DonanımHaber'de AraYENİ GELİŞMİŞ ARAMA
ForumBu Bölümde Ara
Yeni DH Portal arayüzümüz herkese açık ALFA sürümüne girmiştir, siz de bu deneyime davetlisiniz. Gizle Detaylar ve Geri Bildirim
Bilim/Kültür Haberleri....
Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
1 Misafir Kullanıcı
806
Cevap
1
Favori
101.309
Tıklama
Tüm Forumlar >> Kültür ve Bilim >> Kültür, Güncel ve Tarih >> Güncel >> Bilim/Kültür Haberleri....
Sayfaya Git:
Sayfa:
Giriş
Mesaj
    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      21 Ağustos 2006 16:05:01
      Nöronların yerini alan beyin hücresi



      Bilim insanları, beyinde çok sayıda bulunan bir hücreyi, sinir hücresi nöronların yerini alabilecek şekilde dönüştürmenin yolunu buldu.

      Nöral progenitör hücreler; yeşil alanlar destek işlevli hücreleri ve kırmızı bölgeler ise normalde kök hücrelerde bulunan proteinleri gösteriyor. Mavi alanlar ise hücrelerin çekirdeği.

      NEW YORK - Bir başka hücrenin yerine geçebilme özelliğinin sadece kök hücrelere özgü bir özellik olduğu düşünülüyordu. Kök hücreler ise, sadece bebeklik döneminde elde edilebiliyor ve bu hücreler üzerinde yapılan araştırmalar henüz emekleme evresinde. Ancak, yeni bir araştırma bol sayıda bulunan bir beyin hücresi türünün de, başka beyin hücrelerin yerine geçebildiğini kanıtladı. Hasarlı beyin dokularını onaracak tedaviler geliştirilmesi için yeni tekniğin, insanlar üzerinde denenmesi gerekiyor. Araştırmacılar, bir orijinal hücrenin 10 katrilyon türev beyin hücresine dönüşebileceğini, bu rakamın da 50 milyon yetişkin insan beynine yeteceğini belirtiyor.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yarbay
      2825 Mesaj
      22 Ağustos 2006 00:33:49
      ne yani unuttuklarımız da geri getiriler o zaman hatta bilmediklerimizi yani doğumdan öncesini
      ayrıca rüyalarımızıda ohaaaaaaaaaaaaa bu cok buyuk bir şey abi düşün rüyalarını baştan sona hatırlatıyorlar kim bilir neler gördün dimi bazen eğlanceili olur da

      soyle bir sey var bir ruya 1 dk suruyorsa yada daha kısa vede biz 8 saatin ustunde uyuyorsak yaklaşık olarak gunde 500 ruya atlıyoruz en az hemde ve bu ruyaların bazıları da obur dunyada oluyor yani obur dunyayı görüyoruz ama hatırlamıyoruz yaonlar gari geliyor

      offfffffffffffffffffffffffffff hll olsun ama bu uygulamaya gecerse belki MÜSLÜMAN olurlar



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

      Üniversiteyi bitirene kadar free trial, sonra pay-to-win'e dönüyor hayat. Kollayın kendinizi iyi level kasın yoksa boss'lara yem olursunuz.
    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      22 Ağustos 2006 11:10:31
      Evren 2 Milyar Yıl Yaşlandı

      Revize edilmiş Hubble Sabiti’ne dayanan yeni bir araştırmaya göre, evren varsayıldığından yüzde 15 oranında daha yaşlı ve daha büyük olabilir.

      ABD’deki Carnegie Enstitusü uzmanı Alceste Bonanos, Havai’deki Keck-II teleskobuyla Triangulum Galaksisi’ndeki birbirlerinin etrafında 5 günde bir dönen ikiz yıldızları gözlemledi. Gözlem ekibi, ışık, sürat ve ısı ölçümleri alarak bu yıldızların gerçek parlaklığını hesapladı. Yıldızların gerçek parlaklığı ile gözlemlenebilir parlaklığı arasındaki farkı kağıda döken uzmanlar, bu galaksinin 3.14 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğu sonucuna vardı. Bu rakam, galaksinin aslında bilinenden yarım milyon ışık yılı daha ötede olduğunu gösteriyor.

      Astronomik mesafeleri hesaplamak uzmanlar için her zaman karmaşık hesaplar gerektiren bir uğraş. Görece uzak ve parlak nesneler, yakındaki ve daha az parlak nesneler gibi görünebiliyor ve bunu matelatikle ortaya koymak her zaman mümükün değil. Astoromlar, bu nedenle farklı ve birbirinden bağımsız yöntemler kullanarak mesafı hesabı yapıyor. Mesafesi sabitlenen bir nesne daha sonra yeni nesnelerin hesabında ölçek alınıyor.

      ÖLÇEK REVİZE OLUNCA, TAHMİNLER DEĞİŞTİ Bilim insanları, ikiz yıldızları ise ölçek almayı tercih ediyor. Almanya’daki Erlangen-Nuremberg Üniversitesi uzmanı Norbert Przybilla, Keck-II teleskobuyla gözlemi yapılan ikiz yıldızların ise, şimdiye dek ölçek alınan en uzak yıldızlar olduğunu ifade ediyor. Przybilla, bu ikiz yıldızları temel alarak evrenin genişlemesini yeniden hesapladı.

      Evrenin yaşı ile ilgili hesaplamalar, evrenin genişlemesini gösteren Hubble sabitine dayanıyor. Przybilla, Hubble sabitine dayalı hesapların yaklaşık yüzde 15 civarında eksik olduğunu düşünüyor. Bu evrenin yüzde 15 daha yaşlı ve tabiatiyle yüzde 15 daha geniş olduğu anlamına geliyor. Tahminlere göre evren 13.7 milyar yaşındaydı. Przybilla, yeni araştırmaya göre evrenin 15.8 milyar yaşında olduğunu öne sürüyor.



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

      Tanrı karşıma dikilse,bir elimde gerçekler var,diğer elimde gerçeklere götüren yol var dese,gerçekler sende kalsın,bana gerçeklere götüren yolu ver derdim.
    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      24 Ağustos 2006 01:03:06
      Topraktaki cıva yangınla açığa çıkıyor



      Alaska ve Kanada’daki orman yangınlarının, bu bölgelerde toprakta saklı duran insan sağlığına zararlı cıvanın atmosfere karışmasına neden olduğu belirtiliyor.

      NEW YORK - Türkiye’nin Güney sahillerinde 7 yerde çıkan orman yangınlarında hektar ağaç kül oldu; komşu Yunanistan ve diğer Akdeniz ülkesi İspanya’daki yangınlarda da binlerce hektar ormanlık alan yok olmuştu. Orman yangınlarının ekosisteme zararları ancak aylar sonra anlaşılabiliyor. Alaska ve Kanada’nın batısında 2004 ve 2005’te meydana gelen tarihin en büyük orman yangınlarını mercek altına alan ABD’li ve Kanadalı bilim insanları, son yıllarda artan yangınların daha çok cıvanın atmosfere karışmasına neden olacağını belirtiyor.

      Atmosferde artan cıva oranı insan beynine zarar verebiliyor ve doğumda çeşitli biyolojik bozukluklara neden oluyor. Cıva, özellikle kömür veya yakılmasıyla açığa çıkıyor ve atmosferi kirleten ve insan sağlığına direkt zehirleyici etkisi olan bir element. Tıbbi ve diğer birçok üründe 1990’lı yıllara kadar kullanılan cıvanın yerine artık insan sağlığına zararı olmayan alternatif maddeler konuyor.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      24 Ağustos 2006 01:05:31
      Karıncanın çenesi avını affetmiyor



      Bilim insanları, Orta ve Güney Amerika’da yaşayan bir karınca türünün hayvanlar alemindeki en öldürücü çeneye sahip olduğunu vurguluyor.

      İSTANBUL - Bilimsel adıyla, Odontomachus bauri türü karıncalar çenelerini saatte 125 ila 233 km hızla kapadığı ortaya çıktı. Bu araştırmayla birlikte dünyanın en sert çenesi rekoru, karideslerden karıncalara geçmiş oldu.

      Araştırmayı yürüten University of California-Berkeley profesörü Sheila Patek, Odontomachus bauri türü karıncaların çenelerini kapadıklarında güçten dolayı geri sektiklerini ve bunun da düşmanından uzaklaşmasına yaradığını belirtiyor. Bilim insanları, Odontomachus bauri karıncalarının çene kapamalarını video görüntülerini alarak, ölçümler yaptı. Ölçümlerde çenenin ortalama kapanış süresinin 0.13 millisaniye olduğu tespit edildi. Bu süre, insan gözünün kırpmasının yaklaşık 2.300 katı bir hıza işaret ediyor.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      24 Ağustos 2006 01:07:34
      Kuş gribi virüsü H5N1.
      ABD, grip virüsü veritabanını kamuya açtı



      ABD Sağlık Bakanlığı yetkilileri, 650 tür grip virüsünün genetik kodlarını kamuya açtı.

      ATLANTA - ABD’de kamu hastalıklarıyla mücadele eden The Centers for Disease Control and Prevention, grip virüslerinden oluşan veritabanını, diğer ülkelerdeki uzmanların da yararlanması için kamuya açıldığını duyurdu. Veritabanında yer alan virüs türleri, ABD sınırları içinde görülen grip virüslerini kapsıyor. Bu virüsler içerisinde hayvanlardan insanlara geçebilen kuş gribi H5N1 gibi birçok tür bulunuyor. Genbank adlı veritabanı ABD’nin en büyük araştırma merkezlerinden Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nda bulunuyor.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      25 Ağustos 2006 17:29:55
      Rus matematikçi şöhretten kaçıyor



      Matematik dünyası, Rus matematikçi Perelman’ın prestijli Fields Madalyası’nı kazandığı halde reddedeceği dedikodularıyla ayakta.

      İSTANBUL - Matematik biliminin Nobel’i kabul edilen Fields Madalyası, her dört yılda bir alanında en büyük etkiyi yapan genç matematikçilere veriliyor. 22 Ağustos Salı günü Madrid’de düzenlenecek törende, İspanya Kralı 1. Juan Carlos bu ödülü yüzyıllık Poincaré Önermesi’ni kanıtlayan Rus matematikçi Grigori Perelman’a vermesi bekleniyor. Ancak, bu ödülü alacağına kesin gözüyle bakılan Perelman, St.Petersbourg Steklov Enstitüsü’ndeki görevinden istifa ederek kayıplara karıştı.

      Perelman’ın matematikle ilgili bir hayalkırıklığı yaşadığı, psikolojik olarak zor bir dönemde olduğu matematikle ilişkisini kestiği belirtiliyor. Perelman’ı tanıyan Oxford Üniversitesi profesörlerinden Marcus du Sautoy, “Kimse onun nerede olduğunu bilmiyor” diyor.

      Perelman, matematiğin en ünlü problemlerinden Poincaré Önermesi üzerine yaptığı çalışmalarla bilim dünyasında üne kavuşmuştu. 1904 yılında Fransız matematikçi Henri Poincaré’nin ortaya attığı bu önerme, ortası delikli yuvarlak bir çöreğin, (kesilmeden veya yırtılmadan) eğilerek veya uzatılarak küre şekline getirmenin mümkün olup olmadığı sorusunu irdeliyor. Önerme şu yargıya varıyor: Üç boyutlu bir küre, esasen deliksiz tek üçboyutlu bir alandır.



      EŞİ GÖRÜLMEMİŞ RED

      Perelman’nın bu önerme için bulduğu ve 2002’de yayımlanan kanıdı, her ne kadar matematikçilerce henüz resmen kabul edilmediyse de yaratıcılığı sayesinde hayranlıkla karşılandı. Birçok uzmana göre, Perelman’ın kanıtı muhtemelen doğru, ancak bunun bilim çevrelerinde kabul görmesi yıllar alabilir.

      Poincaré Önermesi, aynı zamanda Boston’daki Clay Matematik Enstitüsü’nün 2000 yılında ortaya koyduğu Millenium Prize ödüllerinden birinin de konusu. Enstitü, ilk doğru kanıdı bulan kişiye 1 milyon dolarlık bir ödül verecek. Önermeyi çözen Perelman, madalyalar veya para ödülüyle pek ilgilenmediğini yakın çevresine sızdırmıştı.

      LANETLİ ÖDÜL FIELD’S MADALYASI

      Fields Madalyası reddedilirse, bu tarihte bir ilk olacak. Alman matematikçi Alexander Grothendieck 1966 yılında, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da gerçekleştirdiği askeri müdaheleye tepki olarak bu ödülü Moskova’da almayı reddetmiş, ancak daha sonra kabul etmişti. Sonrasında bazı kişisel buhranlar yaşadığı söylentileri çıkmış, nitekim Grothendieck de matematikle ilişkisini kesmişti. Grothendieck, bugün Pirene Dağları’nda küçük bir ülke olan Andorra’da münzevî bir hayat sürdüğü tahmin ediliyor.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      02 Eylül 2006 10:50:06


      Astronomlar ilk kez bir süpernova patlamasını direkt olarak gözlemledi. 440 milyon ışıkyılı uzaklıktaki yıldız çökerken, Güneş’in 10 milyon kere milyar katı enerji saçtı.NASA’nın uzayda gama ışınlarını yakalayan Swift aracı ve yeryüzündeki güçlü teleskopların işbirliğiyle yapılan gözlemde, bir yıldızın ölümü görüntülendi. İlk olarak Swift uzay aracı, patlamayla açığa çıkan enerjiyi 18 Şubat günü yakaladı. Swift’in ilk X-ışınlarını farketmesini üzerine, yeryüzündeki astronomlar bir süpernova patlaması gerçekleşeceği sinyalini alarak, teleskopları uzaya çevirdi. Yıldızın süpernovaya dönüşmesiyle, çöken yıldızın tüm enerjisi gama ışınımı patlamaları halinde uzaya yayıldı. Süpernova, büyük ve yaşlı yıldızların kendi içine patlamasıyla oluşuyor.Gamma ışınımları evrendeki en güçlü ve şiddetli ışınım kabul ediliyor. Çöken bir yıldızın saldığı gamma ışınımının sadece bir kaç saniyesi, Güneş’in 10 milyar yılda saldığı tüm ışınımdan daha kuvvetli. Gama ışınımları birkaç milisaniye ile 1 dakika arasında bir zaman sürüyor. Gözlem adı GRB060218 yıldızın durumu ise biraz farklı, zira gamma ışınımı 33 dakika sürdü.

      BOYUNDAN BÜYÜK İŞLERE KALKIŞAN YILDIZ

      Swift uzay aracını yöneten astorom İngiltere’deki University of Leicester uzmanı Paul O’Brien, yıldızın nötrona dönüşürken çıkardığı gama ışınımının enerjisini, “Güneş’in 10 milyon kere milyar katı” olarak ifade ediyor. Bu rakam, normal süpernova değerlerinin ancak 100’de 1’ine denk düşüyor.Gözlemi yapılan yıldızın, süpernovayı oluşturacak gerekli kütleden daha az bir kütleye sahip olduğu düşünülüyor. Gamma ışınımı, kara deliğe dönüşecek büyüklükteki yıldızların çöküşü sırasında açığa çıkıyor. Normalden daha düşük kütleli yıldızlar ise nötrona dönüşüyor. Görece küçük bır yıldızın gama ışınımı salarak nötrona dönüşmesini ise, astronomlar çekirdeğindeki magnetar adı verilen manyetik alanın yarattığı manyetik enerjiye bağlıyor.

      O ARTIK BİR NÖTRON

      Gözlemi yapan Almanya’daki Max-Planck Enstitüsü uzmanı Paolo Mazzali İngiliz bilim dergisi Nature’da yayımlanan makalesinde, “Gözlemlerimiz yıldızın çöktüğü anı kapsıyor, dış kabuğu açılıyor, kütlesinin çoğunluğu yok olurken geriye sadece artığı kalıyor. Bu geriye kalan artık nötron yıldızı oluyor” diye yazdı. Çöken yıldızda, gama ışınlarını müteakiben iki milyon derece sıcaklıkta bir gaz bulutu kaldı. Astroromlar, her süpernovanın gamma ışını patlaması yaratmayacağını vurguluyor, ancak hangi süpernovanın bu etkiyi nasıl yarattığı bilinmiyor. 440 milyon ışık yılı uzaklıktaki GRB 060218 süpernovası şimdiye dek gözlemi yapılan ikinci en yakın süpernova. Gözlemi yapılan Dünya’ya en yakın süpernova SN 1987A, 165.000 ışık yılı uzaklıktaydı.



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

      Tanrı karşıma dikilse,bir elimde gerçekler var,diğer elimde gerçeklere götüren yol var dese,gerçekler sende kalsın,bana gerçeklere götüren yolu ver derdim.
    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      02 Eylül 2006 10:54:17


      Satürn'ün uydusu Titan yüzeyinde metanın sürekli olarak bulunması, gazın mikroorganizmalar tarafından üretildiği ve tazelendiği fikrini besliyor. Titan'da yaşam varsa, insanoğlu çok kısa bir zamanda bunun yanıtını alacak. Satürn'ün uydusudaki mikrobiyolojik yaşama dair kimyasal ipuçları Avrupa Uzay Dairesi'nin gönderdiği Huygens aracından gelecek verilerde saklı. Titan'ın yüzeyinin yüzde 5'i metandan oluşuyor. Bilim insanları bu metanın bir kısmının metan salgılayan mikroplar tarafından üretildiğini düşünüyor. NASA Ames Research Center'dan Chris McKay ve Strasbourg'daki Uluslararası Uzay Üniversitesi'nden Heather Smith, birçok bilim insanı gibi uydu yüzeyindenki metanın önemli bir kısmının mikroplar tarafından üretildiğini düşünüyor. Titan yüzeyinde varlık süren mikropların hidrojen soluduğu ve atmosferdeki organik moleküllerden beslendikleri düşünülüyor. Çeşitli organik maddeler arasında da, anlamlı miktarda metan salgılamalarını sağlayacak kadar besin değeri yüksek olan asetelini yedikleri tahmin ediliyor. McKay ve Smith, Titan'da metan üreten mikropların hidrojen soluması durumunda, hidrojenin uydunun yüzeyinde atmosferin diğer bölgelerine 1000'de 1 oranında azalmış olması gerekiyor. İşte Titan'ın yüzeyi ile atmosferi arasında hidrojen seviyesi farkı, hidrojen soluyan mikroorganizmalara kanıt olabilecek. Huygens aracındaki gözlem cihazları bu noktada devreye girerek, Dünya'ya ulaşan verilerden hidrojen moleküllerinin sayımı yapılacak. Hidrojenin Titan atmosferinin alt ve üst kısımlarındaki sayımı ve farkı metan üreten mikropların



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

      Tanrı karşıma dikilse,bir elimde gerçekler var,diğer elimde gerçeklere götüren yol var dese,gerçekler sende kalsın,bana gerçeklere götüren yolu ver derdim.
    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      02 Eylül 2006 11:03:28
      Y kromozomu yok oluyor.....


      Erkek cinsiyetini belirleyen Y kromozomunun yavaş yavaş yok olduğu ortaya çıktı. Evrim sürecinde dış görünümde de değişiklikler bekleniyor. Araştırmalar Y kromozomunun artık üçte iki oranında küçüldüğünü ve kendini yenileme yetisini kaybettiğini gösteriyor. Bilim adamları konuyla ilgili farklı yorumlar yapsa da gelecekte erkek kısırlığının artması, beklenen en önemli sonuçlardan biri. Hatta son olarak haziran ayında Berlin'de yapılan Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyoloji Topluluğu Kongresi'nde (European Society of Human Reproduction and Embryology Congress-ESHRE) "Y kromozomu kayboluyor mu?" konulu sunumda, erkeğin dış görüntüsünün bile bu nedenle değişeceği iddia edildi. Erkeklik yok mu oluyor? Y kromozomunun küçülmesinin anlamı ne?Prof. Dr. Teksen Çamlıbel'le bu konu hakkında konuştuk...

      Y kromozomunun küçüldüğü nasıl anlaşıldı?
      İnsanlarda 23 kromozom vardır. 22 tanesinin cinsellikle ilgisi yok. 23'üncüsü de X ya da Y oluyor. XX olursa kadın, XY olursa erkek demektir. Fakat yapılan incelemelere göre anlaşılıyor ki Y kromozomu, evrim sürecinde kendini yenilemekten giderek aciz hale geliyor. Y kromozomu uzun yıllar içinde ufak bir kısmını yavaş yavaş kaybediyor. Zaten X kromozomuna baktığınızda, üzerinde yaklaşık 1800 gen olduğunu görüyorsunuz. Y'de ise 300 civarında gen var. Eskiden bunlar aynı boydaymış. Yani Y kromozomu küçülüyor.

      "Y kromozomu bitiyor mu? Bu ne zaman duracak, ne zaman bitecek?" gibi birtakım hesaplar yapılıyor. Belli bir zaman sonra Y'nin kaybolma ihtimali olduğu ve Y kromozomu sarmalının tamamen yok olacağı üzerinde duruluyor.

      Cinsiyet, erkek ve kadın ne olacak?
      Tahmin edilen şu; Y kromozomu kayboluyor ama onun bazı görevleri diğer genler tarafından üstlenilecek. Döllenme, tabiatta mecburen olması gereken bir şey. Erkeğin de gebe kaldığı denizatı gibi örnekler var. Ama şimdilik bildiğimiz kadarıyla insanda bir şekil değişikliği olacak.

      "Erkeğin huyunda suyunda bazı değişiklikler olacak" Dış görünüşü nasıl etkileyecek? Erkeğin dış görünümünde, huyunda suyunda mutlaka değişiklikler olacak. Ne şekilde olacağı biraz hayal dünyasına kalmış bir şey. Ama gerçekten evrim bir süreç ve sonununda Y kromozomu kalmayacak. Son kongrede evrimini tamamlamış, Y kromozomu yok olmuş canlı olarak bir fok balığı cinsi gösterildi. Dölleniyor, çiftleşiyorlar ama dış görünüşleri aynı. Erkekle dişi ayırt edilemiyor birbirinden.

      Yani tipik özelliklerini yitirecekler mi?
      Y kromozomu yok olacak derken bir tarafı kopuyor, başka bir kromozoma yapışıyor. Örneğin başka bir kromozoma eklenince bu kromozom başka genlerle etkileştiği için, erkekler kadın gibi bıyıksız ya da çok az bıyıklı bir hale geliyor. Erkek özellikleri böyle yavaş yavaş kaybolacak.

      Bu oluşumun sonuçlarını günümüzde görüyor muyuz?
      Bunun şu anda da birtakım eksikliklerini görüyoruz. Örneğin sperm sayısı azalıyor. 100 yıl öncesine nazaran yarı yarıya bir fark söz konusu. 60, 80, 100 milyon gibi sperm sayılarını artık hiç görmüyorum diyebilirim. Tabii çevresel faktörlerden, sigaradan, çok çalışmaktan olduğu gibi, evrimsel olarak Y kromozomunun küçülmesinin getirdiği bir etki de var.

      Kısırlık oranlarında artış var mı?
      İnfertilite hem erkekte hem de kadında artıyor. Kadınlardakini daha çok yaşa bağlıyoruz. Sperm sayısındaki bu azalma, günün birinde kısırlığın artmasına yol açacak.

      Y kromozomunun dezavantajı ve buna karşılık X kromozomunun avantajı nedir? Onda küçülme-kaybolma neden olmuyor?
      Y kromozomunda, her bölünmede kendini yeterince tamir edememesinden kaynaklanan bir kayıp var. Zaten sperm sayısının buna bağlı olarak azaldığı söyleniyor. X kromozomu ise kendini daha iyi onarabiliyor, yenileyebiliyor. Y koruyamıyor kendini; ufak bir kırığı düzeltemiyor. Y kromozomu daha küçüktür. X'in altıda biri kadar.



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

      Tanrı karşıma dikilse,bir elimde gerçekler var,diğer elimde gerçeklere götüren yol var dese,gerçekler sende kalsın,bana gerçeklere götüren yolu ver derdim.
    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      02 Eylül 2006 11:14:35
      Bir yıldızın çöküşü görüntülendi



      Astronomlar ilk kez bir süpernova patlamasını direkt olarak gözlemledi. 440 milyon ışıkyılı uzaklıktaki yıldız çökerken, Güneş’in 10 milyon kere milyar katı enerji saçtı.

      İSTANBUL - NASA’nın uzayda gama ışınlarını yakalayan Swift aracı ve yeryüzündeki güçlü teleskopların işbirliğiyle yapılan gözlemde, bir yıldızın ölümü görüntülendi. İlk olarak Swift uzay aracı, patlamayla açığa çıkan enerjiyi 18 Şubat günü yakaladı. Swift’in ilk X-ışınlarını farketmesini üzerine, yeryüzündeki astronomlar bir süpernova patlaması gerçekleşeceği sinyalini alarak, teleskopları uzaya çevirdi. Yıldızın süpernovaya dönüşmesiyle, çöken yıldızın tüm enerjisi gama ışınımı patlamaları halinde uzaya yayıldı. Süpernova, büyük ve yaşlı yıldızların kendi içine patlamasıyla oluşuyor.

      Gamma ışınımları evrendeki en güçlü ve şiddetli ışınım kabul ediliyor. Çöken bir yıldızın saldığı gamma ışınımının sadece bir kaç saniyesi, Güneş’in 10 milyar yılda saldığı tüm ışınımdan daha kuvvetli. Gama ışınımları birkaç milisaniye ile 1 dakika arasında bir zaman sürüyor. Gözlem adı GRB060218 yıldızın durumu ise biraz farklı, zira gamma ışınımı 33 dakika sürdü.

      BOYUNDAN BÜYÜK İŞLERE KALKIŞAN YILDIZ

      Swift uzay aracını yöneten astorom İngiltere’deki University of Leicester uzmanı Paul O’Brien, yıldızın nötrona dönüşürken çıkardığı gama ışınımının enerjisini, “Güneş’in 10 milyon kere milyar katı” olarak ifade ediyor. Bu rakam, normal süpernova değerlerinin ancak 100’de 1’ine denk düşüyor.
      440 milyon ışık yılı uzaklıktaki GRB 060218 yıldızı şimdiye dek gözlemi yapılan ikinci en yakın süpernova.

      Gözlemi yapılan yıldızın, süpernovayı oluşturacak gerekli kütleden daha az bir kütleye sahip olduğu düşünülüyor. Gamma ışınımı, kara deliğe dönüşecek büyüklükteki yıldızların çöküşü sırasında açığa çıkıyor. Normalden daha düşük kütleli yıldızlar ise nötrona dönüşüyor. Görece küçük bır yıldızın gama ışınımı salarak nötrona dönüşmesini ise, astronomlar çekirdeğindeki magnetar adı verilen manyetik alanın yarattığı manyetik enerjiye bağlıyor.

      O ARTIK BİR NÖTRON

      Gözlemi yapan Almanya’daki Max-Planck Enstitüsü uzmanı Paolo Mazzali İngiliz bilim dergisi Nature’da yayımlanan makalesinde, “Gözlemlerimiz yıldızın çöktüğü anı kapsıyor, dış kabuğu açılıyor, kütlesinin çoğunluğu yok olurken geriye sadece artığı kalıyor. Bu geriye kalan artık nötron yıldızı oluyor” diye yazdı.

      Çöken yıldızda, gama ışınlarını müteakiben iki milyon derece sıcaklıkta bir gaz bulutu kaldı. Astroromlar, her süpernovanın gamma ışını patlaması yaratmayacağını vurguluyor, ancak hangi süpernovanın bu etkiyi nasıl yarattığı bilinmiyor. 440 milyon ışık yılı uzaklıktaki GRB 060218 süpernovası şimdiye dek gözlemi yapılan ikinci en yakın süpernova. Gözlemi yapılan Dünya’ya en yakın süpernova SN 1987A, 165.000 ışık yılı uzaklıktaydı.

      Kaynak: Gözlemi konu alan makale İngiliz bilim dergisi Nature’da yayımlandı.



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      02 Eylül 2006 11:19:59
      Kanser hücreleri birbirini kolluyor



      Matematikteki Oyun Teorisi’ni kanser araştırmalarına uyarlayan araştırmacılar, tümor hücrelerinin vücutta yayılırken birbirleriyle yaptıkları dayanışmayı inceliyor.

      LONDRA - Matematikteki ‘Oyun Teorisi’ni evrim biyolojisine uyarlayan araştırmacılar, kanserin gelişiminde tümor hücrelerinin birbirleriyle yaptığı dayanışmayı anlamaya çalışıyor. Oyun Teorisi, bencil insanlardan kurulu bir toplumda işbirliğinin oluşumunu matematiksel olarak açıklıyor. Oyun Teorisi’nden feyz alan kanser araştırmalarında ise, tümordeki her biri farklı mutasyonlara sahip hücreler, Oyun Teorisi’ndeki rasyonel oyuncular gibi değerlendirilip, aralarında dayanışmanın nasıl geliştiği inceleniyor. Araştırmayı University of Michigan-Ann Arbor profesörü Robert Axelrod yürütüyor.

      HÜCRELER RASYONEL VARLIK KABUL EDİLİYOR

      Axelrod’un yaptığı simülasyonda, kanserli hücreler arasındaki oyun, ‘tümorü ilerletmek’ olarak tanımlanıyor ve hücrelerin bu amaç uğrunda nasıl bir davranış sergiledikleri sorgulanıyor. Tümorde her bir hücre birbirinden bağımsız, rasyonel varlıklar olarak kabul ediliyor. Axelrod, bu simülasyon için hücrelerin ‘insanmış’ gibi ele alınmasına gerek olmadığını, teorik açıdan, tümorü yayma çerçevesinde ‘rasyonel’ varlıklar olduklarının temel alınmasının yeterli olduğunu vurguluyor.

      HÜCRESEL DAYANIŞMA TEOREMİ

      Tümor hücreleri, komşu dokulara yayılarak ilerliyor. Ancak bazen kimi kanserli hücreler yayılırken, sağlıklı hücrelerden ciddi bir direnişle karşılaşabiliyor.

      İşte tümor hücreleri arasındaki dayanışma bu noktada ortaya çıkıyor; kanser hücreleri, yayılamada zorluk çekenlere ek yayılma faktörlerini kan yoluyla göndererek yardımcı oluyor. Axelrod bu dayanışmanın işbölümü içerdiğini, yayılma eylemini kolaylaştırmak için kanserli hücrelerin birbirlerine adeta bilinçli bir şekilde yardım ettiğini vurguluyor. Axelrod, tümorlü hücreleri arasındaki dayanışmanın farklı kanser türlerine göre farklılık gösterebileceğini, kimi kanserlerin daha hızlı yayılmasında bu hücresel dayanışmanın etkili olabileceğini belirtiyor.

      MİKRO-DÜZEYDE DAYANIŞMAYI KIRMAK

      Dayanışma mantığının çözülmesiyle, kanserli hücrelerin mikro-çevreleri içinde durdurulabileceğini beliten Axelrod, yeni tedavi yöntemlerinin mümkün olduğuna işaret ediyor. Bazı tedavilerde kanserli hücrelerin beklenmedik direnç göstermesi de, bu mikro düzeydeki dayanışma ile açıklanabilir. Axelrod, hücresel dayanışma teoremine dayanan tedavilerin, tek bir tümor içindeki farklı kanser hücrelerinin birbirleriyle nasıl dayanışma gösterdiğinin anlaşılmasından sonra, her bir tür için ayrı önlem alınması gerekeceğini söylüyor.

      Kaynak: Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde (Vol 103) yayımlanmıştır.



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      07 Eylül 2006 16:47:42
      Kuzey Kutbu hem fail hem kurban



      Küresel ısınmayla, eriyen buzulların denize karışmasıyla Kuzey Buz Denizi giderek daha az tuzlu hale geliyor. Buna karşılık, Sibirya’daki buzul örtüsünün varsayılanın çok üstünde metan gazı saldığı ortaya çıktı.

      Kuzey Yarımküre'deki karaların yüzde 24'ü donmuş topraklardan oluşuyor.

      LONDRA / PARİS - Kuzey Buz Denizi, küresel ısınmanın yol açtığı olumsuz değişimle milyonlarca yıldır barındırdığı canlılara artık evsahipliği yapamayacak. ABD’de Marine Biological Laboratory uzmanı Bruce Peterson, Kuzey Buz Denizi’nin son 40 yıldaki meteorolojik geçmişini, ırmak, deniz ve kara buzulu erime verilerini inceledi. Bu faktörlerin deniz suyu tuzluluğunda yarattığı etkiyi hesaplayan Peterson, yağmur ve eriyen kar sularının, 1965-1995 yılları arasında denize 37.000 kilometre küp tatlı su kattığını ortaya çıkardı.

      Araştırma sonuçlarını NewScientist dergisine değerlendiren Peterson, küresel ısınmanın buzulları eritmesiyle denizlerdeki tuzluluk oranın ciddi oranda değiştiğini, okyanuslarda tuzlu suyun dağılımında küresel bir değişim olduğunu vurguladı. Peterson, bunun bölgedeki canlı hayatı olumsuz etkileyeceğini, kaçabilen canlıların kaçacağı, kaçamayanların ise akıbetinin belirsiz olduğunu ifade ediyor.



      SİBİRYA DURDUĞU YERDE METAN YAYIYOR

      Buna karşılık, Sibirya’daki göl ve bataklıkların, tahmin edilenden daha fazla metan gazı çıkardığı, bunun da yeryüzündeki iklimin ısınmasına neden olduğu ortaya çıktı. Nature dergisinin son sayısındaki makaleye göre, bilim insanları, Sibirya’da buz örtüsü kalkan sulak alanların önceki varsayımlardan yüzde 10 ila 63 daha fazla metan yaydığını tespit etti. Rus araştırmacılar, yeni teknikler kullanarak yaptıkları ölçümlerle, donu çözülen Sibirya göllerinden yayılan metan gazının, atmosferdeki metan gazlarının önde gelen kaynağı olduğunu belirledi.

      Metan gazı ve karbon gazlarıyla birlikte, atmosferin Güneş ışınlarını hapsetmesine neden olan sera etkisini yaratıyor. Sibirya gölleri ve kutuplardaki donmuş topraklar, organik maddelerin oksijensiz kalarak çürümesiyle metan gazı meydana getiriyor.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      08 Eylül 2006 09:37:41
      Balinalar başbaşa yüzerek barışıyor



      Kavga etmek, insan başta sosyal hayatı olan tüm hayvanlara özgü. Ancak kavga eden hayvanlar tabiatları gereği birbirleriyle barışmayı da beceriyor.

      Araştırmacılar, katil balinaların aralarındaki kavgalardan sonra birbirlerinin gönlünü almak için başbaşa yüzdüğünü ortaya çıkardı.

      İSTANBUL - Şiddetli bir tartışma veya küçük bir anlaşmazlık. İnsanlar kavga edebiliyor, birbirlerinin gönlünü almayı da biliyor. Bir öpücük, sıkı bir sarılma, bir jest, bir demet çiçek veya özür yoluyla insanlar anlaşmazlıkları düzeltip barışabiliyor. İnsanlara özgü gibi gözükse de barışmaya yönelik arabuluculuk hayvanlarda da var olan bir içgüdü. Yeni bir araştırmaya göre, katil balinaların kendilerine özgü ilişki düzeltme yöntemi baş başa yüzmek.

      Araştırmacılar, şempanzelerin kavga ettikten sonra sarılıp öpüştüklerini ve insana en çok benzeyen tür olan bonoboların kavgaları çözmek için cinsel faaliyetlere başvurduklarını kanıtlamıştı. Şu ana kadar herhangi bir deniz memelisinde barışmaya yönelik davranışlar gözlemlenmemişti. ABD’nin Buffalo kentindeki Canisius College hayvan davranışları uzmanı Micheal Noonan, son 5 yıl boyunca Ontario’daki bir su parkında bulunan katil balinaları inceledi. Noonan, sosyal davranışıyla ilgili daha fazla bilgi elde edebilmek için bir grup katil balinayı, 2.800 saat boyunca videoya kaydetti.

      ‘EŞLER’ ARASINDA BALİNALARDA DA VAR

      Noonan, tüm sosyal hayvanların zaman zaman kavgacı olabileceğini hatırlatıyor; 2.800 saatlik gözlem bu tezi doğruluyor. Noonan, katil balinalar arasında 21 anlaşmazlık yaşandığını ve bunların çoğunun birkaç balina arasındaki etkileşim aksaklığından kaynaklandığını belirledi. Video görüntüleri arasında en çok dikkati çeken, anne ile baba arasındaki 8 tane açık kavgaydı. Noonan, kavgaların agresif kovalamacalarla gerçekleştiğini vurguluyor.

      Bu balıkların denizdeki hızları küçük alanlarda saatte 50 kilometreye kadar çıkabiliyor.



      GÖNÜL ALMAK İÇİN BAŞBAŞA YÜZMEK

      Önce anne baba balinalar birbirlerini birkaç dakika boyunca kovaladıktan sonra her biri, sakinleşmek üzere 10 dakikalığına kendi köşelerine çekiliyor. Sonra da eşler, yan yana yüzerek birbirlerini yumuşatıyor. Noonan, “8 durumun sekizinde de hayvanlar, gerginlik döneminden kısa bir süre sonra sosyallik ve birleşme yanlısı davranışlar sergiliyor” diyor. Gönül almak için balinalar yan yana yüzüyor.

      Balinaların yan yana yüzerek bir tür sosyal bağ kurdukları biliniyordu, ancak bunun bir kavga sonrasında barışma yöntemi olduğu yeni kanıtlandı. Noonan’a göre bu araştırma, deniz memelilerinin primatlarla benzer özellikleri paylaştığına güzel bir örnek. Diğer benzer özelliklerse şunlar: büyük beyinler, uzun ömür ve sosyal örgünlük.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      11 Eylül 2006 22:47:03
      Beyin bitkisel hayatta tepki veriyor



      Yapılan bir araştırma ile bitkisel hayattaki bir kişinin beyninin verdiği tepkilerin, sağlıklı bir insanınkiyle aynı olabildiği belirlendi.

      LONDRA - İngiliz ve Belçikalı bilimadamları tarafından ortaklaşa yapılan bir araştırma bitkisel hayatta beyin faaliyetlerine ilişkin yeni bulgular sağladı. Çalışmaya göre bitkisel hayattaki bir kişinin beyninin verdiği tepkiler, sağlıklı bir insanınkiyle aynı olabiliyor.

      Uzmanlar, yani hastanın aslında karmaşık bir iç yaşamı sürdürdüğünü, dış dünyaya bilinçli olduğu yolunda hiç bir işaret vermese de, beynin komutlara karşılık verebilecek, hatta karar verebilecek durumda olduğunu savunuyor.

      Bulgular bitkisel hayattaki bir hastanın kendi rızası olmadan hayatına son verilmesi konusunda yepyeni bir tartışma yaratıyor.

      Bilim dergisi Science’da yayımlanan çalışmada bir hastanın beyin sinyalleri, verilen komutlara nasıl tepki verdiğini incelemek üzere görüntüleme sistemleri ile izlendi.

      Bitkisel hayattaki kişiler, koma halinden çıkmış olmalarına rağmen bilinçli olduklarına dair bir işaret göstermiyor.

      Bazı bilim adamları ise çalışmanın sadece tek bir hasta üzerinde yapıldığını ve her hastanın aynı tepkileri vermeyebileceğini savunuyor.

      HASTA BEŞ AYDIR BİTKİSEL HAYATTA

      İngiltere Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü uzmanları önce çok sayıda sağlıklı deneğin belirli durumlardaki beyin tepkilerini inceleyip kaydetti. Daha sonra sağlıklı deneklerle yapılan iki deneme, bitkisel hayattaki kadın ile tekrarlandı.

      Hastaya önce beyninin konuşmaları algılayıp algılamadığını belirlemek üzere “kahvede süt ve şeker var” denildi. Beyin filmleri, beynin konuşmaya dair bölgelerinin sağlıklı deneklerle aynı şekilde aydınlandığını gösterdi.

      İkinci denemede bu kez hastadan tenis oynadığını ve evde yürüdüğünü düşünmesi istendi. Bu sırada da beynin uzuvların hareketinden sorumlu motor kontrol bölümleri aydınlandı.

      Söz konusu İngiliz hasta 23 yaşında bir trafik kazası geçirmişti. Kazadan beş ay sonra hala bitkisel hayatta olduğu belirtiliyor. Bazı uzmanlar hastanın belki de bitkisel hayat halinin sonuna geldiğini ve iyileşebileceğini savunuyorlar.

      Uzun bir süre geçmesine rağmen durumunda değişiklik olmayanlar, kalıcı bitkisel hayat durumunda kabul ediliyor. Bu duruma geçen yıl uzun tartışmalar ardından yaşam destek birimleri kapatılarak ölüme bırakılan ABD’li Terry Schiavo gösteriliyor.

      Çalışma bu nedenle ahlaki tartışmaları alevlendirmeye aday.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      11 Eylül 2006 22:49:20
      Diş macununuzun içinde ne var?



      Dişmacununu seçerken özel ihtiyaçlarınız olmadığı sürece (aşırı diş taşı, dişeti hastalığı, hassasiyet vb.) alacağınız macunun florid içerip içermediğine bakmanız yeterli olur. Çoğunluğun bu extralara ihtiyacınız olmaz.

      İSTANBUL - Diş macunlarının etiketlerine göz attığınızda birşeyler anlamak için biokimya uzmanı olmanız gerektiğini düşünebilirsiniz. Propylene glycol, sodium bicarbonate, sodyum pyrophosphate vb... Tüm bunları ağzınıza sokmak istediğinize emin misiniz? Diş macunun içindeki hangi maddenin ne işe yaradığını birazdan öğreneceksiniz.

      Hidrojen Peroksit (Hydrogen Peroxide) : Beyazlatıcı ürünlerde de bulunan en önemli beyazlatıcı maddedir. Bu ürünleri sadece diş hekiminizin gözetiminde yada onun tavsiyesi ile kullanmanız gerekir.

      Sodyum Bikarbonat (Sodyum Bicarbonate) : İsmi çok kimyasal olsada esasında karbonattan başka birşey değildir. Hafif bir abrazivdir. Sigara, çay, kahve lekelerinin ve plak denilen dişin yüzeyindeki bakteri içeren gıda artıklarının temizlenmesine katkı sağlar. Ayrıca dişlerimizi fırçaladığımızda hissettiğimiz temiz ve pürüzsüz diş hissi de bu maddenin eseridir.

      Dicalcium phosphate, kaolin, calsium carbonate : Bunlarda sodium bicarbonate ile benzer işler gören diğer abraziv maddelerdir.

      Sodyum Pyrophosphate : Diştaşı (tartar) kontrolu sağlar. Düzenli kullanıldığında (tartar oluşumuna sebep olan) plağın formasyonunu bozma özellliğine sahiptir. Ama ağzınızda oluşmuş taşlar var ise bunlara herhangi bir etkisi olmaz. Ancak bir dişhekimi bu taşlardan kurtulmanızı sağlayabilir.

      Propylene Glycol : Sorbitol, pentatol ve glycerol gibi diş macunlarının yumuşaklığını sağlayan çözücü maddedir.

      Strontium Chloride ve Potasyum Nitrate : Hassasiyet giderici macunların içinde bulunması gereken maddelerdir. Bunlar dişlerdeki hassasiyet hissinin sinire ulaşmasını bloke ederek rahatlatır. Hemen etki etmezler ortalama 4-6 haftada etkileri görülmeye başlar.

      Triclosan : Daha önce antibakteriyel sabun ve losyonlarda kullanılan bu maddenin diş macunlarına girmesi oldukça yenidir. Dişeti hastalıklarında ve dişeti iltihaplarına yol açabilen plağın yok edilmesinde önemli bir rol oynar.


      Kaynak
      Kaynak: Creadenta.com



      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      12 Eylül 2006 12:12:41
      100 çiftten 15’inin çocuğu olmuyor



      Türkiye’de evli çiftlerin yüzde 15’i kısırlık nedeniyle çocuk sahibi olamıyor. Tüp bebek sayısı ise Avrupa’da 40 çocukta 6 iken Türkiye’de sadece 40 binde 1.

      İSTANBUL - Türk toplumunun üreme konusundaki tüm sorunları Antalya’da başlayan ve 10 Eylül’e kadar sürecek olan kongrede masaya yatırılıyor. Yapılan yasal düzenlemelere rağmen Türkiye’de halen birçok çiftin tüp bebek uygulamasına gidemediğini belirten Türk Üreme Tıbbı Derneği Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, kısırlık tedavisindeki yeni gelişmelerden bahsetti.

      Türk Üreme Tıbbı Derneği’nin düzenlediği kongreye Türk uzmanların yanısıra Avrupa ve ABD’den toplam 1000 bilim adamı katılıyor.

      Türk Üreme Tıbbı Derneği Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, Türkiye’de çiftlerin yüzde 15’inin kısırlık nedeniyle bebek sahibi olmadığını ancak bu konudaki gelişmelerin yüz güldürücü nitelikte olduğunu söyledi. Yaralı, “Kısırlık tedavisinde kullandığımız çok yeni ilaçlar var, özellikle son 3-4 yıldır üzerinde yoğun bir şekilde çalışılan bu ilaç grubu, tüp bebek uygulamalarında ve yumurtalıklarda tembellik olan durumlarda alternatif olarak kullanılıyor” dedi.

      Türkiye’de tüp bebek uygulamalarında kalite kontrol standartlarının iyi tanımlanması gerektiğinin altını çizen Yaralıya göre, yasal düzenlemelere rağmen Türkiye’de halen birçok çift ihtiyacı olduğu halde tüp bebek uygulamasına gidemiyor. “Batı Avrupa ülkelerinde tüp bebek sayısı 40 çocukta 6 iken Türkiye’de sadece 40 binde 1. Şubat 2001’de devlet koruma kapsamına almış olmasına ve bu kapsamda uygulama sayısı artmış olmasına rağmen Türkiye’de ulaşılabilirlik önemli bir problemdir.”





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      12 Eylül 2006 12:15:45
      İlaca zam yapıldı



      Bir kutu Aspirin 1.13 YTL oldu.



      İlaç fiyatlarına ortalama yüzde 4.5 oranında zam yapıldı.

      KAYSERİ - Ağrı kesici olarak kullanılan ve 2.25 YTL’den satılan Vermidon’un kutusu 2.35 YTL, 1.65 YTL’den satılan Novalgine adlı ağrı kesici 1.72 YTL, 1.09 YTL’den satılan Aspirin ise 1.13 YTL oldu.

      Antibiyotiklerden Alfasilin 500’ün kutusu 7.15 YTL’den 7.48 YTL’ye, Bactrım Fort’un kutusu ise 13.42 YTL’den 14.02 YTL’ye çıktı. Tansiyon ilaçlarından Fludex SR’nin kutusu 14.52 YTL’den 15.18 YTL’ye, Norvac 10 mg. ise 31.42 YTLden 32.84 YTL’ye yükseldi. Mide ilacı olarak kullanılan Famodin 40’ın kutusu da 9.12 YTL’den 9.54 YTL’ye çıktı.

      ESKİ VE YENİ SATIŞ FİYATLARI
      Bazı ilaçların eski ve yeni satış fiyatları YTL olarak şöyle:



      Eczaneler ve ilaç depoları, zamlı ilaç satışlarına başladı.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      13 Eylül 2006 11:10:34
      Yaşlılıkta ağrı kader olmamalı


      İstanbul’da toplanan 5. Avrupa Ağrı Kongresi’nin bu yılki teması “Yaşlılıkta Ağrı” olarak belirledi. Amaç, yaşlılıkta ağrı şikayetinin kader olmadığını, tedavi edilebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekmek ve toplumsal farkındalık yaratmak.

      İSTANBUL - Baş, bel, boyun ve eklemlerde ortaya çıkan kronik ağrılardan en şikayetçi olanlar dünya nüfusu içinde sayıları giderek artan yaşlılar. Dünya nüfusunun yüzde 17. 5’ini oluşturan yaşlı nüfus oranının 2050 yılında yüzde 36’ya yükselmesi bekleniyor.

      Yaşlılık döneminde ağrı tedavisiyle ilgili sorunları dikkate alan uzmanlar, İstanbul’da toplanan 5. Avrupa Ağrı Kongresi’nin bu yılki temasını “Yaşlılıkta Ağrı” olarak belirledi. Amaç, yaşlılıkta ağrı şikayetinin kader olmadığını, tedavi edilebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekmek ve toplumsal farkındalık yaratmak. Yaşlılık döneminde ağrısız bir yaşamın mümkün olmadığı sanılıyor. Oysa dünya çapında gerekli farkındalık yaratılarak yaşlılık döneminin ağrısız ve kaliteli bir biçimde geçirilmesi mümkün.

      Her iki yaşlıdan birinin sorunu olsa da kronik ağrı yeterince ciddiye alınmıyor. Yaşlılar tedavi olanaklarından yararlanamıyor. Oysa ağrı yaşlılarda depresyon, uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açan bir şikayet.

      65 yaş üzeri yetişkinlerde ölüm nedenleri arasında ikinci sırada kanser geliyor. Tüm kanser ölümlerinin yüzde 67’si bu yaş grubunda gerçekleşiyor. Yaşlı kanser hastalarının üçte ikisi şiddetli ağrı sorunu yaşıyor.

      Ancak araştırmalara göre hastaların yüzde 26’sı her gün ağrı sorunu yaşasa da tedavi görmüyor.

      16 Eylül’e kadar sürecek kongrede 6. Ağrıya Karşı Avrupa Eylem Haftası da başlatılacak.





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

    • Yüzbaşı
      535 Mesaj
      13 Eylül 2006 11:13:00
      20 yılda 3 bin ilik nakli yapıldı


      Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Fikret Arpacı, Türkiye’de kayıtlara göre 20 yılda toplam 3 bin 364 nakil yapıldığını söyledi.

      TRABZON - Trabzon’da düzenlenen, 2. Ulusal Kök Hücre Kongresi’nde, “Türkiye Kök Hücre Nakli Verileri ve Türkiye’de Kök Hücre Transplantasyonunun Tarihçesi” konulu bir sunum yapan Dr. Arpacı, dünyada ilk olarak 1960’lı yıllarda başlayan ve 1970 ve 1980’li yıllarda yaygınlaşan kemik iliği naklinin Türkiye’de 1980’li yıllarda bir tedavi olarak klinik uygulamalara girdiğini belirtti.

      Türkiye’de ilk Kemik İliği Transplantasyon (KİT) Merkezinin 1984 yılında GATA’da TÜBİTAK’tan alınan proje teşvik programı ile kurulduğunu ifade eden Dr. Arpacı, “KİT merkezlerinin kurulduğu ilk zamanlarda yılda 10’un altında nakil yapılırken, bugün yılda 500’den fazla nakil yapılmaktadır. Ülkemizde tıp literatürüne geçmiş olan kayıtlı ilk nakil 9 Eylül 1984 yılında troid ve meme kanserli erişkin hastalara yapılmıştır” dedi.

      Dr. Arpacı, kordon kanı kullanılarak yapılan ilk naklin ise 1995 yılında Ankara İbni Sina Tıp Fakültesi’nde gerçekleştirildiğini kaydederek, şunları söyledi:
      “Bugün ülkemizde 30’dan fazla erişkin ve pediatrik KİT merkezi bulunmaktadır. Ülkemizdeki nakil kayıtları, 2002 yılında Türk Hematoloji Derneği Erişkin ve Pediatrik KİT alt komitelerinin koordinasyonu ile kurulmuş olan Turkish Transplant Registry (TTR) üzerinden tutulmaktadır. Türkiye uluslararası kayıt merkezlerinin içinde ulusal kayıt sistemi olan az sayıdaki ülkelerden birisidir. Kayıtlara göre Türkiye’de 20 yılda toplam 3 bin 364 nakil yapıldı. Ülkemizdeki KİT uygulamaları dünyadaki gelişmelere son derece yakın, hatta paralel seyretmiştir.”

      Türk bilim adamlarının çok ciddi çalışmalar yaptığını belirten Arpacı, şunları kaydetti:
      “Her geçen gün daha başarılı çalışmalar ortaya çıkıyor. Ancak buna rağmen organizasyonu bir türlü beceremiyoruz. Her merkez bulunduğu yerde çok iyi şeyler yapmaya çalışıyor. Adeta her birim otonomik özellik gösteriyor. Bir araya gelip bilgilerimizi birleştirme zorunluluğumuz var. Birlikte çalışmalar yapıldığı zaman inanıyorum ki daha başarılı sonuçlara ulaşabileceğiz.”





      < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
      |
      |
      _____________________________

Reklamlar
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.