Şimdi Ara

Maske Taktım Photoshopları Bekliyorum Ss'li (2. sayfa)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir (1 Mobil) - 1 Masaüstü1 Mobil
5 sn
38
Cevap
0
Favori
1.176
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: önceki 12
Sayfaya Git
Git
Giriş
Mesaj
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Şehmistan


    quote:

    Orijinalden alıntı: İlluminatideİmam

    Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmedi vurdu.

    Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. Bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin'in babası Mevlüt Ağa'nın etrafına toplandılar. Sarı Mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayrı kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. İmam:

    "Ülen kocakarı" diyordu. "Dava edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlüt Ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? Etse bile ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. Sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu. Cenabıhak böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri gelmez. Gel bu işi kapatalım. Sarı Mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. Bak Mevlüt Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. Ne dersin?

    Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. Bir demet kuru ot gibi, başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

    Orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: "Öyle değil mi, ha? Diyiversene, ha! Aklın yattı mı? Diyiversene!" diye diller döktüler.

    Bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. Ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.

    Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. Mevlüt Ağa ezandan evvel Sarı Mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.

    Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. Kahvenin önünde indiler. Bunları görünce muhtarın yüreği "hop" dedi; çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. Candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. Öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

    Mesele derhal köye yayıldı. Savrukların Hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. Müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. Sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. Doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

    Sarı Mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız, "Ben kimseden davacı değilim" dedi. "Oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?" sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı; fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. Halbuki o zaman daha gençti de.

    Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkar etti.

    İkindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu. Herkes beş on adım geri çekildi. Candarmalar Mehmedin anasını çağırarak "Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin. Doktor muayene edecek!" dediler.

    Kadın, "Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!" diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. Candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu, "Kalk bakalım!" dedi.

    Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. Gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. Candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, Savrukların Hüseyini birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

    İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak yürüyordu. Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

    Halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. Yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

    Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere "oooha" diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

    Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

    Yanılsamaların tipik özelliği, insan arzularından kaynaklanmalarıdır.

    Dünyayı yaratan ve ilahi bir güç olan bir tanrının, evrende ahlaki bir düzenin, ölümden sonra bir başka hayatın olması çok hoş olurdu; ama bütün bunların, tam da olmasını arzuladığımız gibi olması son derece çarpıcı bir gerçektir. Bizim zavallı, cahil, ezik atalarımız evrenin bütün bu zor bilmecelerini çözmeyi başarsaydı bu çok daha ilginç olurdu.

    "Peki inatçı septikler -kuşkucular- bile dinin iddialarının mantık yoluyla çürütülemeyeceğini kabul ediyorsa dine neden inanmayayım ki? En azından diğer açıdan bana çokça şey kazandırıyor: Gelenek, insanlıkla uyum, sağladığı onca teselli."

    Gerçekten de neden olmasın? Kimse kimseyi inanmaya zorlayamayacağı gibi inanmamaya da zorlayamaz. Ama bu türden bir tartışmanın bizi doğru düşünme yoluna soktuğunu söyleyerek kendimizi kandırmayalım. İleri sürebileceğimiz tek zayıf mazeret burada yatmaktadır. Cehalet cehalettir; bundan bir şey kazanılacağına inanmak için hiçbir nedenimiz yok. Diğer konularda anlayışlı hiç kimse bu kadar sorumsuz davranmayacak ya da kanıları ve tavrı için böylesine cılız temellerle yetinmeyecektir. Sadece en yüce ve en kutsal şeyler konusunda buna göz yumar. Gerçekte bunlar, dinden uzun zaman önce kopmuş olmasına rağmen, kendini veya başkalarını dine hala sıkı sıkıya bağlı olduğuna inandırma çabasından öte bir şey değildir. Din sorunları söz konusu olduğu sürece insanlar, her türden ikiyüzlülükten ve zihinsel -entelektüel- sahtekarlıktan suçludur.

    Eğer komşunuzu öldürmeyişinizin tek nedeni bunu yapmanız halinde sonraki yaşamınızda size ağır cezalar verecek olan tanrının bunu yasaklaması ise, bu durumda tanrı diye bir şey olmadığını ve onun tarafından cezalandırılmaktan korkmanız gerekmediğini öğrendiğiniz an, elbette komşunuzu tereddütsüz öldüreceksiniz; bunu yapmanıza sadece dünyevi bir güç engel olabilir. Dolayısıyla ya bu tehlikeli kitlelerin acımasızca baskı altında ve entelektüel uyanıştan özenle uzak tutulması ya da uygarlıkla din arasındaki ilişkide köklü bir değişiklik yapılması gerekir.

    Öteki dünya beklentilerinden vazgeçip özgürleşenler, olanca enerjilerini bu dünyadaki yaşama aktarınca yaşamın herkes için daha dayanılır olduğu, uygarlığın artık hiç kimse için baskıcı olmadığı bir düzen yaratmayı başarabilirler. Bu durumda inanmayan dostlarımızdan birisiyle [Heinrich Heine] birlikte pişmanlık duymadan şunu söyleyebileceklerdir:

    "Cenneti meleklere ve serçelere bıraktık."

    ayattaki tek hakikati söyleyeyim mi sana? Kadın. Her şeyin başlayıp her şeyin bittiği yer kadındır. Hayatta uğruna yaşamaya değer tek şeydir o. Bunun dışında her şey düzmece, yapay ve boktandır.

    Aşk, altıncı yaş gününde verdikleri kırmızı oyuncak otomobile benzer. Deli gibi atılırsın üstüne, bir türlü bırakamazsın elinden; fakat eninde sonunda tekerlekleri fırlar bir yana, sen de bir köşeye atıp unutur gidersin. Sevdalanmak harika bir şeydir; ama sevdalı olmak felakettir.

    Bir kadına hiçbir zaman fazla iyi muamele etmemeli. Kadınlar sarhoşlara, kumarbazlara, pezevenklere ve hatta dayak atanlara tutulurlar. Yumuşak başlı, tatlı bir adama tahammül edemezler. Sıkılırlar çünkü. Mutluluk aramazlar onlar. Can sıkıcıdır mutluluk.

    Sevdalı olmak, başka birini hayatının merkezi yapmak demektir. Aşk temelde adaletsiz, istikrarsız, paranoid bir ilişkidir.

    Kadınlar erkekler gibi gelmezler; onlarınki erkeğinki yanında vızıltı kalır. Erkek torbasını patlatırken beyni de gümler. Erkek gerçekten yapar bu işi, kadın yapamaz.

    İnsanı yalnız bir kişiyle birlikte olmaya iten şu sapıkça ihtiras insanca bir şey midir acaba? Birkaç yıl geçtikten sonra karısından zevk alan adam var mıdır?

    Siz kadınlar eşitlik istiyorsunuz ama daha iktidar oyunlarından habersizsiniz. Tek kozunuz şu deliğiniz; onu da rakiplerinize tabak gibi açıyorsunuz. Bedavaya veriyorsunuz. Oysa şu delikleriniz olmadan hiçbir kudretiniz yoktur sizin.

    Erkekler şefkatsiz yaşayabilirler ama seks olmadan yapamazlar. Kadınlar ise şefkatsiz yapamazlar ama seks olmadan da idare edebilirler.

    Beş tane yüzlüğe, istediğin kız nikahında bile emrine amadedir.

    Kocasında doyum bulamayan nevrotik bir kadın, bir anne olarak, sevgi ihtiyacını aktardığı çocuğuna karşı aşırı düşkün ve aşırı kaygılı olur ve çocuğun cinsel açıdan zamanından önce olgunlaşmasına yol açar. Ebeveynleri arasındaki kötü ilişkiler çocuğun duygusal yaşamını kamçılar ve henüz çok duyarlı bir yaştayken sevgi ve nefret duygularını çok yoğun yaşamasına neden olur. Bu kadar erken uyanan cinsel yaşamında hiçbir etkinliğe göz yummayan katı yetiştirme tarzı, bastırma gücünü destekler ve böylesine erken bir yaşta ortaya çıkan bu çatışma, yaşam boyu süren bir nevrotik hastalık yaratmak için gerekli her şeyi içerir.

    Çocuğun bakımından sorumlu bir kişiyle olan ilişkisi ona bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel heyecan kaynağı ve erotojenik bölgelerinden doyum sağlar. Ona bakan ve her şey bir yana kural olarak onun annesi olan kişinin kendisi de onu kendi cinsel yaşamından kaynaklanan duygularla değerlendirir: Onu okşar, öper, kucaklar ve ona açıkça eksiksiz bir cinsel nesnenin ikamesi gibi davranır.

    "Aşırı hoşgörülü bir baba, çocukların aşırı katı bir süperego geliştirmesine neden olur; çünkü aldıkları sevginin etkisi altında saldırganlıklarını içe yöneltmekten başka bir çıkış yolu bulamazlar. Sevgisiz büyüyen suça eğilimli çocuklarda ise ego ile süperego arasında bir gerilim olmadığı için saldırganlıklarının tamamı dışa yönelebilmektedir." (Franz Alexander)

    Nevrotik abazi ve agorafobi olaylarının analizi, hareketten alınan hazzın cinsel yapısı konusundaki her türlü kuşkuyu ortadan kaldırır. Bilindiği gibi çağdaş eğitimde, çocukları cinsel etkinlikten uzaklaştırmak için oyunlardan büyük ölçüde yararlanılır. Bu çocuklarda oyun yoluyla hareketten alınan hazzın cinsel hazzın yerini aldığını ve cinsel etkinliği oto-erotik bileşenlerinden birisine zorladığını söylemek daha doğru olacaktır.

    Bugün gençlere verilen eğitimin cinselliğin yaşamlarında oynayacağı rolü onlardan gizlemesi, ortaya koymayı görev saydığımız tek eleştiri değildir. Eğitimin diğer bir günahı da onları nesneleri olacakları -maruz kalacakları- saldırganlığa hazırlamamasıdır. Eğitim, gençleri böylesine yanlış bir ruhsal yönelimle yaşama gönderirken, insanları yaz kıyafetleriyle ve İtalya'daki göllerin haritalarıyla Kutup gezisine gönderiyor gibi davranır.

    Dikkatleri mastürbasyonla bir kez kendi cinsel organlarına çekilen küçük çocuklar genellikle dışarıdan yardım olmaksızın bir adım daha ileri giderek oyun arkadaşlarının cinsel organlarına karşı canlı bir ilgi geliştirir. Bu merakı giderme fırsatı genellikle sadece iki çıkarımsal ihtiyacın -işeme ve kaka yapma- giderilmesi sırasında yakalandığı için, bu tür çocuklar birer röntgenciye, işeme ve kaka yapma edimlerinin hevesli birer seyircisine dönüşürler. Bu eğilimler bastırıldıktan sonra kendi cinslerinden veya karşı cinsten insanların cinsel organlarını görme arzusu acı verici bir zorlanım olarak varlığını korur ve bazı nevroz olaylarında semptomların oluşumundaki en güçlü güdüyü sağlar.

    Antik çağların erotik yaşamıyla çağımızınki arasındaki en çarpıcı fark, eskilerin içgüdünün kendisine önem vermesine karşın bizim cinsel nesneyi vurgulamamız gerçeğidir. Eskiler içgüdünün kendisini yüceltiyordu ve bu temelde daha aşağı bir nesneyi bile onurlandırmaya hazırdı; buna karşın biz içgüdüsel etkinliği küçümsüyor ve buna ancak içgüdünün nesnesinin faziletlerinde gerekçe buluyoruz.

    Nevrozlar; sanat, din ve felsefe gibi büyük toplumsal kurumlarla çarpıcı ve geniş kapsamlı benzerlikler sergiler. Ama öte yandan, bunların birer çarpıtması gibi gözükür. Bir histeri olayının, sanat çalışmasının bir karikatürü; saplantı nevrozunun dinin bir karikatürü; paranoid kuruntunun ise felsefi bir sistemin karikatürü olduğu söylenebilir. Bu fark, nevrozların sosyal olmayan yapılar olduğu gerçeğinde çözümlenir; onlar, toplumun ortak çabayla elde ettiği şeylere kişisel yollarla ulaşmaya çalışır. Nevrozlarda işbaşında olan içgüdüleri analiz ettiğimizde, belirleyici rolü cinsel kökenli içgüdüsel güçlerin oynadığını görürüz; öte yandan buna karşılık gelen kültürel oluşumlar, bencil ve erotik ögelerin birleşiminden kaynaklanan toplumsal içgüdülere dayanmaktadır. Cinsel ihtiyaçlar, özkoruma gerekleri kadar insanları birleştirme yeteneğine sahip değildir. Cinsel doyum özünde her bireyin kişisel sorunudur.

    Bazı kişilik özelliklerinde belli erotojenik bileşenlerle olan bağlantının izini sürmek mümkündür: Örneğin inatçılık, açgözlülük ve düzenlilik, anal erotizmin kullanılmasından kaynaklanırken; hırsı belirleyen şey sidik yolları erotizmine yönelik güçlü bir yatkınlıktır. Anal erotizm etkisindeki insanlar özellikle düzenli, cimri ve inatçıdır. "Düzenli" terimi bedensel temizlik kanısını olduğu kadar ufak tefek işlerin yürütülmesindeki titizliği ve güvenilirliği de kapsar. Bunun karşıtı "düzensiz, dağınık ve ihmalkar" olacaktır. Cimrilik abartılı bir açgözlülük şeklinde ortaya çıkabilir; inatçılık ise öfke ve intikamcılığın kolayca birleştiği bir asiliğe kadar varabilir.

    Libidonun ensest yönelimli takıntısından kaçacak kadar şanslı olan bir insan bile etkisinden tamamen kaçamaz. Genç bir erkeğin, ilk kez olgun bir kadına ya da genç bir kızın otorite konumuna sahip yaşlıca bir erkeğe ciddi bir şekilde aşık olması, sıkça rastlanan bir olaydır; çünkü bu şahıslar söz konusu kişinin annesinin veya babasının tablosunu yeniden canlandırabilmektedir. Bir erkek, ilk çocukluk yıllarından itibaren kafasına egemen olan anne tablosuna karşılık gelen birisini arar.

    Bütün insanların geçmesi gereken gelişim seyrindeki her aşamada bazıları geri kalır; burada da ebeveynlerinin otoritesini hiçbir zaman aşamayan ve sevgilerini onlardan pek az geri çeken veya hiç çekmeyen bireyler vardır. Bunlar çoğunlukla, ebeveynlerini memnun eden bir yönelimle çocuksu sevgilerinin tamamını ergenlikten sonra bile çok uzun süre koruyan kızlardır. Daha sonra evlilikte kocalarına hak ettikleri şeyi verme yetisinden yoksun olanların da işte bu kızlar olduğunu görmek çok aydınlatıcıdır; bu kızlar soğuk birer eş olur ve cinsel açıdan duyarsız kalırlar. Bundan, cinsel sevgi ile ebeveynlere yönelik cinsel değilmiş gibi gözüken sevginin aynı kaynaklardan beslendiğini öğreniriz; yani bu ikinci sevgi türü libidonun çocukluk takıntısına karşılık gelen bir sevgiden öte bir şey değildir.

    Evlilik öncesindeki katı cinsel perhiz kuralının kadının doğasında yarattığı zararlı sonuçlar özellikle belirgindir. Eğitimin, genç kızın cinselliğini evliliğe kadar baskı altına alma işini çok önemsediği açıktır; çünkü en ağır önlemlere başvurur. Cinsel ilişkiyi yasaklamakla ve kadınlık iffetinin korunmasına büyük bir değer vermekle kalmaz; yetişen genç kadını, oynamak zorunda olduğu rolün bütün gerçekleri konusundaki cehaletini sürdürerek ve onda evliliğe yol açmayan hiçbir aşk dürtüsüne hoşgörü göstermeyerek baştan çıkmasını da önler. Sonuçta kızın ebeveynleri aşık olmasına ansızın izin verdiği zaman genç kız, bunu ruhsal olarak başaramaz ve kendi duygularından emin olmadan evlenir. Aşk işlevindeki bu yapay geri bırakmanın sonucunda kadının, arzularını ona saklayan erkeğe hayal kırıklığından başka önerebileceği bir şeyi kalmaz. Duygularında, cinselliğini baskı altına alan ebeveynlerine bağlılığını korur; fiziksel davranışında ise erkeği yüksek cinsel hazdan yoksun bırakan cinsel soğukluk -frijidite- geliştirir.

    Cinsel perhiz yapmakla övünen birçok insan bunu ancak ilk çocukluk yıllarının otoerotik cinsel etkinlikleriyle ilişkili olan mastürbasyon ve benzeri doyumların yardımıyla başarabilmektedir. Ama bu tür ikame cinsel doyum yollarının zararlı olduğu da açıktır; bunlar kişiyi, cinsel yaşamın çocuksu türlerine gerilemeye bağlı olan çok çeşitli nevrozlara ve psikozlara yatkın kılar. Ayrıca mastürbasyon, uygar cinsel ahlakın ideal beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır ve bu nedenle gençleri, perhizle kaçınmayı umdukları eğitim idealleriyle aynı çatışmalara sürükler. Dahası bu, kendini mastürbasyona kaptırma nedeniyle birkaç yoldan kişiliği zayıflatır. Her şeyden önce bu, insanlara, önemli hedeflere enerjik bir çaba yerine kolay yollardan ulaşmayı öğretir, yani cinselliğin davranış yapısını belirlediği ilkesini izler; ikincisi, doyuma eşlik eden fantezilerde cinsel nesne, gerçeklikte kolay bulunmayan bir üstünlük düzeyine çıkarılır. Nükteci bir yazar, Karl Kraus, bu gerçeği sinik bir sözle tersinden dile getirmiştir:

    "Cinsel birleşme, mastürbasyonun yerine konan ve doyurucu olmayan bir ikameden başka bir şey değildir."
    Erkeklik organı insanın en dürüst yanıdır. Bundan aynı ölçüde emin değilim ama, kadınınki de öyledir sanırım. Erkek organını daha iyi tanıyorum. En büyük yanı, onu tümüyle erdemli kılan yanı, erdemlilik iddiasında olmamasıdır.

    Örneğin, bizim organ hiçbir zaman "-meli" diye bir takı kullanmaz, "-malı" da demez. Hemen oracıkta, boşalacak yüküyle hareket eder. Kuşun tek bildiği "isterim"dir. Ya da daha doğrusu "şimdi isterim". "Dünya durdukça, daima" gibi boklar yemez. Böyle sözler ise bir sürü adamı öteki herhangi bir duygudan daha çabuk çürütür. Aynı zamanda, karındaşımız erkek ve kadınlara karşı düşmanca eylemlere iter bizi. Çoğu kötülükler iyilik adına yapılmıştır.

    O -melı/-malı'lar. Öldürür insanı o -meli/malı'lar.

    Neyse, şimdi bizim oğlana dönelim. Tek gözlü korsanımıza.

    O, -meli/malı'lardan uzaktır. Ve bunlardan çıkan bütün o dertlerden de. O kalkan vatandaşın tepede bir tek gözü vardır; istediğini kestirir, nişan alır ve düpedüz geçer saldırıya. Ulu Teddy Roosevelt'in ruhuyla, bütün güçlerden peşine takılıp tepeye saldırmalarını ister. Ve beden, Salgılı Teddy'nin katıksız isteğini tanır, peşine takılır ve varıyla yoğuyla katılır saldırıya.

    Arkadaşımızın saygı duyduğum bir diğer yanı da şu: Onu uyandırıp ayaklandırmak pek elimizde değildir. İstemiyorsa, kızın, dövün, kötü söz söyleyin isterseniz, tınmaz. Bir fatih olarak uzanır orada, surat eder. Mahmur bir diriliğe bürünüşü ise sahibine serzenişidir. Yalan söylüyorsun yavrum, demek ister. Sonra, o sahte durum geçip tarihin sayfalarına gömülünce, sayın öge kalkıp oturur, bakınır çevresine, sonra bir lale gibi kalkıp dikilir ve bir komedyen edasıyla "N'oluyor?" der.

    Çok fazla istemesi gerektiğinden değil ha! Ama az da olsa içtenlikle istemeli. Öte yandan "senden başka hiç kimse" gibi boktan sözlere ihtiyacı yoktur, kapılmaz da. Bu konudaki görüşü şöyle tanımlanabilir:

    "Seni nevrotik orospu çocuğu seni, bütün arzunun kusursuz, tam ve sonsuz olduğuna inanıyormuş gibi davranman ya da öyle olmasını istemen niye? Ya da senin arzunun en büyüğü olduğuna? Sararıp solan yıllarını korumak için yüzyıllar boyunca kızlar uydurdular o 'sonsuza değin' bokunu, o 'en çok, en büyük' bokunu ve o 'yalnız sen' bokunu. Bu yüzden kızları suçlayamazsın. Solmaları hızlıdır onların. Ama sen niye öyle görünüyorsun?"

    Şimdi kalkmışın dini imanı derler. Ama eğri oturup doğru konuşalım, en doğru yanımız odur. Ve en demokrat yanımız. Zenginle yoksulu ayırt etmez ve renk farkı gözetmez. Güney eyaletlerindeki kardeşlerimiz renk farkının her yerde geçerli olduğunu söylerler. Ama Büyük Peter bu renk ayrımı zırıltısına hiçbir zaman yandaş olmadı, milyonlar tanıklık eder buna.

    Bizim yaşlı tekgöz, arı olan her şey gibi, biraz saf olma eğilimindedir. Ve nerde biraz arı ve saf bir şey varsa, orda onu bozmaya yeltenen biri de vardır. Böylece bizim kafasız, çoğu zaman, bağlı bulunduğu kişinin kokmuş kafasının ve ruhunun bilinçsiz aracı ve kurbanı olur.

    Erkekler, iyi olan yanlarını bir sürü yanlış ve kötü yerlerde kullanırlar. Kızları aşağılamak, diğer erkekleri aşağılamak, gösteriş yapmak, kabadayılık etmek, sidik yarıştırmak, başka arenalarda aldıkları yenilgileri karşılamak, öç almak, kafatası yüzmek ve en kötülerinden biri, meraklarını doyurmak için. Yüzlerce çeşidi vardır ayartmanın, tanrı bilir. Karısıyla o işi yalnız karısı uyurken yapabilen o çok erdemli, çok ünlü siyasetçi gibi. Hastalıklarımızın çoğunu bu küçük arkadaşımız yoluyla dışa vururuz. Ama şimşir başlı adamımızı tümüyle ayartmak, bozmak elinden gelmez kimsenin. Geri gelir, istediği bir şeyi görür ve doğal olarak geçer saldırıya. Bundan daha masum ne olabilir ki?

    O gece Florance'a karşı bizim ağaçkakan benim olabileceğimden çok daha dürüst, daha şövalye, daha nazik ve daha insancıl idi. Florance'ı duydu, onun açık ve acil isteğine karşılık verdi. Ve benim kafam çatışmalar ve engellerle darmadumanken kuş yuvasını buldu, orada sonsuza dek kalacağı gibi yalanlar kıvırmadan girdi, lütfunu boşalttı ve dinlenmeye çekildi. Sevgi ve incelik en kusursuz karışımdır.

    Kendinden tiksinen bir adam, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır. Bu da yapılamaz; çünkü seks bir sebep değildir, insanın kendi değeriyle ilgili kanaatinin bir sonucu ve ifadesidir.

    Paranın maddesel kaynaklardan geldiğini, zihinsel bir kökü ve anlamı olmadığını düşünen insanlar, aynı zamanda ve yine aynı nedenle, seksin de fiziksel bir kapasite olduğunu, zihinle, seçenekle ve değer sistemleriyle ilgili olmadığını düşünürler. Bedeninizin bir arzu yarattığına ve seçimi sizin yerinize yaptığına inanırlar. Demir cevheri kendiliğinden tren rayı haline geliyormuş gibi. Aşkın gözü kördür, derler. Seks mantığa bağışıktır ve tüm filozoflarla alay eder, derler.

    Oysa aslında bir erkeğin cinsel seçimi, kendi temel inançlarının sonucu ve toplamıdır. Bana bir erkeğin neyi çekici bulduğunu söyleyin, ben de size o adamın hayat felsefesini anlatayım. Bana onun hangi kadınla yattığını gösterin, size o kişinin kendini nasıl değerlendirdiğini bir bir sayayım.

    Ona kendi benliğini silmenin bir sevap olduğuna dair ne saçmalıklar öğretilmiş olursa olsun, seks tüm eylemler içinde en derin bencillik içerenidir. O eylemi ancak ve yalnızca kendi zevki için yapacaktır. Bunu kendini silerek, bir iyilik, bir ihsan olarak yapmayı düşünebiliyor musunuz? Kendini alçaltarak yapılamaz; ancak kendi zevkiyle, arzulandığını ve arzulanmaya layık olduğunu bilerek yapılabilir. Ruhu çırılçıplaktır o anda. Tıpkı vücudu gibi. Kendi gerçek egosunu, değer standardı olarak kabul etmektedir. Ona çekici gelecek kadın, kendi en derin arzusunu yansıtan kadın olacaktır. O kadının teslim olması, ona bir kendine saygı duygusu yaşatacaktır ya da böyle olduğuna inanacaktır.

    Kendi değerinden emin olan ve bundan gurur duyan adam, bulabildiği en yüksek tip kadını isteyecektir. Beğeneceği kadın güçlü olacak, fethetmesi zor bir kadın olacaktır; çünkü ancak bir roman kahramanını fethettiği zaman bunu bir başarı sayabilecektir, beyinsiz bir sürtüğü değil.

    Onun aradığı, kendi değerini bulmak değil, kendi değerini ifade etmektir. Zihninin standartlarıyla bedeninin arzuları arasında hiçbir çelişki yoktur. Ama kendi değersizliğine inanan adam da en nefret ettiği kadın tipini cazip bulur; çünkü o kadın onun gizli benliğinin yansımasıdır. Kendisinin sahtekar olduğu yolundaki objektif gerçeklikten o kadın sayesinde kurtulur. Kadın ona bir aylığına hayali bir değer kazandırır, o da kendi benliğini lanetleyen ahlak sisteminden bir süre için kurtulmuş olur.

    Aşk bizim en yüce değerlerimize bir cevaptır. Bir erkek kendi değerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler; en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır. Bedenine söz dinletemez. Seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. Bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. Kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya layık olduğuna inanır. Sevabı acıyla bağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. Bu defa, bedeninin kötü arzuları olduğunu, zihninin bunları etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu, gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. Ondan sonra da aşk neden bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de yalnızca utanç getiriyor diye merak eder.

    Bir fikrin güdümünde olmayan fiziksel eylem, nasıl sersemlerin kendini kandırma biçimiyse, kişinin değerler sisteminden kopuk bir seks de öyledir.

    Aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır. Ama çevrenize bakınca, çoğu insanın ikiye bölünmüş yaratıklar olduğunu, bir o yana, bir bu yana savrulup durduğunu görürsünüz. Bir kısmı paradan, fabrikalardan, gökdelenlerden, kendi bedeninden nefret eden türde bir adamdır. Hayatın anlamı ve iyi bir insan olmanın gereği olarak, akıl almaz konularla ilgili tanımlanamayan duyguları ön plana çıkarır. Umutsuzca çığlıklar atar; çünkü saygı duyduğu kadına karşı hiçbir şey hissedemiyorken, çirkefler içindeki yosmaya, karşı konulmaz bir ihtiras duymaktadır. İnsanların idealist dediği biridir o. Öbür yarı ise herkesin pratik insan dediği kişidir. İlkelerden, soyutluklardan, sanattan, felsefeden, hatta kendi aklından tiksinen adamdır. Maddesel objeler elde etmeyi kendi varlığının en önemli amacı sayar. Bunların sebebini ya da kaynağını düşünme gereğine gülüp geçer. Bunların kendisine zevk vermesini bekler. Daha çoğunu elde ettikçe daha az zevk almaya başladığını görüp şaşırır.

    İşte, vaktini kadınları kovalamaya harcayan adam, o adamdır. Kendine yönelttiği üç kandırmacaya bir bakalım. Bir kere, özsaygı ihtiyacını kabullenmez; çünkü ahlaki değerler gibi kavramları küçümser. Ama beri yandan, kendini bir et parçası saymaktan ötürü, kendine büyük bir tiksintiyle bakmaktadır. Seksin kişisel değerlere saygının fiziksel ifadesi olduğunu kabullenmese de, aslında bunu bilmektedir. Bu nedenle, öyleymiş gibi davranarak, sebep sayılması gereken şeye ulaşma çabasına girer. Kendine saygıyı, ona teslim olan kadınlardan kazanmaya çalışır; ama seçtiği kadınların karakteri de, yargısı da, değer standardı da olmayan kimseler oluşunu görmezden gelir. Kendine yalnızca fiziksel zevk peşinde olduğunu söyler; oysa bu kadınlardan bir haftada, bazen bir gecede bıkar. Profesyonel fahişelerden tiksinir, temiz bakireleri baştan çıkardığına dair hayaller kurar. Bu onun hep aradığı ama hiç bulamadığı başarıdır.

    Aklı olmayan bir vücudu fethetmekte ne şeref var ki?
    Plutarkhos: Şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir.

    Bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. Ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. Sonra, başlangıçta utangaçken rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. Bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

    Plutarkhos: Işığı söndürünce tüm kadınlar aynıdır.

    Erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biridir.

    Neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? Neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir?

    Diogenes'in skandal yaratan hareketi malumdur: Cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı.

    Tüylü Yılan'da, Kate, "Her şey cinselliktir." diyordu. İnsan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzeldir! Sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

    Eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

    Philip Roth: Gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

    Tom Robbins: Kukunun o şehvetli kokusundan rahatsız olan bir burun bu dünyaya göre değildir. Cennetin ovalanmış sokaklarında altın koklasın daha iyi. Vajina buram buram hayat, aşk, sonsuzluk ve daha neler neler kokar. Ah vajina! Senin o tuzlu tütsün, o misk kokulu mantar mehtabın, medeniyetin soğuk çeliğine çarpan istiridye balından o derin dalgaların; vajina, bizi hazzın doruklarıyla burun buruna getir ve bırak doğarken nasıl kokuyorduysak şimdi de öyle ölelim.

    Erica Jong: Ona aynı zamanda başka isimler de takılmıştır: Mücevher parçası, tek hece, teyze, yayla, tavanarası, doğuş banyosu, et, balık, dipsiz kuyu, zevk kucağı, kahverengi kız, boğa gözü, halka, mihrap, günah çıkarma yeri, yarık, beşik, krem kutusu, Eros'un yolu, küçük havuz, uyuyan fare, ördek havuzu, dilsiz kahin, vesaire, iyileşmeyen yara, en mutlu olduğu zaman en fazla ağlayan göz, musluk, keman, sinek tuzağı, kale, aşk çeşmesi, komik şey, güzel kürk, delik; cennet bahçesi, güvenli liman av alanı, tepenin altındaki ev, fildişi kapı, hayat merdiveni, kaymak tabağı, reçel kabı, mücevherler mücevheri, pisi, çaydanlık, mutfak, aşk lambası, kız kardeş, bukleler buklesi, şans torbası, sandık, fıstık, şaheser, güğüm, kasa, kumbara, küflü banka, nankör ağız, hardal kutusu, iğneli fıçı, yuva, bizimki, minibüs, istiridye, saray, nehir, zevk gemisi, erik ağacı, çanta, yavru kedi, delikler kraliçesi, yüzük, gül, eğer, sığınak, terlik, kilit, priz, güney kutbu, sperm emici, yarık incir, şeker, Venüs'ün tapınağı, aşk hazinesi, alet gözü, cenazeci, bağ bozumu, hayat suyu kaynağı, atölye, ihtiras meyvesi..

    git, rangga'yı çıkar, onu daha da büyüt, bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü
    evet, kardeşim miralaidj'i al. zarın ağzı kapalıdır
    evet, orada sakince dinlen, vajina kutsaldır ve rangga orada saklıdır
    genç kardeşler gibi, kimse onları göremez
    tırman, onu zarın ağzına yerleştir
    benim penisimi engelleyen bu şey de ne
    burada dinleneceğim, memelerine yaslayacağım göğsümü
    çok sert itme! onun çığlıkları yankılanıyor
    onu ört kimse görmesin, genç bir kardeş gibi
    içerdekini çok hareket ettirme, o kutsaldır
    orada dinlensin, zarın örtüsü gibi
    kan akıyor, kutsal kan
    evet onlar klan halkı, djuda kökleri gibi geliyorlar, fışkırıyorlar
    kazmaya devam et, kan aksın
    kırmızı vajinadaki kutsal kan, kimse görmesin
    rangga penis kutsalca duruyor (Arnhem/Avustralya)

    Otto Rank: Erkek için kadının vajina deliğine girmek hiç kuşkusuz anne bedenine kısmi bir dönüş anlamına gelir.

    Paul Eluard: Seni yeniden görmek için yanıp tutuşuyorum. Tenlerin en çekicisi, gözlerin en derini, vajinaların en sıcağı, tutkuların en çılgını, kadınların en güzeli, en cüretkarı, en özgürüsün sen.
    Resmi görevliler, birçok ülkede "seks skandalları" yüzünden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Hiçbir yasa ihlal edilmemiştir. Hiçbir yazılı anlaşma ihlal edilmemiştir. Ama beklenmeyen bir cinsel davranış -örneğin bir bakanın bir fahişe ile cinsel ilişkide bulunmuş olması- derhal istifa ve istifanın kabul edilmesi için yeterli bir nedendir. Ancak, tarihte hiçbir hükümet, o ülkede fuhuş olması nedeniyle iktidardan düşmüş değildir. Cinsel standartlar ancak bireyler üzerinde baskı uygular.

    Yaratıcı çalışma, yaşama eyleminin üzerine geçirilmiş bir deli gömleğidir. Yaratıcı faaliyet, insanı çıldırmaktan, intihar etmekten alıkoyar. Yaratma bir dürtüdür, bir gereksinimdir. Tek kişilik, bireysel bir çabadır. Yaratıcı, yaşamını paylaşmaz. Kendisini hapseder. Sonunda, yarattığı nesneyi sergiler. Her yaratıcı, düş kurabilmek, derinlere inebilmek için kendi sığınağına kaçar. Başkalarından uzaklaşarak kendi bireysel mekanına sığınır. Gündelik yaşantımızda, gündelik ilişkilerimiz aracılığıyla yaratıcı olamayız. Sanatçı, ancak kaçtıktan sonra, sığındığı yerde yaratır.

    Birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser.

    İnsanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. Düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. Tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. Hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir. Deneyimleri sözcüklere dökmek, o deneyimlerden bir şeyler alıp götürür.

    20. yüzyılın totaliter evleri, mekanı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekanlardan da yoksundurlar. Eskiden hemen hemen tüm evlerin tavan arası, kiler ya da bodrum gibi "gizli" yerleri vardı. Pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hala. Tavan arası sadece mükemmel bir düzensizlik ortamı değil, aynı zamanda bir kuşaktan ötekine uzanan tarihsel sürekliliğe işaret eden bir yerdi. Bir zamanlar yaşamış olanlardan arta kalan bir yığın öteberi, gazeteler, mektuplar, fotoğraflar -hepsi de, her şeyin bir zamanlar nasıl olduğunu gösteren tanıklardı. Tavan araları, tarihi çabucak hayata, günümüze getirebilirdi. Onların varlığı bizi anın gereksinimlerine göre biçimlendirmeyi amaçlayan totaliter devlete karşı önemli bir tehditti. Tavan arasının yok edilmesi, evin içinde barınan tarihin silinip atılması demektir. Nineden kalma oyuncak ayının tek başına yatak odasına yerleştirilmesi ya da eski bir fotoğrafın çerçevelenip oturma odasına konması, tarihin saptırılmasından, bir anakronizmadan başka bir şey değildir.

    "Leon" filminden kalkarak, erkeklerin "Lolita" merakı üzerine konuşmaya başlamıştık o gece. Filmden bu anlamda hiç hoşlanmamış, sübyancılığı bu çeşit entelektüalize etmeye çalışan çabalara duyduğum kızgınlığı dile getirmiştim. Beni her zamanki gibi katı ve ahlakçı bulmuşlardı. Genç kızlığa adım atmakta olan ufaklıklara duyulan o belli belirsiz ilginin, yalnızca, bir zamanlar hakkını veremediklerini düşündükleri ergenliklerini tazelemeye yarayan masum bir ilgi olmadığını iddia etmiştim. Erkeklerin "Lolita merakı"nı, gençlik ve körpeliğe duyulan arzu ile açıklamanın yetersizliğine dikkat çekmeye çalışmış, bundan öte düpedüz bir iktidar sorunu olduğundan söz etmiştim. Bence, onları küçük kız çocuklarının saf dünyalarına yönlendiren şey, bilinci uyanmış, dikkatleri bilenmiş kadınlara karşı duydukları korkuydu aslında. Erkeklerin, kendileriyle ilgili yanılsamalarını besleyecek, zayıflıklarını görmeyecek, numaralarını yutacak, her yalanlarına inanacak kadınlara ihtiyaçları vardı. Bu yüzden tercihen kıt deneyimli, uzak görüşsüz kadınların yanlarında rahat ediyorlardı.

    Genellikle kadınlarla ilişkilerinde eşitlikten hoşlanmazlardı ama, eşitliğin en tahammül edemedikleri çeşidi, "algı eşitliği"ydi. Elbette "algı farklılığı"nı anlıyor, kabul ediyor, hatta onaylıyorlardı. Algı farklılığı, ilişkideki pozisyonlarını korumada onlara bir ayrıcalık da sağlıyordu; ama "algı eşitliği"ni ciddi bir alan müdahalesi olarak görüyorlardı. Kadınların anlamayıp da erkeklerin anladığı şeyler olmalıydı dünyada; bu onların kendilerini daha güçlü hissetmeleri için gerekliydi. Erkekler, kadınlara oranla daha uzun süre masum kalabiliyorlar, kadınlarsa erkeklere oranla daha çabuk büyüyerek masumiyetlerini daha çabuk yitiriyorlardı. Bu yüzden erkekler, kadınlar tarafından hazırlıksız yakalanıyor, daha erken "görülmüş" oluyorlardı. Sonraki yaşlarındaysa bir çeşit arayı kapatma duygusuyla geriye dönerek algı eşitsizliğini kendi lehlerine çalıştırabilecekleri "Lolita avına" çıkıyorlardı. Başka kadınlar tarafından çoktan çözülmüş bulunan kendi içi boşalmış imgelerinin, dişiliği yeni uyanmaya başlamış genç kızların bulanık hayallerinde hala bir karşılıkları olabiliyordu çünkü. Yeniyetme kızların ham hayalleri, deneyimsizlikleri, bu erkeklerin içi boşalmış heykellerini hala bir şey sanabiliyordu.

    Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, bir tek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar.

    Erkeklerin kendileri hakkındaki en büyük yanılsamaları, kendilerini sahiden anlaşılmaz sanmalarıdır. Erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler. Anlaşılmamak fikri, kendilerinde hiçbir zaman sahip olmadıkları bir derinlik vehmetmelerine neden olur. Oysa yalnızca bu halleriyle bile yeterince anlaşılırdırlar. Anlaşılamamanın da, anlaşamamanın da önündeki engelin sahip olduklarını sandıkları derinlikleri değil de kendi malzemeleriyle yüzleşme yetersizlikleri olduğunu düşünmek bile istemezler.

    Erkekler için, hemen her çeşit tartışma, kısa bir süre sonra futbol tartışması kıvamındaki öfkesini dizginleyemeyen taraftar kapışmasına döner.

    Herkesin kendi düşüncesini "nesnelliğin sesi", karşı tarafın görüşlerini ise "at gözlüğü" ile bakmanın tek yanlı değerlendirmeleri olarak gördüğü, son sözü söylemiş olmanın o tartışmayı kazanmak sanıldığı bir ortamda, an gelir derin bir yorgunlukla susar, içe kapanır ve tamamen geri çekilirsiniz. Gerçekten yenilmişsinizdir. Tartışmadaki taraflardan biri olarak değil, iletişimin hala bir olanak olduğunu sanma düşüncesi karşısında yenilmişsinizdir. Tartışmalarda gerçekten kazanan ve kaybeden varsa bunlar hiçbir zaman sözcükler ya da fikirler değil, hayatlardır. Hayatlar kazanır, hayatlar kaybeder. Lolitalar büyür, erkekler yaşlanır.Sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N'olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü'den de güle eğlene döneriz."

    Anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

    Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Önlüğü ağarık bir kara olmuştu. Kış basmıştı. Bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. Mangal yakmayı öğrenmişti. Kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. Boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. Kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, Kızılay Kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. Odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. Mangalın o harlı halini çok seviyordu. Annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. Külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

    "Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. Başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadın. Bir bir sordu. 'Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. Belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. Haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. Çocuğun var mı? Bırakacak kimsen yok ha? Kendini yönetir, uslu diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona. Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddi ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. Uykun hafif mi?'"

    "Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla bir çeki kömür alacağım. Sana da lastik çizme. Belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. Artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra.. Uykum da hafif. Bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır."

    Annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "Yaşlı da değildi" demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

    "Ev sahibiyle konuştum. Hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. O, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'Çocuktur' dedim. 'Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' Her sabah helvayla ekmek yersin. Çay zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. Gece kapağı ört ateşe. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Sen korkak değilsindir. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. Sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. Ziyafet çekeriz kendimize."

    "Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani, 'Ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."

    Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. Gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

    "Şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. Ben, yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter. Yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Önlükle katılacaklar. Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kurdele. Temiz, tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."

    Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. Hepsi su içerlerdi. Susayan da susamayan da. İtişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

    Annesinin sırtına sarılmıştı. "Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın." Annesi hiç kıpırdamamamıştı. Uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

    Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli, iskemledeydi. Dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "Halida'nım teyze" diye seslenmişti. Ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. Giyinip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

    "Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana. Muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'Ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. Mal kim, biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kağıdını aldığım gibi çıktım. Kimselere de danışmadım hiç. Zabit okulları pahalıdır. Yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak. Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? Benim kızım kalmaz sınıfta. Devlet masrafına ziyan vermez. Bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. Hemen anlar. Hem canım o da bizim gibi bir insan. 'Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'Sanki o, çocuk olmamıştır' derim.

    Yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.

    "Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul'da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul'u ne yapacağız? Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan burdan o işi. Sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"

    "Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?"

    "Öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."

    "Öyleyse ben burayı kazanırım, üzülme. Sınavı pekiyiyle bitiririm. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."

    Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

    "Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?"

    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

    Anne, saygılı, sordu:

    "Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş."

    Hademe kadın, ilgisiz:

    "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler."

    Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

    Fabian karavanına girmek üzereyken orta yaşlı bir adam, çevik hareketlerle kendisine yaklaştı, elini havaya kaldırarak selam verdi. Kıvrak, sırım gibi bir İspanyol'du. Kenarları mübalağalı derecede dik iri şapkası "İnterstate Wildlife Cruiser" yazısını okuyan arzulu ve dikkatli gözlerinin üzerinde taç gibi duruyordu.

    "Hey, doğa adamı" diye fütursuzca bağırdı. "Çiftlik işçisine gereksinimin var mı? Uşağa, sütnineye, aslanlara et vermeye, herhangi birine, herhangi bir şeye?"

    "Gereksinimim varsa ne olacak?" diye karşılık verdi Fabian. "Aslanlara et olarak seni mi vereceğiz?"

    Elini uzattı adam. "Benim adım Rubens Batista. Bir zamanlar Kübalı, Santiago'luydum, şimdi özgürlükçü Amerikalıyım. Birlikte çalıştığım kişiler beni Latin Hustle diye çağırır."

    Fabian uzatılan eli tuttu. Parmakları cafcaflı yüzüklerle doluydu.

    "Nerede kalıyor bu insanlar? Satış işi nerede yapılıyor?"

    "Birkaç mil ötede. Her gemi gelişinde başka yerde. Florida üzerinden balıkçı tekneleriyle geliyorlar. Ayda iki üç kez, deniz elverişli olduğu zaman."

    "Gidelim" dedi Fabian.

    Latin Hustle'ı izleyen Fabian, çok geçmeden süprüntülerle dolu bir bölgeye saptı. Pencereleri parçalanmış kırık dökük evler yolların kıyılarına dizilmişti. Önlerinde, kaportaları pas tutmuş arabalar alacalı bulacalı duruyordu.

    Latin Hustle, Fabian'a, sıvaları dökük eski bir apartmanın harap kapısı önünde durmasını işaret etti. Avlunun girişi, leş gibi kokan süprüntülerle ve örselenmiş boş konserve kutularıyla çepeçevre kuşatılmıştı.

    Fabian avlunun sevimsiz ışığında belki yüz kişilik bir insan sürüsüyle karşılaştı. Çoğu kara deriliydi; erkekler küme küme oturmuş sigara içiyordu. Kadınların bazıları bebeklere bakıyordu. Çocuklar suskundu, cansızca oynuyorlardı. Sıkıcı bir hava vardı, insanların üzerinden dökülen giysiler soluktu, yamalıydı.

    Karavanın görünmesiyle bir kıpırdanma oldu. Gri, temiz ve ciddi giysiler giymiş beyaz bir adam Fabian'ı selamladı. Latin Hustle'ın takdim etmesine fırsat vermeden, kendisinin patronlardan biri olduğunu açıkça belirtti.

    "İsmim Coolidge" diye lafa başladı, Fabian'ı ve karavanı süzerek. "Hayatımda gördüğüm tekerlekli en büyük model. Bahse girerim bunu çalıştırmak için esaslı bir beygir gücü gereklidir."

    Sürüyü yararak Fabian'a yol açarken, birkaç müşteriye Haitilileri soğuk bir tavırla övdü.

    "Yasa ne diyor bütün bu işlere?" diye sordu Fabian.

    "Ne dediniz?" diyerek baktı Coolidge.

    "İnsan satmak yasalara aykırı değil mi?" dedi Fabian.

    "Kimsenin insan sattığı yok." diyerek vurguladı Coolidge, bilgiçlik taslayarak. "Olanakları satıyoruz biz; işe ya da adama gereksinimi olanlara."

    "Biz onların yiyecek, barınak ve iş bulmalarına yardımcı oluyoruz" diyerek devam etti Coolidge. "Önünde sonunda birilerinin onlara yardım etmesi gerek."

    Fabian adamın gözlerinin içine baktı. "Bu yardımın fiyatı ne kadar?"

    "Eğer tek bir adam alırsanız, diyelim bir çiftten daha pahalıya gelir. Tüm bir aileyi alırsanız, özellikle küçük çocuklarla birlikte, sizin için harika bir pazarlık olur."

    "Hiç genç kadın yok" dedi Fabian gelişigüzel.

    "Genç bir kadınla ilgilenir miydin?" diye sordu Latin Hustle kayıtsızca.

    "Hangi erkek ilgilenmez ki?" dedi Fabian.

    "Ne kadar genç olmalı?"

    Caddeye çıktılar. Peşinde çocuklarıyla zenci bir kadın geçti yanlarından; bir oğlan ve biraz yetişkince bir kızla. Latin Hustle, Fabian'ın kıza baktığını fark etti. "Tatlı bir kız çocuğu" dedi.

    "Çocuk değil, genç bir hanım demek daha doğru" diye karşı çıktı Fabian.

    "Ne demek istediğini anlıyorum." Düşünceli bir havaya girdi Latin Hustle. "Böyle birine babalık etmek ister miydin?"

    Fabian güldü. "Babalık etmek mi? Biraz geç değil mi? Kızın zaten bir babası var."

    "Ya yoksa? Onun babalığı olmak ister miydin?"

    "Diyelim ki onu evlat edinmekte bir sakınca görmedim" dedi Fabian ihtiyatla, "Ne olacak?"

    "Evlatlık çocuk verilen bir yere götürebilirim seni."

    "Ne derece yasal bu?" diye sordu Fabian.

    "Soluk alıp vermek kadar yasal." dedi Latin Hustle. "Bu çocuklar yetim. Terk edilmiş. Kendilerine bakamayacak ya da bakmak istemeyen ana babalar tarafından sokağa atılmışlar."

    "Senin bu işle ilgin ne?"

    "Her zamanki gibi ufak bir komisyon. Hepsi bu."

    "Gidelim" dedi Fabian birdenbire.

    "Buyurun" diye karşılık verdi Latin Hustle.

    Kalabalık kent caddelerine çıktılar yeniden. Karavanın kendisini izleyebilmesi için yavaş yol alıyordu Latin Hustle. Yayvan bir binanın önünde durmasını işaret etti Fabian'a. Görünüşü iç açıcı değildi ama bir zamanlar resmi bir yapı olduğunu belirten bir havaya sahipti. En üst kata çıktılar. Geniş bir bekleme odasında buldu kendini Fabian. İçerde dört adam daha vardı. Latin Hustle, kontrplak duvarlarla odadan ayrılmış iki bölmeden birine dalıp gözden kayboldu.

    Hiç kimsenin bozmadığı bir sessizlik sürüyordu. Latin Hustle yeniden göründü ve kendisini izlemesi için Fabian'a işaret etti.

    Bölmedeki masada kısa boylu, dazlak ve gözlüklü bir adam oturuyordu. Ayağa kalktı ve Fabian'a kendisini avukat olarak tanıttı. Latince ve İspanyolca yazılmış ve özenle çerçevelenmiş diplomaları işaret etti.

    Fabian adamın karşısına oturdu, Latin Hustle masanın yanına bir iskemle çekti.

    Avukat, Fabian'ın gözlerinin içine baktı, nazik bir gülümsemeyle resmiyeti yumuşattı.

    "Rubens, kasaba dışında bir haranız olduğunu söyledi bana."

    "Öyle" dedi Fabian.

    "Ve atlarınızın bir kısmını yanınıza alıp özel olarak imal edilmiş bir arabayla dolaşıyorsunuz."

    "Doğru."

    Avukat masanın üzerinden eğildi. Gülümsemesi arttı. "Öyleyse birtakım olanaklara sahip bir insansınız siz."

    Fabian başını salladı.

    "Mükemmel" dedi avukat, tatmin olmuş bir halde. "Olanaklara sahip bir insan olarak, Rubens sizin pazarlıkta.." sözcüğü düzeltmek için durdu. "Rubens sizin bir çocuğu evlat edinebileceğinizi söyledi; kimsesiz bir çocuğu."

    "Kimsesiz bir kız çocuğunu" diye atıldı Latin Hustle.

    Avukat ters ters baktı, sonra bir kurşun kalemle bir tabaka kağıt aldı. Fabian'a döndü.

    "Ne yaşta bir çocuk isterdiniz?" Kalemini havada salladı. "Evlat edinmek için" diye ekledi anlamlı bir şekilde.

    Fabian duraksadı.

    "Okul çağında. Genç bir hanım" dedi Latin Hustle.

    Avukat not aldı. "Çocuğu okula göndermeyi mi yoksa evde yetiştirmeyi mi yeğlerdiniz?"

    "Evde yetiştirmeyi." Latin Hustle sırıttı.

    "Okula göndermeyi yeğlerim" dedi Fabian.

    Avukat, söyleyeceği şeyi vurgulamak ister gibi gözlüklerini çıkartıp önüne koydu.

    "Sizinle açık konuşayım." dedi resmi bir tavırla. "Özgün üvey baba mı olmak istersiniz.. yoksa bir dizi üvey babadan biri mi?"

    "Anlayamadım" dedi Fabian.

    "Özgün üvey baba, çocuğu ilk kez evlatlık edinen kişidir." diyerek açıkladı avukat.

    "Tıpkı ilk günah gibi" diyerek söze karıştı Latin Hustle.

    Avukat ona aldırmadı. "Öbür türlüsünde ise bir başka babanın yerini alırsınız."

    Sözlerinin karşısındakince hazmedilmesi için bekledi avukat. "Sizin arzu ettiğiniz yaştaki genç hanımların çoğu zaten evlat edinilmiştir; geçmişlerinde birkaç üvey babaları vardır." Kalemini masaya vurdu. "Evli ya da bekar bazı beyefendiler, çocukları olsun olmasın, evlat edindikleri çocuğu ancak belli bir süre için tutarlar; diyelim iki ya da üç yıl. Kız büyüyünce, yani artık çocuk sayılamayacak yaşa gelince.. Ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur."

    Fabian adamın ilk kez yılışıkça sırıttığına dikkat etti. "O zaman genç hanım evlat edinileceği yeni bir evi gereksinir. Son üvey babası ise evde bakabileceği yaşta başka bir çocuk, başka bir kız arar. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" Yılışık bakışları şehvetli bir hal aldı.

    "Sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi Fabian.

    "Tabii ki beyaz kızlar için büyük bir talep var." dedi avukat. Yeniden resmi tutumunu takındı. "İlk kez evlat edinilecek bir kız bulmak genellikle daha pahalıya gelir." diye ekledi.

    "Henüz genç bir hanım değilken" diye kendi kendine mırıldandı Latin Hustle.

    "Ama birkaç kez evlat edinilmişse babalar daha hoşgörülü oluyor ve kız ucuza alınabiliyor." diyerek garanti verdi avukat.

    "Ortalama birini evlat edinmenin fiyatı ne kadar?" diye sordu Fabian.

    "Çocuğa bağlı bir şey bu tabii; rengine, geçmişine, vesaire" dedi avukat, düşünceli bir halde birtakım hesaplar yaparak.

    "Vesaireler fiyata eklenir" dedi Latin Hustle.

    "Ama şunu söylemeliyim ki, küçük bir kız, arzularınızı, zevk için bindiğiniz bir kısraktan daha ucuz bir fiyata yerine getirebilir." diyerek tamamladı avukat.

    Avukat pazarlıkta uyuşmuşçasına, Fabian'ın önüne kız ve oğlan fotoğraflarıyla dolu bir albüm koydu. "Hepsi burada" dedi. "Ne yazık ki bazı fotoğrafların kalitesi düşük."

    "Neyse ki kızların değil." Latin Hustle gözünü kırptı.

    "Evlat edinmek için çok fazla belge hazırlamak gerekiyor mu?" diye sordu Fabian.

    Avukat elini salladı. "Gerekiyor; ama dediğim gibi, iş yaptığımız adamlar çoğunlukla açık fikirli kişiler, bizim dostlarımız."

    "Kız bekleneni vermezse ne olacak?" diye sordu Fabian.

    "Kızı yeniden evlatlık verebiliriz" dedi avukat. "Siz de bir başka çocuğu evlatlık edinmek isteyebilirsiniz; daha büyük ya da daha küçük bir çocuğu."

    "Gerçek bir profesyonel baba." Latin Hustle'ın sesindeki neşeyi duymak olanaklıydı.

    Avukat ayağa kalktı, işi sona ermişti. "Lütfen bu konuda rahatça düşünün." Ağır albümü müşterisine teslim etti. Latin Hustle, Fabian'ı törenle odadan çıkardı, bekleme odasındaki bir kanepeye yerleştirdi, sonra yeniden kontrplak duvarlardan birinin ardında kayboldu. Odada üç adam kalmıştı. Fabian albümün kalan sayfalarını çevirirken hiçbiri ilgi göstermedi, kitabın yabancısı değillerdi.

    Fotoğrafların çoğu ya polaroid kameralarla ya da parklarda ve otobüs duraklarında rastlanan türden otomatik makinelerle çekilmişti. Bazı resimlerdeki birtakım işaretler, bunların aile albümlerinden ya da çocuk sömürüsünü açık seçik sergileyen gazete ve magazinlerden kesilip alınmış olduğunu gösteriyordu. Her fotoğrafta, okul çağındaki bir kız ya da oğlan görünüyordu. Bazıları saf bir çekicilikle gülümsüyordu, bazıları boş boş bakıyordu, diğerleri ise ürkmüş ya da kuşku içindeymiş gibi suratlarını asmıştı.

    Fabian'ın gözleri, 14 yaşında görünen bir kızın fotoğrafına takıldı. Zayıf, bakışları etkileyici, dudakları dolgun bir kızdı bu. Uzun ve parlak siyah saçları, omuzlarına dökülmüştü. Üzerindeki bol giysisi, bir keşiş cüppesi gibi, bir oğlanınkini andıran beline dolanmıştı. Kollarının birinden bir havlu sarkıyordu.

    Fabian, bir an için, bu fotoğrafın altındaki numarayı ve harfleri yazmak arzusunu duydu; neredeyse babalık serüvenine giden yola koyulacaktı.

    Ama o anda, bu işin üstesinden gelebilecek denli enerjisi olmadığını kabullendi. Sayfayı elinde şöyle bir tarttıktan sonra, isteksizce çevirdi. Kızın fotoğrafı, daha önceki sayfaların arasında kaybolup gitti.

    Birkaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin İtalya'yı terk etmesini emretmiş. Tabii Yahudi cemaatinden büyük bir feryat yükselmiş. Bunun üzerine Papa bir uzlaşma önermiş. Yahudi cemaatinin lideriyle bir dini tartışma yapacakmış. Tartışmayı Yahudi lider kazanırsa Yahudilerin İtalya'da kalmasına izin verecekmiş. Papa kazanırsa Yahudiler gitmek zorunda kalacakmış.

    Yahudi cemaati bir araya gelmiş ve tartışmada onları temsil etmek üzere Moishe adlı yaşlı bir hahamı seçmişler. Ama Haham Moishe Latince bilmiyormuş. Papa da Yidiş bilmiyormuş. Bu yüzden bunun "sessiz" bir tartışma olmasına karar verilmiş.

    Büyük tartışma gününde Papa'yla Haham Moishe tam bir dakika karşılıklı oturduktan sonra Papa üç parmağını kaldırmış. Haham Moishe arkasına bakıp bir parmağını kaldırmış.

    Bundan sonra Papa parmağını başının üstünde döndürmüş. Haham Moishe oturduğu toprağı işaret etmiş. Derken Papa bir komünyon ekmeği ile bir kadeh şarap çıkarmış. Haham Moishe ise bir elma çıkarmış. Bunun üzerine Papa ayağa kalkmış ve "Tartışmayı bırakıyorum. Bu adam beni mağlup etti. Yahudiler kalabilir." demiş.

    Daha sonra Papa'nın çevresini saran kardinaller ne olduğunu sormuşlar. Papa, "Önce Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'u temsil etmek için üç parmağımı kaldırdım. O da, iki dinin de tek bir tanrısı olduğunu hatırlatmak için bir parmağını kaldırdı. Sonra ben Tanrı'nın her tarafta olduğunu göstermek için parmağımı başımın üstünde döndürdüm. O karşılık olarak Tanrı'nın hemen oracıkta olduğunu göstermek için yeri işaret etti. Tanrı'nın bizi günahlarımızdan arındırdığını anlatmak için komünyon ekmeğiyle şarabı çıkardım. O da bana ilk günahı hatırlatmak için bir elma çıkardı. Her şeye verilecek bir cevabı vardı. Ne yapabilirdim?"

    Bu arada Yahudi cemaat de Haham Moishe'nin çevresini sarmış, neler olduğunu soruyordu. Moishe, "Önce bana 'Yahudilerin burayı terk etmek için üç günü var.' dedi. Ben de ona, 'Tekimiz bile bir yere gitmeyecek.' dedim. Sonra bana bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de ona 'Beni dinle Bay Papa, biz burada kalıyoruz.' dedim."
    Romagna'da Messer Lizio di Valbona adında varlıklı, seçkin bir şövalye vardı. Yaşlılığının eşiğinde, karısı Madonna Giacomina bir kız çocuğu doğurdu. Kız büyüyünce yörenin en güzel, en sevimli kızı oldu. Tek çocuk olduğu için anası babası da onu çok seviyor, bir dediğini iki etmiyor, iyi bir evlilik yapmasını istiyorlardı.

    Messer Lizio'nun evine sık sık gelip giden, Manardi da Brettinoro ailesinden Ricciardo adında yakışıklı, sağlıklı bir genç vardı. Messer Lizio da, karısı da ona öz oğullarıymış gibi davranıyorlardı. Ricciardo önce bir kez, sonra üst üste evin kızını görmüş, gençliğine, güzelliğine, sevimliliğine, davranışlarına kendini kaptırmıştı. Gelinlik çağına gelmiş olan kızı sevmeye başlamış; ama duygularını kimseye açmamıştı. Kız da bu durumu sezmiş, o da delikanlıyı sevmeye başlamıştı. Bu duruma çok sevinen Ricciardo, birçok kez kıza içini dökmeye karar vermiş; ama cesaret edemeyerek susmuştu. Ama bir gün olanca cesaretini topladı ve:

    "Tanrı adına, sevdandan öldürme beni!" dedi.

    Genç kız da hemen şu yanıtı verdi:

    "Tanrı adına sen de beni öldürme!"

    Bu karşılıktan çok hoşlanan Ricciardo daha da yüreklendi.

    "İsteğini yerine getirmemezlik edemem. Ama ikimizin de yaşamını kurtarmanın yolunu sen bulacaksın." dedi.

    Bunun üzerine genç kız şu karşılığı verdi:

    "Beni gözaltında tuttuklarını biliyorsun. Odama nasıl gelebileceğini bilemiyorum. Onurumu lekelemeden buluşmamızın bir yolunu biliyorsan söyle, ne gerekiyorsa yapayım."

    Ricciardo aklından çeşitli olasılıkları geçirdikten sonra şunları söyledi:

    "Caterina, güzelim, bir yol geliyor aklıma. Sizin bahçeye bakan açık balkon var ya, bir gece orada yat ya da oraya gel. Yerden oldukça yüksek ama, orada olduğunu bilirsem ne yapıp edip tırmanırım."

    Caterina şu karşılığı verdi:

    "Sen gelmeyi göze alırsan, ben de balkonda yatmanın yolunu bulurum."

    Ricciardo geleceğini söyledi. Kaçamak bir öpüşmeden sonra birbirlerinden ayrıldılar.

    Ertesi gün -mayısın son günleriydi- genç kız annesine sıcaktan yakındı, bir gece önce uyuyamadığını söyledi. Annesi:

    "Ne sıcağı kızım? Geceleri serin bile oluyor." dedi.

    Caterina annesine şu karşılığı verdi:

    "Anneciğim, 'bana göre serin' derseniz haklı olabilirsiniz. Genç kızların kanının, olgun kadınların kanından daha sıcak olduğunu unutmayın."

    Bunun üzerine kadın şunları söyledi:

    "Haklısın kızım. Ama havayı senin istediğin gibi ısıtmak ya da soğutmak benim elimde değil. Her mevsimin sıcaklığına katlanmak zorundayız. Bakarsın bu gece daha serin olur, sen de rahat uyursun."

    "Tanrı'nın sesinize kulak vermesini dilerim." dedi Caterina. "Ama yaza doğru giderken geceler serinlemez."

    "Peki ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu kadın.

    Caterina şu yanıtı verdi:

    "Babamla sen izin verecek olursanız, babamın odasının yanındaki, bahçeye bakan balkona küçük bir yatak serip yatarım. Bülbül sesleri dinleyerek uyurum. Orası serin, sizin odanızdan daha rahat olur."

    Anası da şunları söyledi:

    "Merak etme kızım. Babana söylerim. O ne derse öyle yaparız."

    Messer Lizio karısının dediklerini dinleyince, belki yaşlılığın da getirdiği bir huysuzlukla karşı çıktı:

    "Bülbül sesi dinleyerek uyumak da ne demek? Ağustos böceği sesiyle uyusun yine." dedi.

    Caterina babasının ne dediğini öğrenince sıcaktan çok öfkeden uyuyamadı o gece. Üstelik durmadan sıcaktan yakınarak anasını da uyutmadı. Kadın ertesi sabah Messer Lizio'ya:

    "Messer" dedi, "kızınızı yeterince sevmiyorsunuz. Balkonda yatsa ne çıkar? Bu gece sıcaktan yatakta dönüp durdu. Sonra, bir genç kızın bülbül sesini sevmesine niye şaşıyorsunuz? Gençler kendilerine benzeyen şeyleri severler."

    Messer Lizio bunları dinleyince:

    "Peki" dedi. "Balkona istediği gibi bir yatak serin. Yatağın etrafını şayak bir perdeyle çevirin. Orada yatıp istediği gibi bülbül sesi dinlesin."

    Babasının kararını öğrenen genç kız hemen balkona bir yatak serdirdi. Gece orada yatacağı için, Ricciardo'yu görünce, önceden kararlaştırdıkları bir işareti yaptı. Ricciardo ne yapması gerektiğini anladı.

    Kızının gidip yattığını gören Messer Lizio, odasının balkona açılan kapısını sürgüleyip yattı. Ricciardo her yerin sessizliğe gömüldüğünü görünce merdivenle bir duvara çıktı. Taşların çıkıntısına basarak oradan başka bir duvara geçti. Düşme tehlikesini göze alarak balkona ulaştı. Kız onu gürültü etmeden; ama büyük bir sevinçle karşıladı. Üst üste öpüştükten sonra birlikte yattılar. Gece boyunca birbirlerinden zevkler aldılar, birçok kez bülbülü öttürdüler.

    Uzun uzadıya keyif aldılar ama gece kısaydı. İstemeseler de gün ağarıyordu artık. Hem sıcağın hem de oynaşmanın etkisiyle çırılçıplak uyudular. Caterina sağ kolunu Ricciardo'nun boynuna dolamış, sol eliyle de, kadınların erkeklerin önünde adını anmaya utandıkları o nesneye sarılmıştı. Gün doğduğunda böyle uyuyorlardı.

    Gün doğunca Messer Lizio kalktı. Kızının balkonda yattığını anımsayarak, yavaşça balkonun kapısını açtı. "Bakalım bülbül Caterina'yı nasıl uyutmuş bu gece" dedi, kendi kendine. Gürültü etmeden, yatağın şayak perdesini kaldırdı. Ricciardo ile kızın çırılçıplak, üstleri açık, birbirlerine sarılmış olarak yattıklarını gördü. Ricciardo'yu tanıdı. Geri dönüp karısının odasına gitti. Karısını uyandırdı:

    "Çabuk kalk, kadın" dedi. "Gel de kızının nasıl bülbül sevdiğini gör. Bülbülü yakalamış, elinde tutuyor."

    "Nasıl yakalamış?" diye sordu kadın.

    Messer Lizio:

    "Hemen gelirsen görürsün." dedi.

    Kadın hızla giyinip sessizce Messer Lizio'nun peşinden gitti. Yatağın başına gelip de perdeyi kaldırdıklarında Madonna Giacomina kızının bülbülü yakalayıp sıkıca elinde tuttuğunu ve öttürmek için can attığını gördü. Ricciardo'nun, kızını kandırmış olduğunu sanıp bağırmak, oğlana çıkışmak istedi. Messer Lizio engel oldu.

    "Kadın, beni seviyorsan sesini çıkarma ki, yakaladığı şey onun olsun." dedi. "Ricciardo soylu, varlıklı bir çocuk. Tam bize göre bir damat. Buradan sapasağlam çıkıp gitmek isterse kızımızla evlenecek. Böylece bülbülü de yanlış bir kafese değil, doğru kafese koymuş olur."

    Kocasının bu olaydan sarsılmadığını görünce kadın da sakinleşti. Kızının iyi bir gece geçirmiş olduğunu, dinlendiğini ve bülbül yakaladığını düşünüp o da sesini çıkarmadı. Çok geçmeden Ricciardo uyandı. Günün ağarmış olduğunu görünce ölüm korkusu kapladı içini. Caterina'ya seslendi:

    "Sevgilim, sabah olmuş, ne yapacağız şimdi?"

    Bu sözleri duyan Messer Lizio yaklaşıp perdeyi kaldırdı.

    "İyi bir şey yapacaksınız." dedi.

    Messer Lizio'yu gören Ricciardo'nun sanki yüreği yerinden oynadı. Kalktı, yatağın üstüne oturdu.

    "Messer" dedi, "Tanrı adına bağışlayın beni. Alçaklık, namussuzluk yaptığımı, ölümü hak ettiğimi biliyorum. Ne isterseniz yapın bana. Ama yalvarırım canıma dokunmayın, bağışlayın beni."

    Messer Lizio şunları söyledi:

    "Sana beslediğim sevgiye, güvene yaraşır biçimde davranmadın. Ama mademki olanlar oldu, gençliğin böyle bir hata işlemene yol açtı, ölümden kurtulmanın, namusumu temizlemenin yolu Caterina ile evlenmen. Caterina bu gece senin oldu, ömrü boyunca senin olsun. Kendini ancak böyle bağışlatır, canını kurtarabilirsin. Böyle yapmayacak olursan, ruhunu Tanrı'ya teslim etmeye hazır ol."

    Bu konuşmalar sırasında Caterina bülbülü bırakmış, üstünü örtmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak babasından delikanlıyı bağışlamasını istiyordu. Bir yandan da Ricciardo'ya, geçirdikleri gece gibi geceler geçirebilmeleri için, Messer Lizio'nun isteğini yerine getirmesini söylüyordu. Ricciardo'ya uzun uzadıya yalvarmak gerekmedi. Yaptığı hatadan duyduğu pişmanlık, hatasını gidermek isteği, ölüm korkusu, canını kurtarmak çabası, ateşli sevdası ve zaman yitirmeden güvence içinde sevdiğine sahip olabilmek isteği Ricciardo'nun, Lizio'nun dediklerini kabul ettiğini söylemesine yol açtı. Messer Lizio Madonna Giacomina'dan bir çift yüzük istedi ve Ricciardo, Caterina ile anasının babasının önünde nikahlandı. Nikah kıyıldıktan sonra Messer Lizio ile karısı uzaklaştılar. Giderken de:

    "Dinlenin şimdi. Ayağa kalkmaktan çok dinlenmeye gereksinim duyuyorsunuzdur." dediler.

    Messer Lizio ile karısı gidince gençler birbirlerine sarıldılar. O gece altı mil yol almışlardı, kalkmadan önce de iki mil giderek ilk günü kapattılar. Kalktıklarında, Ricciardo Messer Lizio ile daha ayrıntılı bir görüşme yaptı. Birkaç gün sonra dostlarının ve akrabalarının katıldıkları bir törenle Caterina ile bu kez kurallara uygun bir biçimde evlendi. Kızı büyük bir alayla evine götürdü ve parlak bir düğün yaptı. Karısıyla uzun yıllar mutlu bir yaşam sürdü. Gece gündüz demeden, canları istediği zaman bülbül öttürdüler.

    Hava sıcaktı. Ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgar yoktu. Çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgarın ittiği bir kelebek dolaşır, ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. Onların sesiyle kendime gelene kadar uyurdum. Yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift. Birbirlerine sarılmış, anlayamadığım sözler mırıldanırlardı. Deli Ludmilla elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi Lekh.

    Dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. Ama Lekh, yorgun ve düşünceli olurdu çoğunlukla. Karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yeniden yerine gelirdi. Artık durmadan Ludmilla'yı anlatırdı bana. Kendi kendine güler, sonra gözlerini kapardı. İçeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk gelirdi o zaman.

    Bazen günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi Lekh'in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. Sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin göz kamaştırıcı parlaklığını verirdi.

    Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. Epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. Boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.

    Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayarak yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasızca benzerlerine teslim ederdi onları.

    Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört bir yandan sahtekarın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hala. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.

    Lekh sararıp soluyordu. Günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı içiyor, Ludmilla'ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. Zaman zaman yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. Yavaş yavaş çizdiği resim biçimine giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın belirmeye başlıyordu.

    Boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca Lekh, cepte votka şişesi yola düştü. Bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. Şarkı söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların üstüne yayıyordu üzüntüsünü. Şarkı, göç eden kuşlara yükseliyor, sonra ormanın baş döndürücü derinliklerine gömülüyordu.

    Köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. Deli Ludmilla onu öylesine büyüleyip yakmıştı ki aklını almıştı başından. Bu sözler Lekh'i kızdırıyor, lanet yağdırıyordu köylülerin üzerine. Tepelerine sürüyle kuş salıp gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. Günün birinde bana saldırıp suratıma vurdu.

    "Sensin Ludmilla'yı uzaklaştıran" diyordu, "Çingene gözlerin korkutuyor onu!"

    Hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. Ayağa kalkabildiğinde çantasını hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.

    Haftalar geçti, Lekh'in söylediği gibi tuzak kuruyordum. Ama rüzgarın ağaçlara sürüklediği saydam örümsek ağları geçiyordu elime çok zaman. Leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. Öteki hayvanlar da ayrılıyorlardı ormandan. Yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız. Kafeslerinde hareketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. Kanatları aklaşmaya başlamıştı.

    O gün gökyüzü iyice kararmıştı. Kuştüyü yatakları andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice gölgelemişlerdi. Tarlaları kasıp kavuran, otları eğen rüzgar damların çürümüş samanlarını kulübelerin çevresinde uçuruyordu. Kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına, solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.

    Birden, yanında iri köpeğiyle Ludmilla göründü. Yürüyüşü garipti. Lekh'in nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı. Sonra hıçkırdı. Kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi arşınlıyordu. Lekh'in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya başladı. Birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. Yatağın altında, Lekh'in unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. Sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi söyledi. Kaçmaya niyetlenince de köpeği üstüme saldı.

    Mezarlığın yanında otlak başlıyordu. Biraz ileride inekler otluyor, yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyordu. Onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak gerekliydi. Duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. Ludmilla köpeğini bir ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. O da elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.

    Debelenmeme aldırmadan yere yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. Kaçıp kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. Çobanlar sesimi duymuşlardı. Onların geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı Ludmilla. Gözleriyle kadını yiyerek yaklaştılar. İçlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. Diğerleri kararsızdı. Kimsenin bana aldırdığı yoktu. Karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış, durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.

    Çobanların en irisi kadının üstüne yattı. Ludmilla altında debelenmeye koyuldu. Zevkten ürperip inliyor, kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. Yanlarına çöken öbür çobanlar, onları seyrederken alay ediyorlardı. Tırmık ve kürekleri kapan bir sürü köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. En gençleri başa geçmiş, kollarını sallayıp bağırarak yürüyorlardı. Pantolonlarını toplayan çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan Ludmilla'nın üzerine çullandılar. Köpek homurdanıp saldırıyor; ama ipi çözemiyordu bir türlü. Mezarlık duvarının dibine sindim.

    Koşarak gelen Lekh'i gördüm o sıra. Köye dönüp olanı biteni öğrenmiş olmalıydı. Çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. Ama Ludmilla doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandı bu kez. Yorgunluktan hızlı koşamayan Lekh epey uzaktaydı. Sallanarak geliyordu. Birkaç kez tökezlediğini gördüm.

    Kızgın köylü kadınlar Ludmilla'yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının kimi de bacaklarının üstüne çökmüştü. Tırmıklarıyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. Lekh aralarına girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. Birkaçı da yere yatırıp üstüne çıktı. Sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler. Duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı gözlüyorlardı.

    Mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırlandım. Hortlaklarla vampirlerden çok korkan köylüler, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi.

    Deli Ludmilla kan içinde yüzüyordu. Bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. Acıyla haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu boşuna. İçlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu. Arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında Ludmilla'nın bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu. Deli, hayvan gibi böğürdü. Bir başka kadın, bütün gücüyle şişenin dibine tekme attı, şişe Ludmilla'nın içinde kırıldı. Hepsi onu çiğnemek istiyordu, sonuncu kadın da çekilip gittiğinde Ludmilla ölmüştü.

    Kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. Yüzü kan çanağına dönen Lekh doğruldu. Birkaç diş tükürdü ağzından. Ayakta duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı. İşkence çeken vücudu okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.

    Duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. Kımıldanacak gücüm yoktu. Hava kararmaya başlamıştı. Bütün günahlarının bağışlanmasını dileyen Deli Ludmilla'nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. Ay çıktı. Donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarını, belli belirsiz aydınlatıyordu.

    Sık sık kesilen, kabuslu bir uykuya daldım. Rüzgar mezar taşlarına yükleniyor, çürümüş yaprakları taştan haçların üstüne sürüyordu. Kötü ruhlar inliyor, onların sesine köyden gelen köpek havlamaları karışıyordu.

    Uyandığımda, Lekh hala Ludmilla'nın ölüsü önünde diz çöküp yere kapanmış, hıçkırıklarla titriyordu. Kulübeye dönemeyecek kadar üzgündüm. Gitmeye karar verdim. Tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp duruyordu.

    Bir çarşamba gecesi. M.K.da tanıştığım, benim için adsız kalan bir kız, oturma odamda kanepenin üzerinde oturuyor. Bir şişe şampanya, Crsytal, yarılanmış, cam sehpanın üzerinde duruyor. Çeşitli düğmelere basarak şarkılar seçiyorum, Wurlitzer'ı canlandıran şarkılar. Sonra pencereleri açıyorum, terasa açılan raylı kapıları, gerçi serin bir gece, güz ortası ve o da çok ince giyinmiş; fakat bir kadeh Crystal daha alıyor ve bu onu yeterince ısıtıyor ki, bana hayatımı nasıl kazandığımı sorma gücünü kendinde buluyor. Ona Harvard'a gittiğimi, oranın iş idaresi bölümünden mezun olduktan sonra Wall Street'te çalışmaya başladığımı anlatıyorum, Pierce & Pierce'da. O ya anlamayarak ya da şaka olsun diye, "O da neresi?" diye sorunca yutkunuyor ve arkam ona dönük olarak, yeni Onica'mı düzeltirken zar zor "Bir.. ayakkabıcı" deme gücünü buluyorum kendimde.

    Yatak odası. Çıplak, bütün vücudu yağlanmış, çükümü emiyor, onun üzerinde ayakta durmuşum, sonra çükümü sağlı sollu suratına vuruyorum, ellerimle saçından kavrayıp ona "siktiğimin orospusu, kancık" diyorum, bu onu daha da tahrik ediyor ve uslu uslu beni emerken, klitorisini parmaklamaya başlıyor ve taşaklarımı yalarken de bana "Hoşlanıyor musun?" diye soruyor, "ev-vet, ev-vet" diye cevap veriyorum nefesim sıklaşarak. Memeleri dik, büyük ve sert, her ikisinin de uçları iyice sertleşmiş, ben sertçe ağzına verirken boğulur gibi oluyor, bense aşağıya doğru uzanıp onları sıkıyorum ve daha sonra, kıçına bir dildo sokup kayışla bağladıktan sonra, onu düzerken memelerini tırnaklıyorum, ta ki o bana durmamı söyleyene kadar.

    "Oh, tanrım" demekte şimdi. Tahrik oluyor, tokatlıyorum onu, sonra hafif bir yumruk indiriyorum ağzına, sonra öpüyorum, dudaklarını ısırarak. Korku, dehşet alıyor kızı, şaşalıyor. Kayış kopuyor ve kız beni itip kurtulmaya çalışırken dildo kayarak çıkıyor kıçından. Öte yana yuvarlanıyor, kaçmasına izin vermiş gibi yapıyorum, sonra o elbiselerini toparlar ve mırıldanarak benim nasıl da "siktiğimin manyak bir orospu çocuğu" olduğumu söylerken üzerine sıçrıyorum, çakal gibi, kelimenin tam anlamıyla ağzım köpürerek. Bir çığlık atıyor, özür dileyerek, isterik hıçkırıklar içinde, kendisini incitmemem için bana yalvararak, gözyaşları içinde, memelerini örterek, utanç içinde şimdi. Fakat hıçkırıkları bile beni tahrik etmeye yetmiyor. Suratını Mace'lerken biraz zevk alıyorum, kafasını dört ya da beş kez duvara vururken daha azını, sonunda bilincini kaybediyor, duvarda üzerine saç yapışmış küçük bir leke bırakıyor. O yere yığıldıktan sonra banyoya yollanıyorum ve kokainden bir çizgi daha çekiyorum.

    Kız bağlı olarak yerde yatıyor, çıplak, sırtüstü, elleriyle ayaklarının uçlarına metal ağırlıklar asılı, bunlar da yerdeki tahtalara diktiğim direk gibi şeylere bağlı. Elleri çivi dolu, bacakları mümkün olan en geniş biçimde iki yana açılmış. Kıçının altına bir yastık sürmüşüm ve açık organını baştan aşağı peynirle sıvamışım, hatta birazını da vajinasına tıkamışım.

    Belli belirsiz kendine gelip de üzerinde ayakta duran beni gördüğünde, benim insanlıktan tamamen yoksun oluşumun onu, akıl fırttıran bir dehşetle doldurduğunu görüyorum. Vücudunu televizyonun önüne yerleştirdim, video kayıt cihazında eski bir bant var, ekranda ise son videoya aldığım kız. Ekranda, yere bir cesedin yanı başına çömelmiş, kızın beynini yemekteyim, hapır hupur götürüyorum, pembe, parça parça tombul etin üzerine Grey Poupon sürmekteyim.

    "Görebiliyor musun?" diye soruyorum; ama televizyondaki varolmayan kıza değil. "Şunu görüyor musun? Seyrediyor musun?" diye fısıldıyorum.

    Elektrikli matkabı onun üzerinde kullanmaya çalışmaktayım, zorla ağzının içine sokarak; ama bilinci yeterince yerinde, dişlerini kapayacak, onları kenetleyecek gücü var ve matkap dişlerini kolaycacık delip geçse de olay beni enterese etmiyor; bu yüzden ağzından kan sızan kafasını tutup kaldırıyorum, onu videonun geri kalanını seyretmeye zorluyorum ve o ekranda mümkün olan her deliğinden kanlar sızan kıza bakarken, ne olursa olsun, bütün bunların kendi başına da geleceğini anlamış olduğunu umuyorum. Sonunun şurada, apartman dairemin zemininde yatmak olacağını, elleri direklere çivilenmiş olarak, vajinasına kırık cam parçaları ve peynir tıkıştırılmış olarak, kafatası çatlamış ve mosmor olmuş bir halde, herhangi bir başka seçim yapmış da olsa öyle olacağını. Benim onu nasıl olsa bulacağımı. Hayat böyledir işte.

    Elimdeki içi boş plastik tüplerden birini vajinasına sokmaya çalışıyorum, vajinanın dudaklarından birini zorlamaya çalışarak, zeytinyağıyla yağlanmış dahi olsa tam girmiyor. Bu sırada Frankie Vallie, müzik kutusunda "Beterin Var Beteri"ni söylüyor, ben de tüpü kancığın amcığına sokmaya çalışırken dudaklarımı sözlere uydurarak eşlik ediyorum. Dudaklarının dışına kezzap dökmekte buluyorum çareyi, böylece et yağlanmış tüpü içine alacak kadar genişler diye, gerçekten de çok sürmüyor, kolayca giriyor. "Umarım canın yanıyordur." diyorum.

    Mutfaktan oturma odasına taşırken sıçan kendini cam kafesin duvarına vuruyor. Geçen hafta ona oynasın diye satın aldığım ve şu anda kafesin bir köşesinde ölüsü duran, çürümekte olan öteki sıçandan geri kalanları yemeyi reddetti. Son beş gündür özellikle aç kalmasını sağladım. Cam kafesi kızın yanı başına, yere koyuyorum ve belki de peynirin kokusundan ötürü sıçan fıttıracak gibi oluyor, önce kafesin içinde daireler çiziyor, sızlanıyor, sonra açlıktan zayıf düşmüş bedenini kafesin kenarından aşırıyor. Sıçanı dürtmem bile gerekmiyor, öyle ki, kullanmak üzere yanımda getirdiğim bükülmüş tel askı elimde kalıyor ve henüz kızın bilinci yerindeyken, hayvana bir enerji geliyor, hiç zorluk çekmeden tüpe hızla dalıyor, gövdesi yarı yarıya tüpün içinde kayboluyor, derken dakika geçmeden, tümüyle -yerken iki yana sallanan sıçan vücuduyla- içeri girip kayboluyor, kuyruk hariç; tüpü hızla çekip çıkarıyorum kızdan, kemirgeni içeride bırakıyorum. Çok geçmeden kuyruk bile kayboluyor. Kızın çıkardığı sesler, genel itibariyle, anlaşılmaz şeyler.

    Sıçanın kızın içine alt tarafa girdiğini gördükten bir ya da iki dakika sonra kızın bilincinin hala yerinde olduğundan, başını acıyla iki yana salladığından, gözlerinin dehşet ve şaşkınlıktan iri iri açıldığından emin olarak, elektrikli testere marifetiyle saniyeler içinde onu ikiye biçiyorum. Vızlayan dişler deri ve kas ve sinir ve kemik dinlemeden öyle hızla yarıp geçiyor ki, kız bacaklarını -kalçaları aslında, parçalanmış vajinasından geriye kalanlar- vücudundan ayırdığımı ve onları, içlerinden fışkıran kanlarla, neredeyse bir ganimet gibi havaya kaldırdığımı görecek kadar bir süre canlı bile kalıyor. Gözleri bir dakika açık kalıyor, umarsız ve gözbebekleri kayık, sonra kapanıyorlar ve sonunda, ölmeden önce, öylesine, anlamsızca burnundan içeri doğru bir bıçak sokup bıçağı alnının derisinden dışarı çıkana kadar ittiriyorum, sonra çenesinin kemiğini kırarak kesip atıyorum. Sadece ağzının yarısı var, onu da düzüyorum bir, iki, derken üç kere. Hala nefes alıp almadığına aldırmadan gözlerini oyuyorum, sonuna doğru parmaklarımı kullanarak.

    Sıçanın kafası çıkıyor önce dışarı -bir şekilde ters dönmüş karın boşluğunda- baştan aşağı mor bir kana batmış -elektrikli testere kuyruğunun da yarısını götürmüş- ta ki ayağımın altında parçalayıp öldürmek hissi gelinceye kadar ona biraz daha Brie peyniri veriyorum, sonunda da öldürüyorum. Daha sonra, kızın uyluk kemiğiyle çene kemiği fırında pişmekte, tutam tutam edep yeri kıllarını kristal bir Steuben küllüğe dolduruyorum, tutuşturunca hemen yanıveriyorlar.

    Sait Faik, "hiçbir şey fazla değil" derdi bu insanlar için; söylenip duruyor bizimki: "Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara; yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?"

    Ne yapalım, kahramanımızın tavrı bu, karışacak değiliz. Aklına takmış, devrim yapacak, yeni yönetim biçimi getirecek ülkeye. Sisteminin kayıtsız şartsız tek başkanı o olacak; "Beylerbeyi" ilan edecek kendisini, en tepedeki adam, tek adam olacak, baba adam!

    Kardeşi elektronik mühendisi, ondan rica edecek; Amerika'da doktora yapıyor ama yardımcı olacaktır, kırmaz ağabeyini, yıllardır ilk defa ondan bir şey isteyecek: Bir makine! Ama nasıl bakın: Bu makine, sürekli ülkeyi dinleyip belleğine kaydedilmiş olan belli başlı anahtar kelimeleri tarayacak. Bunları söyleyenler hemen, aman dinlemeden vurulacak. Misal, futbol hakemlerine "hocam" diyenler o an gitti! Ülkede okumaktan saçını başını dökmüş, yıllarca sürünmüş insanlara saygı duymak öyle zorlaştı ki artık sadece hakemler hoca!

    Belli başlı bulvarların çeşitli köşelerine sıkı tetikçiler konacak. İyi adamlar olacak bunlar, attığını vuran, yağız delikanlılar. Mesela iki öküz, tanımadıkları kızların peşine takılmış, ağızlarının suyu akmakta, rahatsız edici biçimde takipteler. "Vay amuğa koyim" biçiminde adinin de adisi küfürlerle böğürüyorlar. Üretilen cihaz bu arkadaşları işaret edecek; aniden kan içinde yere yığılacaklar. Oh, diyor kendi kendine. İçinin yağları eriyor. Öküzlüğe mahal verilmeyecek!

    Misal, iki kız, kafede oturmuşlar, kahvelerini almışlar, mağazalardan, giyimden, alışveriş dünyasından konuşmaktalar. Bunun yüz tane ayakkabısı varmış da ötekinin rekoru altmış yediymiş henüz. Sevgilisinden bahsederken "aşkitom" mu dedi biri: "Çat", gitti. Birden kahve fincanına kan dolacak. Ardından, onu aval aval dinleyen, her haliyle dünyaya zararlı diğer hanım kız da vuruluyor. Madem öyle beyinsizle birliktesin, sen de beyinsizsin. Acıma yok.

    Örneğe gelin: İki arkadaş bira içmekteler, konu da otomobil; ince mevzu yani. Bilirsiniz, ortalama Türk erkeğinin anladığını sandığı üç şey vardır: Kadınlar, otomobil, futbol. "Pert" mi dedi birisi, delik deşik edilecek. Öteki takım adı mı zikrediyor; yok efendim o olsa defansa şunu koyup bunu da ileri çekermiş. Sabahın köründe işyerine gelip uykusu açılmadan, çay kahve içmeden evvelsi geceki maçtan bahsedebilenler, sözü sizedir kahramanımızın: "Çat, çat, çat!" Silahlar konuşacak. "Nasıl koyduk size" şeklinde takımlara cinsiyet atfederek yaşayanlar: Allah belasını versin hepsinin; kalp nahiyesinden tek kurşun; bu iş çok kolay!

    Fakat en parlak fikrini, iki saat kadar uğraştıktan sonra metronun caddeye bağlanan merdivenlerinde buluyor: Kendi kurduğu düzen işlemeye başlar başlamaz bir kampanya başlatacak. Bahsi geçen kampanyanın ne olduğu cuma günkü gazetede açıklanacak. Tabii ülkede artık tek gazete çıkmaktadır: "Bey Sözü." Söz konusu kampanyanın açıklandığı o kutlu günde manşet rengarenk, kocaman olmalı. İyi reklamcılarla çalışmak gerek. "Yarın, memleketimizin bütün alışveriş merkezlerinde, ziyaretçilerimize sürpriz hediyeler; unutmayın, bedava!" Budur işte!

    Ertesi gün ülkedeki bütün alışveriş merkezleri bedavacı, meraklı ziyaretçilerle dolacak; yetkililer öğlen saat bire kadar bekleyecek. Sonra bu çağdaş toplama kamplarının kapıları kilitlenecek. Gaz odasından fırlayarak hızla ortalığı kaplayan zehirli gaz sayesinde, yaz kış demeksizin cumartesi pazar günlerinin tamamını alışveriş merkezlerinde geçiren aşağılık ahali öldürülecek. Böylece ülkemiz kurtuluşuna, refahına dair emin adımlarla ilerleyecektir. Kahramanımız emindir: Bu, ülkemizin ikinci Kurtuluş Savaşı olacaktır.

    Sinemada film bittiği zaman henüz yazılar başlamadan alelacele çıkanlar o an; telefonunu çok acil haber bekliyormuşçasına ışıklar henüz yanmadan hemencecik açanlar vakit kaybetmeden antraktta infaz edilecek.

    Trafikte seyrederken onun bunun karısını kızını seyrederek gün boyunca birilerini düzme hayaliyle yaşayan kamyoncular direkt yan taraflarından, tek kurşunla, sol cam kan içinde kalırcasına..

    Eşofmanını çekip Bağdat Caddesi'ne çıkarken saçlarını fönletmeyi ihmal etmeyen, plaja gittiğinde denize bile on kilo makyajla girip yüzemeyen imitasyon kızlar dizlerinden vurulup yaz sıcağında yazlık yerlerde, otantik görünmesi için camların ardında, millete gözleme açmaya..

    Ağızlarında sigaralarıyla iş makinelerini, vinçlerini, lağımcıları seyreden şapkalı amcalar enselerinden, susturucu denen güzelliği kullanarak, gürültüsüz, sakin sakin..

    Tüm pazar gününü mahalle bakkalının önünde durup ikindiye doğru kahveye, karanlık birahanelere ya da kerhaneye çöken; kendileriyle hiç ilgilenmeyen yalnız kadınlara sürekli damardan kesik atarak askıntı olan eşcinsel düşmanı abazanlar hadım edilerek..

    Taksitle, her şeyin dahil olduğu çok yıldızlı yaz otellerine gidip hayvanca yiyerek Rus kesen tatilciler asılarak.. Rus kadınlarının hepsinin orospu olduğunu sananlar elektrikle..

    Şiirlerini yayımlamayan, bira ısmarladığı halde eserlerinden bahsetmeyen, onun barında şunun meyhanesinde arkasından bin türlü laf eden eleştirmen, şair, yazar, hiçbir şey yapmadığı halde kendine aydın sıfatını yakıştıran kimseler dilleri kesildikten sonra öldürülecek, yok edilecek. Beylerbeyi, bunlardan tez vakitte kurtulacak.

    En iyisi bir kitapçıya uğrayıp yeni çıkan şiir dergilerinden birini alarak iki üç genç şaire zar atmak.. Bilgilendirmek, hayatı öğretmek amacıyla seçtiği bu gençlerin kız olmaları daha iyi olur tabi. Bu hanım kızlar on sekizi geçmemiş olurlarsa hani, daha da iyi!

    Var ya.. Onlar bir tanedir bir tane!

    abil'de azgınlaşmış insanoğlunun işlediği günahlardan yaka silken melekler allah'ın huzuruna çıkıp insanları şikayet etmişler; yüce tanrı'nın onları cezalandırmasını istemişler. allah, insanlara verilmiş olan hırs ve nefse dayalı tabiatın meleklerde olmadığını, olsaydı onların da günah işleyeceğini söyleyince itiraz etmiş ve "haşa allahım" demişler, "biz olsak günah işlemezdik."

    allah, onlara yanıldıklarını, hırs ve nefsin çok kuvvetli olduğunu ve yeryüzünde insanları baştan çıkaracak türlü güzelliklerin bulunduğunu anlatmaya çalışmış; ama ne kadar anlattıysa da saf melekleri bu işe inandıramamış. bunun üzerine iradesine en güvendikleri iki meleği seçmelerini istemiş ve onlar harut ile marut'u seçmişler ve allah bunları sınamak üzere babil'e göndermiş.

    harut ile marut gündüzleri babil şehrinde icrayı hükümet eder, geceleri de ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkarlarmış. kimse onların melek olduğunun farkında değilmiş.

    harut ile marut adlı melekler, ilk günler hiç günah işlememişler. birer su damlası kadar temiz ve berrak yaşamışlar; ellerini, gönüllerini ve zihinlerini harama uzatmamışlar. taa ki zühre gelene kadar..

    bir gün zühre adlı, yakıcı güzellikte bir kadın çıkagelmiş ve kocasından boşanmak istediğini söylemiş. gözlerinde yıldızlar uçuşan, parlak siyah saçları dalga dalga beline dökülen ve görenlerde dalından koparılmış sulu bir elma gibi kütür kütür dişleme isteği uyandıran esmer tenli bir güzelmiş zühre. gözlerinin geçici körlükle kararmasını göze almayan hiç kimse, zühre'nin yüzüne uzun süre bakamazmış.

    harut ile marut bir görüşte vurulmuşlar kadına. yüreklerini yakıcı bir sevda kavurur olmuş. ikisi birden kadınla yatmak istemişler. kadına yalvarıp yakarıyorlarmış; ama zühre razı olmamış; önce dileklerini yerine getirmelerini emretmiş. harut ile marut'un şarap içmelerini ve puta tapmalarını teklif etmiş. kadının aşkından başı dönmüş olan melekler onun her dediğini kabul etmiş, şarap içip putlara tapmaya başlamışlar. kadın gene teslim olmamış ve her gece göğe çıkarken okudukları duayı öğretmelerini buyurmuş. bunu da söylemişler ve zühre ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkınca ulu tanrı onu bir yıldız yapıp gökyüzüne asıvermiş. işte geceleri mülkünüzün üzerinde parlayan zühre yıldızı, melekleri aldatan o güzel kadındır.

    kadın kaybolunca melekler ne günah işlediklerini anlayıp pişman olmuşlar ve idris peygamber'e başvurup günahlarının bağışlanması için yalvarmışlar. yüce allah dualarını kabul etmiş ama dünya ve ahret azaplarından birini tercih etmelerini istemiş. melekler dünya azabını tercih etmişler. yüce allah da onların babil'deki bir kuyuya baş aşağı asılıp kıyamet gününe kadar azap çekmelerini buyurmuş. o tarihten beri harut ile marut bir kuyuda ters asılmış olarak kıyamet gününü bekler dururlarmış.

    Ben hiçbir zaman başkalarının zevkine ortak olmadım. Ya katı bir duygu ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. Yaşam derdi, yaşam güçlüğü. Bütün sorunların içinde en önemlisi insanlarla uğraşmak. Kokuşmuş toplumun şerri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyor.

    Vaktiyle onların arasına karışmıştım; başkalarını taklit edeyim dedim. Baktım, soytarıya dönmüşüm. Adına zevk dedikleri her şeyi denedim; gördüm ki başkalarının zevki bana yaramıyor. Her yerde, her zaman yabancı olduğumu hissettim. Diğer insanlarla aramda en ufak bir ilgi dahi yoktu. Başkalarının yaşam tarzına ayak uyduramazdım. Kendi kendime derdim ki hep: Bir gün toplumdan kaçacağım; bir köyde, gözden ırak bir yerde kendi köşeme çekilip yaşayacağım. Ama inziva hayatını şöhret için istemiyordum. Kendimi birinin düşüncesine mahkum etmek, birinin taklitçisi olmak değildi istediğim. Nihayet zevkime göre bir oda yapmaya karar verdim. Sadece kendimin bulunacağı, düşüncelerimin dağılmayacağı bir yer.

    Aslında ben tembel tabiatlıyım. Çalışıp çabalamak kof adamların işi. Kendi içlerindeki çukuru doldurmak için yoksul insanların malına mülküne sarkarlar. Benim atalarımın da içi boştu. Çok çalıştılar, çok zahmet çektiler; sonra düşünüp baktılar kendilerine ve zamanlarını tembellik içinde geçirdiler. Onların içindeki çukur dolmuştu. Sonra da bütün tembelliklerini bana miras bıraktılar. Atalarımla övünmüyorum. Zenginlerin, ensesi kalınların iki üç kuşak ötesine gidersen hepsi ya hırsız çıkar ya haydut, ya saray soytarısı ya sarraf. Atalarımızın aslını faslını iyice karıştıracak olursak sonunda gorille şempanzeye kadar gideriz. Ama bildiğim şu ki, ben çalışmak için yaratılmamışım.

    Yenilikçi geçinen sonradan görmeler, kendi zevklerine, hırslarına, şehvetlerine göre bir toplum oluşturmuşlardır. Yaşamla ilgili en küçük görevde bile onların cebri ve körü körüne bağlılık kanunlarını bir kapsül gibi yutup kabullenmek gerekir. Adına çalışmak dedikleri bir nevi esarettir bu. Herkes yaşama hakkını onlardan dilenmek zorunda. Bu muhitte sadece bir avuç hırsız, utanmaz ahmak ve manyağın yaşama hakkı var. Hırsız, alçak ve yağcı olmayan için "Yaşamasına gerek yok!" derler. İçimdeki dertleri, altında belimin büküldüğü mevrus yükü onlar anlayamaz.

    Atalarımın yorgunluğu bana geçmişti ve geçmişin nostaljisini içimde hissediyordum. Kışın uyuyan canlılar gibi inime çekilmek, kendi karanlığıma dalmak ve kendi içimde olgunlaşmak istiyordum. Karanlık odada resmin belirmesi gibi insanın içinde gizli olan şeyler de hayat koşturmacası ve kavgası içinde, o aydınlıkta boğulup ölüyor. Sadece karanlıkta ve sessizlikte görünüyor insana. Bu karanlık benim içimdeydi, onu yok etmek için boşuna uğraştım. Üzüntüme gelince, neden bir süre boşu boşuna başkalarının peşine takıldım? Şimdi anladım ki benim en değerli yanım bu karanlık ve sessizlikmiş. Bu karanlık her canlının yaratılışında var. Yalnız inziva halinde, kendi içimize döndüğümüz zaman, dış dünyadan uzaklaştığımız zaman bize görünüyor. Ama insanlar hep bu karanlık ve inzivadan kaçmaya çalışıyor. Ölüm sesine kulaklarını tıkıyorlar, kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ediyorlar. Mutasavvıflar ne demiş: "Hakikat nuru bende tecelli ediyor." Bense aksine, Ehrimen'in inişini bekliyorum. Şimdi olduğum gibi kendi içimde uyanık kalmak istiyorum. Düşünceleri aydınlatan parlak ve kof cümlelerden iğreniyorum. Hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğimi yitirmek istemiyorum.

    Sadece bu odada, kendi içimde yaşayabiliyorum ve güçlerim heder olmuyor. Bu karanlık ve kızıl aydınlık benim için gerekli. Arkamda pencere bulunan bir odada oturamam. Düşüncelerim dağıldığı için aydınlıktan da hoşlanmıyorum. Güneşte her şey şımarıklaşıyor, sıradanlaşıyor. Korku ve karanlık güzelliğin kaynağıdır. Bir kedi gündüz aydınlığında sıradan bir varlıktır. Ama geceleyin karanlıkta gözleri ışıldar, tüyleri parlar, hareketleri gizemli bir hal alır. Gündüz keyifsiz olan ve üstüne örümcek ağı örülen bir çiçeğin etrafında geceleyin sırlar dalgalanmaya başlar; kendine özgü bir anlam kazanır. Aydınlık bütün canlıları uyanık ve dikkatli tutar. Karanlıkta ve loş ortamda her yaşam, sıradan her şey gizemli bir havaya bürünür, kaybolan tüm korkular uyanır. Karanlıkta insan uyur; ama işitir. Şahsı uyanıktır ve gerçek hayat o zaman başlar. İnsan yaşamın adi ihtiyaçlarına karşı müstağni kalır, manevi alemleri kat eder, farkına varamadığı şeyleri hatırlar.

    Kim ne derse kendisine aittir. Herkes için geçerli olan tek gerçek, bu kişidir. Hepimiz farkında olmadan kendimizden söz ederiz. Hatta yabancı olduğumuz konularda kendi duygularımızı, gözlemlerimizi başkasının ağzından söyleriz. İşin en zor yanı, kişinin her şeyi olduğu gibi söyleyebilmesidir.

    Zevkime ve isteklerime göre rahat bir yer hazırlamayı arzu ederdim hep. Başkalarının yaptığı yerler işime yaramıyordu. Kendi içimde, kendimde olmak istiyordum. Bunun için bütün mal varlığımı paraya çevirdim. Buraya geldim ve bu odayı istediğim gibi yaptım. Bütün kadife perdeleri ben getirdim. Bu odanın her ayrıntısıyla ben ilgilendim. Tek unuttuğum, gaz lambası için kırmızı abajurdu; onu da bugün getirdim. Yoksa ne odamdan çıkmak ne biriyle konuşmak isterim. Hatta hangi durumda olursa olsun, yatarak veya oturarak içebilmek ve yemek hazırlamak zorunda kalmamak için besinimi de sütle sınırlandırdım. Fakat ahdettim kendi kendime. Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim. Bu gece, kendi odamda uyuyacağım ilk gece. Ben muradına kavuşmuş mutlu bir insanım. Mutlu bir insan; tasavvur etmesi ne kadar zor! Hiç düşünmezdim; ama şimdi ben mutlu biriyim!

    Sizin aradığınız hal, ceninin ana rahmindeki halidir. Koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette vurur. Yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. Bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir. Orada insan kendinde, kendi içinde yaşar. Belki bir anlamda ihtiyari ölüm değil midir?

    İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru.

    Bedrana, dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.

    "Ben yatacağım" dedi.

    Naif, başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.

    "Tandıra ataş bas" dedi. "Bu gece, o mesele çözümlenecek."

    Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi:

    "Viş" dedi. "Ne meselesiymiş? He.. Gözünün yağına kurban olduğum, gene indirip kaldırma."

    Başı öne düştü Bedrana'nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.

    Naif, tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana'nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. "Hıı" demişti Naif. "Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik gayri."

    Naif, odanın kapısını açtı. Geceyi, kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.

    Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutlarını yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.

    Eşitlikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.

    Naif, tandıra sokulduğunda, Bedrana'nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.

    "Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?" diye sordu Naif ansızın.

    Bedrana'nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.

    "Senden korkmaya başlamışam" dedi. "Gözlerin, benden bir şey alacakmış gibisine."

    "He.." dedi Naif. "Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı."

    "Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan."

    Naif, yüzünü buruşturdu.

    "Günlerin ardı yitti" dedi. "Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne.."

    "Suç bende mi ağam? Zorla oldu. Obada bilmiyen var mı işin esasını.."

    Naif, kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.

    "Korkma ulan" dedi Naif, güvenilir bir sesle. "Vurmıyacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin'i değilim ben. Onun başına gelenleri unutmamışam. Şeherde hak-hukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri."

    Bedrana, bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen:

    "Eyi ya" dedi. "Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkamam, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?"

    Naif bağırdı ansızın:

    "Hani, nerde hökümat?"

    Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.

    "Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışısın hele.."

    "Allahın günü çok, gözü yassı. Hem, atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin'i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyi ile kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, şeher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?"

    Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana, boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.

    Naif, kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.

    Naif'in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana, tuttuğu nefesini, rahatlayıp boşaltıverdi.

    Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif'in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.

    Bedrana da halkayı gördü. O, biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.

    Naif, pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana'ya sordu:

    "İster misen" dedi. "Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?"

    Bedrana, kocasına bir daha yanaştı.

    "Bu da sorulur mu ağaların paşası" dedi. "Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim."

    Naif, gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.

    "Bak, avrat" dedi. "Ben iğnenin deliğinden Hindistan'ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, hemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağam ki, şaşarsan. Heyyof, demelisen, aklına, cümle alem kurban olsun demelisen."

    "Off.. Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte.. Eee?"

    "Asılacaksan."

    Dışarıda yağan kar, sanki Bedrana'nın yüreğine yağdı ansızın.

    "Bu da ölmek" dedi. "Sevinmek niye?"

    Naif, başını iki yana salladı umut verircesine:

    "Yalandan kız" dedi. "Yalandan asacaksan sen seni."

    "Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam."

    "He.. Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni, ben bağışlasam baban, kardaşın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden."

    Bedrana, can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra, tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.

    "Bak Bedraney" dedi. "Obamızda, şehre benziyen heç bir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin'ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, mademki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmıyacaktın, karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter. Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi Bedraney, anlamışam ben?"

    Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.

    "Kalın urganımız var mı?" diye sordu.

    Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.

    "Var" dedi, lif lif olmuş bir sesle. "eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana."

    "Getir" dedi Naif. "Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan. Şimdi bir sefer sınıyalım hele."

    Bedrana, ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu.

    "Yalandan da olsa korkmuşam" dedi. "Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin."

    Naif, bacaklarına sarılı kolları çözdü.

    "Biliyem" dedi. "Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorla morla baban, kardeşin gene de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmışlar. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin'i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de seni öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okuryazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş."

    Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.

    "Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?" diye sordu.

    "'Bilmemek özür değil' demiş."

    "Sonra, ağama kurban?"

    "Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi."

    "Eee?"

    "Ne esi?"

    "Heç.. Yani.. Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama.. Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin şeher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

    Naif, sözcükleri dışarıya vermedi. Uzunca bir süre aklında tuttu.

    Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa, ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremiyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naif'in ve Bedrana'nın gönlünden çoktan silinmişti.

    Bedrana, bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.

    "Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

    "Bak Bedraney" dedi. "Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı yaldatacağam hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten, yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören, duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hüda rıza göstermedi diyecek. Sonunda, atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince.."

    Naif sustu. Bedrana sabırsızdı ama.

    "Eee" dedi. "Ya yeşil yakalı ağa?"

    "Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele."

    Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif, omzuna dokundu yumuşacık.

    "Yalancak ölmeye bile nazlanisan" dedi. "Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan Bedraney. Di, nazlanma ha.."

    "Karayazım" dedi Bedrana, duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.

    Naif, her şeyi daha önce planlamış gibi, kaşla göz arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.

    "Hadi, Bedraney" dedi. "Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu boynuya göre halkala emme."

    Bedrana'nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O, bunun bir oyun olduğunu bildiği halde, bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.

    "Can şirinmiş" dedi. "Yalandan da olsa korkmuşam. Düğümü sen at. Çangala sen geçir."

    "Olmaz" dedi Naif bilmişçesine. "Her bir şeyi kendi elinlen ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri burda."

    Bedrana, urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif, karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana, gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra, yere inmek istedi.

    "Olmaz" dedi Naif. "Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan."

    Naif, bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.

    "İyi" dedi Bedrana yumuşak bir sesle. "Sabah olsun, takaram boynuma. Yalandan olduktan sonra.."

    Naif, engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.

    "Sabah olanda asılacaktım, hani ya?" dedi Bedrana, tekrardan.

    Naif, sözcükleri tez tez sıraladı.

    "Doğru söylisen Bedraney" dedi. "Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm."

    Gerçekten celanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu kara-ak ışıklar henüz.

    Bedrana, halkayı çenesinin altına getirdi.

    "Böyle mi olacaktı ağam?" dedi.

    "Biraz daha kaydır" dedi Naif, çapaklı bir sesle. "Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle.."

    Bedrana, halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif'in bakışlarıyla buluştular.

    Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün, horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından, Bedrana'nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.

    * Alıntılanan öykü, kitapta "Bedrana" adıyla yer almaktadır.
    ir roman yazdım. Üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.

    Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

    "Biz telif roman neşretmiyoruz" dediler.

    "Bir kere okuyun!"

    "Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."

    Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var" der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.

    Başka birine götürdüm. O da, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.

    Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikayeler aparıp Johnson'u Ahmet, Martha'yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?

    Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York'un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikanca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına; Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.

    "Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.

    "Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?"

    "Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."

    Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana, "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.

    Sarıldım kaleme:

    "Mark Obrien'in son şaheseri: 'Struggle for Life'

    Amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'Hayat Kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."

    Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi. Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikaye. Derken 40 yaşında ilk hikayesini "Let Us Kiss" dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..

    Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu Mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.

    Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.

    Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.


    Bir solukta okudum çok teşekkür ederim

    Ne mutlu sana aydınlandın kardeşim,artık IQ seviyen 150 olmuştur.

    < Bu ileti mini sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________

    *-Carraro Sportive 225*-DH Bisiklet Severler Grubu




  • quote:

    Orijinalden alıntı: 4spenox

    quote:

    Orijinalden alıntı: İlluminatideİmam

    Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmedi vurdu.

    Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. Bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin'in babası Mevlüt Ağa'nın etrafına toplandılar. Sarı Mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayrı kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. İmam:

    "Ülen kocakarı" diyordu. "Dava edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlüt Ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? Etse bile ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. Sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu. Cenabıhak böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri gelmez. Gel bu işi kapatalım. Sarı Mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. Bak Mevlüt Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. Ne dersin?

    Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. Bir demet kuru ot gibi, başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

    Orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: "Öyle değil mi, ha? Diyiversene, ha! Aklın yattı mı? Diyiversene!" diye diller döktüler.

    Bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. Ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.

    Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. Mevlüt Ağa ezandan evvel Sarı Mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.

    Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. Kahvenin önünde indiler. Bunları görünce muhtarın yüreği "hop" dedi; çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. Candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. Öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

    Mesele derhal köye yayıldı. Savrukların Hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. Müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. Sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. Doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

    Sarı Mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız, "Ben kimseden davacı değilim" dedi. "Oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?" sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı; fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. Halbuki o zaman daha gençti de.

    Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkar etti.

    İkindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu. Herkes beş on adım geri çekildi. Candarmalar Mehmedin anasını çağırarak "Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin. Doktor muayene edecek!" dediler.

    Kadın, "Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!" diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. Candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu, "Kalk bakalım!" dedi.

    Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. Gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. Candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, Savrukların Hüseyini birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

    İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak yürüyordu. Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

    Halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. Yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

    Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere "oooha" diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

    Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

    Yanılsamaların tipik özelliği, insan arzularından kaynaklanmalarıdır.

    Dünyayı yaratan ve ilahi bir güç olan bir tanrının, evrende ahlaki bir düzenin, ölümden sonra bir başka hayatın olması çok hoş olurdu; ama bütün bunların, tam da olmasını arzuladığımız gibi olması son derece çarpıcı bir gerçektir. Bizim zavallı, cahil, ezik atalarımız evrenin bütün bu zor bilmecelerini çözmeyi başarsaydı bu çok daha ilginç olurdu.

    "Peki inatçı septikler -kuşkucular- bile dinin iddialarının mantık yoluyla çürütülemeyeceğini kabul ediyorsa dine neden inanmayayım ki? En azından diğer açıdan bana çokça şey kazandırıyor: Gelenek, insanlıkla uyum, sağladığı onca teselli."

    Gerçekten de neden olmasın? Kimse kimseyi inanmaya zorlayamayacağı gibi inanmamaya da zorlayamaz. Ama bu türden bir tartışmanın bizi doğru düşünme yoluna soktuğunu söyleyerek kendimizi kandırmayalım. İleri sürebileceğimiz tek zayıf mazeret burada yatmaktadır. Cehalet cehalettir; bundan bir şey kazanılacağına inanmak için hiçbir nedenimiz yok. Diğer konularda anlayışlı hiç kimse bu kadar sorumsuz davranmayacak ya da kanıları ve tavrı için böylesine cılız temellerle yetinmeyecektir. Sadece en yüce ve en kutsal şeyler konusunda buna göz yumar. Gerçekte bunlar, dinden uzun zaman önce kopmuş olmasına rağmen, kendini veya başkalarını dine hala sıkı sıkıya bağlı olduğuna inandırma çabasından öte bir şey değildir. Din sorunları söz konusu olduğu sürece insanlar, her türden ikiyüzlülükten ve zihinsel -entelektüel- sahtekarlıktan suçludur.

    Eğer komşunuzu öldürmeyişinizin tek nedeni bunu yapmanız halinde sonraki yaşamınızda size ağır cezalar verecek olan tanrının bunu yasaklaması ise, bu durumda tanrı diye bir şey olmadığını ve onun tarafından cezalandırılmaktan korkmanız gerekmediğini öğrendiğiniz an, elbette komşunuzu tereddütsüz öldüreceksiniz; bunu yapmanıza sadece dünyevi bir güç engel olabilir. Dolayısıyla ya bu tehlikeli kitlelerin acımasızca baskı altında ve entelektüel uyanıştan özenle uzak tutulması ya da uygarlıkla din arasındaki ilişkide köklü bir değişiklik yapılması gerekir.

    Öteki dünya beklentilerinden vazgeçip özgürleşenler, olanca enerjilerini bu dünyadaki yaşama aktarınca yaşamın herkes için daha dayanılır olduğu, uygarlığın artık hiç kimse için baskıcı olmadığı bir düzen yaratmayı başarabilirler. Bu durumda inanmayan dostlarımızdan birisiyle [Heinrich Heine] birlikte pişmanlık duymadan şunu söyleyebileceklerdir:

    "Cenneti meleklere ve serçelere bıraktık."

    ayattaki tek hakikati söyleyeyim mi sana? Kadın. Her şeyin başlayıp her şeyin bittiği yer kadındır. Hayatta uğruna yaşamaya değer tek şeydir o. Bunun dışında her şey düzmece, yapay ve boktandır.

    Aşk, altıncı yaş gününde verdikleri kırmızı oyuncak otomobile benzer. Deli gibi atılırsın üstüne, bir türlü bırakamazsın elinden; fakat eninde sonunda tekerlekleri fırlar bir yana, sen de bir köşeye atıp unutur gidersin. Sevdalanmak harika bir şeydir; ama sevdalı olmak felakettir.

    Bir kadına hiçbir zaman fazla iyi muamele etmemeli. Kadınlar sarhoşlara, kumarbazlara, pezevenklere ve hatta dayak atanlara tutulurlar. Yumuşak başlı, tatlı bir adama tahammül edemezler. Sıkılırlar çünkü. Mutluluk aramazlar onlar. Can sıkıcıdır mutluluk.

    Sevdalı olmak, başka birini hayatının merkezi yapmak demektir. Aşk temelde adaletsiz, istikrarsız, paranoid bir ilişkidir.

    Kadınlar erkekler gibi gelmezler; onlarınki erkeğinki yanında vızıltı kalır. Erkek torbasını patlatırken beyni de gümler. Erkek gerçekten yapar bu işi, kadın yapamaz.

    İnsanı yalnız bir kişiyle birlikte olmaya iten şu sapıkça ihtiras insanca bir şey midir acaba? Birkaç yıl geçtikten sonra karısından zevk alan adam var mıdır?

    Siz kadınlar eşitlik istiyorsunuz ama daha iktidar oyunlarından habersizsiniz. Tek kozunuz şu deliğiniz; onu da rakiplerinize tabak gibi açıyorsunuz. Bedavaya veriyorsunuz. Oysa şu delikleriniz olmadan hiçbir kudretiniz yoktur sizin.

    Erkekler şefkatsiz yaşayabilirler ama seks olmadan yapamazlar. Kadınlar ise şefkatsiz yapamazlar ama seks olmadan da idare edebilirler.

    Beş tane yüzlüğe, istediğin kız nikahında bile emrine amadedir.

    Kocasında doyum bulamayan nevrotik bir kadın, bir anne olarak, sevgi ihtiyacını aktardığı çocuğuna karşı aşırı düşkün ve aşırı kaygılı olur ve çocuğun cinsel açıdan zamanından önce olgunlaşmasına yol açar. Ebeveynleri arasındaki kötü ilişkiler çocuğun duygusal yaşamını kamçılar ve henüz çok duyarlı bir yaştayken sevgi ve nefret duygularını çok yoğun yaşamasına neden olur. Bu kadar erken uyanan cinsel yaşamında hiçbir etkinliğe göz yummayan katı yetiştirme tarzı, bastırma gücünü destekler ve böylesine erken bir yaşta ortaya çıkan bu çatışma, yaşam boyu süren bir nevrotik hastalık yaratmak için gerekli her şeyi içerir.

    Çocuğun bakımından sorumlu bir kişiyle olan ilişkisi ona bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel heyecan kaynağı ve erotojenik bölgelerinden doyum sağlar. Ona bakan ve her şey bir yana kural olarak onun annesi olan kişinin kendisi de onu kendi cinsel yaşamından kaynaklanan duygularla değerlendirir: Onu okşar, öper, kucaklar ve ona açıkça eksiksiz bir cinsel nesnenin ikamesi gibi davranır.

    "Aşırı hoşgörülü bir baba, çocukların aşırı katı bir süperego geliştirmesine neden olur; çünkü aldıkları sevginin etkisi altında saldırganlıklarını içe yöneltmekten başka bir çıkış yolu bulamazlar. Sevgisiz büyüyen suça eğilimli çocuklarda ise ego ile süperego arasında bir gerilim olmadığı için saldırganlıklarının tamamı dışa yönelebilmektedir." (Franz Alexander)

    Nevrotik abazi ve agorafobi olaylarının analizi, hareketten alınan hazzın cinsel yapısı konusundaki her türlü kuşkuyu ortadan kaldırır. Bilindiği gibi çağdaş eğitimde, çocukları cinsel etkinlikten uzaklaştırmak için oyunlardan büyük ölçüde yararlanılır. Bu çocuklarda oyun yoluyla hareketten alınan hazzın cinsel hazzın yerini aldığını ve cinsel etkinliği oto-erotik bileşenlerinden birisine zorladığını söylemek daha doğru olacaktır.

    Bugün gençlere verilen eğitimin cinselliğin yaşamlarında oynayacağı rolü onlardan gizlemesi, ortaya koymayı görev saydığımız tek eleştiri değildir. Eğitimin diğer bir günahı da onları nesneleri olacakları -maruz kalacakları- saldırganlığa hazırlamamasıdır. Eğitim, gençleri böylesine yanlış bir ruhsal yönelimle yaşama gönderirken, insanları yaz kıyafetleriyle ve İtalya'daki göllerin haritalarıyla Kutup gezisine gönderiyor gibi davranır.

    Dikkatleri mastürbasyonla bir kez kendi cinsel organlarına çekilen küçük çocuklar genellikle dışarıdan yardım olmaksızın bir adım daha ileri giderek oyun arkadaşlarının cinsel organlarına karşı canlı bir ilgi geliştirir. Bu merakı giderme fırsatı genellikle sadece iki çıkarımsal ihtiyacın -işeme ve kaka yapma- giderilmesi sırasında yakalandığı için, bu tür çocuklar birer röntgenciye, işeme ve kaka yapma edimlerinin hevesli birer seyircisine dönüşürler. Bu eğilimler bastırıldıktan sonra kendi cinslerinden veya karşı cinsten insanların cinsel organlarını görme arzusu acı verici bir zorlanım olarak varlığını korur ve bazı nevroz olaylarında semptomların oluşumundaki en güçlü güdüyü sağlar.

    Antik çağların erotik yaşamıyla çağımızınki arasındaki en çarpıcı fark, eskilerin içgüdünün kendisine önem vermesine karşın bizim cinsel nesneyi vurgulamamız gerçeğidir. Eskiler içgüdünün kendisini yüceltiyordu ve bu temelde daha aşağı bir nesneyi bile onurlandırmaya hazırdı; buna karşın biz içgüdüsel etkinliği küçümsüyor ve buna ancak içgüdünün nesnesinin faziletlerinde gerekçe buluyoruz.

    Nevrozlar; sanat, din ve felsefe gibi büyük toplumsal kurumlarla çarpıcı ve geniş kapsamlı benzerlikler sergiler. Ama öte yandan, bunların birer çarpıtması gibi gözükür. Bir histeri olayının, sanat çalışmasının bir karikatürü; saplantı nevrozunun dinin bir karikatürü; paranoid kuruntunun ise felsefi bir sistemin karikatürü olduğu söylenebilir. Bu fark, nevrozların sosyal olmayan yapılar olduğu gerçeğinde çözümlenir; onlar, toplumun ortak çabayla elde ettiği şeylere kişisel yollarla ulaşmaya çalışır. Nevrozlarda işbaşında olan içgüdüleri analiz ettiğimizde, belirleyici rolü cinsel kökenli içgüdüsel güçlerin oynadığını görürüz; öte yandan buna karşılık gelen kültürel oluşumlar, bencil ve erotik ögelerin birleşiminden kaynaklanan toplumsal içgüdülere dayanmaktadır. Cinsel ihtiyaçlar, özkoruma gerekleri kadar insanları birleştirme yeteneğine sahip değildir. Cinsel doyum özünde her bireyin kişisel sorunudur.

    Bazı kişilik özelliklerinde belli erotojenik bileşenlerle olan bağlantının izini sürmek mümkündür: Örneğin inatçılık, açgözlülük ve düzenlilik, anal erotizmin kullanılmasından kaynaklanırken; hırsı belirleyen şey sidik yolları erotizmine yönelik güçlü bir yatkınlıktır. Anal erotizm etkisindeki insanlar özellikle düzenli, cimri ve inatçıdır. "Düzenli" terimi bedensel temizlik kanısını olduğu kadar ufak tefek işlerin yürütülmesindeki titizliği ve güvenilirliği de kapsar. Bunun karşıtı "düzensiz, dağınık ve ihmalkar" olacaktır. Cimrilik abartılı bir açgözlülük şeklinde ortaya çıkabilir; inatçılık ise öfke ve intikamcılığın kolayca birleştiği bir asiliğe kadar varabilir.

    Libidonun ensest yönelimli takıntısından kaçacak kadar şanslı olan bir insan bile etkisinden tamamen kaçamaz. Genç bir erkeğin, ilk kez olgun bir kadına ya da genç bir kızın otorite konumuna sahip yaşlıca bir erkeğe ciddi bir şekilde aşık olması, sıkça rastlanan bir olaydır; çünkü bu şahıslar söz konusu kişinin annesinin veya babasının tablosunu yeniden canlandırabilmektedir. Bir erkek, ilk çocukluk yıllarından itibaren kafasına egemen olan anne tablosuna karşılık gelen birisini arar.

    Bütün insanların geçmesi gereken gelişim seyrindeki her aşamada bazıları geri kalır; burada da ebeveynlerinin otoritesini hiçbir zaman aşamayan ve sevgilerini onlardan pek az geri çeken veya hiç çekmeyen bireyler vardır. Bunlar çoğunlukla, ebeveynlerini memnun eden bir yönelimle çocuksu sevgilerinin tamamını ergenlikten sonra bile çok uzun süre koruyan kızlardır. Daha sonra evlilikte kocalarına hak ettikleri şeyi verme yetisinden yoksun olanların da işte bu kızlar olduğunu görmek çok aydınlatıcıdır; bu kızlar soğuk birer eş olur ve cinsel açıdan duyarsız kalırlar. Bundan, cinsel sevgi ile ebeveynlere yönelik cinsel değilmiş gibi gözüken sevginin aynı kaynaklardan beslendiğini öğreniriz; yani bu ikinci sevgi türü libidonun çocukluk takıntısına karşılık gelen bir sevgiden öte bir şey değildir.

    Evlilik öncesindeki katı cinsel perhiz kuralının kadının doğasında yarattığı zararlı sonuçlar özellikle belirgindir. Eğitimin, genç kızın cinselliğini evliliğe kadar baskı altına alma işini çok önemsediği açıktır; çünkü en ağır önlemlere başvurur. Cinsel ilişkiyi yasaklamakla ve kadınlık iffetinin korunmasına büyük bir değer vermekle kalmaz; yetişen genç kadını, oynamak zorunda olduğu rolün bütün gerçekleri konusundaki cehaletini sürdürerek ve onda evliliğe yol açmayan hiçbir aşk dürtüsüne hoşgörü göstermeyerek baştan çıkmasını da önler. Sonuçta kızın ebeveynleri aşık olmasına ansızın izin verdiği zaman genç kız, bunu ruhsal olarak başaramaz ve kendi duygularından emin olmadan evlenir. Aşk işlevindeki bu yapay geri bırakmanın sonucunda kadının, arzularını ona saklayan erkeğe hayal kırıklığından başka önerebileceği bir şeyi kalmaz. Duygularında, cinselliğini baskı altına alan ebeveynlerine bağlılığını korur; fiziksel davranışında ise erkeği yüksek cinsel hazdan yoksun bırakan cinsel soğukluk -frijidite- geliştirir.

    Cinsel perhiz yapmakla övünen birçok insan bunu ancak ilk çocukluk yıllarının otoerotik cinsel etkinlikleriyle ilişkili olan mastürbasyon ve benzeri doyumların yardımıyla başarabilmektedir. Ama bu tür ikame cinsel doyum yollarının zararlı olduğu da açıktır; bunlar kişiyi, cinsel yaşamın çocuksu türlerine gerilemeye bağlı olan çok çeşitli nevrozlara ve psikozlara yatkın kılar. Ayrıca mastürbasyon, uygar cinsel ahlakın ideal beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır ve bu nedenle gençleri, perhizle kaçınmayı umdukları eğitim idealleriyle aynı çatışmalara sürükler. Dahası bu, kendini mastürbasyona kaptırma nedeniyle birkaç yoldan kişiliği zayıflatır. Her şeyden önce bu, insanlara, önemli hedeflere enerjik bir çaba yerine kolay yollardan ulaşmayı öğretir, yani cinselliğin davranış yapısını belirlediği ilkesini izler; ikincisi, doyuma eşlik eden fantezilerde cinsel nesne, gerçeklikte kolay bulunmayan bir üstünlük düzeyine çıkarılır. Nükteci bir yazar, Karl Kraus, bu gerçeği sinik bir sözle tersinden dile getirmiştir:

    "Cinsel birleşme, mastürbasyonun yerine konan ve doyurucu olmayan bir ikameden başka bir şey değildir."
    Erkeklik organı insanın en dürüst yanıdır. Bundan aynı ölçüde emin değilim ama, kadınınki de öyledir sanırım. Erkek organını daha iyi tanıyorum. En büyük yanı, onu tümüyle erdemli kılan yanı, erdemlilik iddiasında olmamasıdır.

    Örneğin, bizim organ hiçbir zaman "-meli" diye bir takı kullanmaz, "-malı" da demez. Hemen oracıkta, boşalacak yüküyle hareket eder. Kuşun tek bildiği "isterim"dir. Ya da daha doğrusu "şimdi isterim". "Dünya durdukça, daima" gibi boklar yemez. Böyle sözler ise bir sürü adamı öteki herhangi bir duygudan daha çabuk çürütür. Aynı zamanda, karındaşımız erkek ve kadınlara karşı düşmanca eylemlere iter bizi. Çoğu kötülükler iyilik adına yapılmıştır.

    O -melı/-malı'lar. Öldürür insanı o -meli/malı'lar.

    Neyse, şimdi bizim oğlana dönelim. Tek gözlü korsanımıza.

    O, -meli/malı'lardan uzaktır. Ve bunlardan çıkan bütün o dertlerden de. O kalkan vatandaşın tepede bir tek gözü vardır; istediğini kestirir, nişan alır ve düpedüz geçer saldırıya. Ulu Teddy Roosevelt'in ruhuyla, bütün güçlerden peşine takılıp tepeye saldırmalarını ister. Ve beden, Salgılı Teddy'nin katıksız isteğini tanır, peşine takılır ve varıyla yoğuyla katılır saldırıya.

    Arkadaşımızın saygı duyduğum bir diğer yanı da şu: Onu uyandırıp ayaklandırmak pek elimizde değildir. İstemiyorsa, kızın, dövün, kötü söz söyleyin isterseniz, tınmaz. Bir fatih olarak uzanır orada, surat eder. Mahmur bir diriliğe bürünüşü ise sahibine serzenişidir. Yalan söylüyorsun yavrum, demek ister. Sonra, o sahte durum geçip tarihin sayfalarına gömülünce, sayın öge kalkıp oturur, bakınır çevresine, sonra bir lale gibi kalkıp dikilir ve bir komedyen edasıyla "N'oluyor?" der.

    Çok fazla istemesi gerektiğinden değil ha! Ama az da olsa içtenlikle istemeli. Öte yandan "senden başka hiç kimse" gibi boktan sözlere ihtiyacı yoktur, kapılmaz da. Bu konudaki görüşü şöyle tanımlanabilir:

    "Seni nevrotik orospu çocuğu seni, bütün arzunun kusursuz, tam ve sonsuz olduğuna inanıyormuş gibi davranman ya da öyle olmasını istemen niye? Ya da senin arzunun en büyüğü olduğuna? Sararıp solan yıllarını korumak için yüzyıllar boyunca kızlar uydurdular o 'sonsuza değin' bokunu, o 'en çok, en büyük' bokunu ve o 'yalnız sen' bokunu. Bu yüzden kızları suçlayamazsın. Solmaları hızlıdır onların. Ama sen niye öyle görünüyorsun?"

    Şimdi kalkmışın dini imanı derler. Ama eğri oturup doğru konuşalım, en doğru yanımız odur. Ve en demokrat yanımız. Zenginle yoksulu ayırt etmez ve renk farkı gözetmez. Güney eyaletlerindeki kardeşlerimiz renk farkının her yerde geçerli olduğunu söylerler. Ama Büyük Peter bu renk ayrımı zırıltısına hiçbir zaman yandaş olmadı, milyonlar tanıklık eder buna.

    Bizim yaşlı tekgöz, arı olan her şey gibi, biraz saf olma eğilimindedir. Ve nerde biraz arı ve saf bir şey varsa, orda onu bozmaya yeltenen biri de vardır. Böylece bizim kafasız, çoğu zaman, bağlı bulunduğu kişinin kokmuş kafasının ve ruhunun bilinçsiz aracı ve kurbanı olur.

    Erkekler, iyi olan yanlarını bir sürü yanlış ve kötü yerlerde kullanırlar. Kızları aşağılamak, diğer erkekleri aşağılamak, gösteriş yapmak, kabadayılık etmek, sidik yarıştırmak, başka arenalarda aldıkları yenilgileri karşılamak, öç almak, kafatası yüzmek ve en kötülerinden biri, meraklarını doyurmak için. Yüzlerce çeşidi vardır ayartmanın, tanrı bilir. Karısıyla o işi yalnız karısı uyurken yapabilen o çok erdemli, çok ünlü siyasetçi gibi. Hastalıklarımızın çoğunu bu küçük arkadaşımız yoluyla dışa vururuz. Ama şimşir başlı adamımızı tümüyle ayartmak, bozmak elinden gelmez kimsenin. Geri gelir, istediği bir şeyi görür ve doğal olarak geçer saldırıya. Bundan daha masum ne olabilir ki?

    O gece Florance'a karşı bizim ağaçkakan benim olabileceğimden çok daha dürüst, daha şövalye, daha nazik ve daha insancıl idi. Florance'ı duydu, onun açık ve acil isteğine karşılık verdi. Ve benim kafam çatışmalar ve engellerle darmadumanken kuş yuvasını buldu, orada sonsuza dek kalacağı gibi yalanlar kıvırmadan girdi, lütfunu boşalttı ve dinlenmeye çekildi. Sevgi ve incelik en kusursuz karışımdır.

    Kendinden tiksinen bir adam, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır. Bu da yapılamaz; çünkü seks bir sebep değildir, insanın kendi değeriyle ilgili kanaatinin bir sonucu ve ifadesidir.

    Paranın maddesel kaynaklardan geldiğini, zihinsel bir kökü ve anlamı olmadığını düşünen insanlar, aynı zamanda ve yine aynı nedenle, seksin de fiziksel bir kapasite olduğunu, zihinle, seçenekle ve değer sistemleriyle ilgili olmadığını düşünürler. Bedeninizin bir arzu yarattığına ve seçimi sizin yerinize yaptığına inanırlar. Demir cevheri kendiliğinden tren rayı haline geliyormuş gibi. Aşkın gözü kördür, derler. Seks mantığa bağışıktır ve tüm filozoflarla alay eder, derler.

    Oysa aslında bir erkeğin cinsel seçimi, kendi temel inançlarının sonucu ve toplamıdır. Bana bir erkeğin neyi çekici bulduğunu söyleyin, ben de size o adamın hayat felsefesini anlatayım. Bana onun hangi kadınla yattığını gösterin, size o kişinin kendini nasıl değerlendirdiğini bir bir sayayım.

    Ona kendi benliğini silmenin bir sevap olduğuna dair ne saçmalıklar öğretilmiş olursa olsun, seks tüm eylemler içinde en derin bencillik içerenidir. O eylemi ancak ve yalnızca kendi zevki için yapacaktır. Bunu kendini silerek, bir iyilik, bir ihsan olarak yapmayı düşünebiliyor musunuz? Kendini alçaltarak yapılamaz; ancak kendi zevkiyle, arzulandığını ve arzulanmaya layık olduğunu bilerek yapılabilir. Ruhu çırılçıplaktır o anda. Tıpkı vücudu gibi. Kendi gerçek egosunu, değer standardı olarak kabul etmektedir. Ona çekici gelecek kadın, kendi en derin arzusunu yansıtan kadın olacaktır. O kadının teslim olması, ona bir kendine saygı duygusu yaşatacaktır ya da böyle olduğuna inanacaktır.

    Kendi değerinden emin olan ve bundan gurur duyan adam, bulabildiği en yüksek tip kadını isteyecektir. Beğeneceği kadın güçlü olacak, fethetmesi zor bir kadın olacaktır; çünkü ancak bir roman kahramanını fethettiği zaman bunu bir başarı sayabilecektir, beyinsiz bir sürtüğü değil.

    Onun aradığı, kendi değerini bulmak değil, kendi değerini ifade etmektir. Zihninin standartlarıyla bedeninin arzuları arasında hiçbir çelişki yoktur. Ama kendi değersizliğine inanan adam da en nefret ettiği kadın tipini cazip bulur; çünkü o kadın onun gizli benliğinin yansımasıdır. Kendisinin sahtekar olduğu yolundaki objektif gerçeklikten o kadın sayesinde kurtulur. Kadın ona bir aylığına hayali bir değer kazandırır, o da kendi benliğini lanetleyen ahlak sisteminden bir süre için kurtulmuş olur.

    Aşk bizim en yüce değerlerimize bir cevaptır. Bir erkek kendi değerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler; en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır. Bedenine söz dinletemez. Seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. Bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. Kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya layık olduğuna inanır. Sevabı acıyla bağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. Bu defa, bedeninin kötü arzuları olduğunu, zihninin bunları etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu, gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. Ondan sonra da aşk neden bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de yalnızca utanç getiriyor diye merak eder.

    Bir fikrin güdümünde olmayan fiziksel eylem, nasıl sersemlerin kendini kandırma biçimiyse, kişinin değerler sisteminden kopuk bir seks de öyledir.

    Aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır. Ama çevrenize bakınca, çoğu insanın ikiye bölünmüş yaratıklar olduğunu, bir o yana, bir bu yana savrulup durduğunu görürsünüz. Bir kısmı paradan, fabrikalardan, gökdelenlerden, kendi bedeninden nefret eden türde bir adamdır. Hayatın anlamı ve iyi bir insan olmanın gereği olarak, akıl almaz konularla ilgili tanımlanamayan duyguları ön plana çıkarır. Umutsuzca çığlıklar atar; çünkü saygı duyduğu kadına karşı hiçbir şey hissedemiyorken, çirkefler içindeki yosmaya, karşı konulmaz bir ihtiras duymaktadır. İnsanların idealist dediği biridir o. Öbür yarı ise herkesin pratik insan dediği kişidir. İlkelerden, soyutluklardan, sanattan, felsefeden, hatta kendi aklından tiksinen adamdır. Maddesel objeler elde etmeyi kendi varlığının en önemli amacı sayar. Bunların sebebini ya da kaynağını düşünme gereğine gülüp geçer. Bunların kendisine zevk vermesini bekler. Daha çoğunu elde ettikçe daha az zevk almaya başladığını görüp şaşırır.

    İşte, vaktini kadınları kovalamaya harcayan adam, o adamdır. Kendine yönelttiği üç kandırmacaya bir bakalım. Bir kere, özsaygı ihtiyacını kabullenmez; çünkü ahlaki değerler gibi kavramları küçümser. Ama beri yandan, kendini bir et parçası saymaktan ötürü, kendine büyük bir tiksintiyle bakmaktadır. Seksin kişisel değerlere saygının fiziksel ifadesi olduğunu kabullenmese de, aslında bunu bilmektedir. Bu nedenle, öyleymiş gibi davranarak, sebep sayılması gereken şeye ulaşma çabasına girer. Kendine saygıyı, ona teslim olan kadınlardan kazanmaya çalışır; ama seçtiği kadınların karakteri de, yargısı da, değer standardı da olmayan kimseler oluşunu görmezden gelir. Kendine yalnızca fiziksel zevk peşinde olduğunu söyler; oysa bu kadınlardan bir haftada, bazen bir gecede bıkar. Profesyonel fahişelerden tiksinir, temiz bakireleri baştan çıkardığına dair hayaller kurar. Bu onun hep aradığı ama hiç bulamadığı başarıdır.

    Aklı olmayan bir vücudu fethetmekte ne şeref var ki?
    Plutarkhos: Şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir.

    Bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. Ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. Sonra, başlangıçta utangaçken rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. Bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

    Plutarkhos: Işığı söndürünce tüm kadınlar aynıdır.

    Erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biridir.

    Neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? Neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir?

    Diogenes'in skandal yaratan hareketi malumdur: Cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı.

    Tüylü Yılan'da, Kate, "Her şey cinselliktir." diyordu. İnsan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzeldir! Sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

    Eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

    Philip Roth: Gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

    Tom Robbins: Kukunun o şehvetli kokusundan rahatsız olan bir burun bu dünyaya göre değildir. Cennetin ovalanmış sokaklarında altın koklasın daha iyi. Vajina buram buram hayat, aşk, sonsuzluk ve daha neler neler kokar. Ah vajina! Senin o tuzlu tütsün, o misk kokulu mantar mehtabın, medeniyetin soğuk çeliğine çarpan istiridye balından o derin dalgaların; vajina, bizi hazzın doruklarıyla burun buruna getir ve bırak doğarken nasıl kokuyorduysak şimdi de öyle ölelim.

    Erica Jong: Ona aynı zamanda başka isimler de takılmıştır: Mücevher parçası, tek hece, teyze, yayla, tavanarası, doğuş banyosu, et, balık, dipsiz kuyu, zevk kucağı, kahverengi kız, boğa gözü, halka, mihrap, günah çıkarma yeri, yarık, beşik, krem kutusu, Eros'un yolu, küçük havuz, uyuyan fare, ördek havuzu, dilsiz kahin, vesaire, iyileşmeyen yara, en mutlu olduğu zaman en fazla ağlayan göz, musluk, keman, sinek tuzağı, kale, aşk çeşmesi, komik şey, güzel kürk, delik; cennet bahçesi, güvenli liman av alanı, tepenin altındaki ev, fildişi kapı, hayat merdiveni, kaymak tabağı, reçel kabı, mücevherler mücevheri, pisi, çaydanlık, mutfak, aşk lambası, kız kardeş, bukleler buklesi, şans torbası, sandık, fıstık, şaheser, güğüm, kasa, kumbara, küflü banka, nankör ağız, hardal kutusu, iğneli fıçı, yuva, bizimki, minibüs, istiridye, saray, nehir, zevk gemisi, erik ağacı, çanta, yavru kedi, delikler kraliçesi, yüzük, gül, eğer, sığınak, terlik, kilit, priz, güney kutbu, sperm emici, yarık incir, şeker, Venüs'ün tapınağı, aşk hazinesi, alet gözü, cenazeci, bağ bozumu, hayat suyu kaynağı, atölye, ihtiras meyvesi..

    git, rangga'yı çıkar, onu daha da büyüt, bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü
    evet, kardeşim miralaidj'i al. zarın ağzı kapalıdır
    evet, orada sakince dinlen, vajina kutsaldır ve rangga orada saklıdır
    genç kardeşler gibi, kimse onları göremez
    tırman, onu zarın ağzına yerleştir
    benim penisimi engelleyen bu şey de ne
    burada dinleneceğim, memelerine yaslayacağım göğsümü
    çok sert itme! onun çığlıkları yankılanıyor
    onu ört kimse görmesin, genç bir kardeş gibi
    içerdekini çok hareket ettirme, o kutsaldır
    orada dinlensin, zarın örtüsü gibi
    kan akıyor, kutsal kan
    evet onlar klan halkı, djuda kökleri gibi geliyorlar, fışkırıyorlar
    kazmaya devam et, kan aksın
    kırmızı vajinadaki kutsal kan, kimse görmesin
    rangga penis kutsalca duruyor (Arnhem/Avustralya)

    Otto Rank: Erkek için kadının vajina deliğine girmek hiç kuşkusuz anne bedenine kısmi bir dönüş anlamına gelir.

    Paul Eluard: Seni yeniden görmek için yanıp tutuşuyorum. Tenlerin en çekicisi, gözlerin en derini, vajinaların en sıcağı, tutkuların en çılgını, kadınların en güzeli, en cüretkarı, en özgürüsün sen.
    Resmi görevliler, birçok ülkede "seks skandalları" yüzünden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Hiçbir yasa ihlal edilmemiştir. Hiçbir yazılı anlaşma ihlal edilmemiştir. Ama beklenmeyen bir cinsel davranış -örneğin bir bakanın bir fahişe ile cinsel ilişkide bulunmuş olması- derhal istifa ve istifanın kabul edilmesi için yeterli bir nedendir. Ancak, tarihte hiçbir hükümet, o ülkede fuhuş olması nedeniyle iktidardan düşmüş değildir. Cinsel standartlar ancak bireyler üzerinde baskı uygular.

    Yaratıcı çalışma, yaşama eyleminin üzerine geçirilmiş bir deli gömleğidir. Yaratıcı faaliyet, insanı çıldırmaktan, intihar etmekten alıkoyar. Yaratma bir dürtüdür, bir gereksinimdir. Tek kişilik, bireysel bir çabadır. Yaratıcı, yaşamını paylaşmaz. Kendisini hapseder. Sonunda, yarattığı nesneyi sergiler. Her yaratıcı, düş kurabilmek, derinlere inebilmek için kendi sığınağına kaçar. Başkalarından uzaklaşarak kendi bireysel mekanına sığınır. Gündelik yaşantımızda, gündelik ilişkilerimiz aracılığıyla yaratıcı olamayız. Sanatçı, ancak kaçtıktan sonra, sığındığı yerde yaratır.

    Birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser.

    İnsanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. Düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. Tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. Hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir. Deneyimleri sözcüklere dökmek, o deneyimlerden bir şeyler alıp götürür.

    20. yüzyılın totaliter evleri, mekanı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekanlardan da yoksundurlar. Eskiden hemen hemen tüm evlerin tavan arası, kiler ya da bodrum gibi "gizli" yerleri vardı. Pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hala. Tavan arası sadece mükemmel bir düzensizlik ortamı değil, aynı zamanda bir kuşaktan ötekine uzanan tarihsel sürekliliğe işaret eden bir yerdi. Bir zamanlar yaşamış olanlardan arta kalan bir yığın öteberi, gazeteler, mektuplar, fotoğraflar -hepsi de, her şeyin bir zamanlar nasıl olduğunu gösteren tanıklardı. Tavan araları, tarihi çabucak hayata, günümüze getirebilirdi. Onların varlığı bizi anın gereksinimlerine göre biçimlendirmeyi amaçlayan totaliter devlete karşı önemli bir tehditti. Tavan arasının yok edilmesi, evin içinde barınan tarihin silinip atılması demektir. Nineden kalma oyuncak ayının tek başına yatak odasına yerleştirilmesi ya da eski bir fotoğrafın çerçevelenip oturma odasına konması, tarihin saptırılmasından, bir anakronizmadan başka bir şey değildir.

    "Leon" filminden kalkarak, erkeklerin "Lolita" merakı üzerine konuşmaya başlamıştık o gece. Filmden bu anlamda hiç hoşlanmamış, sübyancılığı bu çeşit entelektüalize etmeye çalışan çabalara duyduğum kızgınlığı dile getirmiştim. Beni her zamanki gibi katı ve ahlakçı bulmuşlardı. Genç kızlığa adım atmakta olan ufaklıklara duyulan o belli belirsiz ilginin, yalnızca, bir zamanlar hakkını veremediklerini düşündükleri ergenliklerini tazelemeye yarayan masum bir ilgi olmadığını iddia etmiştim. Erkeklerin "Lolita merakı"nı, gençlik ve körpeliğe duyulan arzu ile açıklamanın yetersizliğine dikkat çekmeye çalışmış, bundan öte düpedüz bir iktidar sorunu olduğundan söz etmiştim. Bence, onları küçük kız çocuklarının saf dünyalarına yönlendiren şey, bilinci uyanmış, dikkatleri bilenmiş kadınlara karşı duydukları korkuydu aslında. Erkeklerin, kendileriyle ilgili yanılsamalarını besleyecek, zayıflıklarını görmeyecek, numaralarını yutacak, her yalanlarına inanacak kadınlara ihtiyaçları vardı. Bu yüzden tercihen kıt deneyimli, uzak görüşsüz kadınların yanlarında rahat ediyorlardı.

    Genellikle kadınlarla ilişkilerinde eşitlikten hoşlanmazlardı ama, eşitliğin en tahammül edemedikleri çeşidi, "algı eşitliği"ydi. Elbette "algı farklılığı"nı anlıyor, kabul ediyor, hatta onaylıyorlardı. Algı farklılığı, ilişkideki pozisyonlarını korumada onlara bir ayrıcalık da sağlıyordu; ama "algı eşitliği"ni ciddi bir alan müdahalesi olarak görüyorlardı. Kadınların anlamayıp da erkeklerin anladığı şeyler olmalıydı dünyada; bu onların kendilerini daha güçlü hissetmeleri için gerekliydi. Erkekler, kadınlara oranla daha uzun süre masum kalabiliyorlar, kadınlarsa erkeklere oranla daha çabuk büyüyerek masumiyetlerini daha çabuk yitiriyorlardı. Bu yüzden erkekler, kadınlar tarafından hazırlıksız yakalanıyor, daha erken "görülmüş" oluyorlardı. Sonraki yaşlarındaysa bir çeşit arayı kapatma duygusuyla geriye dönerek algı eşitsizliğini kendi lehlerine çalıştırabilecekleri "Lolita avına" çıkıyorlardı. Başka kadınlar tarafından çoktan çözülmüş bulunan kendi içi boşalmış imgelerinin, dişiliği yeni uyanmaya başlamış genç kızların bulanık hayallerinde hala bir karşılıkları olabiliyordu çünkü. Yeniyetme kızların ham hayalleri, deneyimsizlikleri, bu erkeklerin içi boşalmış heykellerini hala bir şey sanabiliyordu.

    Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, bir tek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar.

    Erkeklerin kendileri hakkındaki en büyük yanılsamaları, kendilerini sahiden anlaşılmaz sanmalarıdır. Erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler. Anlaşılmamak fikri, kendilerinde hiçbir zaman sahip olmadıkları bir derinlik vehmetmelerine neden olur. Oysa yalnızca bu halleriyle bile yeterince anlaşılırdırlar. Anlaşılamamanın da, anlaşamamanın da önündeki engelin sahip olduklarını sandıkları derinlikleri değil de kendi malzemeleriyle yüzleşme yetersizlikleri olduğunu düşünmek bile istemezler.

    Erkekler için, hemen her çeşit tartışma, kısa bir süre sonra futbol tartışması kıvamındaki öfkesini dizginleyemeyen taraftar kapışmasına döner.

    Herkesin kendi düşüncesini "nesnelliğin sesi", karşı tarafın görüşlerini ise "at gözlüğü" ile bakmanın tek yanlı değerlendirmeleri olarak gördüğü, son sözü söylemiş olmanın o tartışmayı kazanmak sanıldığı bir ortamda, an gelir derin bir yorgunlukla susar, içe kapanır ve tamamen geri çekilirsiniz. Gerçekten yenilmişsinizdir. Tartışmadaki taraflardan biri olarak değil, iletişimin hala bir olanak olduğunu sanma düşüncesi karşısında yenilmişsinizdir. Tartışmalarda gerçekten kazanan ve kaybeden varsa bunlar hiçbir zaman sözcükler ya da fikirler değil, hayatlardır. Hayatlar kazanır, hayatlar kaybeder. Lolitalar büyür, erkekler yaşlanır.Sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N'olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü'den de güle eğlene döneriz."

    Anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

    Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Önlüğü ağarık bir kara olmuştu. Kış basmıştı. Bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. Mangal yakmayı öğrenmişti. Kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. Boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. Kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, Kızılay Kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. Odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. Mangalın o harlı halini çok seviyordu. Annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. Külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

    "Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. Başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadın. Bir bir sordu. 'Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. Belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. Haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. Çocuğun var mı? Bırakacak kimsen yok ha? Kendini yönetir, uslu diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona. Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddi ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. Uykun hafif mi?'"

    "Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla bir çeki kömür alacağım. Sana da lastik çizme. Belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. Artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra.. Uykum da hafif. Bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır."

    Annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "Yaşlı da değildi" demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

    "Ev sahibiyle konuştum. Hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. O, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'Çocuktur' dedim. 'Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' Her sabah helvayla ekmek yersin. Çay zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. Gece kapağı ört ateşe. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Sen korkak değilsindir. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. Sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. Ziyafet çekeriz kendimize."

    "Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani, 'Ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."

    Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. Gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

    "Şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. Ben, yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter. Yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Önlükle katılacaklar. Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kurdele. Temiz, tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."

    Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. Hepsi su içerlerdi. Susayan da susamayan da. İtişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

    Annesinin sırtına sarılmıştı. "Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın." Annesi hiç kıpırdamamamıştı. Uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

    Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli, iskemledeydi. Dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "Halida'nım teyze" diye seslenmişti. Ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. Giyinip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

    "Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana. Muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'Ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. Mal kim, biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kağıdını aldığım gibi çıktım. Kimselere de danışmadım hiç. Zabit okulları pahalıdır. Yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak. Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? Benim kızım kalmaz sınıfta. Devlet masrafına ziyan vermez. Bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. Hemen anlar. Hem canım o da bizim gibi bir insan. 'Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'Sanki o, çocuk olmamıştır' derim.

    Yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.

    "Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul'da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul'u ne yapacağız? Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan burdan o işi. Sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"

    "Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?"

    "Öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."

    "Öyleyse ben burayı kazanırım, üzülme. Sınavı pekiyiyle bitiririm. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."

    Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

    "Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?"

    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

    Anne, saygılı, sordu:

    "Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş."

    Hademe kadın, ilgisiz:

    "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler."

    Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

    Fabian karavanına girmek üzereyken orta yaşlı bir adam, çevik hareketlerle kendisine yaklaştı, elini havaya kaldırarak selam verdi. Kıvrak, sırım gibi bir İspanyol'du. Kenarları mübalağalı derecede dik iri şapkası "İnterstate Wildlife Cruiser" yazısını okuyan arzulu ve dikkatli gözlerinin üzerinde taç gibi duruyordu.

    "Hey, doğa adamı" diye fütursuzca bağırdı. "Çiftlik işçisine gereksinimin var mı? Uşağa, sütnineye, aslanlara et vermeye, herhangi birine, herhangi bir şeye?"

    "Gereksinimim varsa ne olacak?" diye karşılık verdi Fabian. "Aslanlara et olarak seni mi vereceğiz?"

    Elini uzattı adam. "Benim adım Rubens Batista. Bir zamanlar Kübalı, Santiago'luydum, şimdi özgürlükçü Amerikalıyım. Birlikte çalıştığım kişiler beni Latin Hustle diye çağırır."

    Fabian uzatılan eli tuttu. Parmakları cafcaflı yüzüklerle doluydu.

    "Nerede kalıyor bu insanlar? Satış işi nerede yapılıyor?"

    "Birkaç mil ötede. Her gemi gelişinde başka yerde. Florida üzerinden balıkçı tekneleriyle geliyorlar. Ayda iki üç kez, deniz elverişli olduğu zaman."

    "Gidelim" dedi Fabian.

    Latin Hustle'ı izleyen Fabian, çok geçmeden süprüntülerle dolu bir bölgeye saptı. Pencereleri parçalanmış kırık dökük evler yolların kıyılarına dizilmişti. Önlerinde, kaportaları pas tutmuş arabalar alacalı bulacalı duruyordu.

    Latin Hustle, Fabian'a, sıvaları dökük eski bir apartmanın harap kapısı önünde durmasını işaret etti. Avlunun girişi, leş gibi kokan süprüntülerle ve örselenmiş boş konserve kutularıyla çepeçevre kuşatılmıştı.

    Fabian avlunun sevimsiz ışığında belki yüz kişilik bir insan sürüsüyle karşılaştı. Çoğu kara deriliydi; erkekler küme küme oturmuş sigara içiyordu. Kadınların bazıları bebeklere bakıyordu. Çocuklar suskundu, cansızca oynuyorlardı. Sıkıcı bir hava vardı, insanların üzerinden dökülen giysiler soluktu, yamalıydı.

    Karavanın görünmesiyle bir kıpırdanma oldu. Gri, temiz ve ciddi giysiler giymiş beyaz bir adam Fabian'ı selamladı. Latin Hustle'ın takdim etmesine fırsat vermeden, kendisinin patronlardan biri olduğunu açıkça belirtti.

    "İsmim Coolidge" diye lafa başladı, Fabian'ı ve karavanı süzerek. "Hayatımda gördüğüm tekerlekli en büyük model. Bahse girerim bunu çalıştırmak için esaslı bir beygir gücü gereklidir."

    Sürüyü yararak Fabian'a yol açarken, birkaç müşteriye Haitilileri soğuk bir tavırla övdü.

    "Yasa ne diyor bütün bu işlere?" diye sordu Fabian.

    "Ne dediniz?" diyerek baktı Coolidge.

    "İnsan satmak yasalara aykırı değil mi?" dedi Fabian.

    "Kimsenin insan sattığı yok." diyerek vurguladı Coolidge, bilgiçlik taslayarak. "Olanakları satıyoruz biz; işe ya da adama gereksinimi olanlara."

    "Biz onların yiyecek, barınak ve iş bulmalarına yardımcı oluyoruz" diyerek devam etti Coolidge. "Önünde sonunda birilerinin onlara yardım etmesi gerek."

    Fabian adamın gözlerinin içine baktı. "Bu yardımın fiyatı ne kadar?"

    "Eğer tek bir adam alırsanız, diyelim bir çiftten daha pahalıya gelir. Tüm bir aileyi alırsanız, özellikle küçük çocuklarla birlikte, sizin için harika bir pazarlık olur."

    "Hiç genç kadın yok" dedi Fabian gelişigüzel.

    "Genç bir kadınla ilgilenir miydin?" diye sordu Latin Hustle kayıtsızca.

    "Hangi erkek ilgilenmez ki?" dedi Fabian.

    "Ne kadar genç olmalı?"

    Caddeye çıktılar. Peşinde çocuklarıyla zenci bir kadın geçti yanlarından; bir oğlan ve biraz yetişkince bir kızla. Latin Hustle, Fabian'ın kıza baktığını fark etti. "Tatlı bir kız çocuğu" dedi.

    "Çocuk değil, genç bir hanım demek daha doğru" diye karşı çıktı Fabian.

    "Ne demek istediğini anlıyorum." Düşünceli bir havaya girdi Latin Hustle. "Böyle birine babalık etmek ister miydin?"

    Fabian güldü. "Babalık etmek mi? Biraz geç değil mi? Kızın zaten bir babası var."

    "Ya yoksa? Onun babalığı olmak ister miydin?"

    "Diyelim ki onu evlat edinmekte bir sakınca görmedim" dedi Fabian ihtiyatla, "Ne olacak?"

    "Evlatlık çocuk verilen bir yere götürebilirim seni."

    "Ne derece yasal bu?" diye sordu Fabian.

    "Soluk alıp vermek kadar yasal." dedi Latin Hustle. "Bu çocuklar yetim. Terk edilmiş. Kendilerine bakamayacak ya da bakmak istemeyen ana babalar tarafından sokağa atılmışlar."

    "Senin bu işle ilgin ne?"

    "Her zamanki gibi ufak bir komisyon. Hepsi bu."

    "Gidelim" dedi Fabian birdenbire.

    "Buyurun" diye karşılık verdi Latin Hustle.

    Kalabalık kent caddelerine çıktılar yeniden. Karavanın kendisini izleyebilmesi için yavaş yol alıyordu Latin Hustle. Yayvan bir binanın önünde durmasını işaret etti Fabian'a. Görünüşü iç açıcı değildi ama bir zamanlar resmi bir yapı olduğunu belirten bir havaya sahipti. En üst kata çıktılar. Geniş bir bekleme odasında buldu kendini Fabian. İçerde dört adam daha vardı. Latin Hustle, kontrplak duvarlarla odadan ayrılmış iki bölmeden birine dalıp gözden kayboldu.

    Hiç kimsenin bozmadığı bir sessizlik sürüyordu. Latin Hustle yeniden göründü ve kendisini izlemesi için Fabian'a işaret etti.

    Bölmedeki masada kısa boylu, dazlak ve gözlüklü bir adam oturuyordu. Ayağa kalktı ve Fabian'a kendisini avukat olarak tanıttı. Latince ve İspanyolca yazılmış ve özenle çerçevelenmiş diplomaları işaret etti.

    Fabian adamın karşısına oturdu, Latin Hustle masanın yanına bir iskemle çekti.

    Avukat, Fabian'ın gözlerinin içine baktı, nazik bir gülümsemeyle resmiyeti yumuşattı.

    "Rubens, kasaba dışında bir haranız olduğunu söyledi bana."

    "Öyle" dedi Fabian.

    "Ve atlarınızın bir kısmını yanınıza alıp özel olarak imal edilmiş bir arabayla dolaşıyorsunuz."

    "Doğru."

    Avukat masanın üzerinden eğildi. Gülümsemesi arttı. "Öyleyse birtakım olanaklara sahip bir insansınız siz."

    Fabian başını salladı.

    "Mükemmel" dedi avukat, tatmin olmuş bir halde. "Olanaklara sahip bir insan olarak, Rubens sizin pazarlıkta.." sözcüğü düzeltmek için durdu. "Rubens sizin bir çocuğu evlat edinebileceğinizi söyledi; kimsesiz bir çocuğu."

    "Kimsesiz bir kız çocuğunu" diye atıldı Latin Hustle.

    Avukat ters ters baktı, sonra bir kurşun kalemle bir tabaka kağıt aldı. Fabian'a döndü.

    "Ne yaşta bir çocuk isterdiniz?" Kalemini havada salladı. "Evlat edinmek için" diye ekledi anlamlı bir şekilde.

    Fabian duraksadı.

    "Okul çağında. Genç bir hanım" dedi Latin Hustle.

    Avukat not aldı. "Çocuğu okula göndermeyi mi yoksa evde yetiştirmeyi mi yeğlerdiniz?"

    "Evde yetiştirmeyi." Latin Hustle sırıttı.

    "Okula göndermeyi yeğlerim" dedi Fabian.

    Avukat, söyleyeceği şeyi vurgulamak ister gibi gözlüklerini çıkartıp önüne koydu.

    "Sizinle açık konuşayım." dedi resmi bir tavırla. "Özgün üvey baba mı olmak istersiniz.. yoksa bir dizi üvey babadan biri mi?"

    "Anlayamadım" dedi Fabian.

    "Özgün üvey baba, çocuğu ilk kez evlatlık edinen kişidir." diyerek açıkladı avukat.

    "Tıpkı ilk günah gibi" diyerek söze karıştı Latin Hustle.

    Avukat ona aldırmadı. "Öbür türlüsünde ise bir başka babanın yerini alırsınız."

    Sözlerinin karşısındakince hazmedilmesi için bekledi avukat. "Sizin arzu ettiğiniz yaştaki genç hanımların çoğu zaten evlat edinilmiştir; geçmişlerinde birkaç üvey babaları vardır." Kalemini masaya vurdu. "Evli ya da bekar bazı beyefendiler, çocukları olsun olmasın, evlat edindikleri çocuğu ancak belli bir süre için tutarlar; diyelim iki ya da üç yıl. Kız büyüyünce, yani artık çocuk sayılamayacak yaşa gelince.. Ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur."

    Fabian adamın ilk kez yılışıkça sırıttığına dikkat etti. "O zaman genç hanım evlat edinileceği yeni bir evi gereksinir. Son üvey babası ise evde bakabileceği yaşta başka bir çocuk, başka bir kız arar. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" Yılışık bakışları şehvetli bir hal aldı.

    "Sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi Fabian.

    "Tabii ki beyaz kızlar için büyük bir talep var." dedi avukat. Yeniden resmi tutumunu takındı. "İlk kez evlat edinilecek bir kız bulmak genellikle daha pahalıya gelir." diye ekledi.

    "Henüz genç bir hanım değilken" diye kendi kendine mırıldandı Latin Hustle.

    "Ama birkaç kez evlat edinilmişse babalar daha hoşgörülü oluyor ve kız ucuza alınabiliyor." diyerek garanti verdi avukat.

    "Ortalama birini evlat edinmenin fiyatı ne kadar?" diye sordu Fabian.

    "Çocuğa bağlı bir şey bu tabii; rengine, geçmişine, vesaire" dedi avukat, düşünceli bir halde birtakım hesaplar yaparak.

    "Vesaireler fiyata eklenir" dedi Latin Hustle.

    "Ama şunu söylemeliyim ki, küçük bir kız, arzularınızı, zevk için bindiğiniz bir kısraktan daha ucuz bir fiyata yerine getirebilir." diyerek tamamladı avukat.

    Avukat pazarlıkta uyuşmuşçasına, Fabian'ın önüne kız ve oğlan fotoğraflarıyla dolu bir albüm koydu. "Hepsi burada" dedi. "Ne yazık ki bazı fotoğrafların kalitesi düşük."

    "Neyse ki kızların değil." Latin Hustle gözünü kırptı.

    "Evlat edinmek için çok fazla belge hazırlamak gerekiyor mu?" diye sordu Fabian.

    Avukat elini salladı. "Gerekiyor; ama dediğim gibi, iş yaptığımız adamlar çoğunlukla açık fikirli kişiler, bizim dostlarımız."

    "Kız bekleneni vermezse ne olacak?" diye sordu Fabian.

    "Kızı yeniden evlatlık verebiliriz" dedi avukat. "Siz de bir başka çocuğu evlatlık edinmek isteyebilirsiniz; daha büyük ya da daha küçük bir çocuğu."

    "Gerçek bir profesyonel baba." Latin Hustle'ın sesindeki neşeyi duymak olanaklıydı.

    Avukat ayağa kalktı, işi sona ermişti. "Lütfen bu konuda rahatça düşünün." Ağır albümü müşterisine teslim etti. Latin Hustle, Fabian'ı törenle odadan çıkardı, bekleme odasındaki bir kanepeye yerleştirdi, sonra yeniden kontrplak duvarlardan birinin ardında kayboldu. Odada üç adam kalmıştı. Fabian albümün kalan sayfalarını çevirirken hiçbiri ilgi göstermedi, kitabın yabancısı değillerdi.

    Fotoğrafların çoğu ya polaroid kameralarla ya da parklarda ve otobüs duraklarında rastlanan türden otomatik makinelerle çekilmişti. Bazı resimlerdeki birtakım işaretler, bunların aile albümlerinden ya da çocuk sömürüsünü açık seçik sergileyen gazete ve magazinlerden kesilip alınmış olduğunu gösteriyordu. Her fotoğrafta, okul çağındaki bir kız ya da oğlan görünüyordu. Bazıları saf bir çekicilikle gülümsüyordu, bazıları boş boş bakıyordu, diğerleri ise ürkmüş ya da kuşku içindeymiş gibi suratlarını asmıştı.

    Fabian'ın gözleri, 14 yaşında görünen bir kızın fotoğrafına takıldı. Zayıf, bakışları etkileyici, dudakları dolgun bir kızdı bu. Uzun ve parlak siyah saçları, omuzlarına dökülmüştü. Üzerindeki bol giysisi, bir keşiş cüppesi gibi, bir oğlanınkini andıran beline dolanmıştı. Kollarının birinden bir havlu sarkıyordu.

    Fabian, bir an için, bu fotoğrafın altındaki numarayı ve harfleri yazmak arzusunu duydu; neredeyse babalık serüvenine giden yola koyulacaktı.

    Ama o anda, bu işin üstesinden gelebilecek denli enerjisi olmadığını kabullendi. Sayfayı elinde şöyle bir tarttıktan sonra, isteksizce çevirdi. Kızın fotoğrafı, daha önceki sayfaların arasında kaybolup gitti.

    Birkaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin İtalya'yı terk etmesini emretmiş. Tabii Yahudi cemaatinden büyük bir feryat yükselmiş. Bunun üzerine Papa bir uzlaşma önermiş. Yahudi cemaatinin lideriyle bir dini tartışma yapacakmış. Tartışmayı Yahudi lider kazanırsa Yahudilerin İtalya'da kalmasına izin verecekmiş. Papa kazanırsa Yahudiler gitmek zorunda kalacakmış.

    Yahudi cemaati bir araya gelmiş ve tartışmada onları temsil etmek üzere Moishe adlı yaşlı bir hahamı seçmişler. Ama Haham Moishe Latince bilmiyormuş. Papa da Yidiş bilmiyormuş. Bu yüzden bunun "sessiz" bir tartışma olmasına karar verilmiş.

    Büyük tartışma gününde Papa'yla Haham Moishe tam bir dakika karşılıklı oturduktan sonra Papa üç parmağını kaldırmış. Haham Moishe arkasına bakıp bir parmağını kaldırmış.

    Bundan sonra Papa parmağını başının üstünde döndürmüş. Haham Moishe oturduğu toprağı işaret etmiş. Derken Papa bir komünyon ekmeği ile bir kadeh şarap çıkarmış. Haham Moishe ise bir elma çıkarmış. Bunun üzerine Papa ayağa kalkmış ve "Tartışmayı bırakıyorum. Bu adam beni mağlup etti. Yahudiler kalabilir." demiş.

    Daha sonra Papa'nın çevresini saran kardinaller ne olduğunu sormuşlar. Papa, "Önce Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'u temsil etmek için üç parmağımı kaldırdım. O da, iki dinin de tek bir tanrısı olduğunu hatırlatmak için bir parmağını kaldırdı. Sonra ben Tanrı'nın her tarafta olduğunu göstermek için parmağımı başımın üstünde döndürdüm. O karşılık olarak Tanrı'nın hemen oracıkta olduğunu göstermek için yeri işaret etti. Tanrı'nın bizi günahlarımızdan arındırdığını anlatmak için komünyon ekmeğiyle şarabı çıkardım. O da bana ilk günahı hatırlatmak için bir elma çıkardı. Her şeye verilecek bir cevabı vardı. Ne yapabilirdim?"

    Bu arada Yahudi cemaat de Haham Moishe'nin çevresini sarmış, neler olduğunu soruyordu. Moishe, "Önce bana 'Yahudilerin burayı terk etmek için üç günü var.' dedi. Ben de ona, 'Tekimiz bile bir yere gitmeyecek.' dedim. Sonra bana bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de ona 'Beni dinle Bay Papa, biz burada kalıyoruz.' dedim."
    Romagna'da Messer Lizio di Valbona adında varlıklı, seçkin bir şövalye vardı. Yaşlılığının eşiğinde, karısı Madonna Giacomina bir kız çocuğu doğurdu. Kız büyüyünce yörenin en güzel, en sevimli kızı oldu. Tek çocuk olduğu için anası babası da onu çok seviyor, bir dediğini iki etmiyor, iyi bir evlilik yapmasını istiyorlardı.

    Messer Lizio'nun evine sık sık gelip giden, Manardi da Brettinoro ailesinden Ricciardo adında yakışıklı, sağlıklı bir genç vardı. Messer Lizio da, karısı da ona öz oğullarıymış gibi davranıyorlardı. Ricciardo önce bir kez, sonra üst üste evin kızını görmüş, gençliğine, güzelliğine, sevimliliğine, davranışlarına kendini kaptırmıştı. Gelinlik çağına gelmiş olan kızı sevmeye başlamış; ama duygularını kimseye açmamıştı. Kız da bu durumu sezmiş, o da delikanlıyı sevmeye başlamıştı. Bu duruma çok sevinen Ricciardo, birçok kez kıza içini dökmeye karar vermiş; ama cesaret edemeyerek susmuştu. Ama bir gün olanca cesaretini topladı ve:

    "Tanrı adına, sevdandan öldürme beni!" dedi.

    Genç kız da hemen şu yanıtı verdi:

    "Tanrı adına sen de beni öldürme!"

    Bu karşılıktan çok hoşlanan Ricciardo daha da yüreklendi.

    "İsteğini yerine getirmemezlik edemem. Ama ikimizin de yaşamını kurtarmanın yolunu sen bulacaksın." dedi.

    Bunun üzerine genç kız şu karşılığı verdi:

    "Beni gözaltında tuttuklarını biliyorsun. Odama nasıl gelebileceğini bilemiyorum. Onurumu lekelemeden buluşmamızın bir yolunu biliyorsan söyle, ne gerekiyorsa yapayım."

    Ricciardo aklından çeşitli olasılıkları geçirdikten sonra şunları söyledi:

    "Caterina, güzelim, bir yol geliyor aklıma. Sizin bahçeye bakan açık balkon var ya, bir gece orada yat ya da oraya gel. Yerden oldukça yüksek ama, orada olduğunu bilirsem ne yapıp edip tırmanırım."

    Caterina şu karşılığı verdi:

    "Sen gelmeyi göze alırsan, ben de balkonda yatmanın yolunu bulurum."

    Ricciardo geleceğini söyledi. Kaçamak bir öpüşmeden sonra birbirlerinden ayrıldılar.

    Ertesi gün -mayısın son günleriydi- genç kız annesine sıcaktan yakındı, bir gece önce uyuyamadığını söyledi. Annesi:

    "Ne sıcağı kızım? Geceleri serin bile oluyor." dedi.

    Caterina annesine şu karşılığı verdi:

    "Anneciğim, 'bana göre serin' derseniz haklı olabilirsiniz. Genç kızların kanının, olgun kadınların kanından daha sıcak olduğunu unutmayın."

    Bunun üzerine kadın şunları söyledi:

    "Haklısın kızım. Ama havayı senin istediğin gibi ısıtmak ya da soğutmak benim elimde değil. Her mevsimin sıcaklığına katlanmak zorundayız. Bakarsın bu gece daha serin olur, sen de rahat uyursun."

    "Tanrı'nın sesinize kulak vermesini dilerim." dedi Caterina. "Ama yaza doğru giderken geceler serinlemez."

    "Peki ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu kadın.

    Caterina şu yanıtı verdi:

    "Babamla sen izin verecek olursanız, babamın odasının yanındaki, bahçeye bakan balkona küçük bir yatak serip yatarım. Bülbül sesleri dinleyerek uyurum. Orası serin, sizin odanızdan daha rahat olur."

    Anası da şunları söyledi:

    "Merak etme kızım. Babana söylerim. O ne derse öyle yaparız."

    Messer Lizio karısının dediklerini dinleyince, belki yaşlılığın da getirdiği bir huysuzlukla karşı çıktı:

    "Bülbül sesi dinleyerek uyumak da ne demek? Ağustos böceği sesiyle uyusun yine." dedi.

    Caterina babasının ne dediğini öğrenince sıcaktan çok öfkeden uyuyamadı o gece. Üstelik durmadan sıcaktan yakınarak anasını da uyutmadı. Kadın ertesi sabah Messer Lizio'ya:

    "Messer" dedi, "kızınızı yeterince sevmiyorsunuz. Balkonda yatsa ne çıkar? Bu gece sıcaktan yatakta dönüp durdu. Sonra, bir genç kızın bülbül sesini sevmesine niye şaşıyorsunuz? Gençler kendilerine benzeyen şeyleri severler."

    Messer Lizio bunları dinleyince:

    "Peki" dedi. "Balkona istediği gibi bir yatak serin. Yatağın etrafını şayak bir perdeyle çevirin. Orada yatıp istediği gibi bülbül sesi dinlesin."

    Babasının kararını öğrenen genç kız hemen balkona bir yatak serdirdi. Gece orada yatacağı için, Ricciardo'yu görünce, önceden kararlaştırdıkları bir işareti yaptı. Ricciardo ne yapması gerektiğini anladı.

    Kızının gidip yattığını gören Messer Lizio, odasının balkona açılan kapısını sürgüleyip yattı. Ricciardo her yerin sessizliğe gömüldüğünü görünce merdivenle bir duvara çıktı. Taşların çıkıntısına basarak oradan başka bir duvara geçti. Düşme tehlikesini göze alarak balkona ulaştı. Kız onu gürültü etmeden; ama büyük bir sevinçle karşıladı. Üst üste öpüştükten sonra birlikte yattılar. Gece boyunca birbirlerinden zevkler aldılar, birçok kez bülbülü öttürdüler.

    Uzun uzadıya keyif aldılar ama gece kısaydı. İstemeseler de gün ağarıyordu artık. Hem sıcağın hem de oynaşmanın etkisiyle çırılçıplak uyudular. Caterina sağ kolunu Ricciardo'nun boynuna dolamış, sol eliyle de, kadınların erkeklerin önünde adını anmaya utandıkları o nesneye sarılmıştı. Gün doğduğunda böyle uyuyorlardı.

    Gün doğunca Messer Lizio kalktı. Kızının balkonda yattığını anımsayarak, yavaşça balkonun kapısını açtı. "Bakalım bülbül Caterina'yı nasıl uyutmuş bu gece" dedi, kendi kendine. Gürültü etmeden, yatağın şayak perdesini kaldırdı. Ricciardo ile kızın çırılçıplak, üstleri açık, birbirlerine sarılmış olarak yattıklarını gördü. Ricciardo'yu tanıdı. Geri dönüp karısının odasına gitti. Karısını uyandırdı:

    "Çabuk kalk, kadın" dedi. "Gel de kızının nasıl bülbül sevdiğini gör. Bülbülü yakalamış, elinde tutuyor."

    "Nasıl yakalamış?" diye sordu kadın.

    Messer Lizio:

    "Hemen gelirsen görürsün." dedi.

    Kadın hızla giyinip sessizce Messer Lizio'nun peşinden gitti. Yatağın başına gelip de perdeyi kaldırdıklarında Madonna Giacomina kızının bülbülü yakalayıp sıkıca elinde tuttuğunu ve öttürmek için can attığını gördü. Ricciardo'nun, kızını kandırmış olduğunu sanıp bağırmak, oğlana çıkışmak istedi. Messer Lizio engel oldu.

    "Kadın, beni seviyorsan sesini çıkarma ki, yakaladığı şey onun olsun." dedi. "Ricciardo soylu, varlıklı bir çocuk. Tam bize göre bir damat. Buradan sapasağlam çıkıp gitmek isterse kızımızla evlenecek. Böylece bülbülü de yanlış bir kafese değil, doğru kafese koymuş olur."

    Kocasının bu olaydan sarsılmadığını görünce kadın da sakinleşti. Kızının iyi bir gece geçirmiş olduğunu, dinlendiğini ve bülbül yakaladığını düşünüp o da sesini çıkarmadı. Çok geçmeden Ricciardo uyandı. Günün ağarmış olduğunu görünce ölüm korkusu kapladı içini. Caterina'ya seslendi:

    "Sevgilim, sabah olmuş, ne yapacağız şimdi?"

    Bu sözleri duyan Messer Lizio yaklaşıp perdeyi kaldırdı.

    "İyi bir şey yapacaksınız." dedi.

    Messer Lizio'yu gören Ricciardo'nun sanki yüreği yerinden oynadı. Kalktı, yatağın üstüne oturdu.

    "Messer" dedi, "Tanrı adına bağışlayın beni. Alçaklık, namussuzluk yaptığımı, ölümü hak ettiğimi biliyorum. Ne isterseniz yapın bana. Ama yalvarırım canıma dokunmayın, bağışlayın beni."

    Messer Lizio şunları söyledi:

    "Sana beslediğim sevgiye, güvene yaraşır biçimde davranmadın. Ama mademki olanlar oldu, gençliğin böyle bir hata işlemene yol açtı, ölümden kurtulmanın, namusumu temizlemenin yolu Caterina ile evlenmen. Caterina bu gece senin oldu, ömrü boyunca senin olsun. Kendini ancak böyle bağışlatır, canını kurtarabilirsin. Böyle yapmayacak olursan, ruhunu Tanrı'ya teslim etmeye hazır ol."

    Bu konuşmalar sırasında Caterina bülbülü bırakmış, üstünü örtmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak babasından delikanlıyı bağışlamasını istiyordu. Bir yandan da Ricciardo'ya, geçirdikleri gece gibi geceler geçirebilmeleri için, Messer Lizio'nun isteğini yerine getirmesini söylüyordu. Ricciardo'ya uzun uzadıya yalvarmak gerekmedi. Yaptığı hatadan duyduğu pişmanlık, hatasını gidermek isteği, ölüm korkusu, canını kurtarmak çabası, ateşli sevdası ve zaman yitirmeden güvence içinde sevdiğine sahip olabilmek isteği Ricciardo'nun, Lizio'nun dediklerini kabul ettiğini söylemesine yol açtı. Messer Lizio Madonna Giacomina'dan bir çift yüzük istedi ve Ricciardo, Caterina ile anasının babasının önünde nikahlandı. Nikah kıyıldıktan sonra Messer Lizio ile karısı uzaklaştılar. Giderken de:

    "Dinlenin şimdi. Ayağa kalkmaktan çok dinlenmeye gereksinim duyuyorsunuzdur." dediler.

    Messer Lizio ile karısı gidince gençler birbirlerine sarıldılar. O gece altı mil yol almışlardı, kalkmadan önce de iki mil giderek ilk günü kapattılar. Kalktıklarında, Ricciardo Messer Lizio ile daha ayrıntılı bir görüşme yaptı. Birkaç gün sonra dostlarının ve akrabalarının katıldıkları bir törenle Caterina ile bu kez kurallara uygun bir biçimde evlendi. Kızı büyük bir alayla evine götürdü ve parlak bir düğün yaptı. Karısıyla uzun yıllar mutlu bir yaşam sürdü. Gece gündüz demeden, canları istediği zaman bülbül öttürdüler.

    Hava sıcaktı. Ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgar yoktu. Çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgarın ittiği bir kelebek dolaşır, ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. Onların sesiyle kendime gelene kadar uyurdum. Yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift. Birbirlerine sarılmış, anlayamadığım sözler mırıldanırlardı. Deli Ludmilla elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi Lekh.

    Dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. Ama Lekh, yorgun ve düşünceli olurdu çoğunlukla. Karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yeniden yerine gelirdi. Artık durmadan Ludmilla'yı anlatırdı bana. Kendi kendine güler, sonra gözlerini kapardı. İçeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk gelirdi o zaman.

    Bazen günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi Lekh'in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. Sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin göz kamaştırıcı parlaklığını verirdi.

    Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. Epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. Boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.

    Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayarak yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasızca benzerlerine teslim ederdi onları.

    Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört bir yandan sahtekarın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hala. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.

    Lekh sararıp soluyordu. Günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı içiyor, Ludmilla'ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. Zaman zaman yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. Yavaş yavaş çizdiği resim biçimine giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın belirmeye başlıyordu.

    Boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca Lekh, cepte votka şişesi yola düştü. Bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. Şarkı söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların üstüne yayıyordu üzüntüsünü. Şarkı, göç eden kuşlara yükseliyor, sonra ormanın baş döndürücü derinliklerine gömülüyordu.

    Köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. Deli Ludmilla onu öylesine büyüleyip yakmıştı ki aklını almıştı başından. Bu sözler Lekh'i kızdırıyor, lanet yağdırıyordu köylülerin üzerine. Tepelerine sürüyle kuş salıp gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. Günün birinde bana saldırıp suratıma vurdu.

    "Sensin Ludmilla'yı uzaklaştıran" diyordu, "Çingene gözlerin korkutuyor onu!"

    Hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. Ayağa kalkabildiğinde çantasını hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.

    Haftalar geçti, Lekh'in söylediği gibi tuzak kuruyordum. Ama rüzgarın ağaçlara sürüklediği saydam örümsek ağları geçiyordu elime çok zaman. Leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. Öteki hayvanlar da ayrılıyorlardı ormandan. Yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız. Kafeslerinde hareketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. Kanatları aklaşmaya başlamıştı.

    O gün gökyüzü iyice kararmıştı. Kuştüyü yatakları andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice gölgelemişlerdi. Tarlaları kasıp kavuran, otları eğen rüzgar damların çürümüş samanlarını kulübelerin çevresinde uçuruyordu. Kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına, solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.

    Birden, yanında iri köpeğiyle Ludmilla göründü. Yürüyüşü garipti. Lekh'in nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı. Sonra hıçkırdı. Kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi arşınlıyordu. Lekh'in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya başladı. Birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. Yatağın altında, Lekh'in unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. Sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi söyledi. Kaçmaya niyetlenince de köpeği üstüme saldı.

    Mezarlığın yanında otlak başlıyordu. Biraz ileride inekler otluyor, yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyordu. Onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak gerekliydi. Duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. Ludmilla köpeğini bir ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. O da elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.

    Debelenmeme aldırmadan yere yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. Kaçıp kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. Çobanlar sesimi duymuşlardı. Onların geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı Ludmilla. Gözleriyle kadını yiyerek yaklaştılar. İçlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. Diğerleri kararsızdı. Kimsenin bana aldırdığı yoktu. Karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış, durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.

    Çobanların en irisi kadının üstüne yattı. Ludmilla altında debelenmeye koyuldu. Zevkten ürperip inliyor, kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. Yanlarına çöken öbür çobanlar, onları seyrederken alay ediyorlardı. Tırmık ve kürekleri kapan bir sürü köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. En gençleri başa geçmiş, kollarını sallayıp bağırarak yürüyorlardı. Pantolonlarını toplayan çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan Ludmilla'nın üzerine çullandılar. Köpek homurdanıp saldırıyor; ama ipi çözemiyordu bir türlü. Mezarlık duvarının dibine sindim.

    Koşarak gelen Lekh'i gördüm o sıra. Köye dönüp olanı biteni öğrenmiş olmalıydı. Çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. Ama Ludmilla doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandı bu kez. Yorgunluktan hızlı koşamayan Lekh epey uzaktaydı. Sallanarak geliyordu. Birkaç kez tökezlediğini gördüm.

    Kızgın köylü kadınlar Ludmilla'yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının kimi de bacaklarının üstüne çökmüştü. Tırmıklarıyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. Lekh aralarına girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. Birkaçı da yere yatırıp üstüne çıktı. Sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler. Duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı gözlüyorlardı.

    Mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırlandım. Hortlaklarla vampirlerden çok korkan köylüler, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi.

    Deli Ludmilla kan içinde yüzüyordu. Bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. Acıyla haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu boşuna. İçlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu. Arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında Ludmilla'nın bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu. Deli, hayvan gibi böğürdü. Bir başka kadın, bütün gücüyle şişenin dibine tekme attı, şişe Ludmilla'nın içinde kırıldı. Hepsi onu çiğnemek istiyordu, sonuncu kadın da çekilip gittiğinde Ludmilla ölmüştü.

    Kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. Yüzü kan çanağına dönen Lekh doğruldu. Birkaç diş tükürdü ağzından. Ayakta duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı. İşkence çeken vücudu okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.

    Duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. Kımıldanacak gücüm yoktu. Hava kararmaya başlamıştı. Bütün günahlarının bağışlanmasını dileyen Deli Ludmilla'nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. Ay çıktı. Donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarını, belli belirsiz aydınlatıyordu.

    Sık sık kesilen, kabuslu bir uykuya daldım. Rüzgar mezar taşlarına yükleniyor, çürümüş yaprakları taştan haçların üstüne sürüyordu. Kötü ruhlar inliyor, onların sesine köyden gelen köpek havlamaları karışıyordu.

    Uyandığımda, Lekh hala Ludmilla'nın ölüsü önünde diz çöküp yere kapanmış, hıçkırıklarla titriyordu. Kulübeye dönemeyecek kadar üzgündüm. Gitmeye karar verdim. Tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp duruyordu.

    Bir çarşamba gecesi. M.K.da tanıştığım, benim için adsız kalan bir kız, oturma odamda kanepenin üzerinde oturuyor. Bir şişe şampanya, Crsytal, yarılanmış, cam sehpanın üzerinde duruyor. Çeşitli düğmelere basarak şarkılar seçiyorum, Wurlitzer'ı canlandıran şarkılar. Sonra pencereleri açıyorum, terasa açılan raylı kapıları, gerçi serin bir gece, güz ortası ve o da çok ince giyinmiş; fakat bir kadeh Crystal daha alıyor ve bu onu yeterince ısıtıyor ki, bana hayatımı nasıl kazandığımı sorma gücünü kendinde buluyor. Ona Harvard'a gittiğimi, oranın iş idaresi bölümünden mezun olduktan sonra Wall Street'te çalışmaya başladığımı anlatıyorum, Pierce & Pierce'da. O ya anlamayarak ya da şaka olsun diye, "O da neresi?" diye sorunca yutkunuyor ve arkam ona dönük olarak, yeni Onica'mı düzeltirken zar zor "Bir.. ayakkabıcı" deme gücünü buluyorum kendimde.

    Yatak odası. Çıplak, bütün vücudu yağlanmış, çükümü emiyor, onun üzerinde ayakta durmuşum, sonra çükümü sağlı sollu suratına vuruyorum, ellerimle saçından kavrayıp ona "siktiğimin orospusu, kancık" diyorum, bu onu daha da tahrik ediyor ve uslu uslu beni emerken, klitorisini parmaklamaya başlıyor ve taşaklarımı yalarken de bana "Hoşlanıyor musun?" diye soruyor, "ev-vet, ev-vet" diye cevap veriyorum nefesim sıklaşarak. Memeleri dik, büyük ve sert, her ikisinin de uçları iyice sertleşmiş, ben sertçe ağzına verirken boğulur gibi oluyor, bense aşağıya doğru uzanıp onları sıkıyorum ve daha sonra, kıçına bir dildo sokup kayışla bağladıktan sonra, onu düzerken memelerini tırnaklıyorum, ta ki o bana durmamı söyleyene kadar.

    "Oh, tanrım" demekte şimdi. Tahrik oluyor, tokatlıyorum onu, sonra hafif bir yumruk indiriyorum ağzına, sonra öpüyorum, dudaklarını ısırarak. Korku, dehşet alıyor kızı, şaşalıyor. Kayış kopuyor ve kız beni itip kurtulmaya çalışırken dildo kayarak çıkıyor kıçından. Öte yana yuvarlanıyor, kaçmasına izin vermiş gibi yapıyorum, sonra o elbiselerini toparlar ve mırıldanarak benim nasıl da "siktiğimin manyak bir orospu çocuğu" olduğumu söylerken üzerine sıçrıyorum, çakal gibi, kelimenin tam anlamıyla ağzım köpürerek. Bir çığlık atıyor, özür dileyerek, isterik hıçkırıklar içinde, kendisini incitmemem için bana yalvararak, gözyaşları içinde, memelerini örterek, utanç içinde şimdi. Fakat hıçkırıkları bile beni tahrik etmeye yetmiyor. Suratını Mace'lerken biraz zevk alıyorum, kafasını dört ya da beş kez duvara vururken daha azını, sonunda bilincini kaybediyor, duvarda üzerine saç yapışmış küçük bir leke bırakıyor. O yere yığıldıktan sonra banyoya yollanıyorum ve kokainden bir çizgi daha çekiyorum.

    Kız bağlı olarak yerde yatıyor, çıplak, sırtüstü, elleriyle ayaklarının uçlarına metal ağırlıklar asılı, bunlar da yerdeki tahtalara diktiğim direk gibi şeylere bağlı. Elleri çivi dolu, bacakları mümkün olan en geniş biçimde iki yana açılmış. Kıçının altına bir yastık sürmüşüm ve açık organını baştan aşağı peynirle sıvamışım, hatta birazını da vajinasına tıkamışım.

    Belli belirsiz kendine gelip de üzerinde ayakta duran beni gördüğünde, benim insanlıktan tamamen yoksun oluşumun onu, akıl fırttıran bir dehşetle doldurduğunu görüyorum. Vücudunu televizyonun önüne yerleştirdim, video kayıt cihazında eski bir bant var, ekranda ise son videoya aldığım kız. Ekranda, yere bir cesedin yanı başına çömelmiş, kızın beynini yemekteyim, hapır hupur götürüyorum, pembe, parça parça tombul etin üzerine Grey Poupon sürmekteyim.

    "Görebiliyor musun?" diye soruyorum; ama televizyondaki varolmayan kıza değil. "Şunu görüyor musun? Seyrediyor musun?" diye fısıldıyorum.

    Elektrikli matkabı onun üzerinde kullanmaya çalışmaktayım, zorla ağzının içine sokarak; ama bilinci yeterince yerinde, dişlerini kapayacak, onları kenetleyecek gücü var ve matkap dişlerini kolaycacık delip geçse de olay beni enterese etmiyor; bu yüzden ağzından kan sızan kafasını tutup kaldırıyorum, onu videonun geri kalanını seyretmeye zorluyorum ve o ekranda mümkün olan her deliğinden kanlar sızan kıza bakarken, ne olursa olsun, bütün bunların kendi başına da geleceğini anlamış olduğunu umuyorum. Sonunun şurada, apartman dairemin zemininde yatmak olacağını, elleri direklere çivilenmiş olarak, vajinasına kırık cam parçaları ve peynir tıkıştırılmış olarak, kafatası çatlamış ve mosmor olmuş bir halde, herhangi bir başka seçim yapmış da olsa öyle olacağını. Benim onu nasıl olsa bulacağımı. Hayat böyledir işte.

    Elimdeki içi boş plastik tüplerden birini vajinasına sokmaya çalışıyorum, vajinanın dudaklarından birini zorlamaya çalışarak, zeytinyağıyla yağlanmış dahi olsa tam girmiyor. Bu sırada Frankie Vallie, müzik kutusunda "Beterin Var Beteri"ni söylüyor, ben de tüpü kancığın amcığına sokmaya çalışırken dudaklarımı sözlere uydurarak eşlik ediyorum. Dudaklarının dışına kezzap dökmekte buluyorum çareyi, böylece et yağlanmış tüpü içine alacak kadar genişler diye, gerçekten de çok sürmüyor, kolayca giriyor. "Umarım canın yanıyordur." diyorum.

    Mutfaktan oturma odasına taşırken sıçan kendini cam kafesin duvarına vuruyor. Geçen hafta ona oynasın diye satın aldığım ve şu anda kafesin bir köşesinde ölüsü duran, çürümekte olan öteki sıçandan geri kalanları yemeyi reddetti. Son beş gündür özellikle aç kalmasını sağladım. Cam kafesi kızın yanı başına, yere koyuyorum ve belki de peynirin kokusundan ötürü sıçan fıttıracak gibi oluyor, önce kafesin içinde daireler çiziyor, sızlanıyor, sonra açlıktan zayıf düşmüş bedenini kafesin kenarından aşırıyor. Sıçanı dürtmem bile gerekmiyor, öyle ki, kullanmak üzere yanımda getirdiğim bükülmüş tel askı elimde kalıyor ve henüz kızın bilinci yerindeyken, hayvana bir enerji geliyor, hiç zorluk çekmeden tüpe hızla dalıyor, gövdesi yarı yarıya tüpün içinde kayboluyor, derken dakika geçmeden, tümüyle -yerken iki yana sallanan sıçan vücuduyla- içeri girip kayboluyor, kuyruk hariç; tüpü hızla çekip çıkarıyorum kızdan, kemirgeni içeride bırakıyorum. Çok geçmeden kuyruk bile kayboluyor. Kızın çıkardığı sesler, genel itibariyle, anlaşılmaz şeyler.

    Sıçanın kızın içine alt tarafa girdiğini gördükten bir ya da iki dakika sonra kızın bilincinin hala yerinde olduğundan, başını acıyla iki yana salladığından, gözlerinin dehşet ve şaşkınlıktan iri iri açıldığından emin olarak, elektrikli testere marifetiyle saniyeler içinde onu ikiye biçiyorum. Vızlayan dişler deri ve kas ve sinir ve kemik dinlemeden öyle hızla yarıp geçiyor ki, kız bacaklarını -kalçaları aslında, parçalanmış vajinasından geriye kalanlar- vücudundan ayırdığımı ve onları, içlerinden fışkıran kanlarla, neredeyse bir ganimet gibi havaya kaldırdığımı görecek kadar bir süre canlı bile kalıyor. Gözleri bir dakika açık kalıyor, umarsız ve gözbebekleri kayık, sonra kapanıyorlar ve sonunda, ölmeden önce, öylesine, anlamsızca burnundan içeri doğru bir bıçak sokup bıçağı alnının derisinden dışarı çıkana kadar ittiriyorum, sonra çenesinin kemiğini kırarak kesip atıyorum. Sadece ağzının yarısı var, onu da düzüyorum bir, iki, derken üç kere. Hala nefes alıp almadığına aldırmadan gözlerini oyuyorum, sonuna doğru parmaklarımı kullanarak.

    Sıçanın kafası çıkıyor önce dışarı -bir şekilde ters dönmüş karın boşluğunda- baştan aşağı mor bir kana batmış -elektrikli testere kuyruğunun da yarısını götürmüş- ta ki ayağımın altında parçalayıp öldürmek hissi gelinceye kadar ona biraz daha Brie peyniri veriyorum, sonunda da öldürüyorum. Daha sonra, kızın uyluk kemiğiyle çene kemiği fırında pişmekte, tutam tutam edep yeri kıllarını kristal bir Steuben küllüğe dolduruyorum, tutuşturunca hemen yanıveriyorlar.

    Sait Faik, "hiçbir şey fazla değil" derdi bu insanlar için; söylenip duruyor bizimki: "Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara; yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?"

    Ne yapalım, kahramanımızın tavrı bu, karışacak değiliz. Aklına takmış, devrim yapacak, yeni yönetim biçimi getirecek ülkeye. Sisteminin kayıtsız şartsız tek başkanı o olacak; "Beylerbeyi" ilan edecek kendisini, en tepedeki adam, tek adam olacak, baba adam!

    Kardeşi elektronik mühendisi, ondan rica edecek; Amerika'da doktora yapıyor ama yardımcı olacaktır, kırmaz ağabeyini, yıllardır ilk defa ondan bir şey isteyecek: Bir makine! Ama nasıl bakın: Bu makine, sürekli ülkeyi dinleyip belleğine kaydedilmiş olan belli başlı anahtar kelimeleri tarayacak. Bunları söyleyenler hemen, aman dinlemeden vurulacak. Misal, futbol hakemlerine "hocam" diyenler o an gitti! Ülkede okumaktan saçını başını dökmüş, yıllarca sürünmüş insanlara saygı duymak öyle zorlaştı ki artık sadece hakemler hoca!

    Belli başlı bulvarların çeşitli köşelerine sıkı tetikçiler konacak. İyi adamlar olacak bunlar, attığını vuran, yağız delikanlılar. Mesela iki öküz, tanımadıkları kızların peşine takılmış, ağızlarının suyu akmakta, rahatsız edici biçimde takipteler. "Vay amuğa koyim" biçiminde adinin de adisi küfürlerle böğürüyorlar. Üretilen cihaz bu arkadaşları işaret edecek; aniden kan içinde yere yığılacaklar. Oh, diyor kendi kendine. İçinin yağları eriyor. Öküzlüğe mahal verilmeyecek!

    Misal, iki kız, kafede oturmuşlar, kahvelerini almışlar, mağazalardan, giyimden, alışveriş dünyasından konuşmaktalar. Bunun yüz tane ayakkabısı varmış da ötekinin rekoru altmış yediymiş henüz. Sevgilisinden bahsederken "aşkitom" mu dedi biri: "Çat", gitti. Birden kahve fincanına kan dolacak. Ardından, onu aval aval dinleyen, her haliyle dünyaya zararlı diğer hanım kız da vuruluyor. Madem öyle beyinsizle birliktesin, sen de beyinsizsin. Acıma yok.

    Örneğe gelin: İki arkadaş bira içmekteler, konu da otomobil; ince mevzu yani. Bilirsiniz, ortalama Türk erkeğinin anladığını sandığı üç şey vardır: Kadınlar, otomobil, futbol. "Pert" mi dedi birisi, delik deşik edilecek. Öteki takım adı mı zikrediyor; yok efendim o olsa defansa şunu koyup bunu da ileri çekermiş. Sabahın köründe işyerine gelip uykusu açılmadan, çay kahve içmeden evvelsi geceki maçtan bahsedebilenler, sözü sizedir kahramanımızın: "Çat, çat, çat!" Silahlar konuşacak. "Nasıl koyduk size" şeklinde takımlara cinsiyet atfederek yaşayanlar: Allah belasını versin hepsinin; kalp nahiyesinden tek kurşun; bu iş çok kolay!

    Fakat en parlak fikrini, iki saat kadar uğraştıktan sonra metronun caddeye bağlanan merdivenlerinde buluyor: Kendi kurduğu düzen işlemeye başlar başlamaz bir kampanya başlatacak. Bahsi geçen kampanyanın ne olduğu cuma günkü gazetede açıklanacak. Tabii ülkede artık tek gazete çıkmaktadır: "Bey Sözü." Söz konusu kampanyanın açıklandığı o kutlu günde manşet rengarenk, kocaman olmalı. İyi reklamcılarla çalışmak gerek. "Yarın, memleketimizin bütün alışveriş merkezlerinde, ziyaretçilerimize sürpriz hediyeler; unutmayın, bedava!" Budur işte!

    Ertesi gün ülkedeki bütün alışveriş merkezleri bedavacı, meraklı ziyaretçilerle dolacak; yetkililer öğlen saat bire kadar bekleyecek. Sonra bu çağdaş toplama kamplarının kapıları kilitlenecek. Gaz odasından fırlayarak hızla ortalığı kaplayan zehirli gaz sayesinde, yaz kış demeksizin cumartesi pazar günlerinin tamamını alışveriş merkezlerinde geçiren aşağılık ahali öldürülecek. Böylece ülkemiz kurtuluşuna, refahına dair emin adımlarla ilerleyecektir. Kahramanımız emindir: Bu, ülkemizin ikinci Kurtuluş Savaşı olacaktır.

    Sinemada film bittiği zaman henüz yazılar başlamadan alelacele çıkanlar o an; telefonunu çok acil haber bekliyormuşçasına ışıklar henüz yanmadan hemencecik açanlar vakit kaybetmeden antraktta infaz edilecek.

    Trafikte seyrederken onun bunun karısını kızını seyrederek gün boyunca birilerini düzme hayaliyle yaşayan kamyoncular direkt yan taraflarından, tek kurşunla, sol cam kan içinde kalırcasına..

    Eşofmanını çekip Bağdat Caddesi'ne çıkarken saçlarını fönletmeyi ihmal etmeyen, plaja gittiğinde denize bile on kilo makyajla girip yüzemeyen imitasyon kızlar dizlerinden vurulup yaz sıcağında yazlık yerlerde, otantik görünmesi için camların ardında, millete gözleme açmaya..

    Ağızlarında sigaralarıyla iş makinelerini, vinçlerini, lağımcıları seyreden şapkalı amcalar enselerinden, susturucu denen güzelliği kullanarak, gürültüsüz, sakin sakin..

    Tüm pazar gününü mahalle bakkalının önünde durup ikindiye doğru kahveye, karanlık birahanelere ya da kerhaneye çöken; kendileriyle hiç ilgilenmeyen yalnız kadınlara sürekli damardan kesik atarak askıntı olan eşcinsel düşmanı abazanlar hadım edilerek..

    Taksitle, her şeyin dahil olduğu çok yıldızlı yaz otellerine gidip hayvanca yiyerek Rus kesen tatilciler asılarak.. Rus kadınlarının hepsinin orospu olduğunu sananlar elektrikle..

    Şiirlerini yayımlamayan, bira ısmarladığı halde eserlerinden bahsetmeyen, onun barında şunun meyhanesinde arkasından bin türlü laf eden eleştirmen, şair, yazar, hiçbir şey yapmadığı halde kendine aydın sıfatını yakıştıran kimseler dilleri kesildikten sonra öldürülecek, yok edilecek. Beylerbeyi, bunlardan tez vakitte kurtulacak.

    En iyisi bir kitapçıya uğrayıp yeni çıkan şiir dergilerinden birini alarak iki üç genç şaire zar atmak.. Bilgilendirmek, hayatı öğretmek amacıyla seçtiği bu gençlerin kız olmaları daha iyi olur tabi. Bu hanım kızlar on sekizi geçmemiş olurlarsa hani, daha da iyi!

    Var ya.. Onlar bir tanedir bir tane!

    abil'de azgınlaşmış insanoğlunun işlediği günahlardan yaka silken melekler allah'ın huzuruna çıkıp insanları şikayet etmişler; yüce tanrı'nın onları cezalandırmasını istemişler. allah, insanlara verilmiş olan hırs ve nefse dayalı tabiatın meleklerde olmadığını, olsaydı onların da günah işleyeceğini söyleyince itiraz etmiş ve "haşa allahım" demişler, "biz olsak günah işlemezdik."

    allah, onlara yanıldıklarını, hırs ve nefsin çok kuvvetli olduğunu ve yeryüzünde insanları baştan çıkaracak türlü güzelliklerin bulunduğunu anlatmaya çalışmış; ama ne kadar anlattıysa da saf melekleri bu işe inandıramamış. bunun üzerine iradesine en güvendikleri iki meleği seçmelerini istemiş ve onlar harut ile marut'u seçmişler ve allah bunları sınamak üzere babil'e göndermiş.

    harut ile marut gündüzleri babil şehrinde icrayı hükümet eder, geceleri de ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkarlarmış. kimse onların melek olduğunun farkında değilmiş.

    harut ile marut adlı melekler, ilk günler hiç günah işlememişler. birer su damlası kadar temiz ve berrak yaşamışlar; ellerini, gönüllerini ve zihinlerini harama uzatmamışlar. taa ki zühre gelene kadar..

    bir gün zühre adlı, yakıcı güzellikte bir kadın çıkagelmiş ve kocasından boşanmak istediğini söylemiş. gözlerinde yıldızlar uçuşan, parlak siyah saçları dalga dalga beline dökülen ve görenlerde dalından koparılmış sulu bir elma gibi kütür kütür dişleme isteği uyandıran esmer tenli bir güzelmiş zühre. gözlerinin geçici körlükle kararmasını göze almayan hiç kimse, zühre'nin yüzüne uzun süre bakamazmış.

    harut ile marut bir görüşte vurulmuşlar kadına. yüreklerini yakıcı bir sevda kavurur olmuş. ikisi birden kadınla yatmak istemişler. kadına yalvarıp yakarıyorlarmış; ama zühre razı olmamış; önce dileklerini yerine getirmelerini emretmiş. harut ile marut'un şarap içmelerini ve puta tapmalarını teklif etmiş. kadının aşkından başı dönmüş olan melekler onun her dediğini kabul etmiş, şarap içip putlara tapmaya başlamışlar. kadın gene teslim olmamış ve her gece göğe çıkarken okudukları duayı öğretmelerini buyurmuş. bunu da söylemişler ve zühre ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkınca ulu tanrı onu bir yıldız yapıp gökyüzüne asıvermiş. işte geceleri mülkünüzün üzerinde parlayan zühre yıldızı, melekleri aldatan o güzel kadındır.

    kadın kaybolunca melekler ne günah işlediklerini anlayıp pişman olmuşlar ve idris peygamber'e başvurup günahlarının bağışlanması için yalvarmışlar. yüce allah dualarını kabul etmiş ama dünya ve ahret azaplarından birini tercih etmelerini istemiş. melekler dünya azabını tercih etmişler. yüce allah da onların babil'deki bir kuyuya baş aşağı asılıp kıyamet gününe kadar azap çekmelerini buyurmuş. o tarihten beri harut ile marut bir kuyuda ters asılmış olarak kıyamet gününü bekler dururlarmış.

    Ben hiçbir zaman başkalarının zevkine ortak olmadım. Ya katı bir duygu ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. Yaşam derdi, yaşam güçlüğü. Bütün sorunların içinde en önemlisi insanlarla uğraşmak. Kokuşmuş toplumun şerri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyor.

    Vaktiyle onların arasına karışmıştım; başkalarını taklit edeyim dedim. Baktım, soytarıya dönmüşüm. Adına zevk dedikleri her şeyi denedim; gördüm ki başkalarının zevki bana yaramıyor. Her yerde, her zaman yabancı olduğumu hissettim. Diğer insanlarla aramda en ufak bir ilgi dahi yoktu. Başkalarının yaşam tarzına ayak uyduramazdım. Kendi kendime derdim ki hep: Bir gün toplumdan kaçacağım; bir köyde, gözden ırak bir yerde kendi köşeme çekilip yaşayacağım. Ama inziva hayatını şöhret için istemiyordum. Kendimi birinin düşüncesine mahkum etmek, birinin taklitçisi olmak değildi istediğim. Nihayet zevkime göre bir oda yapmaya karar verdim. Sadece kendimin bulunacağı, düşüncelerimin dağılmayacağı bir yer.

    Aslında ben tembel tabiatlıyım. Çalışıp çabalamak kof adamların işi. Kendi içlerindeki çukuru doldurmak için yoksul insanların malına mülküne sarkarlar. Benim atalarımın da içi boştu. Çok çalıştılar, çok zahmet çektiler; sonra düşünüp baktılar kendilerine ve zamanlarını tembellik içinde geçirdiler. Onların içindeki çukur dolmuştu. Sonra da bütün tembelliklerini bana miras bıraktılar. Atalarımla övünmüyorum. Zenginlerin, ensesi kalınların iki üç kuşak ötesine gidersen hepsi ya hırsız çıkar ya haydut, ya saray soytarısı ya sarraf. Atalarımızın aslını faslını iyice karıştıracak olursak sonunda gorille şempanzeye kadar gideriz. Ama bildiğim şu ki, ben çalışmak için yaratılmamışım.

    Yenilikçi geçinen sonradan görmeler, kendi zevklerine, hırslarına, şehvetlerine göre bir toplum oluşturmuşlardır. Yaşamla ilgili en küçük görevde bile onların cebri ve körü körüne bağlılık kanunlarını bir kapsül gibi yutup kabullenmek gerekir. Adına çalışmak dedikleri bir nevi esarettir bu. Herkes yaşama hakkını onlardan dilenmek zorunda. Bu muhitte sadece bir avuç hırsız, utanmaz ahmak ve manyağın yaşama hakkı var. Hırsız, alçak ve yağcı olmayan için "Yaşamasına gerek yok!" derler. İçimdeki dertleri, altında belimin büküldüğü mevrus yükü onlar anlayamaz.

    Atalarımın yorgunluğu bana geçmişti ve geçmişin nostaljisini içimde hissediyordum. Kışın uyuyan canlılar gibi inime çekilmek, kendi karanlığıma dalmak ve kendi içimde olgunlaşmak istiyordum. Karanlık odada resmin belirmesi gibi insanın içinde gizli olan şeyler de hayat koşturmacası ve kavgası içinde, o aydınlıkta boğulup ölüyor. Sadece karanlıkta ve sessizlikte görünüyor insana. Bu karanlık benim içimdeydi, onu yok etmek için boşuna uğraştım. Üzüntüme gelince, neden bir süre boşu boşuna başkalarının peşine takıldım? Şimdi anladım ki benim en değerli yanım bu karanlık ve sessizlikmiş. Bu karanlık her canlının yaratılışında var. Yalnız inziva halinde, kendi içimize döndüğümüz zaman, dış dünyadan uzaklaştığımız zaman bize görünüyor. Ama insanlar hep bu karanlık ve inzivadan kaçmaya çalışıyor. Ölüm sesine kulaklarını tıkıyorlar, kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ediyorlar. Mutasavvıflar ne demiş: "Hakikat nuru bende tecelli ediyor." Bense aksine, Ehrimen'in inişini bekliyorum. Şimdi olduğum gibi kendi içimde uyanık kalmak istiyorum. Düşünceleri aydınlatan parlak ve kof cümlelerden iğreniyorum. Hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğimi yitirmek istemiyorum.

    Sadece bu odada, kendi içimde yaşayabiliyorum ve güçlerim heder olmuyor. Bu karanlık ve kızıl aydınlık benim için gerekli. Arkamda pencere bulunan bir odada oturamam. Düşüncelerim dağıldığı için aydınlıktan da hoşlanmıyorum. Güneşte her şey şımarıklaşıyor, sıradanlaşıyor. Korku ve karanlık güzelliğin kaynağıdır. Bir kedi gündüz aydınlığında sıradan bir varlıktır. Ama geceleyin karanlıkta gözleri ışıldar, tüyleri parlar, hareketleri gizemli bir hal alır. Gündüz keyifsiz olan ve üstüne örümcek ağı örülen bir çiçeğin etrafında geceleyin sırlar dalgalanmaya başlar; kendine özgü bir anlam kazanır. Aydınlık bütün canlıları uyanık ve dikkatli tutar. Karanlıkta ve loş ortamda her yaşam, sıradan her şey gizemli bir havaya bürünür, kaybolan tüm korkular uyanır. Karanlıkta insan uyur; ama işitir. Şahsı uyanıktır ve gerçek hayat o zaman başlar. İnsan yaşamın adi ihtiyaçlarına karşı müstağni kalır, manevi alemleri kat eder, farkına varamadığı şeyleri hatırlar.

    Kim ne derse kendisine aittir. Herkes için geçerli olan tek gerçek, bu kişidir. Hepimiz farkında olmadan kendimizden söz ederiz. Hatta yabancı olduğumuz konularda kendi duygularımızı, gözlemlerimizi başkasının ağzından söyleriz. İşin en zor yanı, kişinin her şeyi olduğu gibi söyleyebilmesidir.

    Zevkime ve isteklerime göre rahat bir yer hazırlamayı arzu ederdim hep. Başkalarının yaptığı yerler işime yaramıyordu. Kendi içimde, kendimde olmak istiyordum. Bunun için bütün mal varlığımı paraya çevirdim. Buraya geldim ve bu odayı istediğim gibi yaptım. Bütün kadife perdeleri ben getirdim. Bu odanın her ayrıntısıyla ben ilgilendim. Tek unuttuğum, gaz lambası için kırmızı abajurdu; onu da bugün getirdim. Yoksa ne odamdan çıkmak ne biriyle konuşmak isterim. Hatta hangi durumda olursa olsun, yatarak veya oturarak içebilmek ve yemek hazırlamak zorunda kalmamak için besinimi de sütle sınırlandırdım. Fakat ahdettim kendi kendime. Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim. Bu gece, kendi odamda uyuyacağım ilk gece. Ben muradına kavuşmuş mutlu bir insanım. Mutlu bir insan; tasavvur etmesi ne kadar zor! Hiç düşünmezdim; ama şimdi ben mutlu biriyim!

    Sizin aradığınız hal, ceninin ana rahmindeki halidir. Koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette vurur. Yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. Bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir. Orada insan kendinde, kendi içinde yaşar. Belki bir anlamda ihtiyari ölüm değil midir?

    İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru.

    Bedrana, dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.

    "Ben yatacağım" dedi.

    Naif, başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.

    "Tandıra ataş bas" dedi. "Bu gece, o mesele çözümlenecek."

    Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi:

    "Viş" dedi. "Ne meselesiymiş? He.. Gözünün yağına kurban olduğum, gene indirip kaldırma."

    Başı öne düştü Bedrana'nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.

    Naif, tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana'nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. "Hıı" demişti Naif. "Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik gayri."

    Naif, odanın kapısını açtı. Geceyi, kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.

    Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutlarını yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.

    Eşitlikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.

    Naif, tandıra sokulduğunda, Bedrana'nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.

    "Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?" diye sordu Naif ansızın.

    Bedrana'nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.

    "Senden korkmaya başlamışam" dedi. "Gözlerin, benden bir şey alacakmış gibisine."

    "He.." dedi Naif. "Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı."

    "Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan."

    Naif, yüzünü buruşturdu.

    "Günlerin ardı yitti" dedi. "Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne.."

    "Suç bende mi ağam? Zorla oldu. Obada bilmiyen var mı işin esasını.."

    Naif, kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.

    "Korkma ulan" dedi Naif, güvenilir bir sesle. "Vurmıyacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin'i değilim ben. Onun başına gelenleri unutmamışam. Şeherde hak-hukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri."

    Bedrana, bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen:

    "Eyi ya" dedi. "Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkamam, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?"

    Naif bağırdı ansızın:

    "Hani, nerde hökümat?"

    Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.

    "Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışısın hele.."

    "Allahın günü çok, gözü yassı. Hem, atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin'i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyi ile kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, şeher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?"

    Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana, boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.

    Naif, kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.

    Naif'in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana, tuttuğu nefesini, rahatlayıp boşaltıverdi.

    Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif'in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.

    Bedrana da halkayı gördü. O, biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.

    Naif, pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana'ya sordu:

    "İster misen" dedi. "Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?"

    Bedrana, kocasına bir daha yanaştı.

    "Bu da sorulur mu ağaların paşası" dedi. "Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim."

    Naif, gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.

    "Bak, avrat" dedi. "Ben iğnenin deliğinden Hindistan'ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, hemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağam ki, şaşarsan. Heyyof, demelisen, aklına, cümle alem kurban olsun demelisen."

    "Off.. Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte.. Eee?"

    "Asılacaksan."

    Dışarıda yağan kar, sanki Bedrana'nın yüreğine yağdı ansızın.

    "Bu da ölmek" dedi. "Sevinmek niye?"

    Naif, başını iki yana salladı umut verircesine:

    "Yalandan kız" dedi. "Yalandan asacaksan sen seni."

    "Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam."

    "He.. Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni, ben bağışlasam baban, kardaşın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden."

    Bedrana, can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra, tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.

    "Bak Bedraney" dedi. "Obamızda, şehre benziyen heç bir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin'ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, mademki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmıyacaktın, karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter. Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi Bedraney, anlamışam ben?"

    Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.

    "Kalın urganımız var mı?" diye sordu.

    Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.

    "Var" dedi, lif lif olmuş bir sesle. "eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana."

    "Getir" dedi Naif. "Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan. Şimdi bir sefer sınıyalım hele."

    Bedrana, ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu.

    "Yalandan da olsa korkmuşam" dedi. "Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin."

    Naif, bacaklarına sarılı kolları çözdü.

    "Biliyem" dedi. "Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorla morla baban, kardeşin gene de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmışlar. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin'i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de seni öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okuryazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş."

    Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.

    "Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?" diye sordu.

    "'Bilmemek özür değil' demiş."

    "Sonra, ağama kurban?"

    "Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi."

    "Eee?"

    "Ne esi?"

    "Heç.. Yani.. Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama.. Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin şeher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

    Naif, sözcükleri dışarıya vermedi. Uzunca bir süre aklında tuttu.

    Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa, ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremiyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naif'in ve Bedrana'nın gönlünden çoktan silinmişti.

    Bedrana, bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.

    "Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

    "Bak Bedraney" dedi. "Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı yaldatacağam hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten, yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören, duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hüda rıza göstermedi diyecek. Sonunda, atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince.."

    Naif sustu. Bedrana sabırsızdı ama.

    "Eee" dedi. "Ya yeşil yakalı ağa?"

    "Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele."

    Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif, omzuna dokundu yumuşacık.

    "Yalancak ölmeye bile nazlanisan" dedi. "Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan Bedraney. Di, nazlanma ha.."

    "Karayazım" dedi Bedrana, duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.

    Naif, her şeyi daha önce planlamış gibi, kaşla göz arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.

    "Hadi, Bedraney" dedi. "Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu boynuya göre halkala emme."

    Bedrana'nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O, bunun bir oyun olduğunu bildiği halde, bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.

    "Can şirinmiş" dedi. "Yalandan da olsa korkmuşam. Düğümü sen at. Çangala sen geçir."

    "Olmaz" dedi Naif bilmişçesine. "Her bir şeyi kendi elinlen ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri burda."

    Bedrana, urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif, karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana, gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra, yere inmek istedi.

    "Olmaz" dedi Naif. "Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan."

    Naif, bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.

    "İyi" dedi Bedrana yumuşak bir sesle. "Sabah olsun, takaram boynuma. Yalandan olduktan sonra.."

    Naif, engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.

    "Sabah olanda asılacaktım, hani ya?" dedi Bedrana, tekrardan.

    Naif, sözcükleri tez tez sıraladı.

    "Doğru söylisen Bedraney" dedi. "Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm."

    Gerçekten celanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu kara-ak ışıklar henüz.

    Bedrana, halkayı çenesinin altına getirdi.

    "Böyle mi olacaktı ağam?" dedi.

    "Biraz daha kaydır" dedi Naif, çapaklı bir sesle. "Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle.."

    Bedrana, halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif'in bakışlarıyla buluştular.

    Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün, horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından, Bedrana'nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.

    * Alıntılanan öykü, kitapta "Bedrana" adıyla yer almaktadır.
    ir roman yazdım. Üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.

    Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

    "Biz telif roman neşretmiyoruz" dediler.

    "Bir kere okuyun!"

    "Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."

    Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var" der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.

    Başka birine götürdüm. O da, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.

    Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikayeler aparıp Johnson'u Ahmet, Martha'yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?

    Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York'un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikanca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına; Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.

    "Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.

    "Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?"

    "Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."

    Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana, "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.

    Sarıldım kaleme:

    "Mark Obrien'in son şaheseri: 'Struggle for Life'

    Amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'Hayat Kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."

    Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi. Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikaye. Derken 40 yaşında ilk hikayesini "Let Us Kiss" dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..

    Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu Mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.

    Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.

    Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.


    Parmağıma ağrı girdi hocam

    Sorma ya benim de

    _____________________________




  • Allah'tan son teknoloji mosum var yoksa aşağıya kadar nasıl giderdim....
     Maske Taktım Photoshopları Bekliyorum Ss'li
    _____________________________
  • Kardeş memeler filizlenmiş

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Kediyeyolgösterenadam

     Maske Taktım Photoshopları Bekliyorum Ss'li



    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    Güzeldi Geçti Yaşandı Bitti
  • quote:

    Orijinalden alıntı: İlluminatideİmam



    Otto Rank: Erkek için kadının vajina deliğine girmek hiç kuşkusuz anne bedenine kısmi bir dönüş anlamına gelir.




    Algı'da seçicilik
    _____________________________
  • Fotosopa gerek yokki bu ne lae

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
  • _____________________________
    bütün çiçekleri kopartabilirler ama baharın gelişini engelleyemezler.
  • Ben photoshop istiyorum adamlar vücudumu eleştiriyor
    Hepinize

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    Güzeldi Geçti Yaşandı Bitti
  • quote:

    Orijinalden alıntı: AurorAbeam

    Spora başla, yediklerine çeki düzen ver. Şu anda 25 yaşında olan ve senin zamanında senden daha kilolu olan bir abinden tavsiye. Hayat eziyet oluyor her yönüyle, dikkat et kendine.

    Yemeği azaltamıyorum spora vaktimde yok
    Bende memnun değilim ama durum bu işte

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    Güzeldi Geçti Yaşandı Bitti
  • quote:

    Orijinalden alıntı: yazate48

    Allah'tan son teknoloji mosum var yoksa aşağıya kadar nasıl giderdim....
     Maske Taktım Photoshopları Bekliyorum Ss'li

    klavyede end tuşu dururken
    _____________________________




  • Bi de alintilamislar koca mesajı parmak kalmadı mobilde aşağı inene kadar.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Uberior

    Kalkan

    Yarbay olmuşsun kalkan almayı öğrenememişsin.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    "MIXED"
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Röntgenci.


    quote:

    Orijinalden alıntı: AurorAbeam

    Spora başla, yediklerine çeki düzen ver. Şu anda 25 yaşında olan ve senin zamanında senden daha kilolu olan bir abinden tavsiye. Hayat eziyet oluyor her yönüyle, dikkat et kendine.

    Yemeği azaltamıyorum spora vaktimde yok
    Bende memnun değilim ama durum bu işte

    Niye azaltamıyorsun? Ne demek azaltamıyorum? İraden, beynin yok mu senin arkadaşım?

    Vaktim yok derken? Okuldan sonra işe falan gidiyorum dersen anlarım ama sadece okula gidip geliyorsun; kusura bakma ama üşengeçsin ve toto büyütüyorsun. Kesin online oyunlara falan takılmışsındır.
    _____________________________




  • quote:

    Orijinalden alıntı: Şehmistan


    quote:

    Orijinalden alıntı: İlluminatideİmam

    Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmedi vurdu.

    Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. Bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin'in babası Mevlüt Ağa'nın etrafına toplandılar. Sarı Mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayrı kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. İmam:

    "Ülen kocakarı" diyordu. "Dava edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlüt Ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? Etse bile ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. Sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu. Cenabıhak böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri gelmez. Gel bu işi kapatalım. Sarı Mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. Bak Mevlüt Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. Ne dersin?

    Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. Bir demet kuru ot gibi, başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

    Orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: "Öyle değil mi, ha? Diyiversene, ha! Aklın yattı mı? Diyiversene!" diye diller döktüler.

    Bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. Ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.

    Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. Mevlüt Ağa ezandan evvel Sarı Mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.

    Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. Kahvenin önünde indiler. Bunları görünce muhtarın yüreği "hop" dedi; çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. Candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. Öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

    Mesele derhal köye yayıldı. Savrukların Hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. Müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. Sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. Doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

    Sarı Mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız, "Ben kimseden davacı değilim" dedi. "Oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?" sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı; fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. Halbuki o zaman daha gençti de.

    Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkar etti.

    İkindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu. Herkes beş on adım geri çekildi. Candarmalar Mehmedin anasını çağırarak "Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin. Doktor muayene edecek!" dediler.

    Kadın, "Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!" diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. Candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu, "Kalk bakalım!" dedi.

    Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. Gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. Candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, Savrukların Hüseyini birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

    İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak yürüyordu. Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

    Halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. Yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

    Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere "oooha" diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

    Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

    Yanılsamaların tipik özelliği, insan arzularından kaynaklanmalarıdır.

    Dünyayı yaratan ve ilahi bir güç olan bir tanrının, evrende ahlaki bir düzenin, ölümden sonra bir başka hayatın olması çok hoş olurdu; ama bütün bunların, tam da olmasını arzuladığımız gibi olması son derece çarpıcı bir gerçektir. Bizim zavallı, cahil, ezik atalarımız evrenin bütün bu zor bilmecelerini çözmeyi başarsaydı bu çok daha ilginç olurdu.

    "Peki inatçı septikler -kuşkucular- bile dinin iddialarının mantık yoluyla çürütülemeyeceğini kabul ediyorsa dine neden inanmayayım ki? En azından diğer açıdan bana çokça şey kazandırıyor: Gelenek, insanlıkla uyum, sağladığı onca teselli."

    Gerçekten de neden olmasın? Kimse kimseyi inanmaya zorlayamayacağı gibi inanmamaya da zorlayamaz. Ama bu türden bir tartışmanın bizi doğru düşünme yoluna soktuğunu söyleyerek kendimizi kandırmayalım. İleri sürebileceğimiz tek zayıf mazeret burada yatmaktadır. Cehalet cehalettir; bundan bir şey kazanılacağına inanmak için hiçbir nedenimiz yok. Diğer konularda anlayışlı hiç kimse bu kadar sorumsuz davranmayacak ya da kanıları ve tavrı için böylesine cılız temellerle yetinmeyecektir. Sadece en yüce ve en kutsal şeyler konusunda buna göz yumar. Gerçekte bunlar, dinden uzun zaman önce kopmuş olmasına rağmen, kendini veya başkalarını dine hala sıkı sıkıya bağlı olduğuna inandırma çabasından öte bir şey değildir. Din sorunları söz konusu olduğu sürece insanlar, her türden ikiyüzlülükten ve zihinsel -entelektüel- sahtekarlıktan suçludur.

    Eğer komşunuzu öldürmeyişinizin tek nedeni bunu yapmanız halinde sonraki yaşamınızda size ağır cezalar verecek olan tanrının bunu yasaklaması ise, bu durumda tanrı diye bir şey olmadığını ve onun tarafından cezalandırılmaktan korkmanız gerekmediğini öğrendiğiniz an, elbette komşunuzu tereddütsüz öldüreceksiniz; bunu yapmanıza sadece dünyevi bir güç engel olabilir. Dolayısıyla ya bu tehlikeli kitlelerin acımasızca baskı altında ve entelektüel uyanıştan özenle uzak tutulması ya da uygarlıkla din arasındaki ilişkide köklü bir değişiklik yapılması gerekir.

    Öteki dünya beklentilerinden vazgeçip özgürleşenler, olanca enerjilerini bu dünyadaki yaşama aktarınca yaşamın herkes için daha dayanılır olduğu, uygarlığın artık hiç kimse için baskıcı olmadığı bir düzen yaratmayı başarabilirler. Bu durumda inanmayan dostlarımızdan birisiyle [Heinrich Heine] birlikte pişmanlık duymadan şunu söyleyebileceklerdir:

    "Cenneti meleklere ve serçelere bıraktık."

    ayattaki tek hakikati söyleyeyim mi sana? Kadın. Her şeyin başlayıp her şeyin bittiği yer kadındır. Hayatta uğruna yaşamaya değer tek şeydir o. Bunun dışında her şey düzmece, yapay ve boktandır.

    Aşk, altıncı yaş gününde verdikleri kırmızı oyuncak otomobile benzer. Deli gibi atılırsın üstüne, bir türlü bırakamazsın elinden; fakat eninde sonunda tekerlekleri fırlar bir yana, sen de bir köşeye atıp unutur gidersin. Sevdalanmak harika bir şeydir; ama sevdalı olmak felakettir.

    Bir kadına hiçbir zaman fazla iyi muamele etmemeli. Kadınlar sarhoşlara, kumarbazlara, pezevenklere ve hatta dayak atanlara tutulurlar. Yumuşak başlı, tatlı bir adama tahammül edemezler. Sıkılırlar çünkü. Mutluluk aramazlar onlar. Can sıkıcıdır mutluluk.

    Sevdalı olmak, başka birini hayatının merkezi yapmak demektir. Aşk temelde adaletsiz, istikrarsız, paranoid bir ilişkidir.

    Kadınlar erkekler gibi gelmezler; onlarınki erkeğinki yanında vızıltı kalır. Erkek torbasını patlatırken beyni de gümler. Erkek gerçekten yapar bu işi, kadın yapamaz.

    İnsanı yalnız bir kişiyle birlikte olmaya iten şu sapıkça ihtiras insanca bir şey midir acaba? Birkaç yıl geçtikten sonra karısından zevk alan adam var mıdır?

    Siz kadınlar eşitlik istiyorsunuz ama daha iktidar oyunlarından habersizsiniz. Tek kozunuz şu deliğiniz; onu da rakiplerinize tabak gibi açıyorsunuz. Bedavaya veriyorsunuz. Oysa şu delikleriniz olmadan hiçbir kudretiniz yoktur sizin.

    Erkekler şefkatsiz yaşayabilirler ama seks olmadan yapamazlar. Kadınlar ise şefkatsiz yapamazlar ama seks olmadan da idare edebilirler.

    Beş tane yüzlüğe, istediğin kız nikahında bile emrine amadedir.

    Kocasında doyum bulamayan nevrotik bir kadın, bir anne olarak, sevgi ihtiyacını aktardığı çocuğuna karşı aşırı düşkün ve aşırı kaygılı olur ve çocuğun cinsel açıdan zamanından önce olgunlaşmasına yol açar. Ebeveynleri arasındaki kötü ilişkiler çocuğun duygusal yaşamını kamçılar ve henüz çok duyarlı bir yaştayken sevgi ve nefret duygularını çok yoğun yaşamasına neden olur. Bu kadar erken uyanan cinsel yaşamında hiçbir etkinliğe göz yummayan katı yetiştirme tarzı, bastırma gücünü destekler ve böylesine erken bir yaşta ortaya çıkan bu çatışma, yaşam boyu süren bir nevrotik hastalık yaratmak için gerekli her şeyi içerir.

    Çocuğun bakımından sorumlu bir kişiyle olan ilişkisi ona bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel heyecan kaynağı ve erotojenik bölgelerinden doyum sağlar. Ona bakan ve her şey bir yana kural olarak onun annesi olan kişinin kendisi de onu kendi cinsel yaşamından kaynaklanan duygularla değerlendirir: Onu okşar, öper, kucaklar ve ona açıkça eksiksiz bir cinsel nesnenin ikamesi gibi davranır.

    "Aşırı hoşgörülü bir baba, çocukların aşırı katı bir süperego geliştirmesine neden olur; çünkü aldıkları sevginin etkisi altında saldırganlıklarını içe yöneltmekten başka bir çıkış yolu bulamazlar. Sevgisiz büyüyen suça eğilimli çocuklarda ise ego ile süperego arasında bir gerilim olmadığı için saldırganlıklarının tamamı dışa yönelebilmektedir." (Franz Alexander)

    Nevrotik abazi ve agorafobi olaylarının analizi, hareketten alınan hazzın cinsel yapısı konusundaki her türlü kuşkuyu ortadan kaldırır. Bilindiği gibi çağdaş eğitimde, çocukları cinsel etkinlikten uzaklaştırmak için oyunlardan büyük ölçüde yararlanılır. Bu çocuklarda oyun yoluyla hareketten alınan hazzın cinsel hazzın yerini aldığını ve cinsel etkinliği oto-erotik bileşenlerinden birisine zorladığını söylemek daha doğru olacaktır.

    Bugün gençlere verilen eğitimin cinselliğin yaşamlarında oynayacağı rolü onlardan gizlemesi, ortaya koymayı görev saydığımız tek eleştiri değildir. Eğitimin diğer bir günahı da onları nesneleri olacakları -maruz kalacakları- saldırganlığa hazırlamamasıdır. Eğitim, gençleri böylesine yanlış bir ruhsal yönelimle yaşama gönderirken, insanları yaz kıyafetleriyle ve İtalya'daki göllerin haritalarıyla Kutup gezisine gönderiyor gibi davranır.

    Dikkatleri mastürbasyonla bir kez kendi cinsel organlarına çekilen küçük çocuklar genellikle dışarıdan yardım olmaksızın bir adım daha ileri giderek oyun arkadaşlarının cinsel organlarına karşı canlı bir ilgi geliştirir. Bu merakı giderme fırsatı genellikle sadece iki çıkarımsal ihtiyacın -işeme ve kaka yapma- giderilmesi sırasında yakalandığı için, bu tür çocuklar birer röntgenciye, işeme ve kaka yapma edimlerinin hevesli birer seyircisine dönüşürler. Bu eğilimler bastırıldıktan sonra kendi cinslerinden veya karşı cinsten insanların cinsel organlarını görme arzusu acı verici bir zorlanım olarak varlığını korur ve bazı nevroz olaylarında semptomların oluşumundaki en güçlü güdüyü sağlar.

    Antik çağların erotik yaşamıyla çağımızınki arasındaki en çarpıcı fark, eskilerin içgüdünün kendisine önem vermesine karşın bizim cinsel nesneyi vurgulamamız gerçeğidir. Eskiler içgüdünün kendisini yüceltiyordu ve bu temelde daha aşağı bir nesneyi bile onurlandırmaya hazırdı; buna karşın biz içgüdüsel etkinliği küçümsüyor ve buna ancak içgüdünün nesnesinin faziletlerinde gerekçe buluyoruz.

    Nevrozlar; sanat, din ve felsefe gibi büyük toplumsal kurumlarla çarpıcı ve geniş kapsamlı benzerlikler sergiler. Ama öte yandan, bunların birer çarpıtması gibi gözükür. Bir histeri olayının, sanat çalışmasının bir karikatürü; saplantı nevrozunun dinin bir karikatürü; paranoid kuruntunun ise felsefi bir sistemin karikatürü olduğu söylenebilir. Bu fark, nevrozların sosyal olmayan yapılar olduğu gerçeğinde çözümlenir; onlar, toplumun ortak çabayla elde ettiği şeylere kişisel yollarla ulaşmaya çalışır. Nevrozlarda işbaşında olan içgüdüleri analiz ettiğimizde, belirleyici rolü cinsel kökenli içgüdüsel güçlerin oynadığını görürüz; öte yandan buna karşılık gelen kültürel oluşumlar, bencil ve erotik ögelerin birleşiminden kaynaklanan toplumsal içgüdülere dayanmaktadır. Cinsel ihtiyaçlar, özkoruma gerekleri kadar insanları birleştirme yeteneğine sahip değildir. Cinsel doyum özünde her bireyin kişisel sorunudur.

    Bazı kişilik özelliklerinde belli erotojenik bileşenlerle olan bağlantının izini sürmek mümkündür: Örneğin inatçılık, açgözlülük ve düzenlilik, anal erotizmin kullanılmasından kaynaklanırken; hırsı belirleyen şey sidik yolları erotizmine yönelik güçlü bir yatkınlıktır. Anal erotizm etkisindeki insanlar özellikle düzenli, cimri ve inatçıdır. "Düzenli" terimi bedensel temizlik kanısını olduğu kadar ufak tefek işlerin yürütülmesindeki titizliği ve güvenilirliği de kapsar. Bunun karşıtı "düzensiz, dağınık ve ihmalkar" olacaktır. Cimrilik abartılı bir açgözlülük şeklinde ortaya çıkabilir; inatçılık ise öfke ve intikamcılığın kolayca birleştiği bir asiliğe kadar varabilir.

    Libidonun ensest yönelimli takıntısından kaçacak kadar şanslı olan bir insan bile etkisinden tamamen kaçamaz. Genç bir erkeğin, ilk kez olgun bir kadına ya da genç bir kızın otorite konumuna sahip yaşlıca bir erkeğe ciddi bir şekilde aşık olması, sıkça rastlanan bir olaydır; çünkü bu şahıslar söz konusu kişinin annesinin veya babasının tablosunu yeniden canlandırabilmektedir. Bir erkek, ilk çocukluk yıllarından itibaren kafasına egemen olan anne tablosuna karşılık gelen birisini arar.

    Bütün insanların geçmesi gereken gelişim seyrindeki her aşamada bazıları geri kalır; burada da ebeveynlerinin otoritesini hiçbir zaman aşamayan ve sevgilerini onlardan pek az geri çeken veya hiç çekmeyen bireyler vardır. Bunlar çoğunlukla, ebeveynlerini memnun eden bir yönelimle çocuksu sevgilerinin tamamını ergenlikten sonra bile çok uzun süre koruyan kızlardır. Daha sonra evlilikte kocalarına hak ettikleri şeyi verme yetisinden yoksun olanların da işte bu kızlar olduğunu görmek çok aydınlatıcıdır; bu kızlar soğuk birer eş olur ve cinsel açıdan duyarsız kalırlar. Bundan, cinsel sevgi ile ebeveynlere yönelik cinsel değilmiş gibi gözüken sevginin aynı kaynaklardan beslendiğini öğreniriz; yani bu ikinci sevgi türü libidonun çocukluk takıntısına karşılık gelen bir sevgiden öte bir şey değildir.

    Evlilik öncesindeki katı cinsel perhiz kuralının kadının doğasında yarattığı zararlı sonuçlar özellikle belirgindir. Eğitimin, genç kızın cinselliğini evliliğe kadar baskı altına alma işini çok önemsediği açıktır; çünkü en ağır önlemlere başvurur. Cinsel ilişkiyi yasaklamakla ve kadınlık iffetinin korunmasına büyük bir değer vermekle kalmaz; yetişen genç kadını, oynamak zorunda olduğu rolün bütün gerçekleri konusundaki cehaletini sürdürerek ve onda evliliğe yol açmayan hiçbir aşk dürtüsüne hoşgörü göstermeyerek baştan çıkmasını da önler. Sonuçta kızın ebeveynleri aşık olmasına ansızın izin verdiği zaman genç kız, bunu ruhsal olarak başaramaz ve kendi duygularından emin olmadan evlenir. Aşk işlevindeki bu yapay geri bırakmanın sonucunda kadının, arzularını ona saklayan erkeğe hayal kırıklığından başka önerebileceği bir şeyi kalmaz. Duygularında, cinselliğini baskı altına alan ebeveynlerine bağlılığını korur; fiziksel davranışında ise erkeği yüksek cinsel hazdan yoksun bırakan cinsel soğukluk -frijidite- geliştirir.

    Cinsel perhiz yapmakla övünen birçok insan bunu ancak ilk çocukluk yıllarının otoerotik cinsel etkinlikleriyle ilişkili olan mastürbasyon ve benzeri doyumların yardımıyla başarabilmektedir. Ama bu tür ikame cinsel doyum yollarının zararlı olduğu da açıktır; bunlar kişiyi, cinsel yaşamın çocuksu türlerine gerilemeye bağlı olan çok çeşitli nevrozlara ve psikozlara yatkın kılar. Ayrıca mastürbasyon, uygar cinsel ahlakın ideal beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır ve bu nedenle gençleri, perhizle kaçınmayı umdukları eğitim idealleriyle aynı çatışmalara sürükler. Dahası bu, kendini mastürbasyona kaptırma nedeniyle birkaç yoldan kişiliği zayıflatır. Her şeyden önce bu, insanlara, önemli hedeflere enerjik bir çaba yerine kolay yollardan ulaşmayı öğretir, yani cinselliğin davranış yapısını belirlediği ilkesini izler; ikincisi, doyuma eşlik eden fantezilerde cinsel nesne, gerçeklikte kolay bulunmayan bir üstünlük düzeyine çıkarılır. Nükteci bir yazar, Karl Kraus, bu gerçeği sinik bir sözle tersinden dile getirmiştir:

    "Cinsel birleşme, mastürbasyonun yerine konan ve doyurucu olmayan bir ikameden başka bir şey değildir."
    Erkeklik organı insanın en dürüst yanıdır. Bundan aynı ölçüde emin değilim ama, kadınınki de öyledir sanırım. Erkek organını daha iyi tanıyorum. En büyük yanı, onu tümüyle erdemli kılan yanı, erdemlilik iddiasında olmamasıdır.

    Örneğin, bizim organ hiçbir zaman "-meli" diye bir takı kullanmaz, "-malı" da demez. Hemen oracıkta, boşalacak yüküyle hareket eder. Kuşun tek bildiği "isterim"dir. Ya da daha doğrusu "şimdi isterim". "Dünya durdukça, daima" gibi boklar yemez. Böyle sözler ise bir sürü adamı öteki herhangi bir duygudan daha çabuk çürütür. Aynı zamanda, karındaşımız erkek ve kadınlara karşı düşmanca eylemlere iter bizi. Çoğu kötülükler iyilik adına yapılmıştır.

    O -melı/-malı'lar. Öldürür insanı o -meli/malı'lar.

    Neyse, şimdi bizim oğlana dönelim. Tek gözlü korsanımıza.

    O, -meli/malı'lardan uzaktır. Ve bunlardan çıkan bütün o dertlerden de. O kalkan vatandaşın tepede bir tek gözü vardır; istediğini kestirir, nişan alır ve düpedüz geçer saldırıya. Ulu Teddy Roosevelt'in ruhuyla, bütün güçlerden peşine takılıp tepeye saldırmalarını ister. Ve beden, Salgılı Teddy'nin katıksız isteğini tanır, peşine takılır ve varıyla yoğuyla katılır saldırıya.

    Arkadaşımızın saygı duyduğum bir diğer yanı da şu: Onu uyandırıp ayaklandırmak pek elimizde değildir. İstemiyorsa, kızın, dövün, kötü söz söyleyin isterseniz, tınmaz. Bir fatih olarak uzanır orada, surat eder. Mahmur bir diriliğe bürünüşü ise sahibine serzenişidir. Yalan söylüyorsun yavrum, demek ister. Sonra, o sahte durum geçip tarihin sayfalarına gömülünce, sayın öge kalkıp oturur, bakınır çevresine, sonra bir lale gibi kalkıp dikilir ve bir komedyen edasıyla "N'oluyor?" der.

    Çok fazla istemesi gerektiğinden değil ha! Ama az da olsa içtenlikle istemeli. Öte yandan "senden başka hiç kimse" gibi boktan sözlere ihtiyacı yoktur, kapılmaz da. Bu konudaki görüşü şöyle tanımlanabilir:

    "Seni nevrotik orospu çocuğu seni, bütün arzunun kusursuz, tam ve sonsuz olduğuna inanıyormuş gibi davranman ya da öyle olmasını istemen niye? Ya da senin arzunun en büyüğü olduğuna? Sararıp solan yıllarını korumak için yüzyıllar boyunca kızlar uydurdular o 'sonsuza değin' bokunu, o 'en çok, en büyük' bokunu ve o 'yalnız sen' bokunu. Bu yüzden kızları suçlayamazsın. Solmaları hızlıdır onların. Ama sen niye öyle görünüyorsun?"

    Şimdi kalkmışın dini imanı derler. Ama eğri oturup doğru konuşalım, en doğru yanımız odur. Ve en demokrat yanımız. Zenginle yoksulu ayırt etmez ve renk farkı gözetmez. Güney eyaletlerindeki kardeşlerimiz renk farkının her yerde geçerli olduğunu söylerler. Ama Büyük Peter bu renk ayrımı zırıltısına hiçbir zaman yandaş olmadı, milyonlar tanıklık eder buna.

    Bizim yaşlı tekgöz, arı olan her şey gibi, biraz saf olma eğilimindedir. Ve nerde biraz arı ve saf bir şey varsa, orda onu bozmaya yeltenen biri de vardır. Böylece bizim kafasız, çoğu zaman, bağlı bulunduğu kişinin kokmuş kafasının ve ruhunun bilinçsiz aracı ve kurbanı olur.

    Erkekler, iyi olan yanlarını bir sürü yanlış ve kötü yerlerde kullanırlar. Kızları aşağılamak, diğer erkekleri aşağılamak, gösteriş yapmak, kabadayılık etmek, sidik yarıştırmak, başka arenalarda aldıkları yenilgileri karşılamak, öç almak, kafatası yüzmek ve en kötülerinden biri, meraklarını doyurmak için. Yüzlerce çeşidi vardır ayartmanın, tanrı bilir. Karısıyla o işi yalnız karısı uyurken yapabilen o çok erdemli, çok ünlü siyasetçi gibi. Hastalıklarımızın çoğunu bu küçük arkadaşımız yoluyla dışa vururuz. Ama şimşir başlı adamımızı tümüyle ayartmak, bozmak elinden gelmez kimsenin. Geri gelir, istediği bir şeyi görür ve doğal olarak geçer saldırıya. Bundan daha masum ne olabilir ki?

    O gece Florance'a karşı bizim ağaçkakan benim olabileceğimden çok daha dürüst, daha şövalye, daha nazik ve daha insancıl idi. Florance'ı duydu, onun açık ve acil isteğine karşılık verdi. Ve benim kafam çatışmalar ve engellerle darmadumanken kuş yuvasını buldu, orada sonsuza dek kalacağı gibi yalanlar kıvırmadan girdi, lütfunu boşalttı ve dinlenmeye çekildi. Sevgi ve incelik en kusursuz karışımdır.

    Kendinden tiksinen bir adam, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır. Bu da yapılamaz; çünkü seks bir sebep değildir, insanın kendi değeriyle ilgili kanaatinin bir sonucu ve ifadesidir.

    Paranın maddesel kaynaklardan geldiğini, zihinsel bir kökü ve anlamı olmadığını düşünen insanlar, aynı zamanda ve yine aynı nedenle, seksin de fiziksel bir kapasite olduğunu, zihinle, seçenekle ve değer sistemleriyle ilgili olmadığını düşünürler. Bedeninizin bir arzu yarattığına ve seçimi sizin yerinize yaptığına inanırlar. Demir cevheri kendiliğinden tren rayı haline geliyormuş gibi. Aşkın gözü kördür, derler. Seks mantığa bağışıktır ve tüm filozoflarla alay eder, derler.

    Oysa aslında bir erkeğin cinsel seçimi, kendi temel inançlarının sonucu ve toplamıdır. Bana bir erkeğin neyi çekici bulduğunu söyleyin, ben de size o adamın hayat felsefesini anlatayım. Bana onun hangi kadınla yattığını gösterin, size o kişinin kendini nasıl değerlendirdiğini bir bir sayayım.

    Ona kendi benliğini silmenin bir sevap olduğuna dair ne saçmalıklar öğretilmiş olursa olsun, seks tüm eylemler içinde en derin bencillik içerenidir. O eylemi ancak ve yalnızca kendi zevki için yapacaktır. Bunu kendini silerek, bir iyilik, bir ihsan olarak yapmayı düşünebiliyor musunuz? Kendini alçaltarak yapılamaz; ancak kendi zevkiyle, arzulandığını ve arzulanmaya layık olduğunu bilerek yapılabilir. Ruhu çırılçıplaktır o anda. Tıpkı vücudu gibi. Kendi gerçek egosunu, değer standardı olarak kabul etmektedir. Ona çekici gelecek kadın, kendi en derin arzusunu yansıtan kadın olacaktır. O kadının teslim olması, ona bir kendine saygı duygusu yaşatacaktır ya da böyle olduğuna inanacaktır.

    Kendi değerinden emin olan ve bundan gurur duyan adam, bulabildiği en yüksek tip kadını isteyecektir. Beğeneceği kadın güçlü olacak, fethetmesi zor bir kadın olacaktır; çünkü ancak bir roman kahramanını fethettiği zaman bunu bir başarı sayabilecektir, beyinsiz bir sürtüğü değil.

    Onun aradığı, kendi değerini bulmak değil, kendi değerini ifade etmektir. Zihninin standartlarıyla bedeninin arzuları arasında hiçbir çelişki yoktur. Ama kendi değersizliğine inanan adam da en nefret ettiği kadın tipini cazip bulur; çünkü o kadın onun gizli benliğinin yansımasıdır. Kendisinin sahtekar olduğu yolundaki objektif gerçeklikten o kadın sayesinde kurtulur. Kadın ona bir aylığına hayali bir değer kazandırır, o da kendi benliğini lanetleyen ahlak sisteminden bir süre için kurtulmuş olur.

    Aşk bizim en yüce değerlerimize bir cevaptır. Bir erkek kendi değerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler; en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır. Bedenine söz dinletemez. Seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. Bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. Kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya layık olduğuna inanır. Sevabı acıyla bağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. Bu defa, bedeninin kötü arzuları olduğunu, zihninin bunları etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu, gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. Ondan sonra da aşk neden bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de yalnızca utanç getiriyor diye merak eder.

    Bir fikrin güdümünde olmayan fiziksel eylem, nasıl sersemlerin kendini kandırma biçimiyse, kişinin değerler sisteminden kopuk bir seks de öyledir.

    Aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır. Ama çevrenize bakınca, çoğu insanın ikiye bölünmüş yaratıklar olduğunu, bir o yana, bir bu yana savrulup durduğunu görürsünüz. Bir kısmı paradan, fabrikalardan, gökdelenlerden, kendi bedeninden nefret eden türde bir adamdır. Hayatın anlamı ve iyi bir insan olmanın gereği olarak, akıl almaz konularla ilgili tanımlanamayan duyguları ön plana çıkarır. Umutsuzca çığlıklar atar; çünkü saygı duyduğu kadına karşı hiçbir şey hissedemiyorken, çirkefler içindeki yosmaya, karşı konulmaz bir ihtiras duymaktadır. İnsanların idealist dediği biridir o. Öbür yarı ise herkesin pratik insan dediği kişidir. İlkelerden, soyutluklardan, sanattan, felsefeden, hatta kendi aklından tiksinen adamdır. Maddesel objeler elde etmeyi kendi varlığının en önemli amacı sayar. Bunların sebebini ya da kaynağını düşünme gereğine gülüp geçer. Bunların kendisine zevk vermesini bekler. Daha çoğunu elde ettikçe daha az zevk almaya başladığını görüp şaşırır.

    İşte, vaktini kadınları kovalamaya harcayan adam, o adamdır. Kendine yönelttiği üç kandırmacaya bir bakalım. Bir kere, özsaygı ihtiyacını kabullenmez; çünkü ahlaki değerler gibi kavramları küçümser. Ama beri yandan, kendini bir et parçası saymaktan ötürü, kendine büyük bir tiksintiyle bakmaktadır. Seksin kişisel değerlere saygının fiziksel ifadesi olduğunu kabullenmese de, aslında bunu bilmektedir. Bu nedenle, öyleymiş gibi davranarak, sebep sayılması gereken şeye ulaşma çabasına girer. Kendine saygıyı, ona teslim olan kadınlardan kazanmaya çalışır; ama seçtiği kadınların karakteri de, yargısı da, değer standardı da olmayan kimseler oluşunu görmezden gelir. Kendine yalnızca fiziksel zevk peşinde olduğunu söyler; oysa bu kadınlardan bir haftada, bazen bir gecede bıkar. Profesyonel fahişelerden tiksinir, temiz bakireleri baştan çıkardığına dair hayaller kurar. Bu onun hep aradığı ama hiç bulamadığı başarıdır.

    Aklı olmayan bir vücudu fethetmekte ne şeref var ki?
    Plutarkhos: Şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir.

    Bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. Ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. Sonra, başlangıçta utangaçken rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. Bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

    Plutarkhos: Işığı söndürünce tüm kadınlar aynıdır.

    Erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biridir.

    Neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? Neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir?

    Diogenes'in skandal yaratan hareketi malumdur: Cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı.

    Tüylü Yılan'da, Kate, "Her şey cinselliktir." diyordu. İnsan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzeldir! Sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

    Eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

    Philip Roth: Gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

    Tom Robbins: Kukunun o şehvetli kokusundan rahatsız olan bir burun bu dünyaya göre değildir. Cennetin ovalanmış sokaklarında altın koklasın daha iyi. Vajina buram buram hayat, aşk, sonsuzluk ve daha neler neler kokar. Ah vajina! Senin o tuzlu tütsün, o misk kokulu mantar mehtabın, medeniyetin soğuk çeliğine çarpan istiridye balından o derin dalgaların; vajina, bizi hazzın doruklarıyla burun buruna getir ve bırak doğarken nasıl kokuyorduysak şimdi de öyle ölelim.

    Erica Jong: Ona aynı zamanda başka isimler de takılmıştır: Mücevher parçası, tek hece, teyze, yayla, tavanarası, doğuş banyosu, et, balık, dipsiz kuyu, zevk kucağı, kahverengi kız, boğa gözü, halka, mihrap, günah çıkarma yeri, yarık, beşik, krem kutusu, Eros'un yolu, küçük havuz, uyuyan fare, ördek havuzu, dilsiz kahin, vesaire, iyileşmeyen yara, en mutlu olduğu zaman en fazla ağlayan göz, musluk, keman, sinek tuzağı, kale, aşk çeşmesi, komik şey, güzel kürk, delik; cennet bahçesi, güvenli liman av alanı, tepenin altındaki ev, fildişi kapı, hayat merdiveni, kaymak tabağı, reçel kabı, mücevherler mücevheri, pisi, çaydanlık, mutfak, aşk lambası, kız kardeş, bukleler buklesi, şans torbası, sandık, fıstık, şaheser, güğüm, kasa, kumbara, küflü banka, nankör ağız, hardal kutusu, iğneli fıçı, yuva, bizimki, minibüs, istiridye, saray, nehir, zevk gemisi, erik ağacı, çanta, yavru kedi, delikler kraliçesi, yüzük, gül, eğer, sığınak, terlik, kilit, priz, güney kutbu, sperm emici, yarık incir, şeker, Venüs'ün tapınağı, aşk hazinesi, alet gözü, cenazeci, bağ bozumu, hayat suyu kaynağı, atölye, ihtiras meyvesi..

    git, rangga'yı çıkar, onu daha da büyüt, bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü
    evet, kardeşim miralaidj'i al. zarın ağzı kapalıdır
    evet, orada sakince dinlen, vajina kutsaldır ve rangga orada saklıdır
    genç kardeşler gibi, kimse onları göremez
    tırman, onu zarın ağzına yerleştir
    benim penisimi engelleyen bu şey de ne
    burada dinleneceğim, memelerine yaslayacağım göğsümü
    çok sert itme! onun çığlıkları yankılanıyor
    onu ört kimse görmesin, genç bir kardeş gibi
    içerdekini çok hareket ettirme, o kutsaldır
    orada dinlensin, zarın örtüsü gibi
    kan akıyor, kutsal kan
    evet onlar klan halkı, djuda kökleri gibi geliyorlar, fışkırıyorlar
    kazmaya devam et, kan aksın
    kırmızı vajinadaki kutsal kan, kimse görmesin
    rangga penis kutsalca duruyor (Arnhem/Avustralya)

    Otto Rank: Erkek için kadının vajina deliğine girmek hiç kuşkusuz anne bedenine kısmi bir dönüş anlamına gelir.

    Paul Eluard: Seni yeniden görmek için yanıp tutuşuyorum. Tenlerin en çekicisi, gözlerin en derini, vajinaların en sıcağı, tutkuların en çılgını, kadınların en güzeli, en cüretkarı, en özgürüsün sen.
    Resmi görevliler, birçok ülkede "seks skandalları" yüzünden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Hiçbir yasa ihlal edilmemiştir. Hiçbir yazılı anlaşma ihlal edilmemiştir. Ama beklenmeyen bir cinsel davranış -örneğin bir bakanın bir fahişe ile cinsel ilişkide bulunmuş olması- derhal istifa ve istifanın kabul edilmesi için yeterli bir nedendir. Ancak, tarihte hiçbir hükümet, o ülkede fuhuş olması nedeniyle iktidardan düşmüş değildir. Cinsel standartlar ancak bireyler üzerinde baskı uygular.

    Yaratıcı çalışma, yaşama eyleminin üzerine geçirilmiş bir deli gömleğidir. Yaratıcı faaliyet, insanı çıldırmaktan, intihar etmekten alıkoyar. Yaratma bir dürtüdür, bir gereksinimdir. Tek kişilik, bireysel bir çabadır. Yaratıcı, yaşamını paylaşmaz. Kendisini hapseder. Sonunda, yarattığı nesneyi sergiler. Her yaratıcı, düş kurabilmek, derinlere inebilmek için kendi sığınağına kaçar. Başkalarından uzaklaşarak kendi bireysel mekanına sığınır. Gündelik yaşantımızda, gündelik ilişkilerimiz aracılığıyla yaratıcı olamayız. Sanatçı, ancak kaçtıktan sonra, sığındığı yerde yaratır.

    Birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser.

    İnsanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. Düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. Tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. Hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir. Deneyimleri sözcüklere dökmek, o deneyimlerden bir şeyler alıp götürür.

    20. yüzyılın totaliter evleri, mekanı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekanlardan da yoksundurlar. Eskiden hemen hemen tüm evlerin tavan arası, kiler ya da bodrum gibi "gizli" yerleri vardı. Pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hala. Tavan arası sadece mükemmel bir düzensizlik ortamı değil, aynı zamanda bir kuşaktan ötekine uzanan tarihsel sürekliliğe işaret eden bir yerdi. Bir zamanlar yaşamış olanlardan arta kalan bir yığın öteberi, gazeteler, mektuplar, fotoğraflar -hepsi de, her şeyin bir zamanlar nasıl olduğunu gösteren tanıklardı. Tavan araları, tarihi çabucak hayata, günümüze getirebilirdi. Onların varlığı bizi anın gereksinimlerine göre biçimlendirmeyi amaçlayan totaliter devlete karşı önemli bir tehditti. Tavan arasının yok edilmesi, evin içinde barınan tarihin silinip atılması demektir. Nineden kalma oyuncak ayının tek başına yatak odasına yerleştirilmesi ya da eski bir fotoğrafın çerçevelenip oturma odasına konması, tarihin saptırılmasından, bir anakronizmadan başka bir şey değildir.

    "Leon" filminden kalkarak, erkeklerin "Lolita" merakı üzerine konuşmaya başlamıştık o gece. Filmden bu anlamda hiç hoşlanmamış, sübyancılığı bu çeşit entelektüalize etmeye çalışan çabalara duyduğum kızgınlığı dile getirmiştim. Beni her zamanki gibi katı ve ahlakçı bulmuşlardı. Genç kızlığa adım atmakta olan ufaklıklara duyulan o belli belirsiz ilginin, yalnızca, bir zamanlar hakkını veremediklerini düşündükleri ergenliklerini tazelemeye yarayan masum bir ilgi olmadığını iddia etmiştim. Erkeklerin "Lolita merakı"nı, gençlik ve körpeliğe duyulan arzu ile açıklamanın yetersizliğine dikkat çekmeye çalışmış, bundan öte düpedüz bir iktidar sorunu olduğundan söz etmiştim. Bence, onları küçük kız çocuklarının saf dünyalarına yönlendiren şey, bilinci uyanmış, dikkatleri bilenmiş kadınlara karşı duydukları korkuydu aslında. Erkeklerin, kendileriyle ilgili yanılsamalarını besleyecek, zayıflıklarını görmeyecek, numaralarını yutacak, her yalanlarına inanacak kadınlara ihtiyaçları vardı. Bu yüzden tercihen kıt deneyimli, uzak görüşsüz kadınların yanlarında rahat ediyorlardı.

    Genellikle kadınlarla ilişkilerinde eşitlikten hoşlanmazlardı ama, eşitliğin en tahammül edemedikleri çeşidi, "algı eşitliği"ydi. Elbette "algı farklılığı"nı anlıyor, kabul ediyor, hatta onaylıyorlardı. Algı farklılığı, ilişkideki pozisyonlarını korumada onlara bir ayrıcalık da sağlıyordu; ama "algı eşitliği"ni ciddi bir alan müdahalesi olarak görüyorlardı. Kadınların anlamayıp da erkeklerin anladığı şeyler olmalıydı dünyada; bu onların kendilerini daha güçlü hissetmeleri için gerekliydi. Erkekler, kadınlara oranla daha uzun süre masum kalabiliyorlar, kadınlarsa erkeklere oranla daha çabuk büyüyerek masumiyetlerini daha çabuk yitiriyorlardı. Bu yüzden erkekler, kadınlar tarafından hazırlıksız yakalanıyor, daha erken "görülmüş" oluyorlardı. Sonraki yaşlarındaysa bir çeşit arayı kapatma duygusuyla geriye dönerek algı eşitsizliğini kendi lehlerine çalıştırabilecekleri "Lolita avına" çıkıyorlardı. Başka kadınlar tarafından çoktan çözülmüş bulunan kendi içi boşalmış imgelerinin, dişiliği yeni uyanmaya başlamış genç kızların bulanık hayallerinde hala bir karşılıkları olabiliyordu çünkü. Yeniyetme kızların ham hayalleri, deneyimsizlikleri, bu erkeklerin içi boşalmış heykellerini hala bir şey sanabiliyordu.

    Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, bir tek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar.

    Erkeklerin kendileri hakkındaki en büyük yanılsamaları, kendilerini sahiden anlaşılmaz sanmalarıdır. Erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler. Anlaşılmamak fikri, kendilerinde hiçbir zaman sahip olmadıkları bir derinlik vehmetmelerine neden olur. Oysa yalnızca bu halleriyle bile yeterince anlaşılırdırlar. Anlaşılamamanın da, anlaşamamanın da önündeki engelin sahip olduklarını sandıkları derinlikleri değil de kendi malzemeleriyle yüzleşme yetersizlikleri olduğunu düşünmek bile istemezler.

    Erkekler için, hemen her çeşit tartışma, kısa bir süre sonra futbol tartışması kıvamındaki öfkesini dizginleyemeyen taraftar kapışmasına döner.

    Herkesin kendi düşüncesini "nesnelliğin sesi", karşı tarafın görüşlerini ise "at gözlüğü" ile bakmanın tek yanlı değerlendirmeleri olarak gördüğü, son sözü söylemiş olmanın o tartışmayı kazanmak sanıldığı bir ortamda, an gelir derin bir yorgunlukla susar, içe kapanır ve tamamen geri çekilirsiniz. Gerçekten yenilmişsinizdir. Tartışmadaki taraflardan biri olarak değil, iletişimin hala bir olanak olduğunu sanma düşüncesi karşısında yenilmişsinizdir. Tartışmalarda gerçekten kazanan ve kaybeden varsa bunlar hiçbir zaman sözcükler ya da fikirler değil, hayatlardır. Hayatlar kazanır, hayatlar kaybeder. Lolitalar büyür, erkekler yaşlanır.Sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N'olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü'den de güle eğlene döneriz."

    Anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

    Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Önlüğü ağarık bir kara olmuştu. Kış basmıştı. Bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. Mangal yakmayı öğrenmişti. Kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. Boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. Kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, Kızılay Kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. Odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. Mangalın o harlı halini çok seviyordu. Annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. Külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

    "Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. Başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadın. Bir bir sordu. 'Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. Belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. Haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. Çocuğun var mı? Bırakacak kimsen yok ha? Kendini yönetir, uslu diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona. Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddi ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. Uykun hafif mi?'"

    "Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla bir çeki kömür alacağım. Sana da lastik çizme. Belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. Artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra.. Uykum da hafif. Bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır."

    Annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "Yaşlı da değildi" demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

    "Ev sahibiyle konuştum. Hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. O, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'Çocuktur' dedim. 'Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' Her sabah helvayla ekmek yersin. Çay zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. Gece kapağı ört ateşe. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Sen korkak değilsindir. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. Sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. Ziyafet çekeriz kendimize."

    "Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani, 'Ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."

    Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. Gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

    "Şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. Ben, yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter. Yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Önlükle katılacaklar. Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kurdele. Temiz, tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."

    Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. Hepsi su içerlerdi. Susayan da susamayan da. İtişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

    Annesinin sırtına sarılmıştı. "Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın." Annesi hiç kıpırdamamamıştı. Uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

    Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli, iskemledeydi. Dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "Halida'nım teyze" diye seslenmişti. Ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. Giyinip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

    "Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana. Muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'Ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. Mal kim, biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kağıdını aldığım gibi çıktım. Kimselere de danışmadım hiç. Zabit okulları pahalıdır. Yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak. Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? Benim kızım kalmaz sınıfta. Devlet masrafına ziyan vermez. Bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. Hemen anlar. Hem canım o da bizim gibi bir insan. 'Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'Sanki o, çocuk olmamıştır' derim.

    Yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.

    "Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul'da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul'u ne yapacağız? Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan burdan o işi. Sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"

    "Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?"

    "Öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."

    "Öyleyse ben burayı kazanırım, üzülme. Sınavı pekiyiyle bitiririm. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."

    Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

    "Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?"

    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

    Anne, saygılı, sordu:

    "Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş."

    Hademe kadın, ilgisiz:

    "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler."

    Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

    Fabian karavanına girmek üzereyken orta yaşlı bir adam, çevik hareketlerle kendisine yaklaştı, elini havaya kaldırarak selam verdi. Kıvrak, sırım gibi bir İspanyol'du. Kenarları mübalağalı derecede dik iri şapkası "İnterstate Wildlife Cruiser" yazısını okuyan arzulu ve dikkatli gözlerinin üzerinde taç gibi duruyordu.

    "Hey, doğa adamı" diye fütursuzca bağırdı. "Çiftlik işçisine gereksinimin var mı? Uşağa, sütnineye, aslanlara et vermeye, herhangi birine, herhangi bir şeye?"

    "Gereksinimim varsa ne olacak?" diye karşılık verdi Fabian. "Aslanlara et olarak seni mi vereceğiz?"

    Elini uzattı adam. "Benim adım Rubens Batista. Bir zamanlar Kübalı, Santiago'luydum, şimdi özgürlükçü Amerikalıyım. Birlikte çalıştığım kişiler beni Latin Hustle diye çağırır."

    Fabian uzatılan eli tuttu. Parmakları cafcaflı yüzüklerle doluydu.

    "Nerede kalıyor bu insanlar? Satış işi nerede yapılıyor?"

    "Birkaç mil ötede. Her gemi gelişinde başka yerde. Florida üzerinden balıkçı tekneleriyle geliyorlar. Ayda iki üç kez, deniz elverişli olduğu zaman."

    "Gidelim" dedi Fabian.

    Latin Hustle'ı izleyen Fabian, çok geçmeden süprüntülerle dolu bir bölgeye saptı. Pencereleri parçalanmış kırık dökük evler yolların kıyılarına dizilmişti. Önlerinde, kaportaları pas tutmuş arabalar alacalı bulacalı duruyordu.

    Latin Hustle, Fabian'a, sıvaları dökük eski bir apartmanın harap kapısı önünde durmasını işaret etti. Avlunun girişi, leş gibi kokan süprüntülerle ve örselenmiş boş konserve kutularıyla çepeçevre kuşatılmıştı.

    Fabian avlunun sevimsiz ışığında belki yüz kişilik bir insan sürüsüyle karşılaştı. Çoğu kara deriliydi; erkekler küme küme oturmuş sigara içiyordu. Kadınların bazıları bebeklere bakıyordu. Çocuklar suskundu, cansızca oynuyorlardı. Sıkıcı bir hava vardı, insanların üzerinden dökülen giysiler soluktu, yamalıydı.

    Karavanın görünmesiyle bir kıpırdanma oldu. Gri, temiz ve ciddi giysiler giymiş beyaz bir adam Fabian'ı selamladı. Latin Hustle'ın takdim etmesine fırsat vermeden, kendisinin patronlardan biri olduğunu açıkça belirtti.

    "İsmim Coolidge" diye lafa başladı, Fabian'ı ve karavanı süzerek. "Hayatımda gördüğüm tekerlekli en büyük model. Bahse girerim bunu çalıştırmak için esaslı bir beygir gücü gereklidir."

    Sürüyü yararak Fabian'a yol açarken, birkaç müşteriye Haitilileri soğuk bir tavırla övdü.

    "Yasa ne diyor bütün bu işlere?" diye sordu Fabian.

    "Ne dediniz?" diyerek baktı Coolidge.

    "İnsan satmak yasalara aykırı değil mi?" dedi Fabian.

    "Kimsenin insan sattığı yok." diyerek vurguladı Coolidge, bilgiçlik taslayarak. "Olanakları satıyoruz biz; işe ya da adama gereksinimi olanlara."

    "Biz onların yiyecek, barınak ve iş bulmalarına yardımcı oluyoruz" diyerek devam etti Coolidge. "Önünde sonunda birilerinin onlara yardım etmesi gerek."

    Fabian adamın gözlerinin içine baktı. "Bu yardımın fiyatı ne kadar?"

    "Eğer tek bir adam alırsanız, diyelim bir çiftten daha pahalıya gelir. Tüm bir aileyi alırsanız, özellikle küçük çocuklarla birlikte, sizin için harika bir pazarlık olur."

    "Hiç genç kadın yok" dedi Fabian gelişigüzel.

    "Genç bir kadınla ilgilenir miydin?" diye sordu Latin Hustle kayıtsızca.

    "Hangi erkek ilgilenmez ki?" dedi Fabian.

    "Ne kadar genç olmalı?"

    Caddeye çıktılar. Peşinde çocuklarıyla zenci bir kadın geçti yanlarından; bir oğlan ve biraz yetişkince bir kızla. Latin Hustle, Fabian'ın kıza baktığını fark etti. "Tatlı bir kız çocuğu" dedi.

    "Çocuk değil, genç bir hanım demek daha doğru" diye karşı çıktı Fabian.

    "Ne demek istediğini anlıyorum." Düşünceli bir havaya girdi Latin Hustle. "Böyle birine babalık etmek ister miydin?"

    Fabian güldü. "Babalık etmek mi? Biraz geç değil mi? Kızın zaten bir babası var."

    "Ya yoksa? Onun babalığı olmak ister miydin?"

    "Diyelim ki onu evlat edinmekte bir sakınca görmedim" dedi Fabian ihtiyatla, "Ne olacak?"

    "Evlatlık çocuk verilen bir yere götürebilirim seni."

    "Ne derece yasal bu?" diye sordu Fabian.

    "Soluk alıp vermek kadar yasal." dedi Latin Hustle. "Bu çocuklar yetim. Terk edilmiş. Kendilerine bakamayacak ya da bakmak istemeyen ana babalar tarafından sokağa atılmışlar."

    "Senin bu işle ilgin ne?"

    "Her zamanki gibi ufak bir komisyon. Hepsi bu."

    "Gidelim" dedi Fabian birdenbire.

    "Buyurun" diye karşılık verdi Latin Hustle.

    Kalabalık kent caddelerine çıktılar yeniden. Karavanın kendisini izleyebilmesi için yavaş yol alıyordu Latin Hustle. Yayvan bir binanın önünde durmasını işaret etti Fabian'a. Görünüşü iç açıcı değildi ama bir zamanlar resmi bir yapı olduğunu belirten bir havaya sahipti. En üst kata çıktılar. Geniş bir bekleme odasında buldu kendini Fabian. İçerde dört adam daha vardı. Latin Hustle, kontrplak duvarlarla odadan ayrılmış iki bölmeden birine dalıp gözden kayboldu.

    Hiç kimsenin bozmadığı bir sessizlik sürüyordu. Latin Hustle yeniden göründü ve kendisini izlemesi için Fabian'a işaret etti.

    Bölmedeki masada kısa boylu, dazlak ve gözlüklü bir adam oturuyordu. Ayağa kalktı ve Fabian'a kendisini avukat olarak tanıttı. Latince ve İspanyolca yazılmış ve özenle çerçevelenmiş diplomaları işaret etti.

    Fabian adamın karşısına oturdu, Latin Hustle masanın yanına bir iskemle çekti.

    Avukat, Fabian'ın gözlerinin içine baktı, nazik bir gülümsemeyle resmiyeti yumuşattı.

    "Rubens, kasaba dışında bir haranız olduğunu söyledi bana."

    "Öyle" dedi Fabian.

    "Ve atlarınızın bir kısmını yanınıza alıp özel olarak imal edilmiş bir arabayla dolaşıyorsunuz."

    "Doğru."

    Avukat masanın üzerinden eğildi. Gülümsemesi arttı. "Öyleyse birtakım olanaklara sahip bir insansınız siz."

    Fabian başını salladı.

    "Mükemmel" dedi avukat, tatmin olmuş bir halde. "Olanaklara sahip bir insan olarak, Rubens sizin pazarlıkta.." sözcüğü düzeltmek için durdu. "Rubens sizin bir çocuğu evlat edinebileceğinizi söyledi; kimsesiz bir çocuğu."

    "Kimsesiz bir kız çocuğunu" diye atıldı Latin Hustle.

    Avukat ters ters baktı, sonra bir kurşun kalemle bir tabaka kağıt aldı. Fabian'a döndü.

    "Ne yaşta bir çocuk isterdiniz?" Kalemini havada salladı. "Evlat edinmek için" diye ekledi anlamlı bir şekilde.

    Fabian duraksadı.

    "Okul çağında. Genç bir hanım" dedi Latin Hustle.

    Avukat not aldı. "Çocuğu okula göndermeyi mi yoksa evde yetiştirmeyi mi yeğlerdiniz?"

    "Evde yetiştirmeyi." Latin Hustle sırıttı.

    "Okula göndermeyi yeğlerim" dedi Fabian.

    Avukat, söyleyeceği şeyi vurgulamak ister gibi gözlüklerini çıkartıp önüne koydu.

    "Sizinle açık konuşayım." dedi resmi bir tavırla. "Özgün üvey baba mı olmak istersiniz.. yoksa bir dizi üvey babadan biri mi?"

    "Anlayamadım" dedi Fabian.

    "Özgün üvey baba, çocuğu ilk kez evlatlık edinen kişidir." diyerek açıkladı avukat.

    "Tıpkı ilk günah gibi" diyerek söze karıştı Latin Hustle.

    Avukat ona aldırmadı. "Öbür türlüsünde ise bir başka babanın yerini alırsınız."

    Sözlerinin karşısındakince hazmedilmesi için bekledi avukat. "Sizin arzu ettiğiniz yaştaki genç hanımların çoğu zaten evlat edinilmiştir; geçmişlerinde birkaç üvey babaları vardır." Kalemini masaya vurdu. "Evli ya da bekar bazı beyefendiler, çocukları olsun olmasın, evlat edindikleri çocuğu ancak belli bir süre için tutarlar; diyelim iki ya da üç yıl. Kız büyüyünce, yani artık çocuk sayılamayacak yaşa gelince.. Ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur."

    Fabian adamın ilk kez yılışıkça sırıttığına dikkat etti. "O zaman genç hanım evlat edinileceği yeni bir evi gereksinir. Son üvey babası ise evde bakabileceği yaşta başka bir çocuk, başka bir kız arar. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" Yılışık bakışları şehvetli bir hal aldı.

    "Sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi Fabian.

    "Tabii ki beyaz kızlar için büyük bir talep var." dedi avukat. Yeniden resmi tutumunu takındı. "İlk kez evlat edinilecek bir kız bulmak genellikle daha pahalıya gelir." diye ekledi.

    "Henüz genç bir hanım değilken" diye kendi kendine mırıldandı Latin Hustle.

    "Ama birkaç kez evlat edinilmişse babalar daha hoşgörülü oluyor ve kız ucuza alınabiliyor." diyerek garanti verdi avukat.

    "Ortalama birini evlat edinmenin fiyatı ne kadar?" diye sordu Fabian.

    "Çocuğa bağlı bir şey bu tabii; rengine, geçmişine, vesaire" dedi avukat, düşünceli bir halde birtakım hesaplar yaparak.

    "Vesaireler fiyata eklenir" dedi Latin Hustle.

    "Ama şunu söylemeliyim ki, küçük bir kız, arzularınızı, zevk için bindiğiniz bir kısraktan daha ucuz bir fiyata yerine getirebilir." diyerek tamamladı avukat.

    Avukat pazarlıkta uyuşmuşçasına, Fabian'ın önüne kız ve oğlan fotoğraflarıyla dolu bir albüm koydu. "Hepsi burada" dedi. "Ne yazık ki bazı fotoğrafların kalitesi düşük."

    "Neyse ki kızların değil." Latin Hustle gözünü kırptı.

    "Evlat edinmek için çok fazla belge hazırlamak gerekiyor mu?" diye sordu Fabian.

    Avukat elini salladı. "Gerekiyor; ama dediğim gibi, iş yaptığımız adamlar çoğunlukla açık fikirli kişiler, bizim dostlarımız."

    "Kız bekleneni vermezse ne olacak?" diye sordu Fabian.

    "Kızı yeniden evlatlık verebiliriz" dedi avukat. "Siz de bir başka çocuğu evlatlık edinmek isteyebilirsiniz; daha büyük ya da daha küçük bir çocuğu."

    "Gerçek bir profesyonel baba." Latin Hustle'ın sesindeki neşeyi duymak olanaklıydı.

    Avukat ayağa kalktı, işi sona ermişti. "Lütfen bu konuda rahatça düşünün." Ağır albümü müşterisine teslim etti. Latin Hustle, Fabian'ı törenle odadan çıkardı, bekleme odasındaki bir kanepeye yerleştirdi, sonra yeniden kontrplak duvarlardan birinin ardında kayboldu. Odada üç adam kalmıştı. Fabian albümün kalan sayfalarını çevirirken hiçbiri ilgi göstermedi, kitabın yabancısı değillerdi.

    Fotoğrafların çoğu ya polaroid kameralarla ya da parklarda ve otobüs duraklarında rastlanan türden otomatik makinelerle çekilmişti. Bazı resimlerdeki birtakım işaretler, bunların aile albümlerinden ya da çocuk sömürüsünü açık seçik sergileyen gazete ve magazinlerden kesilip alınmış olduğunu gösteriyordu. Her fotoğrafta, okul çağındaki bir kız ya da oğlan görünüyordu. Bazıları saf bir çekicilikle gülümsüyordu, bazıları boş boş bakıyordu, diğerleri ise ürkmüş ya da kuşku içindeymiş gibi suratlarını asmıştı.

    Fabian'ın gözleri, 14 yaşında görünen bir kızın fotoğrafına takıldı. Zayıf, bakışları etkileyici, dudakları dolgun bir kızdı bu. Uzun ve parlak siyah saçları, omuzlarına dökülmüştü. Üzerindeki bol giysisi, bir keşiş cüppesi gibi, bir oğlanınkini andıran beline dolanmıştı. Kollarının birinden bir havlu sarkıyordu.

    Fabian, bir an için, bu fotoğrafın altındaki numarayı ve harfleri yazmak arzusunu duydu; neredeyse babalık serüvenine giden yola koyulacaktı.

    Ama o anda, bu işin üstesinden gelebilecek denli enerjisi olmadığını kabullendi. Sayfayı elinde şöyle bir tarttıktan sonra, isteksizce çevirdi. Kızın fotoğrafı, daha önceki sayfaların arasında kaybolup gitti.

    Birkaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin İtalya'yı terk etmesini emretmiş. Tabii Yahudi cemaatinden büyük bir feryat yükselmiş. Bunun üzerine Papa bir uzlaşma önermiş. Yahudi cemaatinin lideriyle bir dini tartışma yapacakmış. Tartışmayı Yahudi lider kazanırsa Yahudilerin İtalya'da kalmasına izin verecekmiş. Papa kazanırsa Yahudiler gitmek zorunda kalacakmış.

    Yahudi cemaati bir araya gelmiş ve tartışmada onları temsil etmek üzere Moishe adlı yaşlı bir hahamı seçmişler. Ama Haham Moishe Latince bilmiyormuş. Papa da Yidiş bilmiyormuş. Bu yüzden bunun "sessiz" bir tartışma olmasına karar verilmiş.

    Büyük tartışma gününde Papa'yla Haham Moishe tam bir dakika karşılıklı oturduktan sonra Papa üç parmağını kaldırmış. Haham Moishe arkasına bakıp bir parmağını kaldırmış.

    Bundan sonra Papa parmağını başının üstünde döndürmüş. Haham Moishe oturduğu toprağı işaret etmiş. Derken Papa bir komünyon ekmeği ile bir kadeh şarap çıkarmış. Haham Moishe ise bir elma çıkarmış. Bunun üzerine Papa ayağa kalkmış ve "Tartışmayı bırakıyorum. Bu adam beni mağlup etti. Yahudiler kalabilir." demiş.

    Daha sonra Papa'nın çevresini saran kardinaller ne olduğunu sormuşlar. Papa, "Önce Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'u temsil etmek için üç parmağımı kaldırdım. O da, iki dinin de tek bir tanrısı olduğunu hatırlatmak için bir parmağını kaldırdı. Sonra ben Tanrı'nın her tarafta olduğunu göstermek için parmağımı başımın üstünde döndürdüm. O karşılık olarak Tanrı'nın hemen oracıkta olduğunu göstermek için yeri işaret etti. Tanrı'nın bizi günahlarımızdan arındırdığını anlatmak için komünyon ekmeğiyle şarabı çıkardım. O da bana ilk günahı hatırlatmak için bir elma çıkardı. Her şeye verilecek bir cevabı vardı. Ne yapabilirdim?"

    Bu arada Yahudi cemaat de Haham Moishe'nin çevresini sarmış, neler olduğunu soruyordu. Moishe, "Önce bana 'Yahudilerin burayı terk etmek için üç günü var.' dedi. Ben de ona, 'Tekimiz bile bir yere gitmeyecek.' dedim. Sonra bana bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de ona 'Beni dinle Bay Papa, biz burada kalıyoruz.' dedim."
    Romagna'da Messer Lizio di Valbona adında varlıklı, seçkin bir şövalye vardı. Yaşlılığının eşiğinde, karısı Madonna Giacomina bir kız çocuğu doğurdu. Kız büyüyünce yörenin en güzel, en sevimli kızı oldu. Tek çocuk olduğu için anası babası da onu çok seviyor, bir dediğini iki etmiyor, iyi bir evlilik yapmasını istiyorlardı.

    Messer Lizio'nun evine sık sık gelip giden, Manardi da Brettinoro ailesinden Ricciardo adında yakışıklı, sağlıklı bir genç vardı. Messer Lizio da, karısı da ona öz oğullarıymış gibi davranıyorlardı. Ricciardo önce bir kez, sonra üst üste evin kızını görmüş, gençliğine, güzelliğine, sevimliliğine, davranışlarına kendini kaptırmıştı. Gelinlik çağına gelmiş olan kızı sevmeye başlamış; ama duygularını kimseye açmamıştı. Kız da bu durumu sezmiş, o da delikanlıyı sevmeye başlamıştı. Bu duruma çok sevinen Ricciardo, birçok kez kıza içini dökmeye karar vermiş; ama cesaret edemeyerek susmuştu. Ama bir gün olanca cesaretini topladı ve:

    "Tanrı adına, sevdandan öldürme beni!" dedi.

    Genç kız da hemen şu yanıtı verdi:

    "Tanrı adına sen de beni öldürme!"

    Bu karşılıktan çok hoşlanan Ricciardo daha da yüreklendi.

    "İsteğini yerine getirmemezlik edemem. Ama ikimizin de yaşamını kurtarmanın yolunu sen bulacaksın." dedi.

    Bunun üzerine genç kız şu karşılığı verdi:

    "Beni gözaltında tuttuklarını biliyorsun. Odama nasıl gelebileceğini bilemiyorum. Onurumu lekelemeden buluşmamızın bir yolunu biliyorsan söyle, ne gerekiyorsa yapayım."

    Ricciardo aklından çeşitli olasılıkları geçirdikten sonra şunları söyledi:

    "Caterina, güzelim, bir yol geliyor aklıma. Sizin bahçeye bakan açık balkon var ya, bir gece orada yat ya da oraya gel. Yerden oldukça yüksek ama, orada olduğunu bilirsem ne yapıp edip tırmanırım."

    Caterina şu karşılığı verdi:

    "Sen gelmeyi göze alırsan, ben de balkonda yatmanın yolunu bulurum."

    Ricciardo geleceğini söyledi. Kaçamak bir öpüşmeden sonra birbirlerinden ayrıldılar.

    Ertesi gün -mayısın son günleriydi- genç kız annesine sıcaktan yakındı, bir gece önce uyuyamadığını söyledi. Annesi:

    "Ne sıcağı kızım? Geceleri serin bile oluyor." dedi.

    Caterina annesine şu karşılığı verdi:

    "Anneciğim, 'bana göre serin' derseniz haklı olabilirsiniz. Genç kızların kanının, olgun kadınların kanından daha sıcak olduğunu unutmayın."

    Bunun üzerine kadın şunları söyledi:

    "Haklısın kızım. Ama havayı senin istediğin gibi ısıtmak ya da soğutmak benim elimde değil. Her mevsimin sıcaklığına katlanmak zorundayız. Bakarsın bu gece daha serin olur, sen de rahat uyursun."

    "Tanrı'nın sesinize kulak vermesini dilerim." dedi Caterina. "Ama yaza doğru giderken geceler serinlemez."

    "Peki ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu kadın.

    Caterina şu yanıtı verdi:

    "Babamla sen izin verecek olursanız, babamın odasının yanındaki, bahçeye bakan balkona küçük bir yatak serip yatarım. Bülbül sesleri dinleyerek uyurum. Orası serin, sizin odanızdan daha rahat olur."

    Anası da şunları söyledi:

    "Merak etme kızım. Babana söylerim. O ne derse öyle yaparız."

    Messer Lizio karısının dediklerini dinleyince, belki yaşlılığın da getirdiği bir huysuzlukla karşı çıktı:

    "Bülbül sesi dinleyerek uyumak da ne demek? Ağustos böceği sesiyle uyusun yine." dedi.

    Caterina babasının ne dediğini öğrenince sıcaktan çok öfkeden uyuyamadı o gece. Üstelik durmadan sıcaktan yakınarak anasını da uyutmadı. Kadın ertesi sabah Messer Lizio'ya:

    "Messer" dedi, "kızınızı yeterince sevmiyorsunuz. Balkonda yatsa ne çıkar? Bu gece sıcaktan yatakta dönüp durdu. Sonra, bir genç kızın bülbül sesini sevmesine niye şaşıyorsunuz? Gençler kendilerine benzeyen şeyleri severler."

    Messer Lizio bunları dinleyince:

    "Peki" dedi. "Balkona istediği gibi bir yatak serin. Yatağın etrafını şayak bir perdeyle çevirin. Orada yatıp istediği gibi bülbül sesi dinlesin."

    Babasının kararını öğrenen genç kız hemen balkona bir yatak serdirdi. Gece orada yatacağı için, Ricciardo'yu görünce, önceden kararlaştırdıkları bir işareti yaptı. Ricciardo ne yapması gerektiğini anladı.

    Kızının gidip yattığını gören Messer Lizio, odasının balkona açılan kapısını sürgüleyip yattı. Ricciardo her yerin sessizliğe gömüldüğünü görünce merdivenle bir duvara çıktı. Taşların çıkıntısına basarak oradan başka bir duvara geçti. Düşme tehlikesini göze alarak balkona ulaştı. Kız onu gürültü etmeden; ama büyük bir sevinçle karşıladı. Üst üste öpüştükten sonra birlikte yattılar. Gece boyunca birbirlerinden zevkler aldılar, birçok kez bülbülü öttürdüler.

    Uzun uzadıya keyif aldılar ama gece kısaydı. İstemeseler de gün ağarıyordu artık. Hem sıcağın hem de oynaşmanın etkisiyle çırılçıplak uyudular. Caterina sağ kolunu Ricciardo'nun boynuna dolamış, sol eliyle de, kadınların erkeklerin önünde adını anmaya utandıkları o nesneye sarılmıştı. Gün doğduğunda böyle uyuyorlardı.

    Gün doğunca Messer Lizio kalktı. Kızının balkonda yattığını anımsayarak, yavaşça balkonun kapısını açtı. "Bakalım bülbül Caterina'yı nasıl uyutmuş bu gece" dedi, kendi kendine. Gürültü etmeden, yatağın şayak perdesini kaldırdı. Ricciardo ile kızın çırılçıplak, üstleri açık, birbirlerine sarılmış olarak yattıklarını gördü. Ricciardo'yu tanıdı. Geri dönüp karısının odasına gitti. Karısını uyandırdı:

    "Çabuk kalk, kadın" dedi. "Gel de kızının nasıl bülbül sevdiğini gör. Bülbülü yakalamış, elinde tutuyor."

    "Nasıl yakalamış?" diye sordu kadın.

    Messer Lizio:

    "Hemen gelirsen görürsün." dedi.

    Kadın hızla giyinip sessizce Messer Lizio'nun peşinden gitti. Yatağın başına gelip de perdeyi kaldırdıklarında Madonna Giacomina kızının bülbülü yakalayıp sıkıca elinde tuttuğunu ve öttürmek için can attığını gördü. Ricciardo'nun, kızını kandırmış olduğunu sanıp bağırmak, oğlana çıkışmak istedi. Messer Lizio engel oldu.

    "Kadın, beni seviyorsan sesini çıkarma ki, yakaladığı şey onun olsun." dedi. "Ricciardo soylu, varlıklı bir çocuk. Tam bize göre bir damat. Buradan sapasağlam çıkıp gitmek isterse kızımızla evlenecek. Böylece bülbülü de yanlış bir kafese değil, doğru kafese koymuş olur."

    Kocasının bu olaydan sarsılmadığını görünce kadın da sakinleşti. Kızının iyi bir gece geçirmiş olduğunu, dinlendiğini ve bülbül yakaladığını düşünüp o da sesini çıkarmadı. Çok geçmeden Ricciardo uyandı. Günün ağarmış olduğunu görünce ölüm korkusu kapladı içini. Caterina'ya seslendi:

    "Sevgilim, sabah olmuş, ne yapacağız şimdi?"

    Bu sözleri duyan Messer Lizio yaklaşıp perdeyi kaldırdı.

    "İyi bir şey yapacaksınız." dedi.

    Messer Lizio'yu gören Ricciardo'nun sanki yüreği yerinden oynadı. Kalktı, yatağın üstüne oturdu.

    "Messer" dedi, "Tanrı adına bağışlayın beni. Alçaklık, namussuzluk yaptığımı, ölümü hak ettiğimi biliyorum. Ne isterseniz yapın bana. Ama yalvarırım canıma dokunmayın, bağışlayın beni."

    Messer Lizio şunları söyledi:

    "Sana beslediğim sevgiye, güvene yaraşır biçimde davranmadın. Ama mademki olanlar oldu, gençliğin böyle bir hata işlemene yol açtı, ölümden kurtulmanın, namusumu temizlemenin yolu Caterina ile evlenmen. Caterina bu gece senin oldu, ömrü boyunca senin olsun. Kendini ancak böyle bağışlatır, canını kurtarabilirsin. Böyle yapmayacak olursan, ruhunu Tanrı'ya teslim etmeye hazır ol."

    Bu konuşmalar sırasında Caterina bülbülü bırakmış, üstünü örtmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak babasından delikanlıyı bağışlamasını istiyordu. Bir yandan da Ricciardo'ya, geçirdikleri gece gibi geceler geçirebilmeleri için, Messer Lizio'nun isteğini yerine getirmesini söylüyordu. Ricciardo'ya uzun uzadıya yalvarmak gerekmedi. Yaptığı hatadan duyduğu pişmanlık, hatasını gidermek isteği, ölüm korkusu, canını kurtarmak çabası, ateşli sevdası ve zaman yitirmeden güvence içinde sevdiğine sahip olabilmek isteği Ricciardo'nun, Lizio'nun dediklerini kabul ettiğini söylemesine yol açtı. Messer Lizio Madonna Giacomina'dan bir çift yüzük istedi ve Ricciardo, Caterina ile anasının babasının önünde nikahlandı. Nikah kıyıldıktan sonra Messer Lizio ile karısı uzaklaştılar. Giderken de:

    "Dinlenin şimdi. Ayağa kalkmaktan çok dinlenmeye gereksinim duyuyorsunuzdur." dediler.

    Messer Lizio ile karısı gidince gençler birbirlerine sarıldılar. O gece altı mil yol almışlardı, kalkmadan önce de iki mil giderek ilk günü kapattılar. Kalktıklarında, Ricciardo Messer Lizio ile daha ayrıntılı bir görüşme yaptı. Birkaç gün sonra dostlarının ve akrabalarının katıldıkları bir törenle Caterina ile bu kez kurallara uygun bir biçimde evlendi. Kızı büyük bir alayla evine götürdü ve parlak bir düğün yaptı. Karısıyla uzun yıllar mutlu bir yaşam sürdü. Gece gündüz demeden, canları istediği zaman bülbül öttürdüler.

    Hava sıcaktı. Ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgar yoktu. Çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgarın ittiği bir kelebek dolaşır, ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. Onların sesiyle kendime gelene kadar uyurdum. Yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift. Birbirlerine sarılmış, anlayamadığım sözler mırıldanırlardı. Deli Ludmilla elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi Lekh.

    Dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. Ama Lekh, yorgun ve düşünceli olurdu çoğunlukla. Karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yeniden yerine gelirdi. Artık durmadan Ludmilla'yı anlatırdı bana. Kendi kendine güler, sonra gözlerini kapardı. İçeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk gelirdi o zaman.

    Bazen günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi Lekh'in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. Sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin göz kamaştırıcı parlaklığını verirdi.

    Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. Epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. Boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.

    Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayarak yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasızca benzerlerine teslim ederdi onları.

    Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört bir yandan sahtekarın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hala. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.

    Lekh sararıp soluyordu. Günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı içiyor, Ludmilla'ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. Zaman zaman yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. Yavaş yavaş çizdiği resim biçimine giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın belirmeye başlıyordu.

    Boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca Lekh, cepte votka şişesi yola düştü. Bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. Şarkı söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların üstüne yayıyordu üzüntüsünü. Şarkı, göç eden kuşlara yükseliyor, sonra ormanın baş döndürücü derinliklerine gömülüyordu.

    Köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. Deli Ludmilla onu öylesine büyüleyip yakmıştı ki aklını almıştı başından. Bu sözler Lekh'i kızdırıyor, lanet yağdırıyordu köylülerin üzerine. Tepelerine sürüyle kuş salıp gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. Günün birinde bana saldırıp suratıma vurdu.

    "Sensin Ludmilla'yı uzaklaştıran" diyordu, "Çingene gözlerin korkutuyor onu!"

    Hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. Ayağa kalkabildiğinde çantasını hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.

    Haftalar geçti, Lekh'in söylediği gibi tuzak kuruyordum. Ama rüzgarın ağaçlara sürüklediği saydam örümsek ağları geçiyordu elime çok zaman. Leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. Öteki hayvanlar da ayrılıyorlardı ormandan. Yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız. Kafeslerinde hareketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. Kanatları aklaşmaya başlamıştı.

    O gün gökyüzü iyice kararmıştı. Kuştüyü yatakları andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice gölgelemişlerdi. Tarlaları kasıp kavuran, otları eğen rüzgar damların çürümüş samanlarını kulübelerin çevresinde uçuruyordu. Kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına, solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.

    Birden, yanında iri köpeğiyle Ludmilla göründü. Yürüyüşü garipti. Lekh'in nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı. Sonra hıçkırdı. Kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi arşınlıyordu. Lekh'in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya başladı. Birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. Yatağın altında, Lekh'in unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. Sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi söyledi. Kaçmaya niyetlenince de köpeği üstüme saldı.

    Mezarlığın yanında otlak başlıyordu. Biraz ileride inekler otluyor, yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyordu. Onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak gerekliydi. Duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. Ludmilla köpeğini bir ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. O da elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.

    Debelenmeme aldırmadan yere yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. Kaçıp kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. Çobanlar sesimi duymuşlardı. Onların geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı Ludmilla. Gözleriyle kadını yiyerek yaklaştılar. İçlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. Diğerleri kararsızdı. Kimsenin bana aldırdığı yoktu. Karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış, durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.

    Çobanların en irisi kadının üstüne yattı. Ludmilla altında debelenmeye koyuldu. Zevkten ürperip inliyor, kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. Yanlarına çöken öbür çobanlar, onları seyrederken alay ediyorlardı. Tırmık ve kürekleri kapan bir sürü köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. En gençleri başa geçmiş, kollarını sallayıp bağırarak yürüyorlardı. Pantolonlarını toplayan çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan Ludmilla'nın üzerine çullandılar. Köpek homurdanıp saldırıyor; ama ipi çözemiyordu bir türlü. Mezarlık duvarının dibine sindim.

    Koşarak gelen Lekh'i gördüm o sıra. Köye dönüp olanı biteni öğrenmiş olmalıydı. Çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. Ama Ludmilla doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandı bu kez. Yorgunluktan hızlı koşamayan Lekh epey uzaktaydı. Sallanarak geliyordu. Birkaç kez tökezlediğini gördüm.

    Kızgın köylü kadınlar Ludmilla'yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının kimi de bacaklarının üstüne çökmüştü. Tırmıklarıyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. Lekh aralarına girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. Birkaçı da yere yatırıp üstüne çıktı. Sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler. Duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı gözlüyorlardı.

    Mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırlandım. Hortlaklarla vampirlerden çok korkan köylüler, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi.

    Deli Ludmilla kan içinde yüzüyordu. Bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. Acıyla haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu boşuna. İçlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu. Arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında Ludmilla'nın bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu. Deli, hayvan gibi böğürdü. Bir başka kadın, bütün gücüyle şişenin dibine tekme attı, şişe Ludmilla'nın içinde kırıldı. Hepsi onu çiğnemek istiyordu, sonuncu kadın da çekilip gittiğinde Ludmilla ölmüştü.

    Kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. Yüzü kan çanağına dönen Lekh doğruldu. Birkaç diş tükürdü ağzından. Ayakta duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı. İşkence çeken vücudu okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.

    Duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. Kımıldanacak gücüm yoktu. Hava kararmaya başlamıştı. Bütün günahlarının bağışlanmasını dileyen Deli Ludmilla'nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. Ay çıktı. Donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarını, belli belirsiz aydınlatıyordu.

    Sık sık kesilen, kabuslu bir uykuya daldım. Rüzgar mezar taşlarına yükleniyor, çürümüş yaprakları taştan haçların üstüne sürüyordu. Kötü ruhlar inliyor, onların sesine köyden gelen köpek havlamaları karışıyordu.

    Uyandığımda, Lekh hala Ludmilla'nın ölüsü önünde diz çöküp yere kapanmış, hıçkırıklarla titriyordu. Kulübeye dönemeyecek kadar üzgündüm. Gitmeye karar verdim. Tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp duruyordu.

    Bir çarşamba gecesi. M.K.da tanıştığım, benim için adsız kalan bir kız, oturma odamda kanepenin üzerinde oturuyor. Bir şişe şampanya, Crsytal, yarılanmış, cam sehpanın üzerinde duruyor. Çeşitli düğmelere basarak şarkılar seçiyorum, Wurlitzer'ı canlandıran şarkılar. Sonra pencereleri açıyorum, terasa açılan raylı kapıları, gerçi serin bir gece, güz ortası ve o da çok ince giyinmiş; fakat bir kadeh Crystal daha alıyor ve bu onu yeterince ısıtıyor ki, bana hayatımı nasıl kazandığımı sorma gücünü kendinde buluyor. Ona Harvard'a gittiğimi, oranın iş idaresi bölümünden mezun olduktan sonra Wall Street'te çalışmaya başladığımı anlatıyorum, Pierce & Pierce'da. O ya anlamayarak ya da şaka olsun diye, "O da neresi?" diye sorunca yutkunuyor ve arkam ona dönük olarak, yeni Onica'mı düzeltirken zar zor "Bir.. ayakkabıcı" deme gücünü buluyorum kendimde.

    Yatak odası. Çıplak, bütün vücudu yağlanmış, çükümü emiyor, onun üzerinde ayakta durmuşum, sonra çükümü sağlı sollu suratına vuruyorum, ellerimle saçından kavrayıp ona "siktiğimin orospusu, kancık" diyorum, bu onu daha da tahrik ediyor ve uslu uslu beni emerken, klitorisini parmaklamaya başlıyor ve taşaklarımı yalarken de bana "Hoşlanıyor musun?" diye soruyor, "ev-vet, ev-vet" diye cevap veriyorum nefesim sıklaşarak. Memeleri dik, büyük ve sert, her ikisinin de uçları iyice sertleşmiş, ben sertçe ağzına verirken boğulur gibi oluyor, bense aşağıya doğru uzanıp onları sıkıyorum ve daha sonra, kıçına bir dildo sokup kayışla bağladıktan sonra, onu düzerken memelerini tırnaklıyorum, ta ki o bana durmamı söyleyene kadar.

    "Oh, tanrım" demekte şimdi. Tahrik oluyor, tokatlıyorum onu, sonra hafif bir yumruk indiriyorum ağzına, sonra öpüyorum, dudaklarını ısırarak. Korku, dehşet alıyor kızı, şaşalıyor. Kayış kopuyor ve kız beni itip kurtulmaya çalışırken dildo kayarak çıkıyor kıçından. Öte yana yuvarlanıyor, kaçmasına izin vermiş gibi yapıyorum, sonra o elbiselerini toparlar ve mırıldanarak benim nasıl da "siktiğimin manyak bir orospu çocuğu" olduğumu söylerken üzerine sıçrıyorum, çakal gibi, kelimenin tam anlamıyla ağzım köpürerek. Bir çığlık atıyor, özür dileyerek, isterik hıçkırıklar içinde, kendisini incitmemem için bana yalvararak, gözyaşları içinde, memelerini örterek, utanç içinde şimdi. Fakat hıçkırıkları bile beni tahrik etmeye yetmiyor. Suratını Mace'lerken biraz zevk alıyorum, kafasını dört ya da beş kez duvara vururken daha azını, sonunda bilincini kaybediyor, duvarda üzerine saç yapışmış küçük bir leke bırakıyor. O yere yığıldıktan sonra banyoya yollanıyorum ve kokainden bir çizgi daha çekiyorum.

    Kız bağlı olarak yerde yatıyor, çıplak, sırtüstü, elleriyle ayaklarının uçlarına metal ağırlıklar asılı, bunlar da yerdeki tahtalara diktiğim direk gibi şeylere bağlı. Elleri çivi dolu, bacakları mümkün olan en geniş biçimde iki yana açılmış. Kıçının altına bir yastık sürmüşüm ve açık organını baştan aşağı peynirle sıvamışım, hatta birazını da vajinasına tıkamışım.

    Belli belirsiz kendine gelip de üzerinde ayakta duran beni gördüğünde, benim insanlıktan tamamen yoksun oluşumun onu, akıl fırttıran bir dehşetle doldurduğunu görüyorum. Vücudunu televizyonun önüne yerleştirdim, video kayıt cihazında eski bir bant var, ekranda ise son videoya aldığım kız. Ekranda, yere bir cesedin yanı başına çömelmiş, kızın beynini yemekteyim, hapır hupur götürüyorum, pembe, parça parça tombul etin üzerine Grey Poupon sürmekteyim.

    "Görebiliyor musun?" diye soruyorum; ama televizyondaki varolmayan kıza değil. "Şunu görüyor musun? Seyrediyor musun?" diye fısıldıyorum.

    Elektrikli matkabı onun üzerinde kullanmaya çalışmaktayım, zorla ağzının içine sokarak; ama bilinci yeterince yerinde, dişlerini kapayacak, onları kenetleyecek gücü var ve matkap dişlerini kolaycacık delip geçse de olay beni enterese etmiyor; bu yüzden ağzından kan sızan kafasını tutup kaldırıyorum, onu videonun geri kalanını seyretmeye zorluyorum ve o ekranda mümkün olan her deliğinden kanlar sızan kıza bakarken, ne olursa olsun, bütün bunların kendi başına da geleceğini anlamış olduğunu umuyorum. Sonunun şurada, apartman dairemin zemininde yatmak olacağını, elleri direklere çivilenmiş olarak, vajinasına kırık cam parçaları ve peynir tıkıştırılmış olarak, kafatası çatlamış ve mosmor olmuş bir halde, herhangi bir başka seçim yapmış da olsa öyle olacağını. Benim onu nasıl olsa bulacağımı. Hayat böyledir işte.

    Elimdeki içi boş plastik tüplerden birini vajinasına sokmaya çalışıyorum, vajinanın dudaklarından birini zorlamaya çalışarak, zeytinyağıyla yağlanmış dahi olsa tam girmiyor. Bu sırada Frankie Vallie, müzik kutusunda "Beterin Var Beteri"ni söylüyor, ben de tüpü kancığın amcığına sokmaya çalışırken dudaklarımı sözlere uydurarak eşlik ediyorum. Dudaklarının dışına kezzap dökmekte buluyorum çareyi, böylece et yağlanmış tüpü içine alacak kadar genişler diye, gerçekten de çok sürmüyor, kolayca giriyor. "Umarım canın yanıyordur." diyorum.

    Mutfaktan oturma odasına taşırken sıçan kendini cam kafesin duvarına vuruyor. Geçen hafta ona oynasın diye satın aldığım ve şu anda kafesin bir köşesinde ölüsü duran, çürümekte olan öteki sıçandan geri kalanları yemeyi reddetti. Son beş gündür özellikle aç kalmasını sağladım. Cam kafesi kızın yanı başına, yere koyuyorum ve belki de peynirin kokusundan ötürü sıçan fıttıracak gibi oluyor, önce kafesin içinde daireler çiziyor, sızlanıyor, sonra açlıktan zayıf düşmüş bedenini kafesin kenarından aşırıyor. Sıçanı dürtmem bile gerekmiyor, öyle ki, kullanmak üzere yanımda getirdiğim bükülmüş tel askı elimde kalıyor ve henüz kızın bilinci yerindeyken, hayvana bir enerji geliyor, hiç zorluk çekmeden tüpe hızla dalıyor, gövdesi yarı yarıya tüpün içinde kayboluyor, derken dakika geçmeden, tümüyle -yerken iki yana sallanan sıçan vücuduyla- içeri girip kayboluyor, kuyruk hariç; tüpü hızla çekip çıkarıyorum kızdan, kemirgeni içeride bırakıyorum. Çok geçmeden kuyruk bile kayboluyor. Kızın çıkardığı sesler, genel itibariyle, anlaşılmaz şeyler.

    Sıçanın kızın içine alt tarafa girdiğini gördükten bir ya da iki dakika sonra kızın bilincinin hala yerinde olduğundan, başını acıyla iki yana salladığından, gözlerinin dehşet ve şaşkınlıktan iri iri açıldığından emin olarak, elektrikli testere marifetiyle saniyeler içinde onu ikiye biçiyorum. Vızlayan dişler deri ve kas ve sinir ve kemik dinlemeden öyle hızla yarıp geçiyor ki, kız bacaklarını -kalçaları aslında, parçalanmış vajinasından geriye kalanlar- vücudundan ayırdığımı ve onları, içlerinden fışkıran kanlarla, neredeyse bir ganimet gibi havaya kaldırdığımı görecek kadar bir süre canlı bile kalıyor. Gözleri bir dakika açık kalıyor, umarsız ve gözbebekleri kayık, sonra kapanıyorlar ve sonunda, ölmeden önce, öylesine, anlamsızca burnundan içeri doğru bir bıçak sokup bıçağı alnının derisinden dışarı çıkana kadar ittiriyorum, sonra çenesinin kemiğini kırarak kesip atıyorum. Sadece ağzının yarısı var, onu da düzüyorum bir, iki, derken üç kere. Hala nefes alıp almadığına aldırmadan gözlerini oyuyorum, sonuna doğru parmaklarımı kullanarak.

    Sıçanın kafası çıkıyor önce dışarı -bir şekilde ters dönmüş karın boşluğunda- baştan aşağı mor bir kana batmış -elektrikli testere kuyruğunun da yarısını götürmüş- ta ki ayağımın altında parçalayıp öldürmek hissi gelinceye kadar ona biraz daha Brie peyniri veriyorum, sonunda da öldürüyorum. Daha sonra, kızın uyluk kemiğiyle çene kemiği fırında pişmekte, tutam tutam edep yeri kıllarını kristal bir Steuben küllüğe dolduruyorum, tutuşturunca hemen yanıveriyorlar.

    Sait Faik, "hiçbir şey fazla değil" derdi bu insanlar için; söylenip duruyor bizimki: "Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara; yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?"

    Ne yapalım, kahramanımızın tavrı bu, karışacak değiliz. Aklına takmış, devrim yapacak, yeni yönetim biçimi getirecek ülkeye. Sisteminin kayıtsız şartsız tek başkanı o olacak; "Beylerbeyi" ilan edecek kendisini, en tepedeki adam, tek adam olacak, baba adam!

    Kardeşi elektronik mühendisi, ondan rica edecek; Amerika'da doktora yapıyor ama yardımcı olacaktır, kırmaz ağabeyini, yıllardır ilk defa ondan bir şey isteyecek: Bir makine! Ama nasıl bakın: Bu makine, sürekli ülkeyi dinleyip belleğine kaydedilmiş olan belli başlı anahtar kelimeleri tarayacak. Bunları söyleyenler hemen, aman dinlemeden vurulacak. Misal, futbol hakemlerine "hocam" diyenler o an gitti! Ülkede okumaktan saçını başını dökmüş, yıllarca sürünmüş insanlara saygı duymak öyle zorlaştı ki artık sadece hakemler hoca!

    Belli başlı bulvarların çeşitli köşelerine sıkı tetikçiler konacak. İyi adamlar olacak bunlar, attığını vuran, yağız delikanlılar. Mesela iki öküz, tanımadıkları kızların peşine takılmış, ağızlarının suyu akmakta, rahatsız edici biçimde takipteler. "Vay amuğa koyim" biçiminde adinin de adisi küfürlerle böğürüyorlar. Üretilen cihaz bu arkadaşları işaret edecek; aniden kan içinde yere yığılacaklar. Oh, diyor kendi kendine. İçinin yağları eriyor. Öküzlüğe mahal verilmeyecek!

    Misal, iki kız, kafede oturmuşlar, kahvelerini almışlar, mağazalardan, giyimden, alışveriş dünyasından konuşmaktalar. Bunun yüz tane ayakkabısı varmış da ötekinin rekoru altmış yediymiş henüz. Sevgilisinden bahsederken "aşkitom" mu dedi biri: "Çat", gitti. Birden kahve fincanına kan dolacak. Ardından, onu aval aval dinleyen, her haliyle dünyaya zararlı diğer hanım kız da vuruluyor. Madem öyle beyinsizle birliktesin, sen de beyinsizsin. Acıma yok.

    Örneğe gelin: İki arkadaş bira içmekteler, konu da otomobil; ince mevzu yani. Bilirsiniz, ortalama Türk erkeğinin anladığını sandığı üç şey vardır: Kadınlar, otomobil, futbol. "Pert" mi dedi birisi, delik deşik edilecek. Öteki takım adı mı zikrediyor; yok efendim o olsa defansa şunu koyup bunu da ileri çekermiş. Sabahın köründe işyerine gelip uykusu açılmadan, çay kahve içmeden evvelsi geceki maçtan bahsedebilenler, sözü sizedir kahramanımızın: "Çat, çat, çat!" Silahlar konuşacak. "Nasıl koyduk size" şeklinde takımlara cinsiyet atfederek yaşayanlar: Allah belasını versin hepsinin; kalp nahiyesinden tek kurşun; bu iş çok kolay!

    Fakat en parlak fikrini, iki saat kadar uğraştıktan sonra metronun caddeye bağlanan merdivenlerinde buluyor: Kendi kurduğu düzen işlemeye başlar başlamaz bir kampanya başlatacak. Bahsi geçen kampanyanın ne olduğu cuma günkü gazetede açıklanacak. Tabii ülkede artık tek gazete çıkmaktadır: "Bey Sözü." Söz konusu kampanyanın açıklandığı o kutlu günde manşet rengarenk, kocaman olmalı. İyi reklamcılarla çalışmak gerek. "Yarın, memleketimizin bütün alışveriş merkezlerinde, ziyaretçilerimize sürpriz hediyeler; unutmayın, bedava!" Budur işte!

    Ertesi gün ülkedeki bütün alışveriş merkezleri bedavacı, meraklı ziyaretçilerle dolacak; yetkililer öğlen saat bire kadar bekleyecek. Sonra bu çağdaş toplama kamplarının kapıları kilitlenecek. Gaz odasından fırlayarak hızla ortalığı kaplayan zehirli gaz sayesinde, yaz kış demeksizin cumartesi pazar günlerinin tamamını alışveriş merkezlerinde geçiren aşağılık ahali öldürülecek. Böylece ülkemiz kurtuluşuna, refahına dair emin adımlarla ilerleyecektir. Kahramanımız emindir: Bu, ülkemizin ikinci Kurtuluş Savaşı olacaktır.

    Sinemada film bittiği zaman henüz yazılar başlamadan alelacele çıkanlar o an; telefonunu çok acil haber bekliyormuşçasına ışıklar henüz yanmadan hemencecik açanlar vakit kaybetmeden antraktta infaz edilecek.

    Trafikte seyrederken onun bunun karısını kızını seyrederek gün boyunca birilerini düzme hayaliyle yaşayan kamyoncular direkt yan taraflarından, tek kurşunla, sol cam kan içinde kalırcasına..

    Eşofmanını çekip Bağdat Caddesi'ne çıkarken saçlarını fönletmeyi ihmal etmeyen, plaja gittiğinde denize bile on kilo makyajla girip yüzemeyen imitasyon kızlar dizlerinden vurulup yaz sıcağında yazlık yerlerde, otantik görünmesi için camların ardında, millete gözleme açmaya..

    Ağızlarında sigaralarıyla iş makinelerini, vinçlerini, lağımcıları seyreden şapkalı amcalar enselerinden, susturucu denen güzelliği kullanarak, gürültüsüz, sakin sakin..

    Tüm pazar gününü mahalle bakkalının önünde durup ikindiye doğru kahveye, karanlık birahanelere ya da kerhaneye çöken; kendileriyle hiç ilgilenmeyen yalnız kadınlara sürekli damardan kesik atarak askıntı olan eşcinsel düşmanı abazanlar hadım edilerek..

    Taksitle, her şeyin dahil olduğu çok yıldızlı yaz otellerine gidip hayvanca yiyerek Rus kesen tatilciler asılarak.. Rus kadınlarının hepsinin orospu olduğunu sananlar elektrikle..

    Şiirlerini yayımlamayan, bira ısmarladığı halde eserlerinden bahsetmeyen, onun barında şunun meyhanesinde arkasından bin türlü laf eden eleştirmen, şair, yazar, hiçbir şey yapmadığı halde kendine aydın sıfatını yakıştıran kimseler dilleri kesildikten sonra öldürülecek, yok edilecek. Beylerbeyi, bunlardan tez vakitte kurtulacak.

    En iyisi bir kitapçıya uğrayıp yeni çıkan şiir dergilerinden birini alarak iki üç genç şaire zar atmak.. Bilgilendirmek, hayatı öğretmek amacıyla seçtiği bu gençlerin kız olmaları daha iyi olur tabi. Bu hanım kızlar on sekizi geçmemiş olurlarsa hani, daha da iyi!

    Var ya.. Onlar bir tanedir bir tane!

    abil'de azgınlaşmış insanoğlunun işlediği günahlardan yaka silken melekler allah'ın huzuruna çıkıp insanları şikayet etmişler; yüce tanrı'nın onları cezalandırmasını istemişler. allah, insanlara verilmiş olan hırs ve nefse dayalı tabiatın meleklerde olmadığını, olsaydı onların da günah işleyeceğini söyleyince itiraz etmiş ve "haşa allahım" demişler, "biz olsak günah işlemezdik."

    allah, onlara yanıldıklarını, hırs ve nefsin çok kuvvetli olduğunu ve yeryüzünde insanları baştan çıkaracak türlü güzelliklerin bulunduğunu anlatmaya çalışmış; ama ne kadar anlattıysa da saf melekleri bu işe inandıramamış. bunun üzerine iradesine en güvendikleri iki meleği seçmelerini istemiş ve onlar harut ile marut'u seçmişler ve allah bunları sınamak üzere babil'e göndermiş.

    harut ile marut gündüzleri babil şehrinde icrayı hükümet eder, geceleri de ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkarlarmış. kimse onların melek olduğunun farkında değilmiş.

    harut ile marut adlı melekler, ilk günler hiç günah işlememişler. birer su damlası kadar temiz ve berrak yaşamışlar; ellerini, gönüllerini ve zihinlerini harama uzatmamışlar. taa ki zühre gelene kadar..

    bir gün zühre adlı, yakıcı güzellikte bir kadın çıkagelmiş ve kocasından boşanmak istediğini söylemiş. gözlerinde yıldızlar uçuşan, parlak siyah saçları dalga dalga beline dökülen ve görenlerde dalından koparılmış sulu bir elma gibi kütür kütür dişleme isteği uyandıran esmer tenli bir güzelmiş zühre. gözlerinin geçici körlükle kararmasını göze almayan hiç kimse, zühre'nin yüzüne uzun süre bakamazmış.

    harut ile marut bir görüşte vurulmuşlar kadına. yüreklerini yakıcı bir sevda kavurur olmuş. ikisi birden kadınla yatmak istemişler. kadına yalvarıp yakarıyorlarmış; ama zühre razı olmamış; önce dileklerini yerine getirmelerini emretmiş. harut ile marut'un şarap içmelerini ve puta tapmalarını teklif etmiş. kadının aşkından başı dönmüş olan melekler onun her dediğini kabul etmiş, şarap içip putlara tapmaya başlamışlar. kadın gene teslim olmamış ve her gece göğe çıkarken okudukları duayı öğretmelerini buyurmuş. bunu da söylemişler ve zühre ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkınca ulu tanrı onu bir yıldız yapıp gökyüzüne asıvermiş. işte geceleri mülkünüzün üzerinde parlayan zühre yıldızı, melekleri aldatan o güzel kadındır.

    kadın kaybolunca melekler ne günah işlediklerini anlayıp pişman olmuşlar ve idris peygamber'e başvurup günahlarının bağışlanması için yalvarmışlar. yüce allah dualarını kabul etmiş ama dünya ve ahret azaplarından birini tercih etmelerini istemiş. melekler dünya azabını tercih etmişler. yüce allah da onların babil'deki bir kuyuya baş aşağı asılıp kıyamet gününe kadar azap çekmelerini buyurmuş. o tarihten beri harut ile marut bir kuyuda ters asılmış olarak kıyamet gününü bekler dururlarmış.

    Ben hiçbir zaman başkalarının zevkine ortak olmadım. Ya katı bir duygu ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. Yaşam derdi, yaşam güçlüğü. Bütün sorunların içinde en önemlisi insanlarla uğraşmak. Kokuşmuş toplumun şerri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyor.

    Vaktiyle onların arasına karışmıştım; başkalarını taklit edeyim dedim. Baktım, soytarıya dönmüşüm. Adına zevk dedikleri her şeyi denedim; gördüm ki başkalarının zevki bana yaramıyor. Her yerde, her zaman yabancı olduğumu hissettim. Diğer insanlarla aramda en ufak bir ilgi dahi yoktu. Başkalarının yaşam tarzına ayak uyduramazdım. Kendi kendime derdim ki hep: Bir gün toplumdan kaçacağım; bir köyde, gözden ırak bir yerde kendi köşeme çekilip yaşayacağım. Ama inziva hayatını şöhret için istemiyordum. Kendimi birinin düşüncesine mahkum etmek, birinin taklitçisi olmak değildi istediğim. Nihayet zevkime göre bir oda yapmaya karar verdim. Sadece kendimin bulunacağı, düşüncelerimin dağılmayacağı bir yer.

    Aslında ben tembel tabiatlıyım. Çalışıp çabalamak kof adamların işi. Kendi içlerindeki çukuru doldurmak için yoksul insanların malına mülküne sarkarlar. Benim atalarımın da içi boştu. Çok çalıştılar, çok zahmet çektiler; sonra düşünüp baktılar kendilerine ve zamanlarını tembellik içinde geçirdiler. Onların içindeki çukur dolmuştu. Sonra da bütün tembelliklerini bana miras bıraktılar. Atalarımla övünmüyorum. Zenginlerin, ensesi kalınların iki üç kuşak ötesine gidersen hepsi ya hırsız çıkar ya haydut, ya saray soytarısı ya sarraf. Atalarımızın aslını faslını iyice karıştıracak olursak sonunda gorille şempanzeye kadar gideriz. Ama bildiğim şu ki, ben çalışmak için yaratılmamışım.

    Yenilikçi geçinen sonradan görmeler, kendi zevklerine, hırslarına, şehvetlerine göre bir toplum oluşturmuşlardır. Yaşamla ilgili en küçük görevde bile onların cebri ve körü körüne bağlılık kanunlarını bir kapsül gibi yutup kabullenmek gerekir. Adına çalışmak dedikleri bir nevi esarettir bu. Herkes yaşama hakkını onlardan dilenmek zorunda. Bu muhitte sadece bir avuç hırsız, utanmaz ahmak ve manyağın yaşama hakkı var. Hırsız, alçak ve yağcı olmayan için "Yaşamasına gerek yok!" derler. İçimdeki dertleri, altında belimin büküldüğü mevrus yükü onlar anlayamaz.

    Atalarımın yorgunluğu bana geçmişti ve geçmişin nostaljisini içimde hissediyordum. Kışın uyuyan canlılar gibi inime çekilmek, kendi karanlığıma dalmak ve kendi içimde olgunlaşmak istiyordum. Karanlık odada resmin belirmesi gibi insanın içinde gizli olan şeyler de hayat koşturmacası ve kavgası içinde, o aydınlıkta boğulup ölüyor. Sadece karanlıkta ve sessizlikte görünüyor insana. Bu karanlık benim içimdeydi, onu yok etmek için boşuna uğraştım. Üzüntüme gelince, neden bir süre boşu boşuna başkalarının peşine takıldım? Şimdi anladım ki benim en değerli yanım bu karanlık ve sessizlikmiş. Bu karanlık her canlının yaratılışında var. Yalnız inziva halinde, kendi içimize döndüğümüz zaman, dış dünyadan uzaklaştığımız zaman bize görünüyor. Ama insanlar hep bu karanlık ve inzivadan kaçmaya çalışıyor. Ölüm sesine kulaklarını tıkıyorlar, kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ediyorlar. Mutasavvıflar ne demiş: "Hakikat nuru bende tecelli ediyor." Bense aksine, Ehrimen'in inişini bekliyorum. Şimdi olduğum gibi kendi içimde uyanık kalmak istiyorum. Düşünceleri aydınlatan parlak ve kof cümlelerden iğreniyorum. Hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğimi yitirmek istemiyorum.

    Sadece bu odada, kendi içimde yaşayabiliyorum ve güçlerim heder olmuyor. Bu karanlık ve kızıl aydınlık benim için gerekli. Arkamda pencere bulunan bir odada oturamam. Düşüncelerim dağıldığı için aydınlıktan da hoşlanmıyorum. Güneşte her şey şımarıklaşıyor, sıradanlaşıyor. Korku ve karanlık güzelliğin kaynağıdır. Bir kedi gündüz aydınlığında sıradan bir varlıktır. Ama geceleyin karanlıkta gözleri ışıldar, tüyleri parlar, hareketleri gizemli bir hal alır. Gündüz keyifsiz olan ve üstüne örümcek ağı örülen bir çiçeğin etrafında geceleyin sırlar dalgalanmaya başlar; kendine özgü bir anlam kazanır. Aydınlık bütün canlıları uyanık ve dikkatli tutar. Karanlıkta ve loş ortamda her yaşam, sıradan her şey gizemli bir havaya bürünür, kaybolan tüm korkular uyanır. Karanlıkta insan uyur; ama işitir. Şahsı uyanıktır ve gerçek hayat o zaman başlar. İnsan yaşamın adi ihtiyaçlarına karşı müstağni kalır, manevi alemleri kat eder, farkına varamadığı şeyleri hatırlar.

    Kim ne derse kendisine aittir. Herkes için geçerli olan tek gerçek, bu kişidir. Hepimiz farkında olmadan kendimizden söz ederiz. Hatta yabancı olduğumuz konularda kendi duygularımızı, gözlemlerimizi başkasının ağzından söyleriz. İşin en zor yanı, kişinin her şeyi olduğu gibi söyleyebilmesidir.

    Zevkime ve isteklerime göre rahat bir yer hazırlamayı arzu ederdim hep. Başkalarının yaptığı yerler işime yaramıyordu. Kendi içimde, kendimde olmak istiyordum. Bunun için bütün mal varlığımı paraya çevirdim. Buraya geldim ve bu odayı istediğim gibi yaptım. Bütün kadife perdeleri ben getirdim. Bu odanın her ayrıntısıyla ben ilgilendim. Tek unuttuğum, gaz lambası için kırmızı abajurdu; onu da bugün getirdim. Yoksa ne odamdan çıkmak ne biriyle konuşmak isterim. Hatta hangi durumda olursa olsun, yatarak veya oturarak içebilmek ve yemek hazırlamak zorunda kalmamak için besinimi de sütle sınırlandırdım. Fakat ahdettim kendi kendime. Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim. Bu gece, kendi odamda uyuyacağım ilk gece. Ben muradına kavuşmuş mutlu bir insanım. Mutlu bir insan; tasavvur etmesi ne kadar zor! Hiç düşünmezdim; ama şimdi ben mutlu biriyim!

    Sizin aradığınız hal, ceninin ana rahmindeki halidir. Koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette vurur. Yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. Bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir. Orada insan kendinde, kendi içinde yaşar. Belki bir anlamda ihtiyari ölüm değil midir?

    İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru.

    Bedrana, dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.

    "Ben yatacağım" dedi.

    Naif, başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.

    "Tandıra ataş bas" dedi. "Bu gece, o mesele çözümlenecek."

    Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi:

    "Viş" dedi. "Ne meselesiymiş? He.. Gözünün yağına kurban olduğum, gene indirip kaldırma."

    Başı öne düştü Bedrana'nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.

    Naif, tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana'nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. "Hıı" demişti Naif. "Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik gayri."

    Naif, odanın kapısını açtı. Geceyi, kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.

    Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutlarını yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.

    Eşitlikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.

    Naif, tandıra sokulduğunda, Bedrana'nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.

    "Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?" diye sordu Naif ansızın.

    Bedrana'nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.

    "Senden korkmaya başlamışam" dedi. "Gözlerin, benden bir şey alacakmış gibisine."

    "He.." dedi Naif. "Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı."

    "Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan."

    Naif, yüzünü buruşturdu.

    "Günlerin ardı yitti" dedi. "Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne.."

    "Suç bende mi ağam? Zorla oldu. Obada bilmiyen var mı işin esasını.."

    Naif, kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.

    "Korkma ulan" dedi Naif, güvenilir bir sesle. "Vurmıyacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin'i değilim ben. Onun başına gelenleri unutmamışam. Şeherde hak-hukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri."

    Bedrana, bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen:

    "Eyi ya" dedi. "Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkamam, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?"

    Naif bağırdı ansızın:

    "Hani, nerde hökümat?"

    Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.

    "Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışısın hele.."

    "Allahın günü çok, gözü yassı. Hem, atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin'i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyi ile kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, şeher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?"

    Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana, boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.

    Naif, kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.

    Naif'in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana, tuttuğu nefesini, rahatlayıp boşaltıverdi.

    Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif'in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.

    Bedrana da halkayı gördü. O, biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.

    Naif, pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana'ya sordu:

    "İster misen" dedi. "Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?"

    Bedrana, kocasına bir daha yanaştı.

    "Bu da sorulur mu ağaların paşası" dedi. "Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim."

    Naif, gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.

    "Bak, avrat" dedi. "Ben iğnenin deliğinden Hindistan'ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, hemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağam ki, şaşarsan. Heyyof, demelisen, aklına, cümle alem kurban olsun demelisen."

    "Off.. Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte.. Eee?"

    "Asılacaksan."

    Dışarıda yağan kar, sanki Bedrana'nın yüreğine yağdı ansızın.

    "Bu da ölmek" dedi. "Sevinmek niye?"

    Naif, başını iki yana salladı umut verircesine:

    "Yalandan kız" dedi. "Yalandan asacaksan sen seni."

    "Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam."

    "He.. Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni, ben bağışlasam baban, kardaşın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden."

    Bedrana, can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra, tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.

    "Bak Bedraney" dedi. "Obamızda, şehre benziyen heç bir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin'ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, mademki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmıyacaktın, karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter. Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi Bedraney, anlamışam ben?"

    Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.

    "Kalın urganımız var mı?" diye sordu.

    Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.

    "Var" dedi, lif lif olmuş bir sesle. "eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana."

    "Getir" dedi Naif. "Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan. Şimdi bir sefer sınıyalım hele."

    Bedrana, ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu.

    "Yalandan da olsa korkmuşam" dedi. "Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin."

    Naif, bacaklarına sarılı kolları çözdü.

    "Biliyem" dedi. "Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorla morla baban, kardeşin gene de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmışlar. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin'i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de seni öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okuryazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş."

    Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.

    "Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?" diye sordu.

    "'Bilmemek özür değil' demiş."

    "Sonra, ağama kurban?"

    "Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi."

    "Eee?"

    "Ne esi?"

    "Heç.. Yani.. Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama.. Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin şeher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

    Naif, sözcükleri dışarıya vermedi. Uzunca bir süre aklında tuttu.

    Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa, ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremiyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naif'in ve Bedrana'nın gönlünden çoktan silinmişti.

    Bedrana, bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.

    "Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

    "Bak Bedraney" dedi. "Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı yaldatacağam hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten, yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören, duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hüda rıza göstermedi diyecek. Sonunda, atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince.."

    Naif sustu. Bedrana sabırsızdı ama.

    "Eee" dedi. "Ya yeşil yakalı ağa?"

    "Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele."

    Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif, omzuna dokundu yumuşacık.

    "Yalancak ölmeye bile nazlanisan" dedi. "Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan Bedraney. Di, nazlanma ha.."

    "Karayazım" dedi Bedrana, duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.

    Naif, her şeyi daha önce planlamış gibi, kaşla göz arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.

    "Hadi, Bedraney" dedi. "Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu boynuya göre halkala emme."

    Bedrana'nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O, bunun bir oyun olduğunu bildiği halde, bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.

    "Can şirinmiş" dedi. "Yalandan da olsa korkmuşam. Düğümü sen at. Çangala sen geçir."

    "Olmaz" dedi Naif bilmişçesine. "Her bir şeyi kendi elinlen ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri burda."

    Bedrana, urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif, karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana, gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra, yere inmek istedi.

    "Olmaz" dedi Naif. "Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan."

    Naif, bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.

    "İyi" dedi Bedrana yumuşak bir sesle. "Sabah olsun, takaram boynuma. Yalandan olduktan sonra.."

    Naif, engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.

    "Sabah olanda asılacaktım, hani ya?" dedi Bedrana, tekrardan.

    Naif, sözcükleri tez tez sıraladı.

    "Doğru söylisen Bedraney" dedi. "Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm."

    Gerçekten celanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu kara-ak ışıklar henüz.

    Bedrana, halkayı çenesinin altına getirdi.

    "Böyle mi olacaktı ağam?" dedi.

    "Biraz daha kaydır" dedi Naif, çapaklı bir sesle. "Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle.."

    Bedrana, halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif'in bakışlarıyla buluştular.

    Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün, horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından, Bedrana'nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.

    * Alıntılanan öykü, kitapta "Bedrana" adıyla yer almaktadır.
    ir roman yazdım. Üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.

    Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

    "Biz telif roman neşretmiyoruz" dediler.

    "Bir kere okuyun!"

    "Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."

    Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var" der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.

    Başka birine götürdüm. O da, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.

    Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikayeler aparıp Johnson'u Ahmet, Martha'yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?

    Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York'un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikanca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına; Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.

    "Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.

    "Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?"

    "Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."

    Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana, "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.

    Sarıldım kaleme:

    "Mark Obrien'in son şaheseri: 'Struggle for Life'

    Amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'Hayat Kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."

    Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi. Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikaye. Derken 40 yaşında ilk hikayesini "Let Us Kiss" dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..

    Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu Mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.

    Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.

    Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.


    Bir solukta okudum çok teşekkür ederim

    Mobilden giren var kardeş, insaf yahu.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________




  • quote:

    Orijinalden alıntı: Tsuda


    quote:

    Orijinalden alıntı: Uberior

    Kalkan

    Yarbay olmuşsun kalkan almayı öğrenememişsin.

    Uzun zamandır almıyordum yeteneklerim körelmiş knk
    _____________________________
  • quote:

    Orijinalden alıntı: AurorAbeam

    quote:

    Orijinalden alıntı: Röntgenci.


    quote:

    Orijinalden alıntı: AurorAbeam

    Spora başla, yediklerine çeki düzen ver. Şu anda 25 yaşında olan ve senin zamanında senden daha kilolu olan bir abinden tavsiye. Hayat eziyet oluyor her yönüyle, dikkat et kendine.

    Yemeği azaltamıyorum spora vaktimde yok
    Bende memnun değilim ama durum bu işte

    Niye azaltamıyorsun? Ne demek azaltamıyorum? İraden, beynin yok mu senin arkadaşım?

    Vaktim yok derken? Okuldan sonra işe falan gidiyorum dersen anlarım ama sadece okula gidip geliyorsun; kusura bakma ama üşengeçsin ve toto büyütüyorsun. Kesin online oyunlara falan takılmışsındır.

    Okuldan gelip üstümü değiştirene kadar saat 4 oluyor. Zaten vücudum hımbıl olduğu için hareket edecek halim kalmıyor. Yemeği azaltma konusunda ise tamamen haklısın iradem düşük bu konuda. Yaza kadar ideal kiloya ulaşmam lazım. Çünkü yazın tişört giyiyorum memeler çok kötü duruyor
    Varsa tavsiyen sonuna kadar açığım.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    Güzeldi Geçti Yaşandı Bitti




  • quote:

    Orijinalden alıntı: Berkham

    Don't 2000

    99

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    Güzeldi Geçti Yaşandı Bitti
  • 
Sayfa: önceki 12
Sayfaya Git
Git
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.