Bölüm Yetkilisi
17 Eylül 2017
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
40 üye
Görüntülenme
Toplam: 4517 (Bu ay: 176)
Gönderileri

Antik Yunan veya Roma deyince insanların aklına beyaz mermerden bir uygarlık geliyor. Bu oldukça yanlış ve noksan bir imgedir. Tam aksine eski Greko Romen uygarlık canlı renklerle dolu rengarenk bir uygarlıktı. Şu an gördüğümüz heykeller, kabartmalar, tapınaklar, stoalar, taklar, sütunlar eskiden hep boyalıydılar. Zaman içerisinde boyaları aktı ve şu anki görünümlerini aldılar. Rönesans ve modernitenin boyasız mermer heykelleriyle antik imgeyi kurmaktan kaçınmalıyız. Bir yandan giysiler veya lüks evler de popüler gösterimlerde göründüğü gibi renksiz, beyaz değildi. Farklı renklerde oldukları gibi farklı tipte giysiler vardı. Öyle herkes beyaz (ve genellikle dinsel seramoni veya senato toplantısı gibi resmi amaçlarla kullanılan ağır bir giysi olan) togayla geziyordu gibi durum yoktu yani. Villalar ve kamu binaları ise renkli kabartmalar, freskolar ve mozaiklerle doluydu. Yunan ve Roma ordularını meydana getiren hoplitler ve lejyonerler de tek renkli değildi. Özellikle kırmızı renkle ve tek tip zırhla (lorica segmentata) lanse edilen Roma lejyonları büyük bir renk ve ekipman çeşitliliği barındırabiliyordu miğfer ve silahlardaki aşağı yukarı genel standartlara rağmen. Yunan hoplitleri ise bazı durumlarda baştan aşağı birbirlerinden farklıydılar çünkü donanımlarını kendileri karşılayan vatandaşlardılar. Roma'da bu Marius'un reformlarıyla ve Augustus'unki gibi takip eden başka askeri reformlarla değişiyor. Bir standart ve tam zamanlı çalışan düzenli ordu oturtuluyor. Devlet veya zengin kumandanlar (imperatores) lejyonların donatım ve lojistik masraflarını üstleniyor. İşsiz güçsüz, soyulmuş veya çapulcu olan parasız ve topraksız insanlar da orduya alınıyor.


Bu değil,

https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/24/76/5e/24765e037e43b78b5ccada39b608c27a.jpeg&t=0&width=480&text=1

Bu,

https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/fe/eb/35/feeb354e773fa7bcf2c4567948447f0f.jpeg&t=0&width=480&text=1

Resim: Imperator Caesar Augustus heykeli.

https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/06/c7/36/06c736a94d2d04e97978c3fb830d41e8.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/2e/39/90/2e399042a957440b2ea343a227734d0b.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/0c/31/9c/0c319c47ee127f841502efe8bc4104f2.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/3c/f4/9f/3cf49f5ebbdcf054e01326c506a01c8f.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/bc/f5/40/bcf540860513000b5626368cf70b1dac.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/01/e3/7d/01e37d7b6cae61f6c2b914d5adda87bc.jpeg&t=0&width=480&text=1

Arkaik ve Erken Klasik Çağ Yunan Hoplitleri


https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/d6/51/5f/d6515f0ee3a4b78a9e10fa8ee7f6d0f1.jpeg&t=0&width=480&text=1


Erken Cumhuriyet Roma Ordusu


https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/0f/f7/84/0ff78438f465e969ca7b9cf61bca8043.jpeg&t=0&width=480&text=1

Geç Roma Ordusu

- Klasik Roma'da "imparatorlar" bizim anladığımız türden imparatorlar değildirler. Onlara principes (birinci yurttaşlar veya önderler) denir ve esasında bir cumhuriyetin mutlak yetkili ama güçleri yerleşik gelenekleri kırmaya yetmeyen görevlileridir. Diğer bir deyişle Roma imparatorları başat sıfatlarından birisi imperator (kumandan) olan ömür boyu meşru diktatörler (dictatores) ve halk tribünleri (tribuni) denebilir. Roma'da bir diktatör yasal anlamda yalnızca 6 ay acil durumlar için mutlak yetkili kalabiliyorken bir princeps'in yetkisi ömür boyu sürüyordu. Tribünlerin görev süreleri boyunca veto etme gücü vardı ve princeps buna ömür boyu sahip oluyordu. Bu meşru yetkiler sırasıyla ordu, senato ve halktan kişiye geliyordu. Dolayısıyla Augustus esasında bir devleti yıkıp yeni bir devlet kurmamıştır. Cumhuriyeti yıkıp bir imparatorluk kurmamıştır. Bu cumhuriyeti yalnızca bir çeşit popülist diktatörlüğe evriltmiştir. Cumhuriyete de zaten bu gelenek içerisinde imparatorluk deniyordu (Res publica = İmperium). Augustus'u evlatlık alan üvey babası ve ayrıca büyük dayısı Yulius Kayzar zaten cumhuriyeti yıkacağı düşünüldüğü için senatörlerce öldürülmüştür (MÖ 44). Augustus bu gerçeği çok iyi biliyordu ve mutlak yetkisine rağmen bir cumhuriyet düşmanı veya tiran gibi olmaktan şiddetle kaçınıyordu. Yetkiyi cumhuriyetteki nüfuz ve kudretinden aldığını, bir cumhuriyete göre ayarlanmış olan meşruluğa dayandığını biliyordu. Roma'yı bir dünya gücü yapmış geleneklerine saygılıydı. Gerek Augustus gerekse de senatörler günümüze gelselerdi ve onlara Augustus'un cumhuriyeti yıktığını söyleseydik muhtemelen hiçbir şey anlayamazlardı. Yetkilerini ve önemli formaliteleri senatodan toplamış, pratikteki gücünün ise senatoca tanınmasını sağlamış Augustus ve senatörler bunu hemen bir hakaret gibi alırlardı. Çünkü onların algısında Roma = Res publica = Imperium. Cumhuriyetten imparatorluğa geçiş şeklinde formüle edilen günümüzün popüler sınıflandırması haliyle anakronistik bir sınıflandırma. Roma tarih yazımını domine eden bir efsane, ciddi bir konseptsel hata.


- Principatusluk (Birinci Yurttaşlık) diye sınıflandırılan dönemden Dominatusluk (Efendilik) diye sınıflandırılan döneme bir geçiş sözkonusu ancak bu geçiş genellikle anlatıldığı kadar keskin ve belirgin bir geçiş değil; ve yine bu Romalıların yaptığı ya da bildiği bir tür kavramlaştırma değil. Yani yine ciddi ölçüde anakronistik, süreklilik kopartıcı bir söylemle karşı karşıyayız. Principatusluk dönemindeki imparatorlar içerisinde doğulu krallar gibi lüks içerisinde yaşayan, kendisini tanrı zanneden imparatorlar olmuştur; Principatusluk döneminden Antoninus Pius gibi oldukça olumlu aktarılan bir imparatora "dominus" da denmiştir. Bir yandan Dominatusluk döneminde Yulianus gibi sade yaşayan imparatorlar çıkmış; Historia Augusta gibi kaynaklarda imparatorlara princeps (birinci) denmeye; Roma devletinin (res publica) yasal doğası ve yapısı vurgulanmaya devam edilmiştir. Yani hep bir süreklilik söz konusu; her iki basmakalıp tanımlanan dönemden birbirine geçen (overlap olan) örnekler sözkonusu.


- Batı ve Doğu Roma ayrı birer devlet değil; aynı imparatorluk içerisindeki iki ayrı yönetim aygıtıydı. Ufak tefek farklılıklar haricinde siyasi teşkilatlanma ve mekanizmaları birbirlerinin birebir kopyasıydı ve ayrıca geçirgendi. İmparatorluğu Batı ve Doğu biçiminde böldüğü hep anlatılagelen imparator Theodosius'tan sonra Batı eyaletlerinin başında bir imparator yoksa (halef sorunu varsa) sık sık Doğu eyaletlerinin başındaki imparator Batı eyaletlerinin başat idarecilerinin sadakatlerini gösterdikleri kimseydi ve o dönemde kimse böylesi komik ve bağıl (Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu şeklinde) bir ayrım yapmamıştı. Sanki Diokletianus veya Konstantinus hiç imparatorluğun idaresini arkadaşları veya çocukları arasında paylaştırmamış gibi imparator Theodosius'un böylesi garip bir ayrım yaptığı, imparatorluğu parçaladığı iddia edildi. Yani "Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu" terimleri o zamana değil; günümüze ait olan bir takım historyagrafik uydurmalardır. Roma devletindeki organizasyonel şema, yerel tarih ve yerel kültürel farklılıkların (Latin dominant Batı, Hellenistik dominant Doğu formatı) ötesinde kullanımları, o döneme yakıştırılmaları çok ciddi bir hatadır. Tıpkı Bizans terimi gibi anakronizm teşkil ederler. Anakronizmin ötesinde dediğim gibi siyasi yapı anlamında hatalı tanımlamalardır. Roma devletinin (Latince Res publica Romana, Grekçe Politeia Rhomaion) yüzyıllar boyunca farklı dönemlerde iki praetor, iki konsül, iki hatta dört imparator tarafından yönetildiği gerçeğini anlamayan, yetke (imperium) paylaşım ve dağıtımına yönelik Roma geleneğini tanımayan bazı tarihçiler maalesef bu hataya düşmüştür. Bu yanlış söylemi popülerleştirmişlerdir. Kolay anlaşıldığı için de bu hatalı Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu ayrımı kalmıştır.


- Klasik Roma İmparatorluğu'nun Batı yarımküresindeki son imparator Romulus Augustulus değil; Yulius Nepos'tur (idaresi 474 - 480). Augustulus babası patrici Orestes'in kuklasıydı ve Orestes'le beraber İtalya'daki emperyal tahtı 475'de Nepos'tan gasp etmişlerdi. Roma dünyası tarafından tanınmıyorlardı. Cermen soylu patrici Odovakar 476'da onları yenip imparator Zeno ve imparator Nepos adına İtalya'da kral (rex) olmuştur. Nepos ise 480'e kadar pratikte Dalmaçya'yı yöneten [Batı] Roma imparatoru olarak kalmıştır. Batı yarımküredeki imparatorların sonlanması bu tarihten yani imparator Nepos'un ölümünden (480) sonra başka bir imparatorun imparator Zeno ve İtalya'nın Cermen ve Romalı halkları tarafından atanmamasıyla gerçekleşir. Zaten bir tane imparator (Zeno) olduğundan başka bir imparator atamaya gerek yoktu ve Batı yarımkürede imparatorlar Gotlar ve Cermen reisleri lehine gelişen siyasi dengeden ötürü fonksiyon kaybına uğramışlardı. O zamanın insanları ne 476 yılında ne de 480 yılında bir an için bile olsa Roma İmparatorluğu'nun çöktüğünü düşünmediler. Roma kurumları, idari teşlikatı ve hukuku zaten İtalya'da bu tarihten sonra da uzun süre devam etti. Askeri ve haliyle politik olarak kısmen Romalılaşmış Gotların hükmettiği ve de jure (hukuki) olarak Roma [Doğu] İmparatorluğu'na bağlı İtalya Krallığı birçok açıdan zaten bir Goth - Roma füzyonu devletti. Pratikte eyaletleri dağılıp giden ve son imparatoru 480'de ölen, yerine başka bir imparator konmadığı için de bizlerce lağvedilmiş addedilen Batı imparatorluk teşkilatlanmasına pek çok açıdan benzerdi çünkü özellikle sivil yapısı ve bürokrasisi bu teşkilatlanmanın yalnızca bir devamıydı. Vurguladığım gibi; hep bir süreklilik, belirli gelenekler ve anlayışların devamlılığı sözkonusu. Biz kolay anlaşılması için bu garip ayrımları yaparak epey kasaplık yapıyor ve eski insanların dünyasından kopuyoruz. Olguları yanlış anlıyoruz.


- Şimdi yukarıdaki maddenin bu maddeye öncül oluşturacağı söylenebilir: Roma İmparatorluğu'nun "Batı İmparatorluğu" teşkilatlanması 480'de ortadan kalksa da, İmparatorluğun kendisi 1453'de yıkılmıştır. "Bizans" adı hiçbir zaman bizim şu an Bizans dediğimiz antik Roma'nın doğrudan devamı ve uzantısı olan tarihsel devleti, halkı ve kültürü tanımlamak için kullanılmamıştır. Bizans devleti Basileia ya da Politeia Rhomaion, Bizans ülkesi Romania, Bizans halkı da Rhomaioi 'dir; yani kısaca Roma hükümranlığı veya devleti, Roma diyarı ve Romalılardır. Biz onlara diğer tüm Müslümanlar gibi "Rum" deriz. Rumlar-Romalılar antik zamanlardan bu yana imparatorluğun ve Romalıların ikincil ve diğer bir resmi lisanı Grekçeyi konuşurlardı ama Grekçeyi Romaika (Roma dili) olarak adlandırıp Latinceyi de atalarının dili addederlerdi. Roma devletinin ve halkının belirli bir dönemine "Bizans" yakıştırmasının yapılması Alman tarihçi Hieronymus Wolf tarafından 16.yüzyılda hem Rumlardan ve tarihsel Rum devletinden "Romalılığı" Almanlar ve Latinler lehine almaya yönelik ideolojik sebeplerle hem de imparatorluğun başkenti İstanbul'un tarihini baz alan historyagrafik sebeplerle Roma İmparatorluğu'nun 1453'teki yıkılışından sonra yapılıyor. Sonra "Bizans" adı 19.yüzyılda Bizantoloji sahasının gelişimiyle popülerleşiyor. Ama "Bizantoloji" sahası Roma İmparatorluğu'nun belirli bir dönemini ve Roma gerçeğinin yüzyıllarca devam ettiği belirli bir kültür coğrafyasını inceler yalnızca. Diğer bir deyişle Bizantoloji kısmen geç Roma ve tamamen Ortaçağ Roma araştırmalarıdır.


- Bizanslılar terimi Rumlar tarafından nadiren İstanbul'daki ahaliyi anlatmak için kullanılırdı ve şüphesiz ki Rumların yani Ortaçağın Yunanî Roma toplumunun tamamını kapsamazdı. Rumlar Romania'da yaşayan Ortodoks bir gelenek, örf, adet, din paylaşan herkesti. Rum olmayanlar Ortodoks Hıristiyan dahi olsalar (Bulgarlar veya Ruslar gibi) genellikle Rumlar tarafından barbarlar (barbaroi) olarak addedilirlerdi tıpkı eski Romalıların diğerlerine yaptığı gibi. Eski Romalı aristokratlar çocuklarını Homeros (ve pekala Hıristiyanlıkla beraber İncil) ile eğitirlerdi ve genel olarak ticaret yapmayı küçümseyip toprak mülkiyeti (latifundia) ile geçinirlerdi; Rumlar da aşağı yukarı aynısını devam ettirdi. Rum imparatorlarının tıpkı eski Roma'da olduğu gibi ordu, senato ve halk tarafından seçilmesi mümkündü. Bir yandan eski Roma'da da Bizans'ta da toplum belirli aristokratik ailelerce domine edilmişti ve fevkalade iyi bir teşkilatlanma ve muazzam bir ekonomi vardı.Tarihsel sürekliliğe dair daha böyle çok örnek bulunabilir.


Başvurduğum, Önerilen Kaynaklar:

Roma Tarihinin Ana Hatları, Sabahat Atlan

Roma İmparatorluğu Tarihi, William Stearns Davis

Res Gestae Divi Augusti, Monumentum Ancyranum (Tanrısal Augustus'un İcraatleri, Ankara Anıtı), Augustus Caesar

The Twelve Caesars (12 Caesar'ın Yaşam Öyküsü), Suetonius

Geç Antikçağ Dünyası, Peter Brown

Barbarların Avrupa'yı İstilası, John B. Bury

Bizans: Roma Diyarında Etnisite ve İmparatorluk, Anthony Kaldellis

Konstantinopolis: Bizans'ın Başkenti, Jonathan Harris

Hıristiyan inancına göre tanrısal bir kutsal ruhtan sağlanan ilhamla yazılmış; eski bir Musevi kehanetinden yola çıkan Musevi takipçilerince Mesih addedilmiş, bir Musevi Hahamı olan İsa Peygamber'in öğretilerini ve İsa'nın takipçilerinin İsacılığı yayma faaliyetlerini aktardığı ve İsa'nın önde gelen takipçilerinden Pavlus'un mektuplarını içerdiği Hıristiyanlar tarafından kabul edilmiş kutsal metinler topluluğu Yeni Ahit olarak adlandırılıyor ve Eski Ahit'i tamamladığı kabul ediliyor. İsa'dan önceki Musevi dinsel metinlerinin ciddi bir kısmı Eski Ahit denen metin topluluğunu meydana getiriyor. Hıristiyan inanç geleneğinde kutsal kitaba giren her kadim metin kanon (resmi, onaylı) olarak adlandırılırken, kutsal kitaba sokulmayan ama yine İsa etrafından dönen eski metinler apokrif (şüpheli, bozuk) olarak adlandırılıp Ortodoksiden (yani doğru inanç ve hakiki vahiy indeksinden) dışlanıyor. Bunun bir ölçüde İslam'daki Hadis (Muhammed Peygamber'i anlatan menkıbe dizisinin) eleştiri kültürünü andırdığı düşünülebilir. İslam geleneğinde de tıpkı Hıristiyanlıktaki gibi mezhebine göre değişmekle beraber sahih addedilen hadisler vardır, sahte addedilen hadisler vardır. Aradaki temel fark Hıristiyanlıkta bunun kutsal kitabın da metinsel yapısını kapsayacak şekilde işletilmiş oluşudur. İslam'da Kur'an'ın sahihliği tartışılmaz olduğu için Kur'an'a yönelik kanon veya apokrif benzeri tanımlamalar bulunmaz. Bütün bir ulema için Kur'an ortak referans bir metindir ve ulema açısından Kur'an İslam dininin temel direğidir. Hıristiyanlıkta ise "Kutsal Ruhun" ilhamı ve yol göstermesiyle oluşturulacak olan Kutsal Kitap'a girecek ve girmeyecek metinler üzerine tanımlamaları Kilise Babaları yani Hıristiyan toplululuğunun saygın büyükleri yapar ve hangi metnin kanon sayılacağı Kilise'den Kilise'ye (yani bir nevi mezhepten mezhebe) görece ufak da olsa belirli farklılıklar gösterir. Eski Ahit ve temel olarak Dört ünlü İncil'i, Haberci İşlerini, Pavlus'un mektuplarını içeren Yeni Ahit bir araya geldiğinde kısaca kitap ya da kutsal kitap denilen Hıristiyanlığın kutsal kitabını (yani bible'ı, kelimenin literal translasyonu zaten "kitap") oluşturuyorlar. Yani esasında Hıristiyan kutsal kitabında Tevrat'taki bölümler de bulunuyor. Ancak bizim kültürümüzde "İncil" lafı hem tek tek dört resmi İncil (kutsal ruh aracılığı ile söylendiğine inanılan tanrısal havadisler yani İngilizcesi ile gospels, İsa karakterinin hayatını özetlerler) hem de dört resmi incil + haberci işleri + mektuplar dahil tüm bir yeni ahit ya da yeni ahit + eski ahit (bible - hıristiyan kutsal kitabı) için kullanılıyor. En çok ise İncil lafı Yeni Ahit için kullanılıyor ama Yeni Ahit Hıristiyan Kutsal Kitabı'nın yalnızca bir kısmı. Vurguladığımız üzere Eski Ahit'te, yani Tevrat'ta, içindeki Musa, Davud, Süleyman gibi karakterler ve menkıbeleriyle, Genesis (Yaratılış) veya Exodus (Mısır'dan Göç) gibi olaylarıyla Hıristiyan Kutsal Kitabı'nın bir parçası.

- İşin tam matematik modellemesini yapabilecek durumda değilim ancak gördüğüm kadarıyla AVM'lere giriş işin HES kodunun zaruri tutulması AVM girişlerinde sıra oluşumlarını tetikleyip HES koduyla toplumda insanları takip etmenin faydalarından götürecek. Vakaları takip edeyim derken olası AVM HES kontrol kuyruklarında insanların enfekte olma riski artacak. Sonuçta vaka tepsit edilene ve kayda geçene kadar o HES kodu mucizevi bir şekilde bir vakayı belli etmiyor.


- Cenaze veya nikahlardaki maksimum 30 kişi kuralı mantıksız görünüyor çünkü 30 kişi yine oldukça fazla.


- Kesinlikle samimi şekilde salgın boyunca ölü sayısını minimize edecek önlemler değil. İktisadi ve sosyal (yaklaşan seçimler, piyasadan hoşnutsuzluk vb) kaygılarla tedbirlerin görece hafif tutuldukları belli. Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef şu an Avrupa Birliği ülkeleri ya da Amerika Birleşik Devletleri'nin sunduğu kadar büyük hacimli yardım paketleri açıklayacak kaynaklara sahip değil; bu sebeple Türkiye iktisadi açıdan daha kapsamlı ve sıkı karantinalara girme kapasitesine sahip değil. Bu gerçek bence yeterince dile getirilmiyor.

Varlık bir midir yoksa çokluk mudur? Varlık sabit midir yoksa oluş mudur? Alışılagelen bazı ontolojik sorular bunlar. Varlık bence her şeye uydurulabilen en genel konsept, ontolojinin ilk anahtar kelimesi. Varlıkla ilgili soruların pek de kesin bir sonucu yok. Varlığın "bir" olduğu bir tanım yaparken her daim sezgiye ve kısmi zorlamaya başvuruyoruz çünkü çokluğu bire indirgemek istiyoruz. Çokluğun aslında bir olduğuna dair tek dayanağımız sezgilerimiz. Çokluğun dayanağı ise duyularımız ama duyularımızın nüfuz yeteneği sınırlı ve "arkadaki biri" görme yetisinden yoksun ise o zaman duyular tek başına yetersiz ve güvenilmez kalıyor. Sezgiler ise en başından beri yetersiz ve güvenilmez çünkü sezgiler de tıpkı duyular gibi her zaman riskli ve ilaveten <bilimsel> olarak bilmekte hayati önem arz eden gözlem limitini umarsızca atlıyor. Bu durumda ne yapmalıyız? Hem duyular hem de sezgileri kullanıp risk almalıyız risk almaktan başka çaremiz yok. Hata payını kabul ederek bir teori üreteceğiz. Bilimsel olarak başarısızlık garanti gibi... Ama metafiziksel veya teorik fizik anlamında gerçeğe piyango gibi isabet etmemiz veya çoktan etmiş olmamız çok olası. 

Benim örnek piyangom, varlık bir ama farklı kanalize olma biçimleriyle daima türleşiyor ve çokluk meydana getiriyor. Heraklitos'un da dediği gibi bir çok, çok bir. Bir ve çok aynı şey yalnızca biz tamamen algılayamıyor veya bilemiyoruz. Yalnızca zayıfça dile getirebiliyoruz. Mevzunun uhreviliğinden ötürü. 
Sonsuzluk
Ne yazık ki ömrüm sonlu
Ne yapacağım ben seninle
Beni var kıldın
Canımı alıyorsun


İnsan inanmadan yaşıyamıyorsa şüphenin getirdiği güvensizlik eninde sonunda insanı sağlam bir inanca ulaştırabilir. En tercih edilebilir veya kaçınılmaz olana. Antikite devrinin sonlarına doğru Hıristiyanlığın kaçınılmaz bir mesaj olarak aktarıldığını (zaten Euangelion veya İncil müjde, iyi havadis demek), inanacak olanlar kurtulacak ve inanmayanlar azap çekecek mesajı taşıdığını biliyoruz. Hıristiyan ajitasyonunu şüphe beslemiş olabilir mi? Bence şüphenin ve şüpheci düşün akımın Hıristiyanlığın Greko Romen Batı dünyasında yerleşmesinde belirli bir rolü var. Siz ne düşünüyorsunuz?







İş Bankası Kültür Yayınları'nca basılmış Cornford'un Sokrates Öncesi ve Sonrası antik felsefe derslerinde notlar kısmında yer alan Bertrand Russell ile Celal Şengör'ün Platon'un Sokratesi'yle ilgili yorumlarını paylaştım. Ne düşünüyorsunuz? Bir de "Gerçek Sokrates" Platon'un tümel ve konsept çarpıştıran aşırı analitik ve kontrollü Sokrates'i mi yoksa Ksenophon'un Memorabiliası'ndaki çok açık kanı ve fikirleri olan ve bunları belirten Sokrates mi?
Psikologların çözemedikleri, ciddiye bile almadıkları bir sorun. Psikolojide kullanılan terimler o denli geniş ve kapsayıcı ki sınır konularak yanlışlanmaları mümkün değil. Bu sebeple deneylerde beklenenin aksi gelen deney sonuçlarını görmezden gelmeye ve her şeyi kapsayıcı nosyonlarını hep doğrulamaya, onaylamaya gidiyorlar. Esasındaki yaptıkları şey veri toplamak ve ilerlemek değil, chart doldurup aynı retoriği tekrar etmek oluyor. Ayrıca kültürel inşaa ve bağlamların da içini boşaltıyorlar, meydana getirdikleri farklılıkları atlıyorlar veya kültürü kendi retoriklerine malzeme yapıyorlar. İnsanlara herhangi bir bilim anlatmaktansa onları idare etmeye veya garipçe rahatlatmaya çalışıyorlar.
Mermerden yüzüm
Dışa doğru hüzün
İçe doğru akanla
İtil taşıyordu

Affet beni
Acıma bana
Batmak istedim
Kırıklığımı kapatır
Belki sonsuz kir
Sonsuz hüzün
Temel Bilgiler ve İstatistikler
Aktiflik: Şu anda DH'de değil
Son Giriş: 2 sa. önce
Son Mesaj Zamanı: dün
Mesaj Sayısı: 1.409
Gerçek Toplam Mesaj Sayısı: 2.433
İkinci El Bölümü Mesajları: 0
Konularının görüntülenme sayısı: 0 (Bu ay: 2.131)
Toplam aldığı artı oy sayısı: 1.693 (Bu hafta: 4)
En çok mesaj yazdığı forum bölümü: Kültür ve Bilim
Mesajları
İkinci El Referansları
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.