Er
24 Nisan 2021
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
0 üye
Görüntülenme
Toplam: 8 (Bu ay: 0)
Gönderileri

Hello friends; Welcome to my mind ...! 


It's time to take a walk on the free streets of my mind. Prepare yourself for an interesting journey because it will be a different experience. Also enjoy the free thoughts inside my mind ...! 

   You can read all the articles I wrote in each category and from a different perspective on my blog. Thank you for your interest..!


The confused gaze of funny animals, and moments that show the surprise expressions of cute animals.

YouTube Kanalım Confused animals

Sevimli Dostlarımız Kedilerin Gizemli Geçmişine Yolculuk





  Sevimli dostlarımız kedilerin diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği beş veya altı duyuya sahip olmak yerine tam olarak on iki duyuya sahip olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda dokuz canlı olduklarına kılık değiştirebildiklerine ve farklı âlemleri görebildiklerine dâhil birçok rivayetler günümüze kadar gelmektedir. Ayrıca kedilerin birçok hastalığı iyileştirdiklerine ve binlerce km’deki mesafeyi yolu kaybetmeden kat edebildiklerine dâhil birçok yaşanmış hikâyelerle doludur. Yeryüzünde kedilerin bu kadar gizemli, ilginç, karmaşık ve zor bir karaktere sahip olmalarının yanı sıra birçok açıdan tartışmalara neden olmakla birlikte zengin bir tarihe sahip olan ikinci bir hayvan bulmak neredeyse zor görülmektedir. Kedilere ilk önce Tanrı gibi tapınıldıktan sonra kedilerin bir şeytan olduğu ya da şeytanın bir hizmetkârı oldukları düşünürdü. Günümüzde ise kedilerin özellikleri hakkında yapılan deneyler ve araştırmalar sonucunda çıkan bulgular bilime göre akıl ve mantık dışı olduğundan dolayı son derece absürt varsayımlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan en ilginç olanı ise dünya dışı gelişmiş varlıklar tarafından kedilerin insanlara yardımcı olmaları ve bekçilik yapmaları için insanlara gönderildikleri söylenmektedir. Aynı zamanda kediler evlerimizde beraber yaşadığımız sevimli dostlarımız haline geldiler. Ancak kedilerin hala yırtıcı bir hayvan olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kediler evlerimizde bizimle birlikte yaşamalarına rağmen evcilleşmeleri konusunda hala bir sınıra sahip oldukları görülmektedir. Gerçekten de insanlık bu canlıları evcilleştirdiğinden de emin olamamışlardır. Çünkü kediler hakkında söylenen bazı şehir efsanelerinden biride kedilerin nankör oldukları söylenmektedir. İşte insanlar ve kediler arasındaki sınır burasıdır. Yani kediler ve insanlar arasında ne kadar güçlü bir bağ olsa da kedilerin özgür ruhlu bağımsız canlılardır. Tıpkı insanlar gibi! Kediler hakkında söylenen bu tür söylenceler bile bunu kanıtlar niteliktedir. Aslında nankör olan tek bir canlı vardır. O da insandan başkası değildir. 


Kedilerin Gizemli Geçmişine Bakış 

   Mısır Kahire kentinin pazar yerlerinde dolaşan kedilerin ataları 3500 yıl önce buralarda özgürce dolaşıyorlardı. Aynı zamanda Mısır’da kediler ve insanlar arasındaki ilişki tarihin derinliklerine uzanarak Antik Mısır’a kadar dayanmaktadır. Bu bağlamda kedilerin ilk defa Mısır’da evcilleştirildiği düşünülmektedir. Bir zamanlar Antik Mısır’da kediler Tanrı gözüyle bakılıyordu. Büyük ve küçük kedilere tanınma ve insan kafalı ve aslan bedenli Sfenks’in yapılışından daha eski çağlara kadar uzandığı düşünülmektedir. Mısır panteonun en büyük Tanrılarından biri olan Tanrıça Bastet Mısır’ın düşmanlarını ayakları altında ezdiğine inanılmaktadır. Tanrıça Bastet birçok kez aslan olarak ta tasvir edilmiştir. Antik Mısır’da kediler o kadar kutsal olarak görülüyordu ki, kedisi ölen evin kadınları kaşlarını tıraşlıyorlardı. Aynı zamanda Bir kediyi öldüren kişiyi halk tarafından çok şiddetli bir şekilde cezalandırıldı. Günümüzde Mısır’da bulunan Krallar vadisi Tanrıça Bastet’in tapınağı harabeye dönmüş durumundadır. Ancak yüzyıllar önce Antik Mısır’da Firavunlar ve toplanan halk Krallar vadisi Tanrıça Bastet’in tapınağına gelerek çeşitli adaklar sunulurdu. Böylece yapılan bu ayinler bir gösterişli dini bayram etkinleri olarak kutlanırdı.

Ayasofya Kilisesinin Politik Yönü





 Ayasofya Kilisesi 916 yıl boyunca Bizans imparatorluğunun ve Ortodoks dünyasının merkezi olmuş, ancak Fatih Sultan Mehmet Konstantinopolis’in fethinden sonra Ayasofya kilisesi camiye dönüştürülerek Osmanlı imparatorluğunun Sultanları 418 yıl boyunca İslam’ın bir simgesi haline getirme çabası içine girmişlerdir. Özünde aynı Tanrı inancı taşıyan farklı felsefesi ve iki farklı din anlayışı olan Hristiyanlık ve İslam efsanelerin birleştiği tarihi yarımada İstanbul Sultan Ahmet meydanında bulunan Ayasofya kilisesinin muhteşem mimarisinin ve görkemi karşısında antik çağın tanıklarından olan Filistin kökenli Bizanslı tarihçi Prokopius, Ayasofya’yı şöyle anlattığı söylenir. Kilise görkemli bir görünüşle ortaya çıkar. Yapı yükseklerde gökte asılıymış gibidir. Görenler için dayanılmaz, işitenler için inanılmaz bir güzelliktedir. Ne fazla uzun ne de alışılmamış biçimde geniştir. Bu yüzden uyumu ve oranıyla göze çarpar. Güzelliği ile övünür ve bu güzellik sözde anlatılamaz. Aynı zamanda çok soylu bir görünüştedir. İnsanlık tarihinde en önemli anıtlarından biri olan Ayasofya kültürel ve sanatsal değeri ile göz kamaştırıcı bir yapı olarak görkemli duruşunu günümüze kadar korumayı başarmıştır. Gerçekten de insan Ayasofya’ya baktığı zaman farklı duygular yaşarken düşüncelerin içinde kaybolduğunu fark eder. Çünkü Ayasofya’ya dışarıdan bakıldığında cami görünümlü tarihi bir yapı olarak görülür, içeriden bakıldığında ise bir kilise olmasının yanı sıra bir hafta öncesine kadar da müze olmasının dışında Ayasofya kilisenin sıra dışı bir mabet olduğu görülür. Eğer mabetlerin bir ruhu varsa Ayasofya’nın özünde bir kilise olduğu gerçeğini asla değiştirmiyor olmasıdır.


Ayasofya Kilisesinin Sıra Dışı Tarihi

   Bir efsaneye göre, Justinianus rüyasında yaşlı bir adam görür. Bu yaşlı bilge İmparatora gümüş bir levhaya sarılmış bir kilise resmi uzatır. Justinianus bunun uzun zaman önce yıkılan büyük kilise yani ‘Megale Ekklesia’nın yerine yapmayı tasarladığı kilise olduğunu anlayarak yaşlı adama sorar. Kilisenin adını ne kayalım? Yaşlı adamın cevabı ise Ayasofya’dır. Justinianus, Ayasofya’nın açılışında kilisenin görkemi karşısında kendini kaybederek ellerini kubbeye kaldırarak koşar ve ‘’Hey Süleyman! Seni geçtim’’ der.

   Ayasofya adındaki ‘Aya’ sözcüğü ‘kutsal, azize’ anlamına gelir. ‘Sofya’ sözcüğü ise Eski Yunancada ‘bilgelik’ anlamındaki Sophos sözcüğünden gelmektedir. Ayasofya’nın adı ‘ Kutsal bilgelik’ anlamına gelmesi ile birlikte Ayasofya günümüze kadar doğal yapısını koruyarak ayakta kalan en önemli mabetlerden bir tanesi olmasının yanı sıra estetik bir isme de sahip olduğu gözden kaçmamaktadır Ancak Ayasofya birçok yönden değişime uğramasına rağmen inşa edildiği tarihten beri politik yönü hiçbir zaman değişmediği görülmektedir. Doğu Roma İmparatorluğun Hristiyanlara karşı 300 yıllık zulmün ardından birinci Constatius, 360 yılında Hristiyanlığı resmi bir din olarak kabul ettikten sonra Hristiyanların simgesi ve yüzyıllar boyunca mabetti olan Ayasofya çeşitli dönemlerde halk ayaklanmalarına ve isyanlar nedeniyle yakılarak tahrip olmuştur. Ancak Ayasofya kilisesi aynı yere üç kez inşa edilmiştir. Ayasofya’nın yaklaşık 1500 yıllık geçmişinde umutları, üzüntüleri ve utancın izlerini günümüze kadar taşımıştır. 


Birinci Ayasofya Kilisesinin İnşası

   Ayasofya’nın ilk adı Büyük Kilise olarak adlandırılırken kilisesin ilk inşasına Doğu Roma İmparatoru birinci Constatius başlamış ancak 15 Şubat 360 yılında oğlu ikinci Constatius tarafından tamamlamıştır. Birinci kilise latin mimarisi tarzında tek sütunlu bazilika olduğu çatısı ise ahşaptan yapılmıştı. Önünde ise avlu yer almaktaydı. Konstantinopolis Patriği Aziz Loannes Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi Aelia Eudoksia ile çekişmeleri nedeniyle Patriğin 404’te sürgüne gönderilmesi sonrası çıkan isyanlardan dolayı kilise yakılarak yıkılmıştır. Günümüze kalan birinci Ayasofya’ya ait bir kalıntı maalesef yoktur.



 

İkinci Ayasofya gitişi ve 404 yılında yaptırılan ilk Ayasofya bazilikası


İkinci Ayasofya Kilisesinin İnşası

   İlk kilisenin yıkılmasından sonra İmparator İkinci Theudosius tarafından İkinci Ayasofya’nın açılışı 10 Ekim 415’te yapılmıştır. İkinci Ayasofya‘nın inşası mimar Rufinos tarafından tamamlanmıştır. Kilise de yine bozilika planlı olup, ahşap çatılı olmasının yanında beş nefliydi. 532’de Konstantinopolis şehrinin gördüğü en şiddetli ayaklanma olan Nika ayaklanmasının sonucunda büyük bir yıkım yaşanmıştır. Yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine ve şehrin büyük bir bölümü yanmış, İkinci Ayasofya’nın kaderi ise tekrar yakılarak sonuçlanmıştır. 1935 tarihinde Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen kazılarda ikinci Ayasofya ait birçok önemli kalıntılar bulunmuştu. Günümüz Ayasofya’nın ana girişinin yanındaki bahçesinde portik kalıntıları, sütunlar başlıklar, bazıları ise kabartmalarla işlenmiş mermer bloklar görülmektedir. Aynı zamanda binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığım parçaları olduğu anlaşılmıştır. Yapının cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 Havariyi sembolize edilerek yapılmıştır. Öte yandan kazılar sonucunda tespit edilen ikinci Ayasofya’nın zemininin üçüncü Ayasofya’nın zemininden iki metre daha aşağıda olduğu saptanmıştır. Ayrıca ikinci Ayasofya’nın uzunluğu bilinmiyor olsa da genişliğinin 60 metre olduğu düşünülmektedir. Kazılar sayesinde ortaya çıkarılan üçüncü Ayasofya’nın ana girişinin yanında olan ikinci Ayasofya’ya ait cephe merdiven basamaklarının yaslandığı zemini günümüz Ayasofya’sında görülür.


Üçüncü Ayasofya Kilisesinin İnşası


Bizans dönemindeki Ayasofya kilisesinin kesiti


   Justinianus, 532’de ikinci Ayasofya’nın yıkılmasının ardından kendinden önce gelen İmparatorların yaptırdığı kiliselerden daha farklı ve hepsinden çok daha sıra dışı bir kilise inşa ettirmeye karar verdikten sonra Kilisenin inşası için görevlendirdiği mimarlar Mileli İsidoros ve Traliesli Anthemius tarihe iz bırakacak olan binanın inşasına başlanır. Ayasofya’nın yapımında 10,000 kişi çalışmış ve kilisenin inşası için kullanılan malzemeler Bizans topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemeler kullanılmıştır. Bu da Ayasofya’nın 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmasına etkili olmuştur. Aynı zamanda Ayasofya kilisesinde pembe ve yeşil mermerlerden oluşan 107 sütun bulunur. Bu gösterişli sütunlar Efes’teki Artemis tapınağından, Mısır’daki Güneş tapınağından Lübnan’daki Baabek tapınağı gibi İmparatorluğun çeşitli bölgelerinden olan antik kentlerden getirilen sütunlar kullanılmıştır. Ancak günümüzde bu sütunların altıncı yüzyılda nasıl getirildiği merak konusu olmuştur. Öte yandan süslü renkli taşlar kaplama ve sütunlarda kullanılmıştır. Ayasofya’nın güzelliğini yansıdan bu renkli taşlar kırmızı porfir Mısır’dan, yeşil porfir Yunanistan’dan, beyaz mermer Marmara adasından, sarı taş Suriye’den ve kara taş ise İstanbul kökenlerine dayanır. Aynı zamanda Anadolu’nun birçok farklı bölgesinden gelen taşlarda kullanıldığı bilinmektedir. Binanın inşasından sonra Ayasofya kilisesi ihtişamlı görünümünü günümüzdeki halini almıştır.


Ayasofya Kilisesinin Kubbesi

CHILDREN’S DREAM FAIRY




 Diana Botan’ın düşlerdeki ikinci adı Anna olan bu özel kadınla ben klavye tuşlarının ardındaki sihir ile tanışalı neredeyse üç ay oldu. Bu sihir kalın bir romanın içinde yer alan satırların içinden gün yüzüne çıkan kelimeler ve cümleler gibiydi. Anna Moldovalı çocukların hayallerindeki düş perisi olmuş özel bir kadındı. Aynı zamanda Moldova’nın Chisinau kentinde ‘’Alexandru loan Cuza’’ okulunda engelli ve normal çocuklar için gerçek hayat ile rüyalar arasına büyülü bir köprü kuran gerçek bir düş perisiydi. Anna henüz 16 yaşlarında genç bir kızken Almanya’nın şehirlerinden birinde soğuk bir akşam saatinde, evinin sıcak odasında bir koltuğa oturmuş televizyon kanallarının birinde yeşil çimlerin üzerinde 22 garip adamın bir topun peşinde koşturduğunu gördü. Bu insanların inanılmaz mücadelesini şaşkın gözlerle uzun bir süre izdi. Bu ilginç oyun Anna’yı etkilemişti. O akşamın ardından bu garip oyun ve yeşil çim kokusu genç kızın ruhunu ve kalbini okşayan bir tutku haline gelmişti. Anna’ın futbola olan tutkusu o yaşlarda bir televizyon kanalında ilk kez izlediği bir futbol karşılaşmasında başlamıştı. Futbol spikerlerinin sık sık dile getirdiği efsanelere konu olmuş bir deyim vardır. Futbolun bir ruhu olduğu ve futbol topunun yaşayan bir varlık olduğu söyleniyor. Evet, Futbol topu kendisi dilediğinde o iki direk arasındaki devasa kalenin içindeki ağlarla buluşuyor. Ancak eğer futbol topu bunu istemezse, ne yaparsan yap asla 7,32 metre uzunluğu, 2,44 metre yüksekliği olan kalenin içindeki ağlar ile topu buluşturamazsınız. Bu neredeyse imkânsız hale gelir. Yıllar yılları kovaladı ancak yeşil çimlerin üzerinde her iki kalenin önlerinde oradan buraya yuvarlanan futbol topunu takip eden mavi gözler ve heyecanla kalp atışları hızla atarken ayrıca kalp ritimlerine göre yüz ifadesi değişiyordu. Sanki futbolun ruhu güzel yüzüne yansıyordu. Bu yaşanan heyecan dolu anları Anna’ın kalbinde ilk günlerdeki yaşadığı heyecan gibi yaşatıyordu. Yıllar içinde o genç kızın futbol tutkusu bir aşka dönüşmüştü. Anna, ‘’Alexandru loan Cuza’’ okulunda 12 ile 17 yaş arasındaki çocukların ev ödevlerine yardımcı oluyor. aynı zamanda İngilizce dersler veriyordu. Ancak Anna’ın zihnini meşgul eden düşüncelerin içinde müthiş bir fikri vardı. Yıllardır kalbinde yaşattığı futbol tutkusu ve çocuklara olan sevgisi bu fikrin temelini oluşturuyordu. Anna Okul içinde futbol tutkusu olan çocuklarla birlikte spora ve futbol sevgisini aşılamak amacıyla ‘’küçük futbol taraftarlarının kulübü’’ adında bir kulübün 2019 tarihinde kurulmasında öncülük yapmış, ayrıca üç yıl önce Anna’ın müthiş fikri ile birlikte Alexandru loan Cuza okulundaki yöneticilerin katkısıyla çocukların hayalleri gerçeğe dönüşmüştü. Anna’ın fikri antrenörler, Moldovalı futbolcular ile çocukları bir araya getiren proje, aynı zamanda çocukların hayallerine kurulan bu büyülü köprü Moldova’ın ilk ve tek sihirli köprüsü olmuştu. Anna yorucu bir günün ardından akşam eve döndüğünde ve yatağa uzandığı zaman tüm bedeni yorgun, kalbi mutlu ve huzurlu ve Anna’ın zihninden akan düşünceler de ise, çocukların futbol ile ilgili sorduğu ilginç sorular, çocukların okulda geçirdikleri unutulmaz futbol aktiviteleri, antrenörler ve futbolcular çocuklarla buluştukları anlarda çocukların yüzlerine yansıyan harika tebessümler vardı. Anna’ın zihninde canlana bu tebessümlerin her bir karesi canlanıyordu. Aynı zamanda bu düşünceler bir yerden bir yere akarken, huzur dolu kalbi ile uykuya kalıyordu. Evet, Dünya’da yaşanan birçok kötü şeyin içinde bir nur gibi parlayan bir güzelliği görmek harika bir şey, ancak bu güzelliğin bir parçası olmak işte bu özel bir şeydir.


Ann’ın Futbol Tutkusu

 

   Anna’ın yıllar önce izlediği ilk futbol maçının ardından başlayan futbol tutkusu, Anna’ın 2011 yılının Mayıs ayında ‘’

Futbol, Hayaller ve Gerçek’’ adlı yayınlanan kitabı sadece kütüphane raflarını süsleyen bir kitap değildi. Bu emek uzun bir sürecin ardından iyi bir araştırma sonucunda ortaya çıkan aynı zamanda saygıyı hak eden değerli bir kitaptı. Bu kitabın zengin içeriğinde, Moldova Cumhuriyeti Milli Futbol Takımının oynadığı oyun, koçlar ve milli futbolcuların sahaya yansıttıkları performansları ve futbolun saha içi sistemi gibi; ‘’Futbol, Hayaller ve Gerçek’’ adlı kitabın birçok satır aralığından seçilen bazı başlıkların sadece birkaç örneğinden biridir. Anna’ın futbol hakkındaki fikirlerini, düşüncelerini ve iyi bir araştırmanın sonucunu yansıtan bu kitap üzerinde Moldova Futbol Federasyonu uzun yıllar çalışarak bu değerli eserden yararlanmıştır. Aynı zamanda Anna Moldova’da futbol hakkında bir kitap yazan ilk kadın olma özelliğini taşıyordu. Anna, çocukların düş perisi mi? Yoksa Futbolun düş perisi mi? olduğuna karar vermek oldukça zor görünüyor ancak Anna Futbolun büyüsünü ve ruhunu kalbinde hissetmiş nadir kadınlardan sadece biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 


Anna’ın Moldova Ve Türk Futbolu Hakkındaki Düşünceleri 

Sorulan birkaç soru üzerine, Anna öncelikle sözlerine şöyle başladı. 


Evrenin Karanlık Sokaklarını Aydınlatan Kozmik Lambalar





Sıcak bir yaz akşamında bir deniz kıyısında ya da bir göl kenarında sevgilinize sarılarak gökyüzüne bakarsınız gözlerinizin görebildiği kadar yüzlerce yıldızın altında tek bir dileğiniz olur. Ancak yıldızlar sadece romantik gecelerimizi aydınlatan kozmik lambalar değildir. Yıldızlar ışık ve enerji üreten devasa kozmik lambalardır. Evimize en yakın yıldız Güneş'tir. Yani hayatı ve var olmamızı sağlayan en yakın dostumuzdur. Yeryüzünde yaşayan tün canlıların ve insanlığın ışık ve enerji kaynağı olan devasa bir kozmik lambadır aslında Güneş..! Ancak bu dostluk sizi yanıltmasın çünkü bu dostluk yaklaşık 150 milyon kilometre mesafede olmalıdır. Eğer ona çok fazla yaklaşırsanız çok fazla terlersiniz ve sonunda yok olmanız kaçınılmaz bir sondur. Eğer ondan çok fazla uzaklaşırsanız o zamanda kesinlikle donarsınız. Elbette bu yer yüzünde hissettiğimiz sıcaklık ve soğuktan çok farklı bir deneyim olacaktır. Aslında bu yaşamak istemediğiniz bir deneyim olacağına emin olabilirsiniz. Güneşle dostluk kurabileceğimiz en güvenli mesafe 150 milyon kilometredir. Bilim insanlarının söylediği gibi Dünya ve Güneş arasındaki uzaklık yaşanabilir bölge olarak tanımlanır. Yani ne az ne de fazla tam olması gerektiği gibi! Ancak Güneşle olan dostluğumuz çok uzun sürmeyecek, yaklaşık olarak 2 veya 3 milyar yıl sürecek olan bir dostluğumuz kaldığı söylenebilir. Elbette bu süre evren ölçeğinde bakıldığında kısa bir zaman dilimi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Güneşin yakıtı eninde sonunda bitecek. Yani, Güneşin çekirdeğindeki hidrojen tamamen bittiğinde helyum yakmaya başlayacak. ve o gün geldiğinde Güneş bugünkü boyutundan 100 kat daha fazla genişleyerek aynı zamanda 500 kat daha fazla enerji üretecek bunun anlamı ise Güneş kreminin ve büyük bir şapkanın pek bir anlamı olmayacağı gerçeğidir. Güneş kırmızı deve dönüştükten sonra Güneş sisteminde bulunan iç gezegenler sırasıyla Merkür, Venüs ve Dünya için sonun başlangıcı olacak. Eğer bu zaman diliminde insanlık varlığını sürdürürse bu insanlık için çok dramatik bir son olacağı görülüyor. Sonunda yıldız yakıtını tamamen tükettiğinde ise yıldız kendi içine çökerek yaklaşık olarak dünya boyutunda sönük bir yıldız olacak yani beyaz cüce haline dönüşecek. Yıldızlarda tıpkı insanlar gibi doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Samanyolu galaksisinde bilinen 200 milyar yıldızdan sadece biri olan Güneş, yani yıldızımız orta büyüklükte bir yıldız olmakla birlikte yaklaşık 10 milyar yıl ömrü bulunmaktadır. Eğer bir yıldızın kütlesi ne kadar büyük olursa ömürleri de o kadar kısa olur. Aynı zamanda kütlesi Güneşten küçük olan yıldızların ömürleri de çok uzun olmaktadır. Bunun nedeni ise, kütlesi küçük olan yıldızlar yakıtlarını çok yavaş bir şekilde tüketirler. Devasa kütleye sahip yıldızlar ise yakıtlarını daha hızlı tüketeceği için ömürleri daha kısa olur. Sonunda her yıldız yakıtı bitirdikten sonra ölür. Aslında yıldızların yakıtı bittiğinde kütlelerine bağlı olarak üç farklı evreye girerler. Güneş gibi orta büyüklükteki yıldızların yakıtı bittikten sonra beyaz cüceye dönüşürler. Güneşten 10 ile 100 katı büyüklükte kütleye sahip yıldızların ölümleri bambaşka bir hikayenin konusudur aslında, bu yıldızlar ya nötron yıldızlarına dönüşürler ya da bir kara deliğe dönüşürler. Yani, bu cisim her şeyi yutan devasa bir elektrikli süpürge de denilebilir.Peki, Güneş nasıl enerji üretir. Güneşin çekirdeğinde gerçekleşen sıra dışı bir durum söz konusudur. Yıldızın çekirdeğindeki sıcaklık tam anlamıyla cehennem sıcaklığı olarak betimlenen çok yüksek derecede bir ısıdır. Yıldızın çekirdeğindeki yüksek basınç ve sıcaklık hidrojen atomları birbirleri ile etklieşime girerek helyum atomlarına dönüşmesiyle bir enerji ortaya çıkar. Buna da nükleer füzyon denilmektedir. Güneşin çekirdeğindeki ısı 15 milyon derece Celsius, basınç ise Dünya’da deniz seviyesindeki hava basıncının 340 milyar katı olduğu bilinmektedir. Uzayın her yönüne dağılan bu enerji Dünya’ya yaklaşık 8 dakikada ulaşan bu enerji ışık ve ısıdır. Basit bir dilde söylemek gerekirse, eğer dostumuz Güneş olmasaydı Dünya’da asla yaşam başlamayacaktı. Aynı zamanda yazının başında söz ettğim gibi, romantik gecelerimizi aydınlatan yıldızları gözlemlerken sevgilimizin ellini tuttuğumuz sırada gökyüzünde bir yıldız kaydığı görülür ve kalplerde ortak bir dilek tutulur. Ancak üzgünüm…! Aslında yıldız kayması diye bir durum söz konusu değildir. Bu durum Güneş sisteminde başı boş dolaşan serseri meteorlardan kopan küçük parçalar yani meteoritlerdir. Meteoritler çoğunlukla 1 milimetre civarında olmalarına rağmen enerjileri sıra dışıdır. Dünya’nın çekim gücüne kapılan bu küçük gök taşları Dünya’nın atmosferine yaklaşık saatte 200 bin kilometre hızla çarparlar ve sürtünmeden meydana gelen ısıdan dolayı yanarak ışık saçmalarına ve parlamalara neden olurken bu illüzyondan habersiz olan romantik çiftler ise kalplerinde taşıdıkları dilekle gecenin keyfini çıkarırlar.



Arka Bahçemizi Aydınlatan Dev Kozmik Lambalar: Devasa Yıldızlar



Bilim insanları tarafından yapılan araştırmalara ve gözlemlere göre Evrende yaklaşık 100 milyar galaksinin olduğunu, aynı zamanda her galakside ise ortalama 200 milyar yıldız olduğu söyleniyor. Evrende o kadar çok yıldız var ki Dünya’daki tüm kumsallarında bulunan kum tanesinden bile daha fazla yıldız olduğunu bilim insanların yaptıkları araştırmalar sonucunda ortaya çıkıyor. 

AŞKIN BİLİMSEL TARİFİ




Romantizm terimin kökenleri şövalye romantizmi literatüründe söylendiği gibi Ortaçağ şövalyeliğine kadar uzanmaktadır. Romantizm kelimesi anlam olarak da şiirsel demektir. Bu kelime Latince Roma tarzı anlamına gelen romanikustan gelmiştir. Aynı zamanda bu kelime 17’inci yüzyıldan sonra aşk, idealizm, macera ve tutku anlamında kullanılmaya başlanmıştır.    

   İnsanlık tarihi boyunca efsanelere konu olmuş aşkların yaşandığı söylenir. Örneğin, Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Paris ile Helen, Kleopatra ile Mark Antony ve Romeo ile Juliet gibi isimlerin efsanelere konu olan en popüler aşk hikâyelerinden söz edilebilir. Evet, Aşk hakkında birçok kitaplar yazıldı. Birçok filmler yapıldı. Birçok şarkılar bestelendi. Birçok şiirler yazıldı. Pekâlâ, Aşk denen mesele nedir? Neslimizi geleceğe taşımak mı? Yoksa başka bir şey mi? Gerçekten de aşk nedir? Ve Neden âşık oluyoruz? Aslında bu yeryüzünde yaşayan milyarca insanın kendine sorduğu basit bir sorudan başka bir şey değil. Ancak cevabını bilemediğimiz ve anlayamadığımız en basit soruların başında olduğu söylenebilir. Her insan aşk denen duyguyu ve bu lezzeti hayatı boyunca en az bir kez ya da daha fazla tattığını söylemek yanlış bir ifade olmaz. Ancak aşkın tarifini ve duygusal lezzetinden ziyade aşkı farklı bir açıdan değerlendireceğim. Yani, Aşk nedir? Ve Neden âşık oluyoruz sorusunun yanıtını bilimsel olarak bazı cevaplar arayacağız. Aşkın bilimsel tarifine geçmeden önce, zamanı biraz geri almamız gerekiyor. İnsanlığın doğumdan önceki zamanlara gitmemiz gerekir. Yani kadim zamanlara kısa bir yolcuğa çıkacağız. Ancak zamanı biraz daha geri almamız gerek.

Halk dilinde bir söylenceye göre, evren yaratılmadan önce, yeryüzü yaratılmadan önce yani hiçbir şey yokken, yeryüzünde yaşayacak olan, yaşamış olan ve yaşamakta olan tüm insanların ruhları Berzah denen bilinmeyen bir âlemde yaratıldıktan sonra Tanrı şöyle dedi. Ben sizin yaratıcınız değil miyim? Diye sorduğunda tüm ruhlar Evet, sen bizim yaratıcımızsın dediler. Bütün ruhlar yeryüzü yaratılana kadar bilinmeyen bu âlemde kimilerine göre çok uzun bir süre kimilerine göre ise çok kısa bir süre beklediler. Bilinmeyen bu âlemde bazı ruhlar birbirleriyle etkileşime girdiler. Bazı ruhlar birbirine çok yakınken, bazı ruhlar ise birbirine oldukça uzak kaldılar. Birbirine çok yakın olan ruhların etkileşimi çok güçlü bir bağın oluşmasına neden oldu. İşte bu bağ gelecekte yaşanacak olan aşkların ve dostlukların başlangıcı olduğu söylenir. Aslında bu durumu günlük yaşantımızda birkaç örnekle açıklanabilir. Beklenmedik bir zamanda birbirlerine âşık olan bir çifttin tanışalı çok kısa bir süre geçmesine rağmen sanki seni yıllardır tanıyorum demesi oldukça sık rastlanan bir durumdur. Aynı zamanda 40 yıldır evli olan bir çifttin birbirlerine ilk günkü gibi aynı heyecanı ve aynı duyguları hissettiklerini söylemeleri oldukça manidardır. Ayrıca günlük hayatımızda kafelerde veya herhangi bir yerde tanışan iki adam kısa bir sohbetin ardından çok iyi arkadaş olurlar. Sanki 40 yıllık dost gibi hissederler. Elbette bu olgunun olumsuz bir yönü de vardır. Uzun yıllar birbirlerini tanımalarına rağmen hiçbir konuda anlaşamayan arkadaşlarda mevcuttur. Ayrıca büyük bir aşkla ve tutkuyla evlenen çiftlerin 6 ay sonra ayrıldıkları oldukça sık rastlan bir durumdur. En garip olanı ise kadın veya erkek cinsiyet fark etmez. Bir insan bazen yeni karşılaştığı bir insana veya çok sık gördüğü bir kişiye karşı sebepsiz yere negatif duygular içinde olur. Aynı zamanda onu çok iyi tanımamasına rağmen o insanın her davranışı nedensiz yere itici gelir ve ona karşı asla kanı ısınmaz. Yanında durmaya bile tahammülü yoktur. Ancak o kişiyi neden sevmediği hakkında hiçbir fikri yoktur. Aynı zamanda iç dünyasında o kişiyi neden sevmediğini kendine bile açıklayamaz. Anlatılan bu hikâyenin doğruluğunu kestirmek oldukça zor! Ancak her âşık sevdiği kişiye ruh eşinin olduğu söyler ya da her biten aşkın ardından beklenmedik bir günde güneş gibi doğan bir aşkın sonrasında ruh eşini bulunduğu düşünülür. Bu gerçekten öyle midir? Bilinmez ancak! Gerçek anlamda bunu öğrenmemiz olası gözükmüyor.




Aşkın Bilimsel Yönleri

   Aşk kalbini ziyaret eden davetsiz bir misafir gibidir. Daima beklenmedik bir anda ortaya çalar. O an geldiğinde hiç olmadığı kadar kalbinin hızlı çarptığını fark ettiğin zaman artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz çünkü o insanın etkisi altına girmişindir. Zaman hiç olmadığı kadar yavaşlar ve etrafında yaşanan her şey anlamsız hale gelir. Farklı bir düşün içinde onun gülüşü, sesi, fiziği, yüzü, saçları ve gözleri seni büyülediğini hissedersin ve geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktığını anladığında artık her şey için çok geçtir. Aşk duygusunun bir tarifi olmadığı söylenir. Ancak insanlara bu soru sorulduğunda hiçbir insan aynı cevabı vermediği görürmüştür. Öte yandan gerçekten aşk duygusunu yaşayan bir insanla bu duyguyu hiç yaşamamış bir insanın birbirlerini anlamaları mümkün değildir. Gerçekten de aşk nedir? Aşk bir duygudan ibaret mi? Beyinde gerçekleşen kimyasal bir süreç mi? Yoksa başka bir şey mi? Yazının başında söylediğim gibi bu olguyu tarif edebilmek için kitaplar ve şiirler yazıldı. Sayısız filmler ve oyunlar yapıldı. Şarkılar bestelendi. 

 ‘’insanlar yeryüzüne ayak bastığından beri duygularımızı, ilişkilerimizi ve kültürümüzü ele geçiren bu duygu gerçekten tanımlanabildi mi?’’

2017 tarihinde bu soru üzerine yapılan söyleyişi de Biyolojik Antropolog Helen Fisher şunları söylemişti.

YALNIZ BİR ADAMIN ÖYKÜSÜ






İstanbul’un yağmurlu bir gününde, Efe kalabalık İstanbul caddelerinde, sokaklarında ıslanmış sigarasıyla birlikte sessiz adımlarla yürürken zihnindeki karmaşık düşünceler içinde anılar gözlerinin önünde canlanıyor buğulu bir pencerenin üzerinde su damlacıklarının yavaşça süzülüyor Efe’nin düşüncelerinde, aynı zamanda her yağmur damlası Arnavut kaldırımların soğuk taşlarına çarparken kalbinde hissettiği karmaşık duygular Efe’nin düşüncelerine yansıyor bir bilinmezin içinde…! Güneşli günleri ve baharı geride bırakıyor tıpkı geride bıraktığı yaşanmış aşkların mutlulukları, sevinçleri, üzüntüleri ve hayal kırıklıkları ile birlikte zihinlerin ve kalplerin içinde kaybolmuş anılara dönüşüyor bu düşünceler, Efe soğuk ve yağmurlu bir İstanbul akşamında sessiz adımlarla sokaklarda yürüyor yalnız başına, etrafındaki insanlar sağ sola kaçışıyorlar bir telaş içinde kimleri sevgilisinin elini tutmuş kadınlar telaşla Metro’ya kaçışıyorlar kimileri ise ellerindeki poşetlerle birlikte otobüs duraklarına sığınarak yağmurdan kaçarken, Efe yalnız başına Arnavut kaldırımların taşlarının üzerinde sessiz adımlarla yürümeye devam ediyor soğuğu ve yağmuru umursamadan, gece karanlığında ıslanmış paltosu sokak lambalarının ışığında belli olurken aynı zamanda kirpiklerinde yağmur damlacıkları süzülürken Efe elinde tuttuğu ateşi sönmüş ve ıslanmış sigarasını iki dudağının arasına getirdiğinde fark ediyor sigaranın söndüğünü, bir anlığına Efe bu kaçıncı sönmüş sigara olduğunu düşündüğü sırada, elinde tuttuğu ıslanmış sigarayı yere atıyor ve soğuktan üşümüş elini paltosunun sol cebinde taşıdığı umuda sarılıyor bir bilinmezin içinde..!

   Âşık bir kadının öfkesi gibiydi şiddetli esen rüzgâr, yağmurlu gecelerde rüzgâr tüm öfkesiyle eser bazen tüm şiddetlini kalbinde hissedersin, bazen de şefkatli deniz dalgalarının kumsalları okşaması gibi huzur verir rüzgâr..! Ancak bu gece esen rüzgâr İstanbul’un bütün kıyılarını, sahillerini, sokaklarını ve kaldırımlarını dolaşırken ağaçlardan düşen solmuş yapraklar gece karanlığının içinde sağ sola savrularak gözden kaybolmadan önceki günlerde, aylarda,,,,,,    

  Efe…! Ağustos aynın sıcak günlerinde koyu sert kahvesini yudumlarken Facebook sayfalarını gezindiği sırada gözüne bir fotoğraf çarpar. Kızıl saçlı, beyaz tenli, al dudaklı ve okyanusun göz alıcı bütün güzelliği, bir inci tanesi gibi gözlerine yansıyordu sanki fotoğraftaki kadın, Efe bir anlığına peri masallarındaki bir denizkızı görmüş gibi düşüncelere dalıyordu. Efe hiç gecikmeden fotoğraftaki kadına bir mesaj yazdı. Merhaba ben Efe nasılsın? Ve seninle tanışabilir miyim? Kısa bir süre içinde fotoğraftaki kadından bir yanıt gelmişti. Efe heyecanla gelen mesaja baktığında kalbinde yaşadığı heyecan şaşkın bir yüz ifadesine dönüşüyordu



Ürpertici Kara Gölün Ziyaretçileri


  






- Birinci Bölüm -    


ÜNİVERSİTE YERLEŞKESİNDE TANIŞAN DÖRT YAKIN ARKADAŞIN ÇIKTIKLARI ÜRPERTİCİ YOLCULIK 



   Anadolu’nun en iyi üniversite yerleşkesinden birinde dört yakın arkadaş bir kafede oturmuş kimileri karton bardaklarda çay ve kahve içerken kimileri ise karışık tostla birlikte kola içiyor ve bir yandan da birbirleri ile sohbet ediyorlardı. Farklı Fakültelerde okuyan bu öğrenciler aynı çatı altında buluşup ve iyi bir arkadaşlık grubu oluşturmuşlardı. Berkant İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümü ikinci sınıf öğrencisi, Zeynep Eczacılık Fakültesi üçüncü sınıf öğrenci, Arda Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi ve Burcu ise üniversite de ilk yılıydı. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümüne yeni kayıt yaptırmış çömez bir öğrenciydi. Burcu üniversitenin ilk günlerinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin merdivenlerinin köşesinde bulunan bir kahve makinesinin önünde Berkant ile tanışalı günler, haftalar ve aylar geçmişti. Ancak Burcu ile Berkant arasındaki tanışma oldukça tatsız ve gerilimli başlamıştı. Fakültenin giriş kapısının karşısında bulunan merdivenlerin sol tarafında köşede duran kahve makinesinin yan tarafında fakültenin bahçesine bakan bir pencere vardı. Kahve makinesi bu pencere ve üst katlardaki sınıflara çıkan merdivenlerin tam ortasında bulunuyordu. Kahve makinesinin önünde Berkant kahve alırken arkasında bekleyen Burcu’dan habersizdi. Kahve karton bardağa dolduğu zaman Berkant sıcak karton bardakla dolan kahveyi nazikçe eliyle tutmuştu. Ancak elinde tuttuğu kahveye bakarak hızlı bir şekilde döndüğü sırada arkasında bekleyen Burcu ile çarpıştı. Sıcak karton bardaktaki kahvenin bir kısmı Burcu’nun beyaz kazağına dökülmüştü. O sırada Burcu bir anlık hissettiği acı ile birlikte şöyle bağırdı. Geri zekalı önüne baksana….! Bir yandan da çantasından çıkardığı selpakla üzerine dökülen kahveyi siliyordu. Aynı zamanda Burcu kaşlarını çatmış sert görünümlü bir hali vardı. Ve sert bir mizaha sahip olan Burcu’ya Berkant utangaç ve mahcup olmuş bir tavırla şöyle dedi. Çok özür dilerim ve istemeden oldu. Arkanızda sizin olduğunuzu fark etmedim. Burcu ise sert bir ses tonuyla şöyle dedi. Biraz daha dikkatli olun lütfen diyerek Berkant’ın yanından hızlı adımlarla uzaklaştı. Öğle tatilinde Berkant arkadaşlarının yanına giderken fakültenin giriş kapısından dışarı adımını attığı anda karşıdan gelen Burcu’yu gördü. Berkant yavaş adımlarla kıza doğru yürüdü. Ve üzerine kahve döktüğü kızla göz göze geldiklerinde kızın beyaz kazağın üzerindeki kahve lekesini fark etti. Berkant mahcup olmuş bir şekilde şöyle dedi. Merhaba çok tatsız bir kaza yaşadık. Ve ben çok üzgünüm. Tekrar sizden özür dilerim. Burcu ise kalbi yumuşamış bir şekilde gülümseyerek şöyle dedi. Önemli değil bu sadece bir kazaydı. Ve ben çok kaba davrandım. Asıl ben sizden özür dilemek istiyorum dedi. Berkant ise söyle cevap verdi. Hayır, ben çok dikkatsizce davrandım. Hatalıydım. Ve çok üzgünüm. Bu arada ben Berkant, kız gülümseyerek bende Burcu ve sizinle tanıştığıma memnun oldum dedi. Berkant ise ben şimdi arkadaşlarımın bulunduğu Kafe’ye gidecektim. Kendimi size affettirmek istiyorum. Ve size kahve ısmarlamak istiyorum. Ama söz veriyorum çok dikkatli olacağım. Tatsız bir kaza yaşadık. Ancak bende sizinle tanıştığıma çok memnun oldum dedi. Burcu ise Berkant’ın mahcup olmuş gözlerine bakarak şöyle dedi. Elbette, sizin arkadaşlarınla tanışmayı çok isterim dedi. Burcu ile Berkant’ın tanışması böyle tatsız bir olayla başlamıştı. Burcu ile Berkant kısa bir zaman içinde çok yakın arkadaş olmuşlardı. Ancak Berkant dalgalı siyah saçlı, beyaz tenli, al dudaklı, çimen gözlü, uzun boylu ve narin bedenli kıza karşı kalbi farklı bir şekilde atıyordu. Burcu ise bunu biliyordu. Aynı zamanda Burcu zihninden şöyle düşünceler geçiyordu. Berkant uzun boylu, kısa kahverengi saçlı, esmer, kirli sakallı ve yakışıklı bir çocuk olarak görüyordu. Ancak bu düşünceler kalplerde gizlenmiş ve bastırılmış duygular henüz ifşa edilmemişti. Burcu ile Berkant arasındaki arkadaşlık bu duygular içinde devam ediyordu. Ancak yakın arkadaşları olan Arda ile Zeynep arasındaki ilişki ise bambaşka bir hikâyenin konusuydu. Onlar uzun bir arkadaşlığın sonunda birbirlerini sevdiğini anlayan bir çift olmuşlardı. Arda, beline kadar uzanan düz sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli ve ince al dudaklı kıza karşı kalbi delice atarken Zeynep ise uzun siyah saçlı ve esmer çocuğa deli gibi âşık olmuştu. Final sınavlarına bir hafta kala bu dört yakın arkadaş öğle tatilinde üniversite yerleşkesinde bulunan ve her zaman gittikleri kafede buluştular. Arda ve Zeynep el elle tutuşmuş sanki bulutların üzerinde dans eden çiftler gibiydiler. Bu duygular içindeyken sonunda kafeye gelmişlerdi. Yan yana oturan ve birbiriyle sohbet eden Burcu ve Berkant’ın oturdukları masaya doğru yöneldiler. Arkadaşlarına selam verdikten sonra onların karşısına oturdular. Burcu asabi bir tavırla nerede kadınız yarım saattir sizi bekliyoruz dedi. Berkant ise sakindi. Arda ise şöyle cevap verdi. Burcu hemen kızma lütfen, Zeynep’in kütüphanede biraz işi vardı. Onu bekledim. Zeynep ise evet öyle, bunda kızacak ne var dedi. Berkant araya girerek şöyle dedi. Arkadaşlar bırakın bu saçma muhabbeti ve size harka bir haberim var dedi. Zeynep heyecanla ne haberi diye sordu. Burcu kaşlarını çatmış Berkant’ı sessizce dinliyordu. Zeynep ise gerçekten ne haberi diye sordu. Berkant gülümseyerek şöyle dedi. Siz önce siparişlerinizi verin, acelesi yok. Ben o zaman anlatacağım. Masada Burcu’nun yarım kalmış çayı ve Berkant’ın ise yarım kalmış kahvesi dururken Zeynep’in kola Arda’nın ise kahve siparişi gelmişti. Arda ve Zeynep aynı anda haydi anlat artık dedi ve şöyle devam etti Arda, meraktan ölüyoruz. Berkant ise konuşmasına heyecanla şöyle başladı. Büyük dedemden babama kalan ve kullanılmayan bir ev var ve İzmir Karagöl’le yakın bir yede. Final sınavlarından sonra sömestr tatilinde bir hafta birlikte kalabiliriz. Ne düşünüyorsunuz? Heyecanla Arda ve Zeynep bu harika bir fikir dedi. Aynı zamanda Arda zorlu sınav haftasından sonra bu bize çok iyi gelecek. Burcu ise hala sessizdi. Berkant Burcu’ya sen ne düşünüyorsun diye sordu. Burcu ise somurtkan bir tavır ile şöyle dedi. Arkadaşlar bu iyi fikir ama ben sizinle gelemem çünkü ben tatilimi ailemle geçirmek istiyorum dedi. Üzgünüm…! Ve Berkant üzgün ve endişeli bir tavırla şöyle dedi. O zaman gitmiyoruz. Bu anlamsız olur. Ben sensiz hiçbir yere gitmem. Zeynep ve Arda aynı anda şöyle dediler. Berkant haklı biz hiçbir yere gitmiyoruz. Burcu’nun somurtkan yüzü bir anda değişmiş ve kalbi de yumuşamıştı. Burcu herkesin gözlerini süzerek ve tatlı bir gülümseme ile şöyle dedi. Tamam, arkadaşlar sınavlardan sonra tatile gidiyoruz. Berkant sonunda dedi. Ve şöyle devam etti sözlerine, ben Burcu’nun bu kadar kolay ikna olacağını düşünmemiştim. Bir anda bu sözlerden sonra Masadaki herkes gülmeye başladı. Burcu ise tekrar kaşlarını çatarak şöyle dedi. Sanırım vazgeçmek için çok geç değil. Arkadaşları şaşkın gözlerle Burcu’ya bakarken Berkant üzgün ve endişeli bir tavırla şöyle dedi. Bu sadece bir şakaydı. Burcu neden böyle davranıyorsun? Burcu ise gülümseyerek şöyle dedi. Arkadaşlarımın şaşkın gözlerinize bakmak eğlenceliydi ve sizin tepkinizi ölçmek istedim. Zeynep canım sen öyle şakalar yapma lütfen, biz gerçek sanıyoruz. Evet, öyle dedi. Arda..! Berkant ise size kesinlikle katılıyorum dedi. Burcu ise tatlı bir gülümsemeyle dedi. Tamam, tamam bir daha böyle şakalar yapmayacağım. Ama yüzünüzdeki şaşkın ifade çok tatlıydı. Arda bir anda vazgeçeceğini düşünerek gerçekten korktum. Sana belli olmaz. Bazen seni anlamıyorum. Burcu tamam arkadaşlar sadece ben şaka yapmak istedim. Gergin bir ortamda başlayan sohbet keyifli gülümsemeler içinde sona ermişti. 

  

- İkinci Bölüm -

KARA GÖLE GİDEN PATİKA YOLDA YAŞANAN İLK İŞARETLER

Hakkında
Konum: İstanbul, Kağıthane
Meslek: Muhasebe
İlgi Alanları: Çeşitli konularda makale ve öyküler yazmak
Forum İmzası:
Kişisel blog / Free thoughts
Hakkımda:
Merhaba arkadaşlar; Zihnime hoş geldiniz...!
Zihnimin özgür sokaklarında yürüyüşe çıkma vakti geldi. İlginç bir yolculuğa çıkmaya kendinizi hazırlayın çünkü bu farklı bir deneyim olacak. Aynı zamanda zihnimin içindeki özgür düşüncelerin tadını çıkarın...!
Her kategoride ve farklı bir bakış açısıyla yazdığım tüm makaleleri blog sayfamdan okuyabilirsiniz. İlginiz için Teşekkürler..!
Temel Bilgiler ve İstatistikler
Aktiflik: Şu anda DH'de değil
Son Giriş: 2 ay önce
Son Mesaj Zamanı: 4 ay
Mesaj Sayısı: 1
Gerçek Toplam Mesaj Sayısı: 14
İkinci El Bölümü Mesajları: 0
Konularının görüntülenme sayısı: 0 (Bu ay: 38)
Toplam aldığı artı oy sayısı: 0 (Bu hafta: 0)
En çok mesaj yazdığı forum bölümü: Hobi Forumları
Mesajları
İkinci El Referansları
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.