Merhaba arkadaşlar.Bilgi ve paylaşımlarınızı tekrar görmek isteriz.Sadece Osmanlı ile değil gelmiş geçmiş btün Türk Devlet'leri hakkında paylaşım yaparsak daha güzel olur.
.
�Geçmişini bilmeyen, geleceğini bilemez� �Geçmişini bil ki yere sağlam basasın. Nereden geldiğini bil ki nereye gideceğini de bilesin� Edebalı.
"Osmanlı Devleti�nin Kudreti: Milletimiz ufak bir aşiretten;anavatanda müstakil bir devlet tesis ettikten başka garb alemine,düşman içine girdi ve orada azim müşkilat içinde bir imparatorluk vucuda getirdi.Ve bunu.bu imparatorluğu altı yüz yıldanberi tam bir heybet ve azametle devam ettirdi.Buna muvaffak olan bir devlet elbette yüksek siyasi ve idari niteliklere sahiptir. Böyle bir vaziyet yalnız kılıç kuvvetiyle meydana gelemezdi.Cihanın malumudur ki Osmanlı Devleti pek geniş olan ülkesinin bir hududundan diğer bir hududuna ordusunu büyük bir süratle ve tamamen mücehhez olarak naklederdi.Ve bu orduyu aylarca hatta yıllarca iyi besler ve idare ederdi.Böyle bir hareket yalnız ordu teşkilatının değil devletin tüm kademelerinin fevkalade mükemmeliyetini ve kendilerinin ne kadar kabiliyetli olduğunu gösterir." M.Kemal Atatürk
Kuruluş (1299 )
Osman Bey yerel adıyla Otman Bey; Karacahisar,Bilecik,Yarhisar ve Mudurnu'yu almıştır. Beyliğe adını veren Osman Bey'dir. Osman Bey, Çobanoğulları Beyliği'nin vâsalı olarak akınlarda bulunurken, bu beyliğin Bizans'la anlaşması üzerine, bölgede Bizans üzerine akınlarda bulunanlar, etkinliklerini bu kez Osman Bey'in bayrağı altında sürdürdüler. Bu durum yavaş yavaş Osman Bey'i bağımsızlığa iten bir etken oldu.
Osmanlı Beyliği'nin genişlemesi, Marmara bölgesindeki büyük Bizans kentlerinden Bursa'nın 1326'da Osmanlı Beyliği'nin eline geçmesiyle sürdü. Bursa'nın alınışını göremeden o yıl ölen Osman Bey'in yerine geçen oğlu Orhan Bey zamanında da Osmanlı Beyliği'nin gelişmesi hızlandı.Para bastırarak Osmanlı beyliğini, Osmanlı Devleti haline getirdi. Bursa'nın ardından Marmara bölgesinin öteki büyük Bizans kentleri, İznik ve İzmit de Osmanlılar'ın eline geçti. Osmanlı ilerlemesini durdurmak isteyen ve başında Bizans İmparatoru III. Andronikos'un bulunduğu bir Bizans ordusu Pelekanon(Maltepe) denilen yerde bozguna uğratıldı (1329). Osman Bey döneminde, Osmanlı beyliği yalnız Bizans topraklarında genişlemişti.
Orhan Bey döneminde ise komşu Türkmen beyliklerinin topraklarında da genişlemeye başladı. Böylece Osmanlılar hem Karesi Beyliği'nin donanmasına, hem Rumeli'ye geçiş için önemli bir takım noktalara, hem de Rumeli topraklarını iyi tanıyan Karesi komutanlarına sahip oldular. Osmanlılar Rumeli'ye Bizans İmparatorluğu'nda Palaiologoslar ile Kantakuzenoslar arasındaki taht kavgalarından yararlanarak, 1354'te ayak bastılar. Osmanlılar'ın Balkanlar'da ele geçirdikleri ilk üs Gelibolu Yarımadası'nda Çimpe Kalesi oldu. Orhan Bey'in yerine oğlu I. Murat (1362 - 1389) geçti. Osman Bey ölünce yerine Orhan Bey geçti. Bizans o sıralarda iç karışıklıklar içindeydi. Kantakuzen, Orhan Bey'den, Çimpe Kalesi karşılığında yardım istedi. Orhan Bey, Bizans Tekfurlarını (vali) bozguna uğrattı ve Çimpe'yi Rumeli'ye geçişte üs olarak kullandı. İznik ele geçince Orhan gazi tuğrasının olduğu ilk osmanlı parasını bastırtarak, tarihteki ilk padişah oldu. Donanma ilk kez Orhan Bey zamanında kuruldu ve Osmanlı Beyliği, Osmanlı Devleti haline geldi. Yine Orhan Gazi zamanında, 6 yıl süren kuşatmanın ardından Bursa alınarak başkent yapıldı.Wikipedi.
İsteyenlerin isimleri eklenecektir.(Listede eksik olabilir.Ekletiniz)
[image]http://img225.imageshack.us/img225/2457/793armafo0.gif[/image]
[link=http://forum.donanimhaber.com/m_22293386/mpage_1/key_//tm.htm#22293386][color=#CC0000][b][size=1]Türk ve Osmanlı Tarihi Kulübü[/size][/b][/color][/link]
< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Fetih -- 1 Eylül 2009; 22:26:00 >
_____________________________
“Kimin için öldüysen, ödülünü ondan bekle…” Seyyid Kutub İş Bankası,Hindli Müslümanlar'ın Türk Kurtuluş Savaşı'nı desteklemek maksadıyla gönderdiği 250.000 TL'lik yardım parasıyla kurulmuştur.Deniz feneri o kadar uzakta değil...
“Kimin için öldüysen, ödülünü ondan bekle…” Seyyid Kutub İş Bankası,Hindli Müslümanlar'ın Türk Kurtuluş Savaşı'nı desteklemek maksadıyla gönderdiği 250.000 TL'lik yardım parasıyla kurulmuştur.Deniz feneri o kadar uzakta değil...
2008 siyahastra sedan 1,3cdti njoy+sp elinden geliyorsa bir ağız tatlandırmaya bak,o ağıza yumruk atmak erkeklik değildir kötülere iyilik yapmak, iyilere kötülük yapmak demektir
Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır. Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır.
Efsanenin Sadeleşmiş Özet Hali: Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.
Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur"
Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.
O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.
Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler.
Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.
Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri'nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.
Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.
Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girdi.
_____________________________
En iyiyi bulmak için uğraşırken iyiyi kaybediyoruz
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..
Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...
Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.
En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..
Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..
Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.
Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...”
_____________________________
Ford focus 1.6HB DV9700 HP Pavilion Entertaintment
Bozkurt Destanı, Çin kaynaklarında kayıtlıdır ve iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu ikisi arasında pek az fark vardır.
Birinci Söyleyiş
Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Gök Türkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.
Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.
Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar.
Bu baskında düşmanlar bütün Gök Türkleri yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.
Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı.
Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, birçok çocukları oldu. İçlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşina oldu.
İkinci Söyleyiş
Hunların bir boyu olan ve adına Aşina denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.
Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.
Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.
O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.
Zamanla Bozkurt'un beslediği çocuk gürbüzleşti.
Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşina soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.
Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!
Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.
Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.
Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.
Aradan çok yıllar geçti. Aşina boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.
_____________________________
En iyiyi bulmak için uğraşırken iyiyi kaybediyoruz
Türk Milleti'nin tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir; Türkler binlerce yıldan beri tarih sahnesinde yer almaktadırlar. Bu durum, bilim adamlarının dikkatini çekmiş ve onları Türk kelimesinin kökenini araştırmaya yöneltmiştir. Türk adının kaynağını bulmak amacıyla yapılan araştırmaların sonuçlarına dayanarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kimi uzmanlara göre, Türk adına ilk defa MÖ 14. yüzyılda "Tik" veya "Tikler" şeklinde rastlanılmıştır. Bazı uzmanlar ise bu adın MÖ 14. yy.dan önce de var olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Türkler'in binlerce senelik geçmişi göz önünde bulundurularak, Türk adının nereden geldiğine ilişkin birçok iddia ortaya atılmıştır. Türkler'in eski dönemlerine ilişkin bilgilerin kökeni çoğunlukla Çin tarihine dayanmaktadır. Çinli tarihçiler MÖ 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsetmektedirler. Bununla birlikte, eski Çin kaynaklarındaki Türk hükümdarlarının ve devletlerinin adları Çince yazılıdır. Bunların Türkçe karşılıkları tam anlamıyla bilinmemektedir. Profesör Erol Güngör'ün deyişiyle, "Bizim atalarımız o çağda "Türk" adıyla anılmıyordu. "Türk" kelimesi bugün bir milletin adıdır ama atalarımız o zaman henüz bir millet halinde değildi. Boy ve aşiretler halinde yaşıyorlardı ve her aşiretin ayrı bir adı vardı." Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS 6. yüzyılda kurulan Göktürk milleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmiştir. Yani, Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Gök-Türk İmparatorluğu olmuştur. Göktürkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, daha sonra Türk Milleti'ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Çin İmparatoru MS 585 yılında, Gök-Türk Kağanı İşbara'ya gönderdiği mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmiştir. İşbara Kağan'ın Çin İmparatoru'na cevabi mesajında da "Türk Milleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" ifadesine yer verilmiştir. Bunlar Türk adını resmileştiren olaylar olarak tarihe geçmiştir. Göktürk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklinde geçmektedir. Türk Budun, Türk Milleti anlamındadır. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir. Türk kelimesinin anlamı üzerinde de çeşitli görüşler vardır. Bunlardan bazıları şu şekildedir: Çin kaynaklarında "Tu-küe (Türk)" miğfer olarak yorumlanmakta; İslam kaynaklarında ses benzeşmesine dayanarak terk edilmekte, olgunluk çağı şeklinde değerlendirilmektedir. Arminius Vambery'nin 19. yüzyılda yazdığı eserlerinde belirttiğine göre, Türk kelimesi "türemek"ten gelmektedir.
Ünlü Alman Türkolog Albert von Le Coq, Türk deyişinin "güç-kuvvet" anlamı taşıdığını ileri sürmüştür. Bu konudaki diğer çalışmalara göre, Türk kelimesi, "Altaylı (Ceyhun ötesi Turanlı)" kavimlerini tanımlamak üzere 420'li yıllardaki bir Pers metninde görülmektedir. Yine 515'de, "Türk-Hun" (Kudretli Hun) tabirinin de geçtiği bilinmektedir. İran kaynaklarında Türk kelimesinin "güzel insan" karşılığında kullanıldığı belirtilmektedir.
9. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından verildiğini" belirtmiş; "gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Türk kelimesinin "güçlü-kuvvetli" anlamına geldiği, bugün neredeyse bütün tarihçiler tarafından kabul görmüştür.
Türk Yurdu Günümüzde sayıları 350 milyonu aşan ve oldukça geniş bir bölgeye yayılmış olan Türkler'in ilk ana yurdunu tespit edebilmek için geniş araştırmalar yapılmıştır. Çeşitli alanlarda, farklı uzman ve bilim adamlarınca yapılan çalışmalar sonucunda her alanda farklı iddialar gündeme gelmiştir. Böylece ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır:
Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak Altay Dağları'nın; etnologlar, İç Asya'nın kuzey bölgelerinin; dil araştırmacıları, Altaylar'ın veya Kingan Dağları'nın doğu ve batısının; kültür tarihçileri, Altay-Kırgız Bozkırları arasının; sanat tarihçileri, Kuzeybatı Asya sahasının; antropologlar ise Kırgız Bozkırı-Tanrı Dağları arasının ilk Türk ana yurdu olduğunu iddia etmişlerdir. Bu konudaki araştırmalara göz attığımızda, Türkler'in ilk ana vatanlarının kesin sınırlarını çizmenin mümkün olmadığı görülür. Bunun asıl nedeni Türkler'in ilk zamanlardan itibaren oldukça geniş bir alana yayılmalarıdır. Son yıllarda yapılan dil araştırmaları göz önüne alındığında, ilk Türk yurdunun "Altay Dağları'ndan Urallar'a kadar uzanan, Hazar Denizi Kuzeydoğu Bozkırlarından Tanrı Dağları'nı kapsayan çok geniş bir bölge" olduğu anlaşılmaktadır.
Türkler, tarihin akışı içerisinde, ana yurtlarından çok uzak mesafelere göç ederek geniş bir coğrafi alana yayılmış; bugün Balkanlar'dan Çin Seddi'ne, Sibirya Bozkırları'ndan Horasan, Afganistan, Tibet'e kadar olan bölgeleri yurt edinmişlerdir.
Günümüzde özgürlük ve eşitliğin öncülüğünü yaptıklarını iddia edenler bilmelidir ki, insan hak ve hürriyetlerinin gerçek anlamdaki ilk uygulayıcısı Türkler olmuştur. Türkler tarafından kurulan devletlerde din, dil ve ırk ayrılığı gözetilmeksizin herkese eşit davranılmıştır. Profesör Hakkı Dursun Yıldız bu gerçeği, "Bütün tarih boyunca Türkler'de din, dil ve ırk ayrılığı sebebiyle Amerika ve Avrupa'da her zaman rastlanan bir katliama, işkenceye ve hakların elinden alınmasına kesinlikle rastlanmamaktadır" şeklinde ifade etmiştir.
Dikkat çekici bir nokta, eski Türk kavimlerinde, kadınların erkeklerle neredeyse eşit haklara sahip olmalarıydı. Türk kadınları toplum hayatının hemen her aşamasında görev alırlar; yeri geldiğinde savaşmaktan çekinmezlerdi.
Alıntı.
_____________________________
“Kimin için öldüysen, ödülünü ondan bekle…” Seyyid Kutub İş Bankası,Hindli Müslümanlar'ın Türk Kurtuluş Savaşı'nı desteklemek maksadıyla gönderdiği 250.000 TL'lik yardım parasıyla kurulmuştur.Deniz feneri o kadar uzakta değil...
-------------------------------------------------------------------------------- ADLİ : "Adil". II. Bayezid, III. Mehmed ve II. Mahmud'a verilmiştir.
AĞA : "Komutan". Ordudaki kıdemli görevlilere, Yeniçeri ağası ve Kızlar ağası gibi saray korumalarına verilmiştir.
AHRETLİK : "Manevi evlat". Dürrüşehvar'a verilmiştir.
AK BAŞLI : "Ak başlıklı". Aktimur'a verilmiştir.
ALP : "Kahraman asker". Daha çok ilk dönemde kullanılmakla beraber kabilevi yapılanma sona erdiği dönemde de kullanılmaya devam edilmiştir.
AMCAZADE : Amca çocuğu.
ARSLAN : "Arslan veya Arslan yürekli".
AVCI : IV. Mehmed'e verilmiştir. Hayatındaki en önde gelen uğraşısı idi. Edirne civarında kendisini bu iptilaya kaptırmıştı.
BAHİR : "Denizci"
BAHTİ : "Talihli". I. Ahmed'e verilmiş ve onun tarafından şiirlerinde maslah olarak kullanılmıştır.
BAŞ :"Lider", "Başkan". Baş-Çuhadar" veya "Kapıcı-başı" gibi genellikle diğer ünvanlarla beraber kullanılmıştır.
BEDROS : "Kurnaz". Genel bir Ermeni adıdır ve güya II. Abdülhamid'in yüz hatları itibariyle Ermeniler'e benzediğini ima için ona verilmiştir. Wittlin'in anlattığı bir hikayeye göre, Abdülhamid'in babası I. Abdülmecid değil, Abdülhamid'in annesiyle gizli aşk hayatı yaşamayı başaran bir Ermeni'dir. Abdülhamid'in annesi Trimüjgan'ın muhtemelen Ermeni olması daha kolay anlaşılır bir açıklamadır.
BEY : "Efendi", "Şehzade". Zamanla bu ünvan değerini kaybetti ve daha ziyade İngilizce'deki esquire gibi nezaket ünvanı haline geldi.
BEYCEĞİZ : "Küçük Şehzade"
BEYLERBEYİ : "Bölge Valisi". Büyük eyaletlerin idarecisine verilmiştir.
BEYZADE : "Şehzade oğlu". Padişahların kızlarının oğullarına verilen ünvandır. İlk dönemlerdeki "Sultanzade" ünvanının yerini almıştır.
BIYIKLI : "Sakallı"
BOŞNAK : "Bosnalı"
CEDDÜ'L OSMAN "Osmanlıların Babası".Süleyman Şah'a verilmiştir.
CEMCA : "Cemşid gibi güçlü". Sultan için Doğu dillerinde kullanılan bir ünvan.
CİHANDAR : "Dünyanın Efendisi". III. Selim'e verilmiştir.
CİVAN : "Genç". 2138/ Mehmed'e verilmiştir.
ÇAKIRCI : "Şahinci"
ÇAVUŞ : "Rütbeli Er", "Haberci"
ÇELEBİ : "Beyefendi". "Kibar Efendi", "Genç Efendi". II. Mehmed dönemine kadar padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca I. Mehmed'e de özellikle verilmiştir.
ÇELEBİ SULTAN : "Kibar-Şehzade". 1594 yılına kadar sancak valisi olan padişah oğullarına verilmiş olan ünvandır.
ÇUHADAR : "Kahya".
DAMAD-I ŞEHRİYARI : "Padişah Damadı". Padişahların kızlarıyla evlenenlere verilen ünvandır. Ancak bu sadece babasının saltanatı döneminde evlenen kızların kocalarına uygulanmıştır. Ayrıca aynı isimlerdeki birkaç veziri seçmek için de bu ünvan kullanılmıştır.
DAYE : "Süt Anne"
DEFTERDAR : "Hazineci"
DELİ : I. Mustafa ve İbrahim'e verilmiştir.
DİVİTDAR "Yazma kutusunu taşıyan"
DOĞANCI : "Doğan yakalayıcısı"
DÜZME(CE) : "Sahte". Kendi adına çıkan isyan döneminde ve aslı konusundaki şüpheye ifade etmek üzere Mustafa'ya verilmiş ünvandır.
EBU'L FETH : "Fethin babası". II. Mehmed'e verilmiştir.
EFENDİ : I. Abdülmecid döneminden itibaren padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca tarikat üyeleri arasında da bir dereceyi gösteren tabirdir.
EĞRİ : "Eğri-büğrü". Topal olan Cihangir'e verilmiştir.
EĞRİ FATİHİ : III. Mehmed'e verilmiştir.
EMİR : "İdareci", "Şehzade". Yarı bağımsız idareciler için kullanılmıştır. Ayrıca Selçıklulara bağımlı olduğu süre zarfında I. Osman için kullanılmıştır. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri esnasında I. Bayezid'in oğullarından birinin açık şekilde üstün idareci olmadığını göstermek için yeniden kullanılmıştır.
EMİRÜ'L MÜ'MİNİN : "Müslümanların İdarecisi". Halifeye verilen isimlerden biri olup I. Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı padişahlarına da verilmiştir.
ENİŞTE : "Kızkardeşin kocası"
FAHREDDİN : "Dinin öğüncü". I. Osman'a verilmiştir.
FATİH : İstanbul'u fethinden dolayı II. Mehmed'e verilmiştir.
FATİH-İ BAĞDAT : "Bağdat'ı fetheden" IV. Murad'a verilmiştir.
FRENK : Frank. Başlangıçta Fransa'dan gelenler için kullanılmışken oldukça genişletilerek herhangi bir Avrupa ülkesi için de kullanılmıştır.
GAZİ : Daru'l Harbde savaşan kişilere ve Hristiyanlara karşı alınmış zaferlerdeki askerlere verilen ünvandır. Özellikle de O. Osman, Orhan, I. Murad, I. Bayezid, II. Mehmet ve IV. Murad için kullanılmıştır.
GENÇ : II. Osman'a verilen isimdir.
GÖZDE : Padişahın cariyeleri için kullanılmıştır.
GÜLEÇ : "Neşeli"
GÜREŞÇİ : Güçlü olduğu için I. Mehmed'e verilmiştir. "Güreşçi" mi "Kürüşçü" mü olduğu şeklinde bir şüphe var ise de, doğru şekli "Güreşçi" şeklindeki Padişah için kullanımıdır.
GÜVEY : "Damad"
GÜZELCE : "Yakışıklı"
HACE, HACİ : "Hacı". Hace kadınlar için, Hacı erkekler için kullanılna formudur. Mekke'de Hac görevini tamamlayan kişiye verilen ünvandır.
HADİMU'L HARAMEYNİ'Ş ŞERİFEYN : "İki mübarek şehir olan Mekke ve Medine'nin koruyucusu". I. Selim'e 1517'de Mekke Şerifi tarafından bu şehirlerin anahtarı gönderilmek suretiyle verilmiş bir ünvandır.
HAFIZ : "Koruyucu". Genişletilmek suretiyle Kur'an'ı ezbere bilen kişiye denilmiştir.
HAKANİ : "Emperyal"
HAKANÜ'L BERREYN VE'L BAHREYN : "Karaların ve Denizlerin Hakanı". Padişahın gücünün ihtişamını ifade eden ünvanlardan biridir.
HALİFE : Son Abbasi Halifesinin 1538'de ölümüne kadar halifeliği elinde tuttuğu şeklindeki birtakım düşüncelere rağmen, 1517 yılında Halifeliğin I. Selim'e ve onun mirasçılarına geçmesi, İslam'da önemli ölçüde sert tartışmalara neden olmamıştır. Cam. Mod. Hist., 91'de: "Hilafet İslam'ın temel prensiplerinden biridir ve bütün Müslümanlar tek bir imam tarafından idare edileceklerdir. Ayrıca İmam'da Hz. Peygamber'in kabilesi olan Kureyş'ten olacaktır. 1517 yılında İmamlık, Haşimoğullarından Mehmed Ebu Cafer'in güçsüz ellerindeydi ve halifeliği Kahire Sarayı'nda sembolik olarak devam ettiriyordu. Abbasilerin en son halifesi olarak Sultan Selim lehine halifelikten feragat etti. Bu biçimsel geçiş, Kureyş kabilesine mensup olmamakla birlikte Türk sultanlarının Müslümanların idarecisi veya İmamı olmalarının temeli oldu. Halifeliğin Osmanlılara geçişi, Mekke Şerifi'nin Kabe'nin anahtarlarını Selim'e göndermesi, böylece Selim'in Mukaddes Beldeler'in koruyucusu olmasıyla halifeliğin tanınması onaylanmış oldu" der. S. Lane Po
HAN : Kırım idarecileri için kullanılmıştır. II. Selim tarafından torunu İbrahim'e verilmiştir.
HANÇERLİ : "Hançer taşıyan"
HANIM SULTAN : "Prenses Hanım". Padişahların kadın tarafından kız torunlarına verilen ünvan.
HANTAL : "Beceriksiz"
HASEKİ SULTAN : "Gözde Prenses". Erkek evlat doğurmuş olan padişah gözdelerine verilen ünvan. Genellikle ilk dört veya altı anne ile sınırlanmıştır.
HASEKİ KADIN : "Gözde Kadın". Padişah kızlarının annelerine verilmiştir.
HATUN : "Hanım". İlk dönemlerde, son dönemlerdeki Valide Sultan yerine padişahın nikahlı eşlerine verilen ünvandır.
HEZARPARE : "Bin parça". Ölümünden sonra kendisine yapılan suikasde işaret etmek için Ahmed'e verilen ünvandır.
HÜMAYUN : "Padişaha ait". -Devlet kuşu, saadet anlamına gelen- "Hümay"dan alınmıştır.
HÜNKAR : "Hükümdar" I. Murad ve II. Mehmed'e verilen ünvan.
HÜDAVENDİGAR "Hükümdar", "Bey". I. Murad'a verilmiş ve daha sonra da Bursa Sancağı içinde kullanılmıştır. Yine Orhan ve II. Murad için de kullanılmıştır.
İKBAL : "Talih". Haremde il rütbe ilerlemesi.
İLHAMİ : "İlham alan". III. Selim'e verilen ünvandır.
KALAYLIKÖZ : "Beyaz Fındık"
KANBUR : I. Mahmud'a verilmiştir.
KANLI : Politikasını ima için II. Abdülhamid'e verilmiştir.
KANUNUİ : "Adil". II. Mehmed'e ve özellikle de I. Süleyman'a verilmiştir.
KAPUDAN PAŞA : "Amiral". Osmanlı donanmasının başındaki kimseye verilmiştir.
KARA : I. Osman ve birçok kişiye verilmiştir.
KEHLE-İ İKBAL : "Talih bitti"
KETHÜDA : "Kahya".
KIZIL : "Kırmızı"
KOCA : "Büyük".
KOZHEYCİ :"Fındık satıcısı"
KÖSE : "Sakalsız"
KRAL : Sırp ünvanı.
KUL : "Köle".
KULOĞLU : "Köleoğlu"
KÜRÜŞÇÜ : "Yay gerdiren". Bir sanatta pir kabul edildiği için I. Mehmed'e verilmiştir.
LALA : "Terbiyeci". Özellikle hem sarayda, hem de tayin edildikleri sancak valiliklerinde genç şehzadeleri yetiştirenlere verilen ünvandır.
Lİ/LI/LU : "den,dan" Yer isimlerine bağlanır. Kişinin doğum yerini işaret için kullanılmıştır.
MAKBUL : "Gözde"
MAKTUL : "Öldürülmüş"
MEHD-İ ULYA-YI SALTANAT : "Büyük saltanat beşiği". Diğer bir ismi de Valide Sultan'dır.
MUHTEŞEM : Avrupalılar tarafından I. Süleyman'a verilen ünvandır. Türkler kullanmazlar.
MUID : "Okulda düzeni sağlayan"
MUSAHİP : "(Padişah'a hususi işlerinde) Yardım eden" ve daha geniş ifadesiyle "Gözde".
MÜVERRİH : "Tarihçi"
NEBİL / NEBİLE : "Prens/Prenses". Mısır ünvanıdır.
NAİB : "Vekil".
NAKKAŞ : "Dekoratör"
NAMZET : "Aday". Henüz tam olarak evlenmemiş, nişanlı olan padişah kızlarına verilen ünvandır.
NİŞANCI : "Saltanat mührünün muhafızı".
NİŞANCI OĞLU : "Saltanat mührü muhafızının oğlu".
OĞUZ : "Temiz" veya "Genç erkek"
OSMANCIK : "Küçük Osman". I. Osman için kullanılmıştır.
PADİŞAH : "Hükümdar". İran kaynaklı bir ünvandır. Sultanların çok fazla arzu ettikleri en yüksek makamdır. Herhangi bir kimse tarafından sultanla eş anlamlı olarak da kullanılabilir. Son döenmlerde Fransız Kralları için de kullanılmıştır.
PALABIYIK : "Kavisli uzun bıyıklı".
PARE : ""Parça". "Hezarpare" ve "Şekerpare"de olduğı gibi.
PEHLİVAN : "Şampiyon", "Güreşçi". I. Mehmed'e verilmiştir.
REİSÜ'L-KÜTTAB : "Katiplerin Reisi".
RUM : "Rumeli". Temelde Roma ve Roma İmparatorluğu içinde kalan yerleri ifade eder. Böylece Anadolu Selçukluları, İran Selçuklularından ayrılmışlardır. Ayrıca "Rum Beylerbeyi" altında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa eyaletlerini de temsil eder.
SAHİB-KIRAN : "Her zaman başarılı Hükümdar". I. Süleyman ve IV. Murad'a verilen ünvandır.
SAİBÜ'L-AŞERETİ'L - KAMİLET : "On numarayı tamamlayan". Onuncu sultan olduğu için I. Süleyman'a verilmiştir.
SANCAK : "Büyük Bayrak". "Eyalet".
SANCAK BEYİ : "Eyalet İdarecisi".
SARHOŞ : II. Selim'e verilmiştir.
SARI : "Sarı", "Soluk". II. Selim'e verilmiştir.
SARIKÇI : "Sarık yapan"
SEDEF-İ DÜRR-İ HİLAFET : "Hilafet incisinin sedefi". Bir diğer ünvanı da "Valide Sultan"dır.
SEMEN/SEMİZ : "Şişman"
SERASKER : "Ordu komutanı".
SEYYİD : "Peygamber soyundan gelen"
SİLAHDAR : "Silahları muhafaza eden memur". Sultanın hususi görevlilerinden biri.
SİPAHİ : "Atlı asker"
SIĞIR : II. Selim'e verilmiştir.
SOFU : II. Bayezid'e verilen ünvandır.
SULTAN : "Prens". En az üç farklı kullanımı vardır. En geçerlisi, 'devletin başı" olarak kullanımıdır. "Sultan Han Murad"da olduğu gibi "Han" ile birlikte "Şehzade"lik ifadesi anlamında da kullanılmıştır. Bu şekli genellikle padişah oğulları içindir ve özellikle de II. Mehmed döneminden sonradır. bununla beraber eğer isimden sonra kullnaılmışsa o ismin "Prenses" olduğunu ifade eder: Fatma Sultan'da olduğu gibi. Yine "Haseki" ve "Valide" kelimleri ile de birleştirilerek kullanılmıştır.
SULTANÜ'L-GUZAT : "Gaziler sultanı". İlk dönem ünvanıdır. I. Murad ve diğerlerine verilmiştir.
SULTANZADE : "Prenses oğlu". Padişah kızlarının oğullarına veya erkek torunlarına verilen ünvandır.
ŞAH-I ALEM-PENAH : "İmparator", "Dünyanın barınağı". Padişahın üstünlük ünvanlarından biridir. İran menşe'lidir.
ŞAHİN Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
ŞAHZADE/ŞEHZADE : "Padişahın oğlu". I. Mehmed ile başlayarak padişahların oğullarına verilmiştir.
ŞEHİD : Savaşta dini uğruna ölen kişi. I. Murad ve II. Osman'a verilmiştir.
ŞEHRİ : "Şehirli"
ŞEYH : Edebali'ye verilmiştir.
ŞEYHÜLİSLAM : "Müfti". Halifenin altında olup İslam'ın başkanıdır.
ŞÜCAEDDİN : "Dinin kahramanı". Orhan'a verilen ünvandır.
TAVAŞİ : "Hadım"
TAVİL : "Uzun". Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
TEKFUR : "Kral". Ermenice "Tagavor"dan alınmıştır.
TIRNAKÇI : "Dolandırıcı"
TİRYAKİ : Genellikle uyuşturucu veya sigara tiryakiliği için kullanılır.
UĞURLU : "Şanslı"
VALİDE : "Anne".
VALİDE SULTAN : "Prenses Anne". Saltanatları döneminde padişahların annelerine verilen ünvandır. XVI. yüzyılda girmiştir.
VELİ : II. Bayezid'e verilen ünvandır.
VELİAHT : "Tahta geçecek şehzade". Tahta geçecek kişi için son dönemde kullanılmıştır. Ancak 1876 Anayasası tahta çıkacak şehzadenin "en yaşlı erkek evlat" olmasını belirleyinceye ve diğer şehzadeleri reddedinceye dek uygulanamamıştır. Hatta VI. Mehmed'e "Veliahd-ı Sani" (Tahtın ikinci varisi) ünvanı verilmişti. Benzer bir makam, Kırım Hanlarından Nureddin'e de verilmiştir.
VEZİR : "Bakan". "Ağır sorumluluk yüklenen".
VEZİR-İ AZAM : "Başbakan", "Baş vezir". Bir diğer formu da "Sadr-ı Azam"dır.
VOYNUK : "Bulgar savaşçısı"
VOYVODA : "İdareci". Moldavya ve Lehistan prensliklerinden birinin yöneticisine verilen ünvandır.
YAĞLIKÇI : "Yağlık satan"
YAVUZ : "Yiğit". I. Selim'e verilmiştir.
YENİÇERİ : "Yeni askerler." Meşhur Yeniçeri Ocağı mensupları.
YILDIRIM : I. Bayezid'e verilmiştir.
ZADE : "-oğlu". Genellikle "ın soyu" anlamında genişletilmiştir
_____________________________
Çocukluğumu özlüyorum... Yara bere içindeki dizlerimi... Çamur içinde kalmış suratımı... Yaramazlık yaptığımda annem göremesin diye... Saklandığım kapı ağzını... Oysa... Çoktan sobeledi hayat
Çocukluğumu özlüyorum... Yara bere içindeki dizlerimi... Çamur içinde kalmış suratımı... Yaramazlık yaptığımda annem göremesin diye... Saklandığım kapı ağzını... Oysa... Çoktan sobeledi hayat
Milletlerin tarihlerine şan ve şeref örnekleri veren kahramanlık için çeşitli düşünce ve yorumlar vardır. Bu düşüncelerde çok kere cesaret ile kahramanlık karıştırılmış ve karıştırılmaktadır. Cesaret, insanda sadece manevi bir kuvvet, kahramanlık ise fazilettir. Kahramanlık ruhu ferde ırkından intikal eder. Bir millet yapısı itibariyle kahraman değilse, içinden çıkacak birkaç yiğitle dünya üzerinde özgür yaşamak imkanını bulamaz veya özgürlüğü her savaşta tehlikeye girer.
Buna karşı bir milletin cephede savaşan evlatları dünyayı hayretler içinde bırakan kahramanlıklar yaratmışsa hiç şüphe yok ki o milletin yalnız cephede savaşan erleri değil beşik sallayan anaları, okul çağındaki evlatları ve ak saçlı ihtiyarları, sonuç olarak bütünü kahramandır.
Türk ordusunun kahraman askerine verilen unvan olarak “Mehmetçik” simgesi, kökenini İslamiyet öncesi Türk medeniyetine kadar uzanmaktadır. Atalarımız daha Orta Asya’dayken belirli eşyaları, cisimleri ve şekilleri belirli manalara simge yapmışlardır. Mesela, “ok” Tanrı’ya bağlılığın, “yay” da bu bağlılığın cihana yayılmasının simgesiydi. Keza davulun, tuğun devlet şeklinde değişik anlamları vardı. Doğal olarak Türk ordusu içerisinde görev yapan askerler için de bir simge geliştirilmişti. Bu dönemde Türk ordusu içerisinde görev yapan askerlere “alp”, alp er”, “alperen” vs. gibi unvanlar verilmekte idi. Bu unvanların verilmesinin temel nedeni askeri kişiliğin bir kişiye ait olmaması, tüm ulusu temsil etmesi nedeniyle olmuştur.
İslamiyet sonrası Türk ulusunun oluşturduğu devletler içerisindeki ordularda görev alan askerlere “Mehmetçik” unvanının verilmesi görülmeye başlanmıştır. Bu durumun gerekçesi ise şu şekilde ortaya konmaktadır: İslam dini benimsendikten sonra uluslar üzerinde özellikle bu dinin peygamberi olan Hz. Muhammed’e karşı bir hayranlık oluşmuştu. Oluşan bu hayranlık üzerine insanlar doğan erkek çocuklarının birçoğuna “Mehemmed”¹ ismini vermişlerdir. Bu isim daha sonra “Mehmet” şekline dönüşecektir.² Mehmet isminin kullanımı günümüzde de yaygın şekilde görülmektedir. Özellikle kırsal kesimde yaşayan insanlarımızın birçoğu doğan erkek çocuklarına “Mehmet” ismini koymaktadırlar.
“Mehmet” isminin kullanım alanının bu kadar geniş olması sonucunda zamanla askere giden erkek evlatlar için söylenen bir deyim haline dönüşmüştür. Tüm Türkiye’de bu şekilde anılan askerlerimizin bu adı alması zaten cesaret ve kahramanlığının sonucu olmuştur. Bütünü kahraman olan bir milletin fertlerini ismen ayırt etmek, kahramanlıklarını sayabilmek ise imkansızdır. İşte onların hepsini bir tek adla bağrına basmak için Türk milleti, adları ayırt edilemeyen evlatlarının hepsine birden bir sevgi, kendisini savaş alanlarında tanıyan düşmanları ise bir saygı nişanesi olarak “MEHMETÇİK”3 demiştir. Mehmetçik bütün Türk ordusunun simgesidir. Mehmetçik bir isim değil bir fikirdir, bir amaçtır.
¹ “Mehemmed” isminin verilmesinin altında yatan neden olarak da İslam peygamberi Hz. Muhammed’in kutsallığının zedelenmemesi fikri yatmaktadır. ² Türkçesinin dil zenginliğinin belirtilerinden biri olarak da nitelendirilebilir. Böylece fazla sesler kelime içerisinden çıkarılarak Türkçenin sadeliği korunmuş oluyordu. 3 “Mehmetçik” kelimesinde “Mehmet” kelimesine”-çik” eki gelmiştir. Bu ek, kelimeye sevgi anlamını kazandırmaktadır.
Osmanlı Devleti'nin Gelişmesinin Bir Hareketli Resmi
دولت عالیه عثمانیه Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Osmanlı Devleti
Orijinal boyut için tıklatın
Orijinal boyut için tıklatın
_____________________________
Çocukluğumu özlüyorum... Yara bere içindeki dizlerimi... Çamur içinde kalmış suratımı... Yaramazlık yaptığımda annem göremesin diye... Saklandığım kapı ağzını... Oysa... Çoktan sobeledi hayat
Başkentler= Söğüt (1299-1326) Bursa (1326-1364) Edirne (1364-1453) İstanbul (1453-1922)
Resmi dili= Osmanlıca
Dini= İslamiyet
Yönetim Şekli= Saltanat
Padişah - 1299–1326 Osman Gazi - 1413–1421 Çelebi Mehmed Tarih - Kuruluş tarihi 1299 - Fetret Devri 1402–1413 - Birinci Meşrutiyet 1876-1878 - İkinci Meşrutiyet 1908-1918 - Yıkılış tarihi 1 Kasım, 1922
Yüzölçüm - 1902 6.300.000 km² (2.432.444 sq mi) - 1595 20.000.000 km² (7.722.043 sq mi)
Para Birimi Akçe, Kuruş, Lira, Sultani
Devlet Nişanları Tuğra Bayraklar Nişan Faik
_____________________________
Çocukluğumu özlüyorum... Yara bere içindeki dizlerimi... Çamur içinde kalmış suratımı... Yaramazlık yaptığımda annem göremesin diye... Saklandığım kapı ağzını... Oysa... Çoktan sobeledi hayat
Pek çok özelliği ile tarihe damgasını vurmuş olan Osmanlı Devleti’nin yönetim modeli, sahip olduğu medeniyet, sanatsal gücü gibi üstün yönleri günümüzde halen büyük hayranlık uyandırmakta, çeşitli araştırmalara, seminerlere ve belgesellere konu olmaktadır. Birçok devlet adamı, akademisyen ve tarihçi, eskiden Osmanlı’nın hüküm sürdüğü topraklarda bugün yaşanan karışıklıkların ve çatışmaların sona ermesi için Osmanlı modelinin yeniden canlandırılması gerektiğini dile getirmektedir. Kuşkusuz bunda 600 yıl boyunca Osmanlı topraklarında yaşanan ve her dinden ve ırktan halk için geçerli olan adalet anlayışının önemli bir payı vardır.
Dünya Halkları Adalet Arıyor...
Siz bu satırları okurken dünyanın dört bir yanında savaşlar devam ediyor, insanlar ölüyor, yurtlarından çıkmak zorunda bırakılıyor ve zulüm görüyorlar. Dünyanın pek çok yerinde bir kısım insanlar haksız kazançlar elde ederken, diğer bir kısmı hak ettiklerini elde edememenin sıkıntısını yaşıyorlar. Zalimler, sahip oldukları imkanları kullanarak güçsüzleri ezmeye çalışırken, mazlumlar ise kendilerine yardım eli uzatılmasını bekliyorlar. Kısacası dünyadaki birçok ülkede adaletsizlik hüküm sürüyor.
Peki Neden Adalet Tam Anlamıyla Uygulanmıyor?
Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi için, insanların, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bırakabilecekleri bir ahlaka sahip olmaları gerekmektedir. Bu ahlak, insanlar arasında herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm insanları kapsayan, imkanları hakka uygun bir biçimde paylaştıran, güçlülerin değil haklıların üstün olduğu bir dünya oluşturmayı hedefleyen Kuran ahlakıdır. Yüce Allah'ın Kuran-ı Kerim’de insanlara bildirdiği bu üstün ahlak, sadece haktan ve doğrulardan yana, katıksız bir adaleti emretmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, Fethettiği Ülkelere Adalet Götürmüştür
Osmanlı Devleti, İslam'ın bayraktarlığını yapmayı, İslam'ın adaletini ve üstün ahlakını dünyaya yaymayı kendisine bir hedef bilmiştir. Bu nedenle de Osmanlı, fethettiği topraklarda, yine Kuran'da emredildiği gibi, hiçbir zora ve baskıya başvurmadan İslam ahlakını yaşatmış ve hakim kılmıştır.
Osmanlı Devleti, kurucusu Osman Bey'den başlamak üzere Fatih Sultan Mehmet ve diğer padişahlarının adil yönetimleri ile tüm insanlığa örnek olmuştur. Onların zamanlarında her dinden, her inançtan insan birarada huzur içinde yaşamıştır. Hatta herhangi bir mücadeleye dahi girmeden kendi istekleriyle Fatih Sultan Mehmet'e teslim olan toplumlar olmuştur. Bu da insanların onun adil yönetiminden ne derece hoşnut olduklarını göstermektedir.
İngiliz tarihçi F. Downey "The Grand Turc, Suleyman the Magnificent" (Büyük Türk, Muhteşem Süleyman) adlı eserinde Türklerin adaletine ve merhametine sığınan insanlardan şu şekilde bahseder:
“Birçok Hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyorlardı.”
İslam adaletiyle yönetilen Türk toprakları, o dönemde her dinden insanın huzurlu yaşayabildiği tek ortamdı. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu ve Rumeli gayrimüslimleri dinlerine ve sosyal hayatlarına müdahale edilmeden, eski gelenekleri üzerinde yaşamaya devam etmişlerdir. Osmanlı padişahlarının İslam ahlakına olan bağlılıkları neticesinde toplum içinde ırk, dil ve etnik kimlikler nedeniyle bir ayrım olmamış, insanlar birbiriyle kaynaşmış ve toplumun çeşitli kesimleri arasında sosyal adalet sağlanmıştır.
Avrupalı tarihçi Richard Peters, İslam dinini benimseyen Türklerin, yüzyıllar boyunca yönettikleri her yerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir:
"Türkler asırlar boyunca birçok millete hakim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler."
Osmanlı Padişahları Adaleti Emretmişlerdir
Osmanlı’da adaletin sağlanması için çok büyük gayret sarf edilirdi. Osmanlı padişahları, halka karşı devlet otoritesini kötüye kullanan idarecileri bu tutumlarından men eden pek çok kanunname yayınlamış, kendilerinin bizzat şahit olmadıkları ortamlarda bile halkın devletten razı olacağı bir sistem tesis etmişlerdi. Devlet görevlilerinin kanun ve adalete aykırı davranmasını kesinlikle yasaklayan pek çok beyannameden biri de Semendere kadısına gönderilendir. Padişah bu beyannamede halkın kendisine Allah'ın bir emaneti olduğunu belirttikten sonra, kanuna aykırı olarak Sancak beylerinin ve diğer görevlilerin halka haksızlık yapmalarını zulüm saymakta ve bunu şiddetle yasaklamaktadır. Bu emri yerine getirmekte ihmali ve kusuru görülenlerin yargılanmalarını emretmektedir.
Türk-İslam ahlakının getirdiği bu adalet sistemi, Osmanlı Devleti'ni diğer devletlerden kat kat üstün kılan temel özelliklerden biri olmuştur. Bu özellik sayesinde Osmanlı yöneticileri ve halkı, kendi aleyhlerinde bile olsa adaleti uygulamaktan çekinmeyecek bir ahlak ile ahlaklanmışlardır. Nisa Suresi'nde bildirilen bu ahlak özelliği, Osmanlı'nın ve tüm Müslümanların üstün adalet anlayışının da temelini oluşturmaktadır:
“Ey iman edenler kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhinde dahi olsa Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva(tutku)larınıza uymayın.” (Nisa Suresi, 135)
Osmanlı Padişahlarının Adaletli Tutumlarına Örnekler
Orhan Gazi
Osmanlı tarihçilerinden Aşık Paşazâde, Osmanlı padişahlarından Orhan Bey’in adalet anlayışını şu satırlarla ifade eder:
“Orhan Gâzî, oğlu Süleyman Paşa’yı Taraklı (Tarakçı) Yenice’sine gönderdi. O memleketlerin hepsi Orhan Gazi’nin adâletini işitmişti. Her aldıkları yerde adâlet gösterdiler. Alınmayan memleketler dahi onların nasıl davrandıklarını öğrenmişlerdi. Süleyman Paşa Taraklı Yenicesi’ne varınca, hisarı andlaşarak verdiler. Göynüğü ve Mudurnu’yu dahi öylece aldılar. Süleyman Paşa dahi o kadar adâlet gösterdi ki...
‘Ne olurdu, eski zamandan beri bunlar bize bey olaydılar.’ Çok köyler bu Türk kavmini gördüler. Müslüman oldular.”
Sultan Murat
Sultan Murat'ın halkına karşı adil ve hoşgörülü yönetimini, aynı dönemde yaşamış olan Bizans tarihçisi Khalkokondylas şöyle anlatmaktadır:
"Kendisine itaat ve hizmet eden milletlere ve kişilere, hangi dinden olurlarsa olsunlar, iyi ve yumuşak ve cömert davranırdı. Verdiği söze sonradan aleyhinde tecelli etse bile sadık kalarak, dost düşman herkesin güvenini kazandı."
Fatih Sultan Mehmet
Fatih Sultan Mehmet dönemindeki adil ve hoşgörülü ortam, tüm tarihçiler tarafından dile getirilen apaçık bir gerçektir. Fatih Sultan Mehmet'in Kitap Ehline karşı olan hoşgörüsü günümüze kalan birçok anlaşmalarla da belgelenmiştir. Onun İslam ahlakından kaynaklanan hoşgörüsünden Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Süryani her dine mensup insan payını alıyordu. Bu nedenle Fatih'in padişah olduğu süre boyunca birçok yabancı millet onun yönetimi altına girmekten büyük bir memnuniyet duymuşlardı. Bizanslı yönetici Büyük Düka Notaras'ın "Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim" şeklindeki sözü de bu gerçeği teyid eder niteliktedir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi, ilk başlarda gayrimüslim halk arasında büyük bir korkuya neden olmuştur. Baskılara ve saldırılara maruz kalacaklarını düşünen bu kişilerin büyük bir bölümü ya firar etmiş ya da Ayasofya'da toplanmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet onlara hoşgörü ve adaletle yaklaşmış, her türlü korkudan uzak olarak evlerine dönmelerini ve işlerini rahat bir şekilde devam ettirmelerini istemiştir.9 Onlara dinleri konusunda hiçbir baskı yapmamış, aksine birçok din mensubunu büyük bir hoşgörüyle karşılayarak, onların dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır. Sarayda Müslüman ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamış ve her türlü ilmi konuyu büyük bir hoşgörü ile tartışmışlardır.
Osmanlı Modeli Tüm Dünyada Büyük İlgi Görüyor
Dünyaca ünlü belgesel kanalı History Channel tarafından hazırlanan Osmanlı belgeseli geçtiğimiz aylarda ABD'de yayınlandı. Belgeselde Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemleri detaylı olarak anlatıldı.
Hakkın ve adaletin koruyucusu olduğu ifade edilen Osmanlı Devleti'nin, bütün din ve inançlara açık olduğu vurgulandı. Belgeselde Osmanlı'nın fetih politikalarına ayrıntılı olarak değinildi ve fetihlerin dine ve etnik temellere dayalı olmadığı anlatıldı. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan hukuk sisteminden de övgüyle bahsedildi.
Batı'nın Osmanlı'nın Adaletine Olan Hayranlığı
Osmanlı İmparatorluğu'nda hüküm süren bu adaletli yönetim sayesinde tüm Balkanlar'ı, Kafkasya'yı ve Ortadoğu'yu kapsayan coğrafyada, üç İlahi dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri, ırkları birbirlerinden tamamen farklı milyonlarca insan, asırlar boyunca hiçbir zulme maruz kalmadan huzur içinde yaşamışlardır. Bu nedenledir ki, Batılı bilim adamları, Osmanlı'nın sağladığı hoşgörülü ve anlayışlı yönetim sistemini çok ideal bulmaktadırlar.
Tarihçi Jason Goodwin, New York Times gazetesinde yayınlanan, "Osmanlı'dan Öğreneceklerimiz" başlıklı makalesinde, Balkanlar'daki istikrarsızlık için bir çözüm önerirken aslında, merak edilen bu başarının sırrına da dikkat çekmiştir. Yazar, Osmanlı'nın idaresi altındaki topraklarda dini, kültürel ve etnik açılardan büyük farklılıklar bulunduğunu, ancak 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar, halkın hiçbir kesimine asla baskı yapılmadığını ve kısıtlama getirilmediğini söylemiştir. Osmanlı'nın bu sayede istikrarı ve düzeni koruduğunu söyleyen Goodwin, bugün yeryüzünde barışın ve huzurun sağlanması için Osmanlı'dan öğrenilecek çok fazla konu olduğunu dile getirmiştir. (Jason Goodwin, "Learning From the Ottomans" 16.8.1999, New York Times.)
Amerikalı ve Avrupalı bilim adamları, Osmanlı'nın adalet anlayışına hayranlıklarını açıklarken, aslında, Kuran'da bildirilen üstün ahlakın mükemmelliğini dile getirmiş olmaktadırlar. Çünkü, Osmanlı Devleti'nin adaletten ve doğruluktan taviz vermeyen yapısının asırlar boyunca hiç değişmemesi, Kuran ahlakının bu anlayışı gerektiriyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de Müslümanlara, karşılarındaki insanlara karşı öfkelerine kapılmamalarını ve adaletli davranmaktan hiçbir surette vazgeçmemelerini şöyle bildirmiştir:
"Ey iman edenler adil şahitler olarak Allah için adaleti ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." (Maide Suresi, 8)
Şanlı Tarihimizden Geleceğimize Uzanan Misyon
Bugün Türkiye, tarihinde birbirinden güçlü devletler kurmuş, Osmanlı İmparatorluğu gibi 600 yıldan fazla bir zaman boyunca adaletle hüküm sürmüş büyük bir devletin mirasçısı konumundadır. Anadolu'yu fetheden, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar dünyanın en karışık ve en hassas bölgesini asırlar boyunca hakimiyeti altında tutan güç, Türk Milleti'nin özünde var olan ve Türklerin İslam'ı kabul etmesiyle birlikte asıl kimliğini bulan ahlak anlayışıdır.
Kuran'da emredilen bu ahlakın başlıca özellikleri, dürüstlük ve mertlik, zulümden ve haksızlıktan uzak durmak, adaleti her zaman ayakta tutmak, hoşgörüden ve uzlaşmadan yana olmaktır.
Şu anda Kafkaslar'da, Balkanlar'da ve özellikle Ortadoğu'da savaşların, karışıklıkların, acıların yaşandığı bu yerlerde, Türkiye'nin mirasçısı olduğu Osmanlı İmparatorluğu döneminde istikrar, huzur ve barış vardı. Türkiye, yüzyıllarca bu ortamı muhafaza etmeyi başaran bir devletin varisi olarak, yeniden aynı huzur ve barış ortamının tesisinde öncü rolü oynayabilir.
Türkiye bölgede hem yönetim anlayışı olarak, hem de bölge insanlarının inanç, kültür ve yaşamlarıyla ortak dokulara sahip olmamızdan kaynaklanan doğal bir lider konumundadır. Mevcut yapısı, demokratik ortamı, yetişmiş insanı ve tarihi misyonuyla hem bölgedeki halklar tarafından bu şekilde algılanan, hem de artık Batı dünyasının gözünde de lider konumda görülmek istenen tek ülke Türkiye'dir.
Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslüman Türk Milleti sabrı, imanı ve güzel ahlakı ile mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alarak, farklı kültürlerden ve kökenlerden gelen insanları adalet ve hoşgörü potasında birleştirecek ve tüm dünyanın özlemini çektiği barış ve güvenlik ortamının oluşmasında -Allah’ın izniyle- önemli bir rol oynayacaktır.
Tüm örnekler Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve ilk gelişim dönemlerinde bir anda çok büyük bir güç kazanmasının nedenlerini ortaya koymaktadır. Yöneticilerin adil tutumları diğer dinlere mensup halklar üzerinde çok olumlu etkiler oluşturmuş, Osmanlı toprakları çok büyük bir hızla genişlemiştir. Bu genişlemenin diğer padişahlar döneminde de hızlanarak artmasının en büyük nedeni, aynı hoşgörülü ve adil tutumun istikrarlı bir şekilde devam etmesidir.
_____________________________
Tüm çağ dışı kalmış yığınlarda olduğu gibi, iki değişmez özelliğimiz var:1- Mesleksizlik... 2-Kendi anadilinin "yazı" boyutundan kopukluk... Mesleksiz ve ışıksız insan yığınları, nerede çalışacaklar? 35 milyon olması gereken gazete tirajı toplamı da, hala 3 milyon 500 bin... Japonya'da kişi başına 25 kitap düşerken, Türkiye'de 6 kişiye bir kitap düşüyor. Bilgi talebi olmayan, okumayan, sormayan, sorgulamayan, treni kaçırmış, hamasi nutukların şakşakçılığında niçin yaşadığı anlamsız niteliksiz mesleksiz yığınlarla nereye kadar? Keşke dağa taşa ''önce vatan''yazılacağına ''önce meslek'' yazılsaydı ... "Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi"ne göre; 157 ülke arasında 83'üncü sıradaymışız, yani "çok az özgür" ülkeler arasında. Bireylerin "yaşam kalitesi" açısından ise, Yunanistan'ın 65 basamak altındayız. Bir yanda 16 bin faili meçhul cinayet bir yanda öldürülmüş 86 yazı adamı diğer yanda devletin içinde yer almış hukuk tanımaz çeteler ... İngiltere'deki Leicester Üniversitesi'nin yaptığı ''dünyanın mutluluk haritası''adlı araştırmada Türkiye 178 ülke içerisinde 133. sırada yer aldı. ALT KİMLİK YOKSULLUK; ÜST KİMLİK İŞSİZLİK ...
Mehter vuruyor tarihin aksetmede yâdı Andık yine, Fatih�le, Süleyman�ı, Murad�ı. Kös sesleri sarsın bütün İstanbul�u yer yer Geçsin önümüzden, koca gazi ve şehitler.
Türk ordusunun şan dolu bir satvetidir bu Fethin, Mahaç�ın, Niğbolu�nun haşmetidir bu. Mehter bize bir ruh veriyor, tâ nerelerden Meriçlerle,Çanakkale,Yemen�den, Kore�lerden.
Osmanlılık ve milliyetçilik
Osmanlı dedirtmediler. Osmanlı´nın 600 senelik cihan devletinin efendim meydana getirdiği ihtişamlı tarihimizi berbat ve bednan ettiler (yani adını kötüye çıkardılar). Ve aslımız Osmanlı olduğu halde aslımızdan bizi ayırtıp avladılar.
Ve müslümanlar milliyetcilik davasına girdikleri için Osmanlılığa karşı çıkıp Osmanlılık şemsiyesi altında ne kadar muhtelif ırklar varsa hepsini ırkçılık davasına sapmalarına yol açtılar. Bu sefer başladılar Çerkezler „Çerkezim“ demeye Dağıstanlılar „Dağıstanlıyım“ demeye efendim Araplar „Arabım“ demeye Gürcüler „Gürcüyüm“ demeye Lazlar „Lazım“ demeye Tomaklar „Tomağız“ demeye Çeçenler „Çeçeniz“ demeye.
Hasıl-ı kaç çeşit insan varsa müslümanlık ismi altında Osmanlılık şemsiyesini kaldırdıklarında her birerleri kendi milliyetçiliklerine sarılaraktan ayrılmaya ve bölünmeye doğru gittiler. Milliyetçilik bizi toplamadı. Dağıttı. Onlar ümmetçiliği kabul etmedilerdi. Ümmetçilik hoşlarına gelmedi. Çünkü ümmetçilik Müslümanlığa göstertilen yol idi. Onu kabul etmediler. „Biz Milliyetçiyiz“ dediler. „Onlar başkadır. Biz başkayız“ dediler. Böyle yaptıklarından Cenab-ı Hak ceza olarak İslam Alemini bölmüştür. Şimdi İslam Alemi içerisinde kaç çeşit insan grubu varsa etnik olarak. Hepsi de milliyetçilik dava ederek ayağa kalktılar, bölündüler. Şimdi İslam Alemi bölünmüştür.
Meseleler meydana çıktı. Neden? İşte bu milliyetçiliğin kötü yemişini yiyorlar şimdi müslümanlar. Osmanlılığı beğenmediler. Çünkü Osmanlı bu kadar milletleri şemsiyesi altında sancağı altında barındırdı. Osmanlı olaraktan efendim onun topladığı ne kadar muhtelif ırklar olsa da hepsi Osmanlılık şemsiyesi altında Ümmet-i Muhammed olma şerefi ile bir ve beraber idiler. Bunu kaldırdıkları için Allah onlara ceza verdi.
“Biz onlardan ayrılacağız” dediler müslüman milletler birbirleri için. Ki, İslam´ı yıkmak için uğraşanların taktiği idi bu. “Biz bu müslümanları birbirlerinden ayırmadıktan sonra İslamı ve Müslümanlığı çökertemeyiz.”dediler. Onun için bunu yaptılar. Müslümanlara; “Siz bu millettensiniz. Şu millettensiniz” dediler. Müslümanları darmadağın ettiler. Sonra da diğer bir müslüman millete de dediler ki; “Sizin onlar ile işiniz ne? Siz başkasınız. Ayrılacaksınız.” Onlar da ayrıldı. Velhasıl-ı kaç çeşit türlü insan grubu varsa hepsi ayağa kalktı.
Bunu ne için yaptılar. Bizim cahil başlarımız gafletlerinden sarhoşluklarından dolayı bu gibi hakikatları göremediler. Bu millete ve Osmanlı´ya büyük suikast yaptılar. Dinimize ve herşeyimize karıştılar. Dinimizi niye bozdular. Bugünkü nesli babaları anlamıyor. Çünkü hiç bir millette olmayan bir suikasta maruz kaldı bu bizim milletimiz Osmanlı. Osmanlı´ya öyle bir suikast teşkil ettiler. Ki, dilini unutsun, dinini unutsun. Mazimizden kökümüzden olan aradaki köprüleri attılar ki, bir kere daha maziye uzanıpta bir kudretli devlet meydana getirmeyelim. Olmaya bir daha Osmanlı Devleti.
Koca imparatorluğu yıktık diye Osman Gazi´nin önüne kitabe yazdılar. Kafir yazsa o kitabeyi kafire yakışır. Amma bize Osman Gazi´nin türbesinin önüne 600 senelik “Osmanlı İmparatorluğunu yıktık” diyerekten kitabe koyması yakışmaz. Bunu söylemeye mecbur oldum. Bu hakikatlardan maalesef halen müslüman geçinen bu kadar millet gafildir.
Ben Osmanlıyım, bitti. Hürüm, herşeyim ile. Dinim ile imanım ile efendim adet ve ananemizlen Osmanlı´ya bağlıyım, köke bağlıyım. Birileri mantarlığı kabul etti iseler etsinler ve başlarına geleni çeksinler. Biz mantar değiliz. Biz koskoca kökten gelen aslımız ve neslimiz belli olan Osmanlıyız. Osmanlı´nın neslide Adem Peygambere kadar yazılıdır. „Seceresi“ derler. Yani soyu sopu bellidir. Anası da bellidir. Babası da bellidir.
Osmanlı´nın seceresi taaa Edebali hazretlerine….Ki o Ehl-i Beyt idi. Ondan Peygamber-i Zişan´a Peygamber-i Zişan´dan onun kabilesi ve sülalesi ilen taa Adnan´a Adnan´dan İsmail Aleyhisselam´a İbrahim Aleyhisselam´a ondan taaa Adem Aleyhisselam´a kadar şecereleri vardır. Bir Temiz-i Pak tırlar. Bu söze müslümanlar inansınlar. Yetişir bu duydukları. Osmanlılık şemsiyesi altında toplansınlar.
< Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
TARTIŞMAYA KESİNLİKLE GİRMİYORUZ BU KONUYU TEKRARDAN AÇTIRANA KADAR GÖBEĞİM ÇATLADI BİR ÇOK MOD ARKADAŞA RİCA ETTİM ESKİ KONUNUN AÇILMASI İÇİN FAKAT ONLAR TEKRARDAN KONUYU SIFIRDAN AÇMAYI UYGUN BULDULAR BU KONUNUN ASIL SAHİBİ MAGNUM_1453 ARKADAŞIMIZDI KENDİSİNE BURADAN TEKRAR TEŞEKKÜR EDERKEN BİZİ YALNIZ BIRAKMAMASINI İSTİYORUM İYİ FORUMLAR İYİ PAYLAŞIMLAR
< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi eggy13 -- 2 Nisan 2008; 21:13:40 >
Bir safa bahşedelim gel şu dil i na-şada gidelim serv-i revanım yürü sa"d-abad"a işte üç çifte kayık iskelede amade Gidelim serv i revanım yürü sa"dabad"a
Gülelim oynayalım kam alalım dünyadan Ma-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan Görelim ab-ı hayat akdığın ejderhadan Gidelim serv-i revanım yürü sa"d-abad"a
Gah varıp havz kenarında hıraman olalım Gah varıp kasr-ı Cinan seyrina hayran olalım Gah şarkı okuyum gah gazel-han olalım Gidelim serv-i revanım yürü sa"d-abad"a
Bir sen ü bir ben ü bir mutrib-i pakize-eda İznin olursa eğer birde Nedim-i şeyda Gayrı yaranı bu günlük edip eh şuh feda Gidelim serv i revanım yürü sa"d-abada
Nedim Nedim : 1730 yılında patrona halil isyanında damdan düşerek ölen zevk,sefa ve eğlence şairidir.Dinle ilgili hiçbirşey yazmamıştır.Divan edebiyatının katı kurallarını yıkmış , şarkı türünü keşfetmiştir.İlk defa divann şiirine yer adlarını sokarak şiirde mahalileşme akımını başlatmıştır...
Türkçesi: Gel şu neşesiz gönle bir zevk bağışlayalım servi boylum yürü sadabada gidelim işte üç çifte kayık iskelede hazır servi boylum,yürü sadabad a gidelim
Gülelim,oynayalım,dünyadan muradımızı alalım. Yeni yapılmış çeşmeden tesnim suyu içelim Ejderhanın ağzından abıhayat aktığını görelim Servi boylum yürü sadabada gidelim
Kah gidip havuzun kenarında dolaşalım Kah gelip Kasr-ı Cinan"ı seyrederek hayran olalım Kah şarkı söyleyip kah gazel okuyalım Servi boylum ,yürü sadabada gidelim
Ey şuh! Bir sen, birben birde güzel sesli bir çalgıcı Eğer iznin olursa birde çılgın nedim Diğer dostları bugünlük bırakıp Servi boylum yürü sadabada gidelim
< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi @lperen -- 2 Nisan 2008; 22:45:47 >
1 Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su Kim bu denlû dutuşan odlare kılmaz çâre su
Az su, çok tutuşan ateşin yanmasını kolaylaştırır. Fuzûlî, Peygamber (s.a.) Efendimiz'e karşı duyduğu özleyiş ateşini gözyaşları halinde su ile söndürmenin mümkün olamayacağını göze anlatmaya çalışıyor. Gönlüm bu ayrılık ateşiyle öyle yanmaktadır ki, gözlerim istediği kadar gözyaşı dökerek bu ateşi söndürmek istese, bu îman ve sevgiden doğan ateşin sönmesine imkân yoktur.
Gözyaşı insanı teskin eden, ıstırap ve sıkıntılarını bir nebze de olsa dindiren bir vâsıtadır. Şâir buna râzı değildir. O bir yandan ağlamanın, bir yandan da ayrılık ateşinin gönlünü yaklmasının devam etmesini istiyor.
"Ey göz! Gönlümde yanan ateşe, gözyaşından su saçma. Zîrâ bu kadar fazla tutuşmuş ateşlere suyun faydası olamaz."
2 Âb-gûndur günbed-i devvâr rengin bilmezem Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Bu beyti iki türlü açıklamak mümkündür: a) O kadar çok ağladım ki, gözyaşlarım dönen gök kubbeyi doldurmuş. Bu yüzden renginin mâvi olduğunu bilemiyorum. Yâni gerçek rengini seçemiyorum, her tarafı su renginde görüyorum. b) Ağlayan yaşlı gözlerle etrâfa bakmaktan dolayı, gökyüzünün rengini bilemiyorum. Gökyüzü gözlük camının rengini aldığı gibi, yaşlı gözlerle de bakıldığında su rengini almış olur.
3 Zevk-ı tîğinden aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk Kim mürûr ile bırâgur rahneler dîvâre su
"Senin kılıç gibi keskin ve delici bakışların, gönlümü delik deşik etse de, ben bundan zevk alırsam, bunda şaşılacak birşey yoktur. Çünkü akar sular geçtiği taşlık yerlerde (zevkli) oyuklar meydana getirirler."
4 Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânın sözün İhtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su
"Yaralı gönül, senin ok gibi delici bakışlarının sözünü korkuyla söyler. Çünkü yaralı bir insan da suyu ihtiyâtlı içer! (Fazla su yaranın kanamasına neden olur)"
Peykân, okun ucundaki sivri demirin ismidir. Bu kelime de tîğ kelimesi gibi dîvan şiirinde "keskin bakış" mânâsında kullanılmıştır.
5 Suya versün bağbân gülzârı zahmet çekmesün Bir gül açılmaz yüzün tek verse min gülzâre su
"Bahçıvan gül bahçesine su vermekten vazgeçsin. Onu sele versin. Tüm gül fidanlarını su alıp götürsün. O boşuna zahmet çekmesin. Çünkü değil bir bahçesine, bin gülzâra da su verse, yine senin yüzün gibi bir gül yetiştiremez."
6 Ohşadâbilmez gubârını muharrir hattına Hâme tek bakmadan inse gözlerine kare su
"Muharrin (Senin vasıflarını anlatmaya çalışan kimsenin) kalem gibi, bakmaktan gözlerine kara su inse, yine de hattını senin gubarına benzetemez."
Burada "gözlerine kara su inmek" iki mânâda kullanılmıştır: a) Kalemden damlayan mürekkeb, b) Çok bakmaktan gözlerin kararması.
"Kalemler ne kadar yazsa, muharrirler ne derece kalem oynatsa, yine de senin özelliklerini ve esrârını anlatmaya muktedir olamazlar."
Fuzûlî başka bir manzûmesinde bu fikri şu beyitle de anlatmıştır: Yâr içün ağyâre minnet ettiğim aybeyleme Bâğban bir gül için bin hâre hizmetkâr olur
7 Ârızın yâdıyla nemnâk olsa müjgânım n'ola Zâyi' olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su
Fuzûlî bu beyitinde kirpiklerini dikene benzetiyor. Ağlayınca kirpikleri ıslanıyor. Bu sûretle sevgilisinin güzel yanağı gözünün önüne geliyor. Gül yetiştirmek için dikene su vermek boşuna değilse, sevgiliyi görmek arzûsuyla ağlamak da boşa gitmez.
8 Gam günü etme dil-i bîmârdan tîğin diriğ Hayrdır vermek karangû gîcede bîmâre su
"Gam günü hasta gönülden, bakışlarını esirgeme. Çünkü karanlık gecede hastaya su vermek hayırdır."
9 İste peykânın gönül hecrinde şevkım sâkin et Sûsuzam bir kez bu sahrâda menimçün âre su
"Ey gönül! (Sevgilinin) ok gibi delici bakışlarını (teveccühünü) iste, ondan ayrı olmanın gönlümce hissettirdiği susuzluğu gider. Zîrâ ben susuzum. Ne olur bu kavurucu aşk çölünde benim için de su ara."
10 Men lebin müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi Nitekim meste mey içmek hoş gelür hüşyâre su
"Ben senin insanlara İlâhî aşk şarabı sunan dudağının susuzuyum. Zâhidlerin murâdı kevserdir. Çünkü sarhoş olana şarap, ayıklara da su içmek hoş gelir."
11 Ravza-i kûyına her dem durmayub eyler güzâr Âşık olmuş gâliba ol serv-i hoş reftâre su
"Servi boylu güzel yürüyüşlü olan sana, herhalde sular da âşık olmalılar ki, hiç durmadan sana doğru akıyorlar." (Şâirin Ravza-i Mutahhara'ya doğru aktığını söylediği su, Fırat ve Dicle nehirleridir.)
12 Sû yolun ol kûydan toprağ olub dutsam gerek Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vare su
"Su yolunu, sevgilinin köyüne sokmamak için önüne toprak olup, onu tutmak istiyorum. Çünkü o benim rakîbimdir. O yüzden suyun o semte ulaşmasına mâni' olmak lâzımdır."
Seven kimse, sevgilisini başkasıyla paylaşmak istemez. Şâir bu beytinde suyu kendisine rakib kabûl etmiştir. Fuzûlî, bir gazelinde âşıkları rakib kabûl ettiği için, şu temennîde bulunuyor:
Benim tek hîç kim zâr u perîşan olmasun yâ Rab! Esîr-i derd-i aşk u dâğ-ı hicrân olmasun yâ Rab!
13 Dest bûsı ârzûsuyla ölürsem dôstlar Kûze eylen toprağın sunun anınla yâre su
Fuzûlî bir önceki beyitte, suyun akmasına mâni' olmak için toprak olmak, yânî bu uğurda ölmek istiyordu. Bu beyitte de aynı istek devam ediyor:
"Şâyet ben sevgilinin elini öpmek arzusuyla ölecek olursam. Toprağımdan bir desti(kâse) yapıp, onunla yâre su sunun."
Şâirin kabir toprağından kâse yapılıp sevgilisine su ikram edilince, sevgili mecbûren dudaklarını su kabına değdirecek, elini öpme arzusuyla ölen şâir bu sûretle onun dudaklarını öpmüş olacaktır. Bu bir şefâat arzûsudur.
"Su, servinin eteğini tutup, ayağına düşüp, yalvarıncaya kadar, O kumrunun niyâzını kabûl etmez."
Fuzûlî bir önceki beyitte şefâat dilemişti. Bu beyitinde de Allah Teâlâ katında niyâzın makbul olması için Peygamber (s.a.) Efendimiz'inm şefâatinin şart olduğunu ileri sürüyor. Bu beyitte Servi, Allah Teâlâ; kumru, kul, su da Peygamber (s.a.) Efendimiz'dir.
15 İçmek ister bülbülün kanın meğer bu reng ile Gül budâğının mizâcına gire kurtâra su
"Su, gül budağının mizâcına girerek, gülün, bülbülün kanını hîle ile içmesine mâni' olur ve bülbülü, gülün elinden kurtarır."
Bu beyitte de anlatılmak istenen şudur:
Mâsivâ, çeşitli hîle ve desîselerle insanı aldatır ve onun kendine âşık etmek ister. Nefsinin sesine kulak veren kimse dünyâya kul olur. Peygamber (s.a.) Efendimiz insanları mâsivânın esiri olmaktan kurtarır. Dünyâ sevgisi yerine gerçek sevgiyi, yâni muhabbetullâhı yerleştirir.
Bu beyitte su ile müslümanlık arasında bir benzetiş göze çarpıyor. İslâm bir müslümanda tezâhür edince, onda maddî ve mânevî bir berraklık meydana getirir. Coşkun akan suyun tabiatında da böyle bir billûrluk mevcûddur. Şâir ayrıca Bağdad'ın içinde güneye (Medîne'ye) doğru akmakta olan Dicle'nin Peygamber'e doğru aktığı için berrak olduğunu da hüsn-i ta'lil ile anlatmaktadır.
"Senin tertemiz yaradılışını (Cenâb-ı Hak) dünyâ ehline nasip etmiş. İnsanlar bu sâyede zulmetten nûra çıkmışlardır. Su da Ahmed-i Muhtâr'ın yoluna (Kur'ân yolu) uymuştur."
17 Seyyid-i nev'-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ Kim sepüpdür mu'cizâtı âteş-i eşrâre su
"İnsanların efendis, kıymetli inci deryâsı (insanlara kıymetli inciler değerinde sözler söyleyen) Yüce Peygamber'in mu'cizesi, edebsizlerin ateşine su serpmektedir."
Azcin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi, Zulmün ki zevâl aklına gelmezdi geberdi! -- Mehmed Âkif --
18 Kılmağîçün tâze gülzâr-ı nübüvvet revnakın Mu'cizinden eylemiş ızhâr seng ü hâre su
"Nübüvvet bahçesinin tâzeliğini muhâfaza etmek için Peygamber (s.a.) Efendimiz mu'cizesiyle taş ve dikende su meydana çıkarmıştır."
Peygamber (s.a.) Efendimiz mânevî susuzluktan taş gibi kesilmiş kalblere ve diken gibi başkalarına eziyet eden kimselere verdiği su (İslâm) ile onları mükemmel bir hâle getirmiştir.
19 Mu'cizî bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâre su
"O'nun âlemde, ucsuz bucaksız bir deniz gibi olan mu'cizesinden kâfirlerin binlerce ateş-hânesine su ulaşmış. (Küfür ateşinin sönmesine vesile olmuştur.)"
Bu beyit ayrıca Peygamber (s.a.) Efendimiz'in dünyâyı teşrif buyurduğu zaman ateşe tapanların ateş-gedelerinde yanmakta olan ateşin söndüğüne işâret ediyor.
20 Hayret îlen barmağın dişler kim etse istimâ Barmağından verdiği şiddet günü ensâre su
"Şiddet günü, Ensâr'ın susuzluk çektiği gün, parmağından su verdiğini kim duysa, hayretinden parmağını ısırır."
Peygamber (s.a.) Zevrâ'da ashâbıyla birlikte bulunurken ikindi vakti yaklaştı. Ashâb sağa sola başvurarak su aradı, fakat bulamadı. Peygamber (s.a.) su kabına elini koydu. Parmakları arasından su fışkırmaya başladı. Rivâyete göre üçyüz kişi bu sudan abdest almıştır. (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Mu'cizeler bahsi.)
21 Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayat Hasmı su içse döner elbetde zehr-i mâre su
"Dostu şâyet yılan zehiri içmiş olsa o, hayat suyu olur. Hasmı da âb-ı hayat içse hiç şüphesiz yılan zehirine döner."
22 Eylemiş her katradan min bahr-ı rahmet mevc-hîz El sunub urgaç vudû' içün gül-i ruhsâre su
"Peygamber (s.a.) Efendimiz abdest alırken, gül yüzüne su vurunca, onun her bir damlasından binlerce coşkun ve dalgalı rahmet denizi meydana gelmiştir."
23 Hâki-pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl Bâşını daşdan daşa urub gezer âvâre su
"O'nun ayak bastığı toprağa yetişmek için, bin arzuyla ömür boyu devamlı ve başıboş akıp, aşk ile kendinden geçen su, başını taşa vurarak akıp gitmektedir."
24 Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sâla nûr Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
"Su, senin dergâhının toprağına zerre zerre nûr salmak ister. Şâyet su parça parça da olsa yine o dergâhtan dönmek istemez."
25 Zikr-i na'tin virdini derman billür ehl-i hatâ Eyle kim def-i humâr içün içer meyhâre su
"Günahkâr kimseler, Senin na'tını devamlı olarak söylemeyi derman bilirler. Nitekim içki içenler de serhoşluklarının gitmesi için su içerler."
Peygamber (s.a.) Efendimiz'i unutmamak, devamlı hatırlamak, kulun ginah işlemesine mâni' olur.
26 Ya Habîballah yâ hayre'l-beşer müştâkınem Eyle kim leb-teşneler yânub diler hem-vâre su
"Ey Allah Teâlâ'nın sevgilisi ve ey insanların hayırlısı! Sana müştâkım. Nasıl dudağı kurumuşlar bir yandan yanıp, bir yandan da su ararlarsa; ben de bu hâl ile seni arıyorum."
27 Sensin ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i mi'râcda Şebnem-i feyzin yetürmüş sâbit ü seyyâre su
"Sen öyle bir kerâmet denizisin ki, mi'rac gecesinde, feyzinin şebnemi (çiş dânesi) sâbit ve seyyâr olan tüm varlıklara su ulaştırmıştır."
28 Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner Hâcet olsa merkadin tecdîd iden mi'mâre su
"Güneş çeşmesinden her zaman tatlı bir su inmektedir. Senin kabrini yenilemek isteyen mîmâra su ihtiyâcı (bu sûretle) te'min edilmiş olur."
Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler kıyâmete kadar beşeriyetin karanlık dünyâsını aydınlatacaktır. Yeter ki insanlar bu iki kaynaktan isti-fâde edebilsinler.
29 Bîm-i duzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânıma Var ümîdim ebr-i ihsânın sepe ol nâre su
"Cehennem korkusu, benim yanan gönlüme tasa ateşi salmıştır. Senin ihsan bulutunun o ateşe su serpip söndüreceğine ümîdim tamdır."
Bu beyitteki cehennem korkusunu Allah ve Peygamberinden uzak kalma ve Allah Teâlâ'nın istediği kul olamama endîşesi şeklinde değerlendirmeliyiz.
30 Yümn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri Ebr-i nîsandan dönen tek lü'lü-i şehvâre su
"Nisan bulutundan dökülen suyun inciye dönmesi gibi; senin uğurlu na'tından dolayı, Fuzûlî'nin sözleri cevher olmuştur."
İstiridyeler nisan yağmurları yağmaya başladığı zaman kabuklarını açarlar, bu sırada yabancı bir madde içeriye girerse, inci meydana gelir.
Bu beyitte Fuzûlî kelimesi iki mânâya gelmektedir: Birincisi şâirin ismi olarak düşünülmeli, diğeri ise "değersiz" şeklinde anlaşılmalıdır.
31 Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-i haşr Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâre su
"Gaflet uykusunda olan bir kimse ancak haşır günü uyanır. Hasret gözyaşının uyanık gözlere döktüğü su (sâyesinde insanlar gaflet uykusundan ölmeden önce uyanırlar)."
32 Umduğum oldur ki rûz-i haşr mahrûm olmayam Çeşme-i vaslın vere men teşne-i dîdâre su
"Senin ilâhî güzelliğine alışmış ve senin dîdârına susamış olan bana su vereceğini, bu sâyede kıyâmet gününde seni görmekten mahrum olmayacağını ümit ediyorum."
Çeşme müslümanlar arasında câmi yaptırmak kadar mukaddes sayılmıştır.
Fuzulinin su kasidesinde peygamberimize duyulan sevgi ve ona kavuşma arzusu anlatılmaktadır.Su bir semboldür.Peygambere akan su aslında ona kavuşmak isteyen insansır.Şiirin tamamında "s" sesi oldukça sık tekrarlanmıştır...
4. Zayıf bedenimdeki kaburga kemikleri bir bir sayılabilir; beni görmemiş olan dostlar aynen bana benzeyen musikarı görsünler.
5. Ey Baki! Güzeller acımaz, şefkat göstermez demek yanlıştır; vallahi billahi gösterirler hele biraz yalvarı görsünler
Baki
Baki(1520-1600) : Medreselerde hocalık yapan , kadı olan , zevk ve eğlence şairidir.Din ve peygamberlerle ilgili tasavvufi hiçbir şiir yazmamıştır.Zevk ve eğlence şairi olan baki çok istemesine rağman şeh-ül-islam (Diyanet işleri başkanı) olamamıştır. (sultanu -ş - şüara) şairler sultanı olarak bilinir.Kanuni mersiyesi ve gazelleri söz sanatlarıyla yüklü ve derin anlamlıdır.Şiirlerinde biçim ve düşünce hakimdir.
< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi @lperen -- 2 Nisan 2008; 22:46:40 >
Vara vara vardım ol kara taşa Hasret ettin beni kavim kardaşa Sebep ne gözden akan kanlı yaşa Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
Nice sultanları tahttan indirdi Nicesinin gül benzini soldurdu Nicelerin gelmez yola gönderdi Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
Karac'oğlan der ki kondum göçülmez Acıdır ecel şerbeti içilmez Üç derdim var birbirinden seçilmez Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm Karacoğlan
Karacoğlan :1606' doğduğu, 1679'da ya da 1689'da öldüğü sanılmaktadır.Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır.
Be felek senin elinden Hem yanarım hem ağlarım Gece gündüz ağlar gözüm Başımı döğer ağlarım
Çağırırım gani deyi Gel ağlatma beni deyi Kimi görsem seni deyi Yüzüne sakar ağlarım
14 milyon km2 lik bir büyüklüğe ulaşmış,dağıldıktan sonra borçlarını da dağılıp bağımsızlıklarını ilan edenlerin ödediği bir imparatorluğun tek temsilcisi neden Türkiye Cumhuriyeti diye anse ediliyor?
Diğer 13 milyon m2 lik yerdekiler ''atalarımız'' derken kimleri kastediyorlar?
14 milyon km2 lik bir büyüklüğe ulaşmış,dağıldıktan sonra borçlarını da dağılıp bağımsızlıklarını ilan edenlerin ödediği bir imparatorluğun tek temsilcisi neden Türkiye Cumhuriyeti diye anse ediliyor?
Diğer 13 milyon m2 lik yerdekiler ''atalarımız'' derken kimleri kastediyorlar?
Edebiyat seni bıraksın İstemiyosan okumazsın...Buda bir Osmanlı tarihidir Liselerde bu tarihi işlemek için haftada 4 ders görüyoruz....
14 milyon km2 lik bir büyüklüğe ulaşmış,dağıldıktan sonra borçlarını da dağılıp bağımsızlıklarını ilan edenlerin ödediği bir imparatorluğun tek temsilcisi neden Türkiye Cumhuriyeti diye anse ediliyor?
Diğer 13 milyon m2 lik yerdekiler ''atalarımız'' derken kimleri kastediyorlar?
Edebiyat seni bıraksın İstemiyosan okumazsın...Buda bir Osmanlı tarihidir Liselerde bu tarihi işlemek için haftada 4 ders görüyoruz....
alperen tartışmaya ortak olucaksan LÜTFEN BU TOPİK YENİ BİR TOPİK DEĞİL ÖNCEDEN KAPATILMIŞ BİR TOPİK
Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed Aleyhusselâm, asırlar öncesinden mujdelemişti bu fethi: “İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.” Bu müjdeden yaklaşık sekiz asır sonra Allah Resulünün söyledikleri gerçekleşti. Allah’ın yüce adını yaymak ve zulümleri, haksızlıkları sona erdirmek içindi bu fetih..
"Beni yiğit,beni güzel,beni insan kıldın. Şimdi sıra bende; seni vatan kılmak için bağrına dönüyorum. al beni toprağım!" Acer 5920G XP Driver TIKLAYIN "Önce Ahlak ve Maneviyat" Osmanlı Tarihi Kulübü