksiyon, ayıklama adını verdiği bir mekanizmaya dayanır. Buna göre bütün canlılar, ortak bir ataya sahiptir ve türler bu ortak atadan zamanla, yavaş yavaş çeşitlenerek ortaya çıkmıştır.

    Darwin’in zamanında genetik ve mikrobiyoloji gibi hücre ve üreme konularına bilimsel açıklamalar getiren bilimler mevcut değildi. Bunun için iddialarına karşı, kesin bir şey söylenemiyordu. Bu bilimlerin ortaya çıkması, Darwin’in teorisini temellerinden sarstı. Bu durumda evrimciler de yeni yollar aramak durumunda kaldılar ve teoriye mutasyon mekanizması eklendi.

    Bu iddiaya göre, mutasyonlar, yani canlının genetik şifresi DNA’da meydana gelen hasar, bozulma ve kopmalar neticesinde yeni canlılar oluşuyordu ve doğal seleksiyon bunları ayıklayarak güçlülerin hayatta kalmalarını sağlıyordu.

    Oysa bu durum teoriyi kendi içinde bile çelişkili hale getirmişti. Çünkü mutasyonlar canlıya zarar verip yaşama şansını azaltıyordu. Zaten çok nadiren meydana gelen bir mutasyon, üstelik de kazanılan özelliğin bir sonraki nesle aktarılabilmesi için ancak üreme hücrelerinde olması gerekirken, canlıya büyük zarar veriyordu. Tek bir faydalı mutasyonu tanımlamak bile çok zorken, türü değiştirebilecek bir mutasyonlar zincirini düşünmek imkansızdı.

    1953’de Miller bir deney gerçekleştirdi. Evrimcilerin iddialarındaki doğal seleksiyon mekanizmasının tek bir örneğinin bile mevcut olmadığını, çeşitli sebeplerden dolayı hayvan toplulukları sayılarında değişme yaşandığını, ancak hiçbir zaman bir kedinin köpeğe, bir çamın meşeye dönüşmediğini ispat etti. Moleküler düzeyindeki incelemelerinde, aminoasitlerin yapılarının evrimle açıklanamayacağı görüldü.

    Bütün canlılarda, rastgele değil, çok muntazam bir dizayn vardır. Buna göre canlı organizmalar, bir makinenin parçaları gibi yüzlerce, binlerce parçanın, daha doğrusu sistemin birlikte çalışmasıyla hayatlarını devam ettirmektedirler.

    Bu çok sayıdaki parçanın herbiri birbiri ile mükemmel bir uyum içinde çalışmaktadır. Mesela vücudun savunma sistemleri, organizmanın korunması için antikor oluşumu, hücre temizliği ve iltihabi reaksiyon gibi karmaşık metotlar kullanırlar. Yara tamiri, kan pıhtılaşması gibi birçok döngü reaksiyonları meydana getirirler. Olayların kendine has oluşları ve kontrolün oluşumu üst düzey bir dizayna işaret etmektedir. Böyle üstün bir dizayn tesadüfler sonucu ve rastgele oluşmuş olamaz. Bu, bir sisteme ait olan ve birbiriyle uyumlu bütün parçaların, ancak o sistemi bütünüyle tanıyan bir Yaratıcı tarafından ortaya çıkarılmış olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Bu parçaların her birinin yapısı, iç mekanizması ve işleyişindeki harikalık da o yaratıcının varlığına birer delildir.
    [Kur’an-ı kerimde ilk insanın topraktan, neslinin ise nutfeden yaratıldığı bildiriliyor. İlim ilerledikçe Kur’an-ı kerimin bildirdiği bu gerçek daha iyi anlaşılıyor.]

    Kaynak:http://www.dinimizislam.com/default.asp
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • Evrim ve tesadüfler
    Prof. Dr. Cevat Babuna konuşmasına şöyle devam etti:
    İnançsız evrimcilere göre, bir organizma veya bunun temsilcisi olan hücreler, bir işi yapa yapa öğrenirler ve sonunda ona göre uyum sağlarlar. Mesela zürafanın boynu yüksek dallardan gıda temin etmeye çalışa çalışa uzamıştır. Parmaklarımız sert cisimlere vura vura koruyucu olan tırnağı geliştirmiştir. Türler ve hücreler arasında bir hayat savaşı vardır. Bu savaşta kuvvetli olan zayıfı tasfiye eder.

    Sadece hayatın başlama noktası, bütün bu iddiaların ne kadar geçersiz ve saçma olduğunu ortaya koymaktadır.

    Dünya kurulalı beri hiçbir sperma hücresi, dölleme görevini yaptıktan sonra tekrar geri dönmek ve ana hücrelerine yaptığı işler hakkında bilgi vermek imkanını bulamamıştır.

    Madem ki, sperma ana hücresinin ve spermanın, kendisini ne gibi görevler beklediğini önceden bilmesine imkan yoktur. O zaman kendisine özel yapıyı veren ve bir sürü tedbirler aldıran nedir?
    Spermanın başına koruyucu zırhı yerleştiren, birtakım hücreleri yok edecek eritici silahları taşıtan hangi kuvvettir?

    Bilim dünyasının bile ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında öğrenebildiği insan hücresinin kromozom sayısının 46 olduğunu sperma nereden biliyor?

    46’dan daha fazla kromozomlu bir insanın sakat olacağını, hatta öleceğini ve bu sebepten kromozom sayısını yarıya indirmesi gerektiğini nasıl öğrenmiştir? Yola çıkmadan önce görevinin başka bir hücreyle birleşmek olduğunu da bilmeden, üstelik bu işlemi 20. asırda değil, onbinlerce yıldan beri kusursuz olarak yerine getirmektedir.

    Bu bilgileri ne kendisini yapan ana hücreden, ne de dünyadaki antropologlardan veya jinekolog doktorlardan alması mümkün değildir. O halde bu tedbirler ve ince mühendislik hesapları hangi kuvvetin eseridir?

    Kromozomlarını indirgeyen sperma hücresi, taşıdığı yüzbinlerce genin kontrolünü hangi bilgisayarlarla yapmakta ve bunların yeterli olmadığını görerek yarıştan niçin çekilmektedir?

    Çocuğun cinsiyetini verecek kromozomlar X ve Y harfleriyle adlandırılır. Yumurtacıkta daima X kromozomu vardır. Sperma ise yarısı X, yarısı Y kromozomlarından oluşan bir kombinasyona sahiptir. Yumurtacık, X kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenirse, döllenmiş hücrede XX kromozomları olur ve çocuk dişi olur. Y kromozomu taşıyan bir sperma döllerse, çocuk XY kromozomlu olur, yani erkek olur. Buradan da anlaşılabileceği gibi, cinsiyeti tayin edecek spermadır, yani babadır.

    Bu bilgilere göre, doğacak çocukların % 50’sinin erkek ve % 50’sinin kız olması gerekir. Halbuki gerçekte bu böyle olmamaktadır.

    Normal hayatta dış şartlara kadınlar erkeklere göre daha dayanıklıdır. Mesela düşük kilolu bebeklerin kuvözlerde erkek çocukların yaşama şansı, kız çocuklara oranla daha azdır.

    Aynı şekilde büyüklerde de, çeşitli sebeplerle erkekler kadınlardan daha çok ölmektedir. Harpler, trafik kazaları vs. ele alındığında, dünya üzerindeki erkek sayısının gittikçe azalan bir çizgi izlemesi gerekirdi.

    Bu şekilde, sonunda sadece kadınlardan ibaret bir dünya ortaya çıkardı. Halbuki herkes biliyor ki, dünyada kadın erkek sayısında belirli bir denge vardır ve bu denge değişmemektedir.

    Bütün bunlara rağmen, aklı başında olmak kaydıyla, her şeyin tesadüfen meydana geldiğini söyleyebilecek bir kişi çıkabilir mi?

    Kaynak:http://www.dinimizislam.com/default.asp
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • Konu içerisinde Ara Geçiş Formu'ndan bahsedilmiş.Bu kanıya varanların en büyük dayanağı ise Archaeopterix Kuşudur.Bu konu ile ilgili şu bilgileri eklemek isterim ;

    Archaeopterix, üzerinde en çok tartışma yapılan fosillerden birisidir.Birçok biyoloji kitabında bu varlığın, kuşlarla sürüngenler arasında geçiş formu olduğu yazılmaktadır.Yapılan çalışmalarda, Archaeopterix'in büyük bir kuş olduğu otoriteler tarafından kabul edilmiştir.Ancak , bu canlı sürüngenlere benzeyen özellikleri de taşır.
    Sürüngen Özellikleri

    • Kanatların kenarında pençe benzeri yapıların bulunması
    • Dişlerin varlığı
    • Kuyruğunda omurganın bulunması


    Kuş Özellikleri

    • Tüylerin olması
    • Kanatlara sahip oluşu
    • Uçuşu


    1977 yılında Yale üniversitesi profösörlerinden John Ostrom, yayınlamış olduğu makalesinde, Archaeopterix'in yaşadığı jura devrinden daha eski tabakalar arasında gerçek bir kuş fosili bulunduğunu açıklamıştır.Ostrom'a göre, Archaeopterix'ten daha yaşlı tabakalar arasında kuşların bulunması, Archaeopterix'in bir geçiş formu olmadığını göstermektedir

    Kaynak : Zambak 10.sınıf Biyoloji Kitabı

    Ek olarak şunları da söylemek istiyorum.Fosil çalışmalarının yapıldığı bölgelerde (yanlış hatırlamıyorsam orta asya) insanların en büyük geçim kaynağı bu fosilleri arkeologlara pazarlamaktır.Oradaki insanlar buldukları fosilleri topraktan alıp kendi alanlarında saklarlar.Ne zaman arkeologlar gelir ise bu insanlar da fosilleri satar.Kimi zaman iki fosilin birbirine çok benzediği, hatta ikisinin birlikte olduğu düşünülmüştür.Archaeopterix'in geçmişi de buna dayanır.Fosil satan bir çiftçi bulduğu iki adet fosili saklar iken tesadüfen bu iki fosil yanyana kalmış ve yine bir tesadüftür ki yanyana kalan bu iki fosil birbirine uyumludur.Buradan yola çıkan evrimciler Archaeopterix'in bir geçiş formu olduğunu söylerler; fakat çiftçinin açıklamaları üzerine Ara Geçiş Formu bahsi de kapanır


    Bir diğer konu At ile Eşek'in birlikte yaşamaları ve üremeleridir.Evet at ile eşek üreyebilir ; fakat oluşan yeni birey aynı özelliğe sahip midir ? Katır üreyemez.Kısırdır.Bu sebeple Katır bir tür değildir.Bunu da eklemek istedim
    _____________________________




  • quote:

    Orjinalden alıntı: Really
    Homo sapiens'in geçmişi 200000 yıldır. Afrika'dan ayrılmaları da 50000-100000 yıl öncesine dayanır. Bu sürenin kısalığı ve insan türünün başarısı(seçilime daha az uğrar) göz önüne alındığında türdeki özelleşmelerin çok yüzeysel kalması (saç rengi, göz rengi, boy gibi), bunun sonucunda ayrı türlere dönüşmemesi gayet normal.

    Bir türün 300 milyon yıl boyunca çok az değişmesi evrimin olmadığını değil, bu özel türün çok başarılı olduğunu gösterir (bkz. timsah, hamamböceği). Ve böyle türlerin sayısı çok azdır.


    hangi tür başarılı değildir ki ?

    mesela kaotika afrika köpeğinin sırtlana döneceğini iddia etmektedir. afrika köpeği başarısız bir tür müdür ?

    başarısız bir türün hayatta kalma şansı var mıdır ?

    isterseniz örnek verelim.

    bir habitatın mükemmel hayvanı başka habitatın başarısız hayvanı olsun.

    acaba bu hayvanın habitatını değiştirirsek ve bu tür orada başarısız bir tür olursa acaba nesli mi kaybolur yoksa evrilir mi ?

    o zaman nesli tükenme tehdidinde olan hayvanların hepsinin evrilmesi gerekmez mi ?

    ayrıca tabiaatta bütün canlılar doğar büyür yaşar ölür. siz de bir de evrilir mi diyorsunuz ? bazı canlılar daha az bazıları da daha mı çok evrilir. evrilir derken kriteriniz nedir ?hangi canlı evrilir hangisi evrilmez ?
    _____________________________
    Zamanını dolu işlere harcamazsan, boş işler zamanını harcar. (deep)




  • Evrilmek için de belirli bir seviyede hayatta kalmak gerekir. Yoksa nesil tükenir zaten.
    Evrim canlılın kendi isteğiyle yaptığı bir şey değildir. Evrim zorundalıktır. Fizik kanunlarının bir sonucudur. Her kimyasal tepkime varlığını devam ettirebilmek için ortam koşullarına uymaya zorlanır. Ve kendisi de buna uyum sağlamak için etkiye karşı tepki gösterir. Canlılık da kimyasal birtakım tepkimelerin sistemli bir biçimde gerçekleşmesi dışında hiçbir şey değildir ve her kimyasal tepkime gibi o da uyum sağlar, gelen etkiye karşı olabildiğince uygun tepki göstermeye çalışır.

    Neden canlılar doğaüstü ya da bu evrene dahil değilmiş gibi apayrı düşünülüyor anlamıyorum. Evren dahilinde 114 elementin ya da bulunabilecek bütün elementlerin dışında bir maddeden oluşma gibi bir şansımız mı var sanki?

    Veya benim hücrelerimde gerçekleşen oksidatif fosforilasyon, kimyaya aykırı bir tepkime midir? Olmayacak, olamayacak bir şey midir? Tabi ki hayır.
    _____________________________
    Elektronik Mühendisi




  • quote:

    Orjinalden alıntı: Deep Impact
    hangi tür başarılı değildir ki ?

    mesela kaotika afrika köpeğinin sırtlana döneceğini iddia etmektedir. afrika köpeği başarısız bir tür müdür ?

    başarısız bir türün hayatta kalma şansı var mıdır ?

    isterseniz örnek verelim.

    bir habitatın mükemmel hayvanı başka habitatın başarısız hayvanı olsun.

    acaba bu hayvanın habitatını değiştirirsek ve bu tür orada başarısız bir tür olursa acaba nesli mi kaybolur yoksa evrilir mi ?

    o zaman nesli tükenme tehdidinde olan hayvanların hepsinin evrilmesi gerekmez mi ?

    ayrıca tabiaatta bütün canlılar doğar büyür yaşar ölür. siz de bir de evrilir mi diyorsunuz ? bazı canlılar daha az bazıları da daha mı çok evrilir. evrilir derken kriteriniz nedir ?hangi canlı evrilir hangisi evrilmez ?

    Başarısız türler evrim geçirir diye birşey yok. Her tür evrim geçirir ama başarısız olanlar elenir. Doğanın ya da türlerin bir amacı yoktur.

    @kaotika'nın ara geçiş formu olarak gösterdiği bu köpeğin ilerde sırtlana evrileceği ise biraz fazla iddialı bir söz bence. Neden böyle birşeye ihtiyaç duysun ki? Eğer türünü şu anki haliyle bir sırtlana göre daha iyi devam ettirebiliyorsa, sırtlana evrilmesi için bir sebep olmaz. Ha, evrim sebep aramadığı için bu hayvan sırtlana dönüşüp türünü devam ettirebilrcek özelliklere hala sahip olabilir ve çoğaşabilir, orası ayrı. Ama köpekten başlayıp sırtlana doğru yol almaya başladı diye ille de bu değişimin devamını getirip sırtlan olacağını söylemek bence yanlıştır.

    Hayvanların habitatlarını değiştirmek konusuna gelince... Eğer bu değişim, hayvanın evrim ile uyum sağlayabileceği kadar yavaş gerçekleşirse, hayvan evrilip yeni duruma adapte olabilir. Ama bugün insanoğlunun yaptığı gibi hızlı bir şekilde doğanın dengesini bozarsanız, hiçbir hayvan türü buna uyum sağlayamayacak ve yeni şartlada hayatta kalanlar kalacak, kalamaynaların da soyu tükenecektir. Çünkü evrim için gerekli süreleri yoktur.

    Ama olaya bir de başka açıdan bakarsak, aslında uzun vadede bu hayvanların soyunun tükenmesi de evrimin bir parçası olarak görülebilir. Dünya'nın endüstrileşmeden sonraki haliyle uyuşmayan canlıların soyu tükeniyor, geriye bu durumla başedebilen bireyler kalıyor. Başedebilen bireyler de isteseler de istemeseler de çeşitlenecek ve duruma ayak uydurabilenler yeni türleri oluşturacak.

    Peki hangi canlılar evrilir, hangisi evrilmez? Cevap: hiçbirinin ne evrilmesi ne de evrilmemesi için bir sebep yoktur. Hepsi evrilebilir de, hiçbiri evrilmeyebilir de. Ama Dünya üzerinde milyonlarca canlı türünün hiçbirinin değişmeden soyunu devam ettirmesi, inceleme süresini uzattığımız takdirde değişerek soyunu devam ettirmesi ihtimalinden çok daha düşük bir ihtimaldir. Bir zarı sürekli atarsak, eninde sonunda 6 gelecektir.
    _____________________________
    War is not nice.

    Barbara Bush




  • Bir zamanlar Evrimi savunan ve bir zamanlar ateist bir felsefeci Olan Malcolm Muggeridge şöyle itiraf etmektedir:
    Ben kendim, evrim teorisinin, özellikle uygulandığı alanlarda,
    Geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden Biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu Kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla Kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır. (Malcolm Muggeridge,The End of Christendom, Grand Rapids: Eerdmans,1980, s43)
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"
  • Ünlü ingiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir
    Evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:
    Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, Türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak Aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, Aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (Derek A. Ager, “The Nature of the Fossil Record”, Proceedings of the British Geological Association, c. 87,1976, s. 133)
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"
  • Harvard Üniversitesi paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de Bir evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği bu Çıkmazı şöyle açıklar:
    Eğer birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı hominid
    (insanımsı) çizgisi varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne oldu?
    Açıktır ki bunların biri diğerinden gelmiş olamaz. Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel bir gelişme Trendi göstermemektedirler. (S. J. Gould, Natural History, c. 85,
    1976, s. 30)
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"
  • Evrimciler “Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens” sıralamasını yazarken, bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler.
    Oysa paleoantropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus’un dünyanın farklı bölgelerinde aynı dönemlerde yaşadıklarını göstermektedir. (Alan Walker, Science, c. 207,1980, s. 1103; A. J. Kelso, Physical Antropology, 1. baskÝ, New York: J. B.
    Lipincott Co., 1970, s. 221; M. D. Leakey, Olduvai Gorge, c. 3, Cambridge:
    Cambridge University Press, 1971, s. 272)
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"
  • Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına “güney maymunu” anlamına gelen “Australopithecus” ismini verirler.
    Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden
    Başka bir şey değildir. Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard gibi İngiltere ve ABD’den dünyaca ünlü iki anatomistin Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş bir maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiç bir benzerlik taşımadıkların göstermiştir. (Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York:
    Toplinger Publications, 1970, ss. 75-94; Charles E. Oxnard, “The Place of
    Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt”, Nature, c. 258,s. 389)
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"
  • Amerikalı kimyacı Stanley Miller, ilkel dünya atmosferinde
    Olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeneğinde birleştirerek ve bu karışıma enerji ekleyerek, proteinlerin yapısında kullanılan birkaç organik molekül (aminoasit) sentezledi. O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin geçerli olmadığı ve deneyde kullanılan atmosferin gerçek dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacaktı. (”New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and Life”, Bulletin of the American Meteorological Society, c. 63, Kasım 1982, s.
    1328–1330.)
    Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller’in kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti. (StanleyMiller, Molecular Evolution of Life:Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules,1986, s. 7)
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"
  • Ben afrika avcı köpeğinin köpek türünden ayrılmak üzere olduğunu söylüyorum. Fakat sırtlana benzeyen yuvarlak kulakları olduğunu belirtmem dışında sırtlana dönüşeceğini söylemedim. nasıl bu yargıya vardınız anlayamadım. Başka bir tür ne demek? Genetik olarak köpekgiller ile çiftleşememesi demek. Genlerin artık uyuşmaması demek. Yani başka bir tür olmak için ille de şeklin şemalin daha fazla değişmesi gerekmiyor.

    Ayrıca lütfen evrimin ne anlattığını daha iyi kavrayalım. Evrim tek bir canlının değişimi değildir. Öyle bir kelimedir ki günlük hayattaki değişim kelimesi ile karşılanamaz. Bir cismin çevre şartları ile şekli değişir, oysa evrim değişen bir varlığı değil, konseptin değişimini anlatır. Bir araba üretilir ve hurdaya ayrılır, oysa arabanın evrimi derken değişen tek bir araba değildir.

    Evrimin kanıtları fosilerdir, Genel olarak evrim tartışmalarında "Şu canlı neden evrinmiş, şu neden evrinmemiş ya da hangi canlılar evrinir gibi konu dışı sorular ya da kelimelere farklı anlamlar yükleyerek söz oyunları üzerinden konuyu çarpıtma yoluna çok gidilir buna hiç gerek yoktur. Bir canlı türü yok da olabilir, değişmeden de kalabilir. O canlı türünden başka canlı türü de meydana gelebilir.
    _____________________________




  • quote:

    Orjinalden alıntı: kaotika

    Ben afrika avcı köpeğinin köpek türünden ayrılmak üzere olduğunu söylüyorum. Fakat sırtlana benzeyen yuvarlak kulakları olduğunu belirtmem dışında sırtlana dönüşeceğini söylemedim. nasıl bu yargıya vardınız anlayamadım. Başka bir tür ne demek? Genetik olarak köpekgiller ile çiftleşememesi demek. Genlerin artık uyuşmaması demek. Yani başka bir tür olmak için ille de şeklin şemalin daha fazla değişmesi gerekmiyor.

    Ayrıca lütfen evrimin ne anlattığını daha iyi kavrayalım. Evrim tek bir canlının değişimi değildir. Öyle bir kelimedir ki günlük hayattaki değişim kelimesi ile karşılanamaz. Bir cismin çevre şartları ile şekli değişir, oysa evrim değişen bir varlığı değil, konseptin değişimini anlatır. Bir araba üretilir ve hurdaya ayrılır, oysa arabanın evrimi derken değişen tek bir araba değildir.

    Evrimin kanıtları fosilerdir, Genel olarak evrim tartışmalarında "Şu canlı neden evrinmiş, şu neden evrinmemiş ya da hangi canlılar evrinir gibi konu dışı sorular ya da kelimelere farklı anlamlar yükleyerek söz oyunları üzerinden konuyu çarpıtma yoluna çok gidilir buna hiç gerek yoktur. Bir canlı türü yok da olabilir, değişmeden de kalabilir. O canlı türünden başka canlı türü de meydana gelebilir.


    Hangi fosiller?Örnek verebilir misin?
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Çene kemiği maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası insanınkilere benziyordu. Bu örneklere "Piltdown Adamı" adı verildi, 500 bin yıllık bir tarih biçildi ve çeşitli müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi. 40 yılı aşkın bir süre, üzerine birçok bilimsel makaleler yazıldı, yorumlar ve çizimler yapıldı. Dünyanın farklı üniversitelerinden 500'ü aşkın akademisyen, Piltdown Adamı üzerine doktora tezi hazırladı.1 Ünlü Amerikalı paleoantropolog H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u ziyaretinde, "doğa sürprizlerle dolu; bu, insanlığın tarih öncesi devirleri hakkında önemli bir buluş" diyordu.2

    1949'da ise British Museum'un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme metodu olan "flor testi" metodunu, eski bazı fosiller üzerinde denemek istedi. Bu yöntemle, Piltdown Adamı fosili üzerinde de bir deneme yapıldı. Sonuç çok şaşırtıcıydı. Yapılan testte Piltdown Adamı'nın çene kemiğinin hiç flor içermediği anlaşıldı. Bu, çene kemiğinin toprağın altında birkaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatası ise sadece birkaç bin yıllık olmalıydı. Flor metoduna dayanılarak yapılan sonraki kronolojik araştırmalar, kafatasının ancak birkaç bin yıllık olduğunu ortaya çıkardı. Çene kemiğindeki dişlerin ise suni olarak aşındırıldığı, fosillerin yanında bulunan ilkel araçların ise çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı.3 Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekarlık 1953 yılında kesin olarak ortaya çıkarıldı. Kafatası 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti! Dişler, insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmişti. Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyum-dikromat ile lekelendirilmişti. Bu lekeler, kemikler aside batırıldığında kayboluyordu. Sahtekarlığı ortaya çıkaran ekipten Le Gros Clark "dişler üzerinde yıpranma izlenimini vermek için, yapay olarak oynanmış olduğu o kadar açık ki, nasıl olur da bu izler dikkatten kaçmış olabilir?" diyerek şaşkınlığını gizleyemiyordu.4 Tüm bunların üzerine "Piltdown Adamı", 40 yılı aşkın bir süredir sergilenmekte olduğu British Museum'dan alelacele çıkarıldı.


    Nebraska Adamı: Bir Domuz Dişi

    1922'de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında, Plieocen Dönemi'ne ait bir azı dişi fosili bulduğunu açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başladı. Bazıları bu dişi Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalara neden olan bu fosile "Nebraska Adamı" adı verildi. "Bilimsel" ismi de hemen takıldı: "Hesperopithecus haroldcooki".

    Birçok otorite Osborn'u destekledi. Bu tek dişe dayanılarak Nebraska Adamı'nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının, eşinin ve çocuklarının doğal ortamda ailece resimleri yayınlandı.

    Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci çevreler bu "hayalet adamı" o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı, tek bir azı dişine dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti.

    Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, "prosthennops" isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: "Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan.5 Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki'nin ve "ailesi"nin tüm çizimleri alelacele literatürden çıkarıldı. Soldaki resim tek bir diş parçasına dayanılarak yapılmış ve Illustrated London News dergisinin 24 Haziran 1922 tarihli sayısında yayınlanmıştı. Ancak bu dişin, maymun benzeri bir yaratığa veya bir insana değil de soyu tükenmiş bir domuza ait olduğunun anlaşılması, evrimcileri büyük hayal kırıklığına uğrattı.



    Ota Benga: Kafese Konulan Afrikalı Yerli

    Darwin İnsanın Türeyişi adlı kitabıyla, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia ettikten sonra, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler "yarı maymun-yarı insan" canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğine inanıyorlardı. 20. yüzyılın başlarında bu "canlı ara geçiş formu" arayışları bazı vahşetlere neden oldu. Bu vahşetlerden biri, Ota Benga adlı pigmenin hikayesiydi.


    Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo'da yakalanmıştı. Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Ama bir hayvan gibi zincirlendi, kafese kondu ve ABD'ye götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı'nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. İki yıl sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürdüler ve birkaç şempanze, Dinah adı verilen bir goril ve Dohung adı verilen bir orangutan ile birlikte "insanın eski ataları" adı altında sergilediler. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu nadide "ara geçiş formu"na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yapmış, ziyaretçiler de kafese konan Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davranmışlardı. Ota Benga, sonunda maruz kaldığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti.6

    Piltdown Adamı, Nebraska Adamı ya da Ota Benga... Tüm bu skandallar, evrimci bilim adamlarının kendi teorilerini ispatlamak adına, her türlü bilim dışı yöntemi kullanmaktan çekinmediklerini göstermektedir. Bu durumun bilincinde olarak "insanın evrimi" efsanesinin diğer sözde delillerine baktığımızda ise, yine benzer bir durumla karşılaşırız: Ortada, tümüyle gerçek dışı olan bir hikaye ve bu hikayeyi desteklemek için her yola başvurabilecek bir gönüllüler ordusu vardır.
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • İlk kategori olan Australopithecus "güney maymunu" anlamına gelir. Bu canlıların ilk olarak Afrika'da 4 milyon yıl kadar önce ortaya çıktıkları ve 1 milyon yıl öncesine kadar da yaşadıkları sanılmaktadır. Australopithecuslar arasında bazı ayrımlar vardır. Evrimciler en eski Australopithecus türünün A. afarensis olduğunu varsayarlar. Bundan sonra ise, daha ince kemikli olan A. africanus ile, ondan daha büyük kemiklere sahip olan A. robustus gelir. A. boisei bazı araştırmacılara göre ayrı bir tür, bazılarına göre ise A. robustus'un alt türü olarak kabul edilmektedir.

    Australopithecus türlerinin tümü, günümüz maymunlarına benzeyen soyu tükenmiş maymunlardır. Tümünün beyin hacimleri, günümüz şempanzelerininkiyle aynı veya daha küçüktür. Ellerinde ve ayaklarında günümüz maymunlarındaki gibi ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar mevcuttur ve ayakları dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere sahiptir. Boyları kısadır (en fazla 130 cm.) ve aynı günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecus dişisinden çok daha iridir. Kafataslarındaki yüzlerce ayrıntı, birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri, çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı olmadıklarını gösteren delillerdir.

    Bu konudaki evrimci iddia ise, Australopithecuslar'ın, tam bir maymun anatomisine sahip olmalarına rağmen, diğer tüm maymunların aksine, insanlar gibi dik olarak yürüdükleri tezidir. Söz konusu "dik yürüme" iddiası, Richard Leakey, Donald Johanson gibi evrimci paleoantropologların onyıllardır savundukları bir görüştür. Ama pek çok bilim adamı, Australopithecus'un iskelet yapısı üzerinde sayısız araştırma yapmış ve bu iddianın geçersizliğini ortaya koymuştur. İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomist, Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard'ın, Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar bu canlıların iki ayaklı olmadıklarını, günümüz maymunlarınınkiyle aynı hareket şekline sahip olduklarını göstermiştir. İngiliz hükümetinin desteğiyle, beş uzmandan oluşan bir ekiple bu canlıların kemiklerini on beş yıl boyunca inceleyen Lord Zuckerman, kendisi de bir evrimci olmasına rağmen, Australopithecuslar'ın sadece sıradan bir maymun türü oldukları ve kesinlikle dik yürümedikleri sonucuna varmıştır.2 Bu konudaki araştırmalarıyla ünlü diğer evrimci anatomist Charles E. Oxnard da Australopithecuslar'ın iskelet yapılarını günümüz orangutanlarınınkine benzetmektedir.3 Son olarak 1994 yılında İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi'nden bir ekip, Australopithecuslar'ın iskeleti ile ilgili kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma yapmıştır. Vardıkları sonuç; "Australopithecuslar'ın dört ayaklı olduklarıdır."4

    Kısacası Australopithecuslar, insanlarla hiçbir ilgisi olmayan, nesli tükenmiş bir maymun türünden başka bir şey değildirler.
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • Homo Rudolfensis: Yanlış Yapıştırılan Yüz

    Homo rudolfensis terimi, 1972 yılında bulunan birkaç fosil parçasına verilen isimdir. Söz konusu fosil parçaları Kenya'daki Rudolf nehri civarında bulunduğu için, bu fosilin temsil ettiği varsayılan türe de Homo rudolfensis adı verilmiştir. Çoğu paleoantropolog ise bu fosillerin aslında ayrı bir türe ait olmadığını, Homo rudolfensis denen canlının da aslında bir Homo habilis, yani bir maymun türü olduğunu kabul etmektedir.

    Fosilleri bulan Richard Leakey, 2.8 milyon yıl yaş biçtiği ve "KNM-ER 1470" olarak adlandırdığı kafatasını antropoloji tarihinin en büyük buluşu gibi tanıtmış ve büyük yankı uyandırmıştı. Australopithecus gibi küçük bir kafatası hacmi olan, ancak insansı bir yüze sahip bulunan canlı, Leakey'e göre, Australopithecus ile insan arasındaki kayıp halkaydı. Ancak bir süre sonra anlaşılacaktı ki, KNM-ER 1470 kafatasının bilimsel dergilere kapak olan "insansı" yüzü, gerçekte kafatası parçalarını birleştirirken yapılan -belki de kasıtlı- hataların sonucuydu. İnsan yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar yapan Prof. Tim Bromage, 1992 yılında bilgisayar simülasyonları yardımıyla ortaya çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:

    KNM-ER 1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı modern insanlarda olduğu gibi, kafatasına neredeyse tam paralel bir biçimde inşa edilmişti. Oysa yaptığımız incelemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir biçimde inşa edilmiş olmasını gerektirmektedir. Bu ise aynı Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu yüz özelliğini meydana getirir.3 Kulak Analizi Sonucu:
    MAYMUNDAN İNSANA GEÇİŞ YOK

    İnsan ve maymunların iç kulaklarında yer alan yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizi, insanın atası olarak gösterilen canlıların gerçekte sıradan birer maymun olduğunu göstermiştir. Australopithecus ve Homo habilis türleri maymun iç kulak kanallarına, Homo erectus ise insan iç kulak kanalına sahiptir.



    Bu konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de şöyle der:
    Kaba olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişliği ve büyük azı dişler gibi ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in Australopithecus ile paylaştığı ilkel özelliklerdir... KNM-ER 1470, diğer erken Homo örnekleri gibi, öteki ince yapılı Australopithecuslar'la birçok yapısal ortak özellik taşır. Bu özellikler, diğer sonraki geç Homo örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.4

    Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise çene ve diş yapısı üzerinde yaptığı analizlerde 1470 kafatası hakkında yine aynı sonuca varmıştır: "Çenenin büyüklüğü ve azı dişlerinin kapladığı yerin genişliği, ER 1470'in tam anlamıyla bir Australopithecus yüz ve dişlerine sahip olduğunu göstermektedir."5 KNM-ER 1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede bulunmuş olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropoloğu Prof. Alan Walker da, bu canlının Homo habilis ya da Homo rudolfensis gibi bir "Homo" yani insan türüne dahil edilmemesi, aksine Australopithecus sınıfına sokulması gerektiğini savunmaktadır.6

    Kısacası, Australopithecuslar ile Homo erectus arasında bir geçiş formu gibi gösterilmeye çalışılan Homo habilis ya da Homo rudolfensis gibi sınıflamalar tamamen hayalidir. Bu canlılar bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği gibi, Australopithecus serisinin birer üyesidirler. Bütün anatomik özellikleri, bu canlıların birer maymun türü olduklarını göstermektedir.

    Bu gerçek, Bernard Wood ve Mark Collard adlı iki evrimci antropoloğun 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan incelemeleriyle daha da belirgin hale gelmiştir. Wood ve Collard, Homo habilis ve Homo rudolfensis (Skull 1470 türü) kategorilerinin hayali olduğunu, aslında bu kategorilere dahil edilen fosillerin Australopithecus sınıflaması içinde incelenmesi gerektiğini şöyle açıklamışlardır:

    Daha yakın zamanda, fosil türleri, mutlak beyin hacmi, dil yeteneği konusundaki çıkarımlar ve el fonksiyonu ve taştan aletler yapma becerileri konusundaki kurgular gibi temellere dayanılarak, Homo kategorisine dahil edilmiştir. Bir kaç istisna haricinde, bu (Homo) cinsin insan evrimi içindeki tanımı ve kullanımı ve Homo'nun sınırının belirlenişi, sanki sorunsuz bir olgu gibi kabul edilmiştir. Ama... yeni bulgular, mevcut bulgulara getirilen yeni yorumlar, ve paleoantropolojik kayıtlar üzerindeki kısıtlamalar, sınıflamaları Homo cinsine dahil etmek için kullanılan kriterleri geçersiz hale getirmektedir... Pratikte, fosilleşmiş hominid türleri, Homo kategorisine, dört temel kriterden biri veya daha fazlasına göre dahil edilmektedir... Oysa şimdi açık hale gelmiştir ki, bu kriterlerin hiç biri tatminkar değildir. Kafatası hacmi problemlidir, çünkü mutlak beyin kapasitesinin biyolojik bir önemi olduğu varsayımı tartışmalıdır. Aynı şekilde, konuşma fonksiyonunun beynin genel görünümünden güvenilir şekilde çıkarsanamayacağına dair oldukça tatmin edici kanıtlar vardır ve beynin konuşma ile ilgili bölgelerinin, daha önceki çalışmaların ima ettiğinin aksine lokalize olmadığına dair kanıtlar vardır...

    Bir başka deyişle, H. habilis ve H. rudolfensis'e ait fosil bulgular eklendiğinde, Homo cinsi iyi bir cins değildir. Dolayısıyla, H. habilis ve H. rudolfensis, Homo cinsinden çıkarılmalıdır... Şu an için, hem H. habilis'in hem de H. rudolfensis'in Australopithecus cinsine geçirilmesini öneriyoruz.7

    Wood ve Collard'ın vardığı sonuç, anlattığımız gerçeği doğrulamaktadır: Tarihte "ilkel insan ataları" yoktur. Bu şekilde gösterilen canlılar, gerçekte Australopithecus kategorisine dahil edilmeleri gereken maymunlardır. Fosil kayıtları, bu soyu tükenmiş maymunlar ile, fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkan Homo yani insan türü arasında hiç bir evrimsel ilişki olmadığını göstermektedir.
    _____________________________
    İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli,
    ona göre sevmeli; kim olduğun değil,
    kiminle olduğun önemlidir.
    Madde Bağımlılığına "HAYIR"




  • 
Sayfa: önceki 1234
Sayfaya Git
Git
sonraki
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.