Şimdi Ara

Modernitenin Boşluğunda (Ahmet Alp Altay)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
1 Misafir - 1 Masaüstü
5 sn
16
Cevap
2
Favori
795
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: 1
Giriş
Mesaj
  • Yer: Amerika Birleşik Devletleri'nin New York şehri. Tarih: 2001 Temmuz. İş merkezleriyle donatılan upuzun caddelerde dolaşıyor, kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hissediyordu. Hayatın bütün zevklerini tatmış; ama bir türlü tatmin olmamıştı. Hayatında hâlâ kayda değer bir şey olup olmadığını düşünüyor; ama aklına bir şey gelmiyordu. Dolayısıyla hiçbir şey yapmak istemiyor ve içini büyük bir boşluk duygusu kaplıyordu. Bir ân önce bu içini yakıp kavuran boşluk duygusundan kurtulmak için, ölümün en çıkar ve basit yol olduğunu düşündü. Çalıştığı işyerinin en yüksek noktasına çıkmaya başladı. Saatlerin ve zamanın hiç önemi yoktu artık. Yüreği, ezilmiş buruşuk bir kâğıt gibiydi. Gecenin soğuğu, vücudunun her yerine çarpıyor; ama ona tesir etmiyordu. Beyni tam bir motor gibi çalışıyor ve ona: "Bırak yalnız başına bu dünyada yaşamayı, çek git buralardan!" diyordu. Hâlbuki ölüm sonrası da onun için karanlıktı. Ona göre inanmak, çaresizlerin dilinden dökülen bir sığınaktı. Ama ne garip ki, şu ân kendisi de oldukça çaresizdi.

    Dudaklarından şu sözler döküldü: "Bir de buraya 'rüyalar ülkesi' diyorlar. Hıh! Hani nerede? Neden bana kâbus gibi geliyor?" Öleceğini bilmenin vermiş olduğu cesaretle "Hadi be!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı.

    Merdivenlerden çıktıkça adımları daha da hızlanıyordu. Her gün ofisine gitmek için kullandığı bu merdivenlerde yorulur ve yavaşlardı. Oysa şimdi ayaklarının altından akıp gidiyordu merdivenler. Binanın en zirvesine çıkmıştı. Rüzgâr burada daha sert esiyordu. "Boş ver gitsin." diyordu. "Boş ver, artık ne önemi vardı ki, hasta olmaktan korkmanın." Şunun şurasında ne kadar kalmıştı ki! Artık nefeslerini sayıyordu. İşte aldığı sondan 5. nefes, bu 4. , bu 3. ve bu 2. ...

    Dokuz katlı binadan tam atlayacaktı ki, aşağıda, daire şeklinde, hepsi birbirinin yüzünü görecek vaziyette yere bağdaş kurup oturmuş insanları gördü. Üstlerindeki giysiler de, hiç buralılara benzemiyordu. Kaldırımın kenarında böyle bir şekilde oturmak, buralılara has bir şey değildi. Binanın çatısından yüzlerini görebilmek için daha dikkatli baktı. Birbirlerine tebessümle bakıyorlardı. Bir yandan da sağ ellerini kaldırıp göğüslerine koyuyorlardı. Garip bir şeydi bu.

    Merak öyle şeydir ki, bazen insanlara en olmadık yerde en garip işi yaptırır. "Bu insanlar ne yapıyorlar?" diye düşündü. Yapılacak başka bir iş yoktu. İnip soracaktı. Hem ölüm bir iki dakika daha bekleyebilirdi. Merakla aşağı indi. Soluk soluğaydı. Koşmasının sebebi, gidebilmeleri ihtimaliydi. O zaman merak içinde, nasıl gidip de ölüme atlanırdı ki?

    Gördüğü adamlar, Müslüman'a benziyordu. Hepsi birbirlerine tebessümle bakıyordu. Yanlarına iyice sokuldu. Ne konuştuklarını anlamaya çalıştı. Ama nafile, konuşmaları farklı bir dildeydi. Belki bir iki kelime anlarım diye düşündü, fakat anlayamamıştı. Cesaretini toplayıp İngilizce selâm verdi. Mukabele yine İngilizceydi. Sevinmişti.

    - Affedersiniz! Ben yukarıdan sizleri gördüm (o esnada herkes yukarıya bakmıştı). Merakımı affedin ama siz kimsiniz ve nerden geldiniz?
    - Biz Asya'dan geldik.
    - Peki, neden böyle yere oturuyorsunuz? Eviniz barkınız yok mu sizin?
    - Var. Ama buraya oturmamızın sebebi yorgunluğumuz. Günlerdir yollardayız.
    - Şimdi soracağımı garip karşılamayın; ama lütfen bana söyleyin, nasıl böyle birbirinize devamlı samimi bir tebessümle bakabiliyorsunuz?
    - Biz birbirimizi kardeş biliyoruz. Allah; 'Sizler kardeşsiniz!' diyor. Nasıl kötü bakalım ki? Kardeş kardeşe kem bakmaz.
    - Allah' mı? O da ne?
    - Bütün varlığın Yaratıcı'sı ve merhamet edicisi. Gönüllere huzur bahşeden, her şeyin yegâne Sahibi.

    Bu sözleri duyunca içi cız etti. Yıllar boyu o, huzur kelimesinin pratiğini aramamış mıydı? Şimdi ne kadar da rahat bir şekilde birinin ağzından çıkıvermişti. Hâlbuki o, huzuru hep başka yerlerde, dünyevî şeylerde aramıştı. Ha şurada, ha burada deyip en çirkef işleri yapmıştı. Ona "Huzur, dağ başında kuzu çevirmede; huzur, tatilde havuz başında keyiflenmede; huzur, alışveriş merkezlerinde durmadan tüketmekte(!)" denmişti. Hâlbuki bunların hiçbiri ona huzur vermemişti. Şimdi ise buralı olmayan, üçüncü dünya ülkesinden gelme birinin ağzından çıkmıştı bu kelime.

    - Huzur mu dediniz? Kim gönüllere huzur veren?
    - Allah! Tabi ki Allah! Kalbler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur. Tecrübe et anlayacaksın.

    "Allah" ismini mırıldandı. O'nun mânâsını anlamaya çalıştı. Gönlünde bir sıcaklık hissetti önce, sonra bir sessizlik. Sonra depremler oluyor zannetti yüreğinde. Depremler sanki içindeki karanlıkları yakıp yıkıyordu. Damarlarından akıp duran kan değil, sanki kor bir ateşti. Kollarına, bacaklarına ve en son beynine ulaştı. Bununla gönlü huzur bulmuştu, yüreği aydınlanmıştı. Allah inancıyla hayat, kâinat ve insan mânâsızlıktan çıkmış ve her şey yerli yerine oturmuştu. Artık Allah'ın verdiği cana, kıymak da mânâsızdı. Yüzünde tebessüm, gökyüzüne bakıyor ve durmadan "Allah" diyordu; "Allah, Allah, Allah!" Artık o, huzura ermiş, kul olmanın saadetini yaşıyordu.

    Ahmet Alp Altay



    _____________________________
  • "Ona "Huzur, dağ başında kuzu çevirmede; huzur, tatilde havuz başında keyiflenmede; huzur, alışveriş merkezlerinde durmadan tüketmekte(!)" denmişti."

    "Bırak yalnız başına bu dünyada yaşamayı, çek git buralardan!"

    Adamımıza bakılırsa yalnız yaşamıyormuş.
    _____________________________
  • Yazıyı okudum ama çok tipik bir yazı.Yani bu tarz bölümlerde bu tarz yazılar pek işlemez..
    _____________________________
  • Gene silinmis yazim :)) Tamam daha uygun bir dille yazayim.

    Bu yazi kendini tatmin etmektir. Gercek olamayacak kadar da mantik hatalari icermektedir. O yuzden biraz "cocuklara masallar" tadinda geldi
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm
  • quote:

    Orijinalden alıntı: ahze23

    yazıda mantık hatalarının olduğunu iddia edenlere... hikaye tamamen yaşanmış bir hikayeden esinlenerek yazılmıştır. mantık hataları varsa yazarın ( bendeniz) kusurlarıdır. tekrar edeyim. okumak istemeyen veya inanmak istemeyen, Holywood filmlerini, "yaşanmış bir olaydan esinlenilmiştir" yazısını okuyup da hayran hayran izlemelerini tavsiye ederim. saygılar ve hörmetlerimle..

    Bu forumu okuyupta sanki hayatında daha önce hiç müslüman görmemiş insanlarla konuşuyormuşçasına bir müslüman tanıtımı yapılıyor. Sanki teletabiler mübarek.

    Bir tavsiye, yaşanmış olaylardan esinlenerek yazılan hikayeleri holywood tadında (biraz daha az abartarak, daha gerçekçi, müslüman=teletabi gibi değil) anlatırsan daha az eleştiri alırsın. Saygı ve hörmetlerimle
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm




  • Peki, hikayenizi bu işi bilen birilerine eleştirtin o zaman. Belki neden teletabi dediğimi anlarsınız. Tatmine, pardon yazmaya devam etmeniz dileğimle
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm
  • Yazıyı okudum.Gayet güzel ve gerçekçi bir senaryo.Beğenmeyen arkadaşlar ortaya benzer bir ürün koyduda biz mi göremedik?
    _____________________________
    Forumumuzun bazı yöneticileri "Yobaz Köpekler" ifadesinde herhangi bir uygunsuzluk göremiyormuş!
    Bu tutumu protesto amacıyla bu ifade gerekli cezayı alana kadar Kültür-Bilim'e yazmıyorum
  • Yapay Zeka’dan İlgili Konular
    Mehmet Ali Alabora'nın ruh hali.
    13 yıl önce açıldı
    Daha Fazla Göster
  • tükenmiş ve intihara karar vermiş bir insanın hiçbir şeyi, hiçbir hareketliliği farkedebileceğini zannetmiyorum. değil 9. kattan görülen küçük bir hareketlilik, gök yarılsa kafasını bile çevirip bakmaz.

    yok farkedebiliyorsa, hâlâ çevresinde olan biteni merak edebiliyorsa bu henüz tükenmediğinin, hayata devam etmek istediğinin bir kanıtıdır ancak. gördüğü şey müslüman bir grup olabilir, budistler olabilir ya da kızılderililer olabilir. artık o anda henüz tüketmediği, kendisine ilginç gelen, yabancısı olduğu herhangi bir şey onun içindeki durumu -ki büyük ihtimalle can sıkıntısını- giderecek bir farklılık olarak değerlendirilebilir.
    _____________________________
    Şüpheci oku, şüpheci dinle, şüpheci gör. Alçakgönüllü düşün...
  • Bu yazının gerçekçi olmadığını, pembe olduğunu söylebilmek için illa benimde mi yazı yazmam gerekiyor? Böyle bir mantık olabilir mi?
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm
  • quote:

    Orijinalden alıntı: ahze23

    Yer: Amerika Birleşik Devletleri'nin New York şehri. Tarih: 2001 Temmuz. İş merkezleriyle donatılan upuzun caddelerde dolaşıyor, kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hissediyordu. Hayatın bütün zevklerini tatmış; ama bir türlü tatmin olmamıştı. Hayatında hâlâ kayda değer bir şey olup olmadığını düşünüyor; ama aklına bir şey gelmiyordu. Dolayısıyla hiçbir şey yapmak istemiyor ve içini büyük bir boşluk duygusu kaplıyordu. Bir ân önce bu içini yakıp kavuran boşluk duygusundan kurtulmak için, ölümün en çıkar ve basit yol olduğunu düşündü. Çalıştığı işyerinin en yüksek noktasına çıkmaya başladı. Saatlerin ve zamanın hiç önemi yoktu artık. Yüreği, ezilmiş buruşuk bir kâğıt gibiydi. Gecenin soğuğu, vücudunun her yerine çarpıyor; ama ona tesir etmiyordu. Beyni tam bir motor gibi çalışıyor ve ona: "Bırak yalnız başına bu dünyada yaşamayı, çek git buralardan!" diyordu. Hâlbuki ölüm sonrası da onun için karanlıktı. Ona göre inanmak, çaresizlerin dilinden dökülen bir sığınaktı. Ama ne garip ki, şu ân kendisi de oldukça çaresizdi.

    Dudaklarından şu sözler döküldü: "Bir de buraya 'rüyalar ülkesi' diyorlar. Hıh! Hani nerede? Neden bana kâbus gibi geliyor?" Öleceğini bilmenin vermiş olduğu cesaretle "Hadi be!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı.

    Merdivenlerden çıktıkça adımları daha da hızlanıyordu. Her gün ofisine gitmek için kullandığı bu merdivenlerde yorulur ve yavaşlardı. Oysa şimdi ayaklarının altından akıp gidiyordu merdivenler. Binanın en zirvesine çıkmıştı. Rüzgâr burada daha sert esiyordu. "Boş ver gitsin." diyordu. "Boş ver, artık ne önemi vardı ki, hasta olmaktan korkmanın." Şunun şurasında ne kadar kalmıştı ki! Artık nefeslerini sayıyordu. İşte aldığı sondan 5. nefes, bu 4. , bu 3. ve bu 2. ...

    Dokuz katlı binadan tam atlayacaktı ki, aşağıda, daire şeklinde, hepsi birbirinin yüzünü görecek vaziyette yere bağdaş kurup oturmuş insanları gördü. Üstlerindeki giysiler de, hiç buralılara benzemiyordu. Kaldırımın kenarında böyle bir şekilde oturmak, buralılara has bir şey değildi. Binanın çatısından yüzlerini görebilmek için daha dikkatli baktı. Birbirlerine tebessümle bakıyorlardı. Bir yandan da sağ ellerini kaldırıp göğüslerine koyuyorlardı. Garip bir şeydi bu.

    Merak öyle şeydir ki, bazen insanlara en olmadık yerde en garip işi yaptırır. "Bu insanlar ne yapıyorlar?" diye düşündü. Yapılacak başka bir iş yoktu. İnip soracaktı. Hem ölüm bir iki dakika daha bekleyebilirdi. Merakla aşağı indi. Soluk soluğaydı. Koşmasının sebebi, gidebilmeleri ihtimaliydi. O zaman merak içinde, nasıl gidip de ölüme atlanırdı ki?

    Gördüğü adamlar, Müslüman'a benziyordu. Hepsi birbirlerine tebessümle bakıyordu. Yanlarına iyice sokuldu. Ne konuştuklarını anlamaya çalıştı. Ama nafile, konuşmaları farklı bir dildeydi. Belki bir iki kelime anlarım diye düşündü, fakat anlayamamıştı. Cesaretini toplayıp İngilizce selâm verdi. Mukabele yine İngilizceydi. Sevinmişti.

    - Affedersiniz! Ben yukarıdan sizleri gördüm (o esnada herkes yukarıya bakmıştı). Merakımı affedin ama siz kimsiniz ve nerden geldiniz?
    - Biz Asya'dan geldik.
    - Peki, neden böyle yere oturuyorsunuz? Eviniz barkınız yok mu sizin?
    - Var. Ama buraya oturmamızın sebebi yorgunluğumuz. Günlerdir yollardayız.
    - Şimdi soracağımı garip karşılamayın; ama lütfen bana söyleyin, nasıl böyle birbirinize devamlı samimi bir tebessümle bakabiliyorsunuz?
    - Biz birbirimizi kardeş biliyoruz. Allah; 'Sizler kardeşsiniz!' diyor. Nasıl kötü bakalım ki? Kardeş kardeşe kem bakmaz.
    - Allah' mı? O da ne?
    - Bütün varlığın Yaratıcı'sı ve merhamet edicisi. Gönüllere huzur bahşeden, her şeyin yegâne Sahibi.

    Bu sözleri duyunca içi cız etti. Yıllar boyu o, huzur kelimesinin pratiğini aramamış mıydı? Şimdi ne kadar da rahat bir şekilde birinin ağzından çıkıvermişti. Hâlbuki o, huzuru hep başka yerlerde, dünyevî şeylerde aramıştı. Ha şurada, ha burada deyip en çirkef işleri yapmıştı. Ona "Huzur, dağ başında kuzu çevirmede; huzur, tatilde havuz başında keyiflenmede; huzur, alışveriş merkezlerinde durmadan tüketmekte(!)" denmişti. Hâlbuki bunların hiçbiri ona huzur vermemişti. Şimdi ise buralı olmayan, üçüncü dünya ülkesinden gelme birinin ağzından çıkmıştı bu kelime.

    - Huzur mu dediniz? Kim gönüllere huzur veren?
    - Allah! Tabi ki Allah! Kalbler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur. Tecrübe et anlayacaksın.

    "Allah" ismini mırıldandı. O'nun mânâsını anlamaya çalıştı. Gönlünde bir sıcaklık hissetti önce, sonra bir sessizlik. Sonra depremler oluyor zannetti yüreğinde. Depremler sanki içindeki karanlıkları yakıp yıkıyordu. Damarlarından akıp duran kan değil, sanki kor bir ateşti. Kollarına, bacaklarına ve en son beynine ulaştı. Bununla gönlü huzur bulmuştu, yüreği aydınlanmıştı. Allah inancıyla hayat, kâinat ve insan mânâsızlıktan çıkmış ve her şey yerli yerine oturmuştu. Artık Allah'ın verdiği cana, kıymak da mânâsızdı. Yüzünde tebessüm, gökyüzüne bakıyor ve durmadan "Allah" diyordu; "Allah, Allah, Allah!" Artık o, huzura ermiş, kul olmanın saadetini yaşıyordu.

    Ahmet Alp Altay



    - Affedersiniz! Ben yukarıdan sizleri gördüm (o esnada herkes yukarıya bakmıştı). Merakımı affedin ama siz kimsiniz ve nerden geldiniz?
    - Biz Asya'dan geldik.

    Bir turiste, veya göçmene, nereden geldiğini sorduğunda genelde ülke cevabı alırsın, kıta değil.

    - Peki, neden böyle yere oturuyorsunuz? Eviniz barkınız yok mu sizin?
    - Var. Ama buraya oturmamızın sebebi yorgunluğumuz. Günlerdir yollardayız.

    Bir grup insana neden yerde oturuyorsunuz diye sorabilirsin ama eviniz barkınız yok mu diye sormak garip olur. Gidip evinde otursana der gibi. Adamlar 2 gündür orda oturuyordur, 10 gündür orda oturuyordur anlarım. İlk defa gördüğün insana gidipte neden burda oturuyorsun evin yok mu demek çok garip. Kaç kişi 10 dakika önce gördüğü yerde oturan bir grup insana bunu sorar?

    - Şimdi soracağımı garip karşılamayın; ama lütfen bana söyleyin, nasıl böyle birbirinize devamlı samimi bir tebessümle bakabiliyorsunuz?
    - Biz birbirimizi kardeş biliyoruz. Allah; 'Sizler kardeşsiniz!' diyor. Nasıl kötü bakalım ki? Kardeş kardeşe kem bakmaz.

    Muhabbet iyice garipleşiyor ama hadi intihar edecek bir insanın psikolojisi ile normal karşılayalım.
    Cevabıda ekstrem bir müslüman grup açısından normal karşılayalım.

    - Allah' mı? O da ne?
    - Bütün varlığın Yaratıcı'sı ve merhamet edicisi. Gönüllere huzur bahşeden, her şeyin yegâne Sahibi.

    Burada iyice gerçekçilikten uzaklaşıyor. Bir insanın hayatı boyunca Allah sözcüğünü duymamış olması mümkün mü? Hiç mi tv izlemedin, hiç mi kitap okumadın, hiç mi televizyonda Arap Baharında veya ikiz kulelerde slogan atan insan görmedin, hiç mi hiç mi hiç mi diye gider bu... Ama hadi diyelim ki duymadın Allahı daha önce...



    "Bu sözleri duyunca içi cız etti. Yıllar boyu o, huzur kelimesinin pratiğini aramamış mıydı? Şimdi ne kadar da rahat bir şekilde birinin ağzından çıkıvermişti. Hâlbuki o, huzuru hep başka yerlerde, dünyevî şeylerde aramıştı. Ha şurada, ha burada deyip en çirkef işleri yapmıştı. Ona "Huzur, dağ başında kuzu çevirmede; huzur, tatilde havuz başında keyiflenmede; huzur, alışveriş merkezlerinde durmadan tüketmekte(!)" denmişti. Hâlbuki bunların hiçbiri ona huzur vermemişti. Şimdi ise buralı olmayan, üçüncü dünya ülkesinden gelme birinin ağzından çıkmıştı bu kelime. "

    Buraya "neyse..." diyelim şimdilik.

    - Huzur mu dediniz? Kim gönüllere huzur veren?
    - Allah! Tabi ki Allah! Kalbler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur. Tecrübe et anlayacaksın.

    Az öne ilk defa duyduğu (!) Allah sözcüğünün müslümanların tanrısı oldugunu anlamış olması geekir. Ama görünen o ki anlamamış. Tekrar soruyor gönüllere huzur veren kim diye, ilginç.



    ""Allah" ismini mırıldandı. O'nun mânâsını anlamaya çalıştı. Gönlünde bir sıcaklık hissetti önce, sonra bir sessizlik. Sonra depremler oluyor zannetti yüreğinde. Depremler sanki içindeki karanlıkları yakıp yıkıyordu. Damarlarından akıp duran kan değil, sanki kor bir ateşti. Kollarına, bacaklarına ve en son beynine ulaştı. Bununla gönlü huzur bulmuştu, yüreği aydınlanmıştı. Allah inancıyla hayat, kâinat ve insan mânâsızlıktan çıkmış ve her şey yerli yerine oturmuştu. Artık Allah'ın verdiği cana, kıymak da mânâsızdı. Yüzünde tebessüm, gökyüzüne bakıyor ve durmadan "Allah" diyordu; "Allah, Allah, Allah!" Artık o, huzura ermiş, kul olmanın saadetini yaşıyordu. "

    Mırıldanmayı anlarım. Manasını anlamaya çalışmak biraz ilginç, hayatında ilk defa duyduğun bir kelime ve anlamı hakkında hiç bir bilgin yok ama anlamaya çalışıyorsun. Hadi bakalım, neyse devam edelim, Sonra bir anda nirvana ya ulaşıyor arkadaş. Ne deprem ne volkan vız gelir içinde yaşadıklarına kıyasla. Neden? Birisi ona anlamını bilmeidği arapça bir kelime söylediği için. Sonra birden Allah inancına sahip oldu arkadaş. Tabi herşeyde mana kazandı. Sonra canını Allahın verdiğini anladı. (önceden teist miydi ateist miydi bilmiyoruz ama önceden ne düşünüyordu acaba? Teistse gene kendisini yaratan bir tanrı var, ateistse çok kolay kandırılabilecek bir arkadaşmış kendisi, herkesin her söylediğine inanıyor) Neyse intihardan da vazgeçtik hemen. Sonra trasna geçip huzur bularak allah allah diye sayıklamaya başlıyor. Sonra ilaveten, tek kelime bildiği, oda tanrısının adı olan bir dinin kulu olmanın saadetini yaşamaya başlıyor.


    Hikaye gerçek bir olaydan esinlenmiş olabilir. Ama kurgunuz saçma ötesi. Meche-15 gibiler beğensin, ben beğenmedim. Kısaca sebeplerini üstte belirttim.
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm




  • En son lisede yazı yazdık diyelim, bu yarısı silindiği halde 3000 mesaj ne oluyor o zaman? Tamam hikaye yazmıyorum ama en son ne zaman hikaye yazdıgın da bence bir hikayeyieleştirebilmek için bir kıstas değil. Eleştirmenim veya yazarımda demedim, benim bu zamana kadar ki hayatımda, gözlemlerime göre ters olan ne varsa onu yazdım.


    Açıkcası kısaca ve sadece "tatmin" (diğer kelimeyi yazınca mesajım siliniyor) yazmamın sebebi konunun veya senin (buralarda yenisin, en azından bu nikle) bu emeğe değip değmeyeceğini bilmememdendir. Birde müslüman olmadığım için müslümanlık propagandası yapmak bana insanlara birilerinin yalan söylemesi gibi geliyor. Zaten dini anlatmak bile birilerini kandırmaya çalışmak gibi iken birde bunu insana gerçekçi gelmeyen, (gene belirteyim bence) mantık hataları olan kurgularla yapılmasını hiç sevmiyorum.
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm
  • Uuuu beybi..

    Modernlik insanı yanlızlaştırır, kalabalıklar arasında birey kendini yanlız hisseder, intihar olayları artar, mistik bir yaşama dönerse
    kurtulur edebiyatının hiç de özgün olmayan bir örneği ile daha karşı karşıyayız. Her ülkede bulunur böyle sözde modernite eleştirisi.

    Arkadaş bunlar bi de sosyoloj Emile Durkheim'ı eleştirirler. O da aslında güya eleştiridir. Aslında her dedikleriyle Emile Durkheim'ı
    tasdik ederler.

    O değil de adama sorarlar, modernite boş da feodalite mi doluydu diye.
    _____________________________
  • quote:

    Orijinalden alıntı: ahze23

    "uuu beybi" yerine "vay canına sayın seyirciler" senin yazına daha uygun olur sanırım saygıdeğer yoldaş.
    yahudi bir fransız ve toplumu tanrı yerine koyan, emile durkheim'ı değil de, bir türk ve doğulu olarak, babanzade ahmet naim'i ve mehmet akif'i (tanır mısın bilmem) hatta daha eskilerden; "küçük devletler kendilerini yenen devletleri taklite başlar ve yokoluşlarını başlatırlar" diyen ibn-i haldun'u okuyup modernite hakında sarfettikleri sözleri bilmenizi o kadar isterdim ki. ammaaa, ne gerenk var, değil mi? avrupalı ve batı dediğimiz büyük abileriniz "bizimkiler size yeter, sizi kedicikler" derken, ne gerek var değil mi?

    PS: İlla batı okurum diyorsan deckartes veya kant da okuyabilirsin. faydalı olur düşüncesindeyim.

    "Durkheim toplumu tanrı yerine koyuyormuş yeaaa" "Zaten yahudi ve fransızmış atayizzzzzzz" diyerek
    hem Durkheim'dan, hem o Descartes'tan, Kant'tan, Babazade'den ne anladığını ve aslında genel olarak okuduğunu anlama yeteneğinin
    sınırlarını da gösterdin merak etme.

    Irkçılığını da ayrıca gösterdin. Sen onu bunu bir bırak da,
    O eleştirdğin moderniteden az bir nasibini al da ırkçılığı bırak, insana insan olarak değer ver önce!...
    Ondan sonra modernite eleştirisi yaparsın...


    O karanlığa düşmüş içinizi çıkarmak için azıcık eşelemek yetiyor.

    Ayrıca iddiamın da arkasındaym.

    Sen önce Durkheim'ı eleştir (ne eleştiri ama!.. Bakın ben de aynı şekilde Spinoza'yı eleştireyim: Spinoza yahudi ve fransızdır. Aha eleştiri)
    Adamın toplumsal değişmeye ilişin görüşlerini falan güya kabul etme..

    Sonra da bu adamın şu kitabında yazdığı her şeyi iki satır edebiyat patlatarak tasdik et:


    Ben işim gereği çok karşılaştım bunun gibi şeylerle. Yabancı gelmiyor bunlar bana.
    _____________________________




  • quote:

    Orijinalden alıntı: ahze23

    okuma yetisi insana sonradan veriliyor emmeee... anlayış doğuştan. biraz zorlandığını sanıyorum beni okurken. aslına bakarsan kendini okumakla da başlayabilirsin.

    senin sözlerine göre..batı yerine doğuyu oku demek ve fransız ve yahudi emile durkheim demek ırkçılıksa "bir türk dünyaya bedel" demek de ırkçılığın önde gideni demektir. ( ki ben ikincisini göğsümü kabartarak diyorum.)

    emme sizi biryerlerden tanıyorum ben. laik im dersiniz; mollalar irana dersiniz, üniversiteye başörtülü almazsınız, müslümanım dersiniz; iftar menüsüne şaraplı yemek tarifi yaparsınız, bu sene hac yine kurban bayramına denk geldi dersiniz.

    ya dostum, yoldaşım. sen bir özünü öğrenmek için çaba sarfet (gerçi nick'inden yabancı olduğun anlaşılıyor, gel de buna inan :)) sonra bana batıdan alıntılar yaparak havalı konuşmaya çalış.

    descartes ve kant'ta ısrarcıyım. hatta goethe'den de birşeyler alabileceğini sanıyorum. lütfen beni hayal kırıklığına uğratma..hüsn-ü zannımı kırma.

    PS:Bu arada artık netten çıkmam ve gidip daha güzel hikayeler yazmam gerek. daha sonra sizden modernite , felsefe ve sosyologlar üzerine vaazlar dinlerim. saygılar ve hörmetler.

    Tamam kendini bir şey sanan anadolu tipi bir çakma aydının tekisin anladık...
    Nickime kafayı taktığına göre hiç forgotten realms da oynamamışsın, neyse olabilir böyle şeyler.
    Kant, Descartes falan da okuyormuşsun. Güzel şeyler bunlar. Tamam ırkçının önde gideni olduğunu da anladık.
    Ayrıca "batı yerine doğudan oku" diyip Kant, Goethe, Descartes falan okuyan bir tipmişsin, memnun oldum.


    Fakat biliyor musun? Tanışdığımıza memnun olmadım. Yeniden karşılaştığımıza memnun oldum.
    Çünkü bu ülkede senden çok var ve beni eğlendiriyorsunuz.

    Bak ben senin varmış gibi görünen fakat olmayan düşünce sistemini düzeltmekle uğraşmayacağım.
    Şimdi lafı eğip bükmeyelim. Yok değimiz zaten yoktur.
    Ben sadece senin gibi okumak öğrenmek isteyen bünyelere iki metin önereceğim.

    Bunlardan biri gelenekçilik ve modernite arasında kalmış, yolunu kaybetmiş, kafası çok fazla karışmış ve en sonunda
    mavi ekran hatası vererek yaralanmış bilinçlerle ilgili.
    Ben doğulu okurum diyorsun ya, kitabın yazarı da doğulu. Dibimizdeki İran'dan. Senin gibi yaralı bilinçleri anlatır bu kitap.
    Az bir oku, kendini belki bulursun. Ya da zerre anlamadığın düşünürleri insanlara önererek artistlik yapmaya devam edersin.



    Sana önereceğim ikinci metin ise bana ısrarla önerdiğin bir filozoftan geliyor. Yani Kant'tan.
    O bana önererek artistlik yapmaya çalıştığın Kant'ın, "Aydınlanma nedir?" diye bir makalesi vardır. Türkçe'ye çevrileli
    onlarca yıl olmuştur. Bi de onu. Sonra yine tartışırız çakma anadolu tipi boş aydın kardeşim.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Lath.Crusader -- 2 Eylül 2012; 15:03:49 >
    _____________________________




  • quote:

    Orijinalden alıntı: ahze23

    Yeni Türkü, ben 3000 mesaj demedim. özet ve kompozisyon dedim. zor birisn vesselam, zor.. başka ne diyebilirim ki... sadece Allah hidayet etsin. belki lüks bir gökdelenin önünde oturan müslüman bir grubu sen de görürsün bir gün.

    Hayatımda hiç film çekmediğim için bir filmi eleştiremeyecek miyim? Hala sen hikaye yazmadan hikaye eleştiriyorsun diyorsun. Sağlık olsun. Uzatmayayım bu konuyu.
    _____________________________
    Iletisim kurmayi guclestiren herkesi blokluyorm
  • quote:

    Orijinalden alıntı: ahze23

    Lath.Crusader bey. Bey dediğime bakma başka lakab kullanmak istemeyişimdendir.

    adının anlamını bilmeyişim senin gibi işi gücü oyuun olmayanlardan oluşumdur. emmee ANADOLU yu karalayışına ve bana "anadolu tipi" deyişinden senin devşirme bir avrupalı olduğun ortaya çıkmış bulunmakta. unutma ki bu millet anadoludan aydınlanmaya başlayıp kurtuluş savaşını başlatmış ve nene hatunlarla, iskilipli atıf hocalarla bu güne geldik. senin ardından koştuğun yabancı filozoflar ve -izm lerle değil.
    seni kaale aldığım için ve vaktimi heder ettiğim için pişmanım. bundan sonra ne konuşsan muhattap kabul etmem seni.

    utan ve kendine gel. bu milletten özür dile... biraz milletine saygın olsun.

    Ps: unutma! senin gibiler bu millet içinde yoktu, ortalığı boş bulunca yeni yeni türemeye başladı.

    İşin garibi de bu kadar zırvayı ve sözce anadolu romantizmini yapan kişinin bana gelip kant descartes oku demesi. Bir de üstüne ısrar etmesi..

    Harbiden eğlendirdin beni bugün..
    Şimdi sizin gibileri ifşa etmeyi çok severim normalde ama adil davranmayıp bu kadar üzerine gittiğim ve histeri krizi geçirttiğim için özür dilerim çakma entel kardeşim.
    Cevap veremeyince çamur atan çakma entel zevatla bugün işim gücüm olduğu için uğraşamayacağım. Konunun başından beri ortaya dökülmesini sağladığım içindeki çirkinlikler bile zaten yeter. Seni azad ediyorum.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________




  • 
Sayfa: 1
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.