DonanımHaber'de AraYENİ GELİŞMİŞ ARAMA
ForumBu Bölümde Ara
-TÜRKÜ HİKAYELERİ- z...
Bu Konudaki Kullanıcılar:
4 Misafir Kullanıcı
81
Cevap
4
Favori
196.732
Tıklama
Sayfaya Git:
Sayfa: 1 2 sonraki >>>
Giriş
Mesaj
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      04 Ağustos 2010 13:00:54
      DH/Türkü HİKAYELERİ***










      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi zayef- -- 20 Aralık 2015; 18:13:30 >
      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      10 Ekim 2010 01:32:06
      Türkünün Adı : A İstanbul Sen Bir Han Mısın
      Türkünün Yöresi : Kütahya

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      A İstanbul (beyim aman) sen bir han mısın
      Varan yiğitleri de (beyler aman) yudan sen misin
      Gelinleri yarsız goyan (bidanem) sen misin

      Gidip de gelmeyen (Beyler aman)
      Yari ben neyleyim
      Vakitsiz açılan da (Beyler aman)
      Gülü ben neyleyim

      A İstanbul (beyim aman) ıssız kalası
      Taşına toprağına (beyim aman) güller dolası
      O da bencileyin (aman) yarsız galası

      Gidip de gelmeyen (Beyler aman)
      Yari ben neyleyim
      Vakitsiz açılan da (Beyler aman)
      Gülü ben neyleyim


      HİKAYESİ

      Ethem Paşa İstanbul'a tevliyet almaya gitmiş. Orada güzellere takılmış yedi sene Kütahya'ya dönmemiş. O zamanın kültürlü hanımlarından biri olan güzel eşi Esma Hanım bir şiir yazmış. Bu şiir zamanla türkü haline gelmiş.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      10 Ekim 2010 01:37:17
      Türkünün Adı:Gesi Bağları
      Türkünün Yöresi : Kayseri

      Türkünün Sözleri

      Gesi bağlarını dolanıyorum
      Yitirdim yarimi (anam) aranıyorum
      Yitirdim yarimi (anam) aranıyorum
      Bir çift selamına güveniyorum

      Atma anam atma beni dağlar ardına
      Kimseler yanmasın anam yansın derdime

      Gesi bağlarının gülleri sarı
      Ayrıldım yarimden (anam) gülmeyim gayrı
      Ayrıldım yarimden (anam) gülmeyim gayrı
      Gitti isen selamın kesme bari

      Atma anam atma beni dağlar ardına
      Kimseler yanmasın anam yansın derdime

      Gesi'ye giderken yolum ayrıldı
      Bindim arabaya (anam) başım çevrildi
      Bindim arabaya (anam) başım çevrildi
      Bu ayrılık bize Hak'tan verildi

      Atma anam atma beni dağlar ardına
      Kimseler yanmasın anam yansın derdime

      HİKAYESİ

      Er düşermiş Erciyes'in eteğine kar. Tepesinden çığ buzul eksilmeyen yüce dağlara bahar çok erken gelirmiş. Çiğdem çiçekli yazı serince, kışı ya kuru ayaz, ya amansız boran kar olurmuş buraların. Gesi, Kayseri'nin ırağında sapa bir kasabayken, yaz gelince gurbet ellere çalışmaya gidermiş buranın gençleri. Ellerinde bir küçük bavul, ceplerinde üç beş kuruş yol parasıyla İstanbul'a, İzmir'e doğru yollara koyulurlarmış.

      Gesili Mustafa da bir küçük evciğin en büyük oğluymuş. Yaz bahar ayı kendini gösterende bavulunu, yolluğunu alıp ana babasına veda etmiş, yaz boyu çalışıp para kazanmak, başka diyarlar görüp iş öğrenmek amacıyla binmiş kara trene, düşmüş İstanbul yollarına. Sene kim bilir bin dokuz yüz kaç? Mustafa askerliğini yeni bitirmiş, yirmi beşinde bir Anadolu delikanlısı. İnce iş gelirmiş elinden, sıvacıymış. İnmiş Haydarpaşa Garı'na. Koca İstanbul'u görünce aklından neler geçirdi kim bilir. Sisler arasında kaybolan ulu minareleri, yüksek kuleleri, görkemli evleri seyredip kendisini büsbütün garip hissetmiş olmalı.

      O zamanlar taşı toprağı altın bilinen İstanbul'da Gesili Mustafa'ya da bir köşe bulunmuştur barınacak. Yeni yeni yükselen beton semtlerden birinin inşasında iş vermişler. Belki Şişli'nin, belki Levent'in, belki Suriçi'nin binalarından birinin ustasıdır o. Binlerce tuğlayı üst üste koymuş, sıva yapmış, beton dökmüş. Yaptığı işi beğenmiş işveren. İşçiyken kalfa, kalfayken de usta olmuş. Bu ağırbaşlı, namuslu Anadolu genci, arkadaşlarının arasında hem yaptığı iş, hem de güvenilirliğiyle seçilmiş olmalı ki işveren onu günün birinde kenara çekip bir cigara uzatmış, ailesini sormuş. Utancından tutuk tutuk konuşarak cevap vermiş Mustafa. "Kayseri'de bir koca kadın anam, beş kardeşim var. Yazın çalışıp kışın yeriz. Bizim oralar bağlık bahçeliktir. Erkek kısmına kış günü de olsa evde oturmak yakışmıyor. Geldim buralara... Koca anam dua etti, onun duası olmasaydı Gesili Mustafa çoktan keptiydi" demiş. Evlenmeyi düşünüp düşünmediğini sormuş işveren. "Nasip" diye yanıtlamış Mustafa. İşvereni ona İstanbul'un kıyıcığında eski bir evde yaşayan kadıncağızın dört kızından birini teklif etmiş. "Ben bu kızı bilirim, tanırım her haline kefilim. Anası eşini yitireli çok oluyor. Dört kıza hem analık yaptı hem babalık. Yoksulluk kınanacak bir hal değildir oğlum, bu kızı seninle baş göz edelim" demiş. O an bir şey diyememiş Mustafa. Beklemediği bu teklif şaşırtmış onu. Akşam kara gecenin içine büzülüp düşünmüş. Teklifi uygun bulmuş, her ne kadar o zamana dek bu yabancı diyarlardan evlenmeyi düşünmediyse de kabul etmiş.

      İnsan yaşamında oynanan en büyük kumardır ya evlilik. Bu yüzden kader deyip sorumluluğu üzerimizden atmak, işin kolayı... Bir gün iş arkadaşları ve patronu gidip çalmış eski evin boyası aşınmış kapısını. Leyla'yı görüp beğenen Mustafa'nın evlilik dileğini kadıncağıza bildirmişler, Allah'ın emriyle kızını istemişler. Yaşlı kadının tek derdi, gözü görür eli tutarken kızının mürüvvetini görmek olmalı ki ikiletmemiş kendisine gelen teklifi. Madem tanıdıklar bu yabancı gence kefil oluyor, huyu güzel, çalışkandır diyorlar, "Hayırlı işi uzatmanın manası yok. Kıysın nikahı alsın götürsün" diye cevap vermiş. Leyla duraksayıp bakmış anasına. "Ne tez bıkmışsın benden ki alıp kızını bilinmedik diyarlara atıyorsun," diyecek olmuş ama sesi düğümlenmiş boğazında. Anasının uygun gördüğünü geri çevirememiş. Biraz da kahredip kabul etmiş kısmetini.

      Mustafa evleneceğini kısacık ve utangaç sözcükler içeren bir telgrafla bildirmiş Kayseri'ye. Basit bir alyans, üç beş parça hediye, birkaç takı ile gitmiş kız evine. Çabucak kıymışlar nikahı. Sonrası Mustafa Leyla'yı alıp memleketine doğru yola koyulmuş. Delikanlının cebinde yaz boyu çalışıp kazandığı paralar, kızın elinde birkaç parça çeyizini sıkıştırdığı bavulla geçmişler Anadolu yakasına. Kara trenin Kayseri istasyonuna Haydarpaşa'dan iki bilet almışlar. Leyla doğup büyüdüğü eski İstanbul'a gözleri dolu dolu bakmış, adını duyup yerini bilmediği Kayseri'yi düşlemiş. Korkup ağlayacak olmuş önce, sonrası kocasının elini tutup onun varlığına sığınmış. Ama zor iş göz açıp gördüğü diyarları bırakıp bilinmeze doğru yola çıkmak. Bu yüzden boğazın karşı kıyısında bütün görkem ve göz alıcılığıyla yükselen tanıdık İstanbul'a bakıp içinden geldiğince yakınmadan da edememiş.

      Gemiden indim de yollar ayrıldı,
      Bindim kara trene başım çevrildi
      Bize kısmet gurbet elden verildi.

      Atma anam atma, beni dağlar ardına
      Kimseler yanmasın, anam yansın derdime...

      Kara tren tıkır tıkır aşmış dereleri dağları. Anadolu'nun kıraç bozkırlarını geçip bir yüce dağın eteğine yaslanmış Kayseri'ye ulaşmış. Mustafa'nın ailesi karşılamış gelinlerini. Sarmaş dolaş olmuşlar. Leyla'nın içindeki ürkeklik geçmiyormuş yine de. Girmiş Mustafa'nın alçacık damlı, tek katlı, önünden tozlu bir yol geçen evine. Henüz alıştığı bildiği gibi bir yerle karşılaşamamanın ürkekliğini üzerinden atmadan konu komşu gelmiş İstanbullu gelini görmeye. Hediyeler getirip uğur dilemişler. "Vış bacım!" demiş kimileri Mustafa'nın anasına. "Taa İstanbullardan alıp getirecekti madem; alma yanaklı, kalın bilekli, kara kaşlı, kara gözlü birini bulaydı ya oğlun. Ayvalardan renk almış bu kızı da nereden buldu nikahladı? Ayağına şalvar giydirecek olsan lastiği tutacak kalçası yok, üstüne gök gürlememiş çalı gibi bir şey..."

      İki ayrı dünya gibi zıt gelmiş Gesi ile İstanbul Leyla'ya. Koca şehrin ruhuna tanıdık köşelerini bırakıp yad ellere gelin gelmenin acısını bir türlü atamamış üzerinden. Gün boyu işe, aşa, suya, ateşe koşturup hizmet etmiş yeni yuvasına ama ille de kapısını çekip çıktığı evini özlermiş, ille kocamış anasını, kimsesiz kardeşlerini anarmış. Başka hiçbir şeye benzemeyen yurt özlemi sarmış gönlünü. Kimselerden yüz bulamamış dertleşmek için. Ancak akşam olunca odasına çekilip Mustafa'nın göğsüne başını dayar, içinden geldiği gibi yakınıp ağlarmış.

      Çırpını çırpını yuvamdan uçtum
      Ağlayı ağlayı gurbete düştüm.
      Ayrılık zehrini gençlikte içtim.

      Örtün pencereyi esmesin yeller,
      Algın olduğumu bilmesin eller.

      Mustafa yerinden yurdundan edip getirdiği bu garip kuşu yeni yuvasına alıştırmak için uğraşmış durmuş. Günbegün sevmişler birbirlerini. Yürekleri birbirine ısınmış. Eşini incitmemiş Gesili delikanlı. Anadolu'da adet olduğu üzere anasının, kardeşlerinin yanında ona pek yakınlık göstermese de bakışlarıyla, davranışlarıyla sezdirmiş sevdasını. Tenhalaşınca moral vermiş, destek olmuş. Akşam saatleri onu yanına alıp Gesi bağlarında gezintiye çıkarmış, unutturmaya çalışmış karısına gurbet acısını. Dolaşırken de türkülerle dile getirmişler hallerini,

      Gesi'ye giderken yolun sağında,
      Güller açmış nazlı yarin bağında,
      Gurbetteyim daha gençlik çağında

      Gel otur yanıma boyu boşu güzelim
      Dost düşman yanında gülüp gezelim.

      İki tazenin arası iyiymiş ama Mustafa'nın anası, kız kardeşleri pek de sevememiş Leyla'yı. Köy işinden anlamaz, koyun keçi sağamaz, iki avuç bulguru aş yapıp ortaya getiremez bir cahilmiş onların gözünde yeni gelin. Güler yüzleri çok sürmemiş. Evin içinde yaban gezer gibi irdemişler, dışlamışlar, itip kakmışlar sahipsizi. Fakir kızıysa da görgülü evin çocuğu olduğu için sesini çıkarmamış Leyla. Onlar itekledikçe Mustafa'da gönül dinlendirmiş. Sorup anlamadan öz kızını koparıp bilinmedik diyarlara atan anasına da gün geçtikçe gönül koymuş, sitem etmiş, ilenmiş. "Ne var idi Mustafa'yla İstanbul'da kalaydık. Koca kalabalıklara yer buluyorlar da biz sığamadık mı oralara?" diye söylenmiş.

      Sıvacı Mustafa önceleri karısıyla anasının anlaşıp geçineceğini düşünmüş. Leyla kocasının evine, anası da yeni geline ısınacaktı hepsi bu. Ama dallı güllü şalvar giyen, boncuklu tülbentle yaşmaklanan Afşar karısı kadın anası insaf edeceğe benzemiyordu. Günbegün sertleşti İstanbullu gelinine. İşe ocağa sokmaz oldu. Ağzını açacak olsa, "Kendi gelen sen sus. İyi bir şey olaydın anan göğsünden söküp azıtmazdı seni" diye paylıyordu onu. Leyla kızın içini yalaz yalaz yakıyordu bu sözler. Gurbet elde tutunacak dalı yoktu, arkasını dayayacağı akrabası yoktu ki baş kaldırıp cevap versin. Attı içine, attı içine. Her akşam sızım sızım sızlandı. Ağlayıp içini döktü eşine. Kaynanasından işittiği kötü sözleri bir bir anlattı.

      Gesi bağlarında bir top gülüm var,
      Hey Allah'tan korkmaz, sana bana ölüm var.
      Ölüm varsa bu dünyada zulüm var

      Gel otur yanıma, hallerimi söyleyim.
      Halimden bilmiyor, ben o yari neyleyim.

      Aylar ayları kovaladı art arda. Leyla her gün yeni bir gizini keşfetti geldiği evin, Mustafa'nın akrabalarını tanıdı, konu komşuyla biliş oldu. Dışarı çıkarken yaşmaklanmaya, tencereyle sofraya getirilen çorbayı kaşıklamaya, kuyudan su çekmeye, tandır ateşine, çalı çırpı kırmaya, koyun keçi sağmaya alıştı ama atamadı üstündeki garipliği. Kendisini yeni evine benimsetemedi. Durgunlaştı, suskunlaştı, iyice zayıfladı. Mustafa baktı olacak gibi değil, bu kızı Gesi'de eğlemenin yolu yok. Bir gece onun İstanbul'a dönme teklifine "olur" dedi. Ama baba ocağından kavgalı ayrılmak olmaz. Hem İstanbul'da yerleşecek ev yok, Leyla'nın anası kendisine zor yeter bir kadıncağız. Onun yanına gidip sığınmak olmaz. Gesililer arkasından laf eder, "anasını bırakıp el kızının peşine düştü, yaban ellerde iç güveyi oldu" derler.

      -Ben İstanbul'a varıp bir yer bakmayım. Bir iş bulup çalışayım. Bir mevsimden tezi yok, seni yanıma alırım. İstanbul'a yerleşiriz, dedi Leyla'ya.

      Onu yaşlı gözlerle bıraktı evin eşiğinde. Bavulunu alıp yine düştü gurbet ilin yoluna.

      Yazmam gül yaprağı karanfil ırak,
      Aksine vuruyor, devranı felek
      Gesi bağlarında Leyla diyerek,

      Devşirdim çiçeği, dalda ne kaldı,
      Gurbete gidiyom burda nem kaldı.

      Bir başına kaldı taze gelincik. Kadın olmak eli eteği eksik doğmak değil mi? Hele Anadolu'daysan, hele yurdundan uzak yerde yuva kurduysan olmayanı olduracaksın, her bir yana koşturacaksın, sabah akşam işleyeceksin. Yine de kadrin kıymetin bilinmeyecek, horlanacaksın, itileceksin. Leyla da bir çok bilmiş kaynanayla birkaç cahil görümce arasında kalakalmış. Tek tesellisi Mustafa'dan aldığı "tez döneceğim" sözü. Sabredip beklemeye koyuldu. Serin bir dua gibi sakladı içinde Mustafa'yı. Ama evdekiler anlamıştı olacakları. Oğulları bu şehirli gelinin sözüne kanıp İstanbul'a yerleşmeyi kafasına koymuştu. Elleri belinde karşısına dikilip söylendi Mustafa'nın anası. "Oğlumun aklını çelip İstanbullara gönderdin. Bizim ile ocak başında diz kırıp tarhana kaşıklamaya aklın kesmiyordu ne diye geldin buralara? Koca İstanbul'da kapısını sana açan olmadı mı da telsiz duvaksız, gelinliksiz gelip düzenimizi bozdun bre yabanın kendi geleni?"
      Oturduğu köşeye büzüşüp kaldı Leyla. Mustafa'sı da yoktu ki derdini yansın. Garip başını eğip şikayetlensin, sabır istesin... İşittiği sözler içini yakıyordu ama ne yapsın, bir başınaydı. Yurt yuva özlemine bir de kendisinin tek destekçisi kocasının hasreti eklenmişti. Alıp başını Gesi bağlarında geziyordu komşu kızlarıyla. Gezerken de için için ağlayarak söylüyordu türküsünü.

      Ooff, Gesi bağlarında dolanıyorum
      Yitirdim yarimi aman aranıyorum
      Bir çift selamına güveniyorum.

      Gel otur yanıma, hallerimi söyleyim.
      Halimden bilmiyor, ben o yari neyleyim.

      Konu komşu acıyordu Leyla kızın garipliğine. Gidip kaynanasıyla konuşacak oldular, "Sürüsünden ayrılmış bir garip leylek gibi bu el kızını irdeme böyle koca ana. Allah'ın gücüne gider, hakkı bilmez kul değilsin. Elini obasını bırakıp eline düşmüş, incitme garibi" Mustafa'nın anası öfkeyle göğsünü dövüp ilendi gelinine, "Her kişi diyarını dirliğini bilecek bacım. Gittiğin yerin bir gözü korse sen de birini yumacaksın. Ben bu yabanın kılıksızına iş uğraş öğretemedim komşular kınamayın beni. Eline kürek orak alamaz, ocak başına varsa aş eyleyemez. Neyleyeyim kadan alım, bana bir çare gösterin."

      Gelenler çıkıp gitti üzülerek, alıp içlerine avuntu verdiler İstanbullu geline.

      Alıp kalemi eline ak kağıtlara nakış nakış yazdı derdini Leyla. Yari ile mektuplarda dertleşti. "Tez gel" dedi sevdiğine. "Tez gelip al beni buralardan, daha dayanamıyorum." Komşu kızlarına söylediği türküyü de iliştirdi mektuba.

      Gesi bağlarının gülleri mavi,
      Ayrıldım yarimden anam gülemem gayri
      Yarden ayrılanın böyle olur hali,

      Ne deyim ağlayım ah alnımın yazısı
      Söyle bana söyle be yarinin kuzusu...

      Üstü kara yazılı ak kağıtlar gurbet elde varıp buldu Mustafa'yı. Derdini bir iken bin eyledi. Koca yiğit çaresiz kaldı İstanbul'un orta yerinde. Çünkü daha ne iş bulabilmişti ne de ev. Ne dese gerekti sıladaki yarine. Bir of çekip savurdu cigarasının dumanını, kalemi eline alıp gönlünce yazdı içindeki efkarı. Karısına teselli olsun diye bir yüzük alıp gönderdi mektupla. Onun yakınışının güftesine uydurup karşılık verdi.

      Gesi bağlarında bir oylum kaya,
      Düşmüşüm sevdaya anam ne diyon bana
      Bir yüzük yaptırdım bergüzar sana

      Takın parmağına yarim yadigar olsun.
      Bize sebep olan, onmasın da sürünsün.

      Geçmek bilmiyordu Leyla için vakit artık. Mustafa'yı bekleyip oturuyordu köşesinde. Kendisini yad ellere gelin eden anacığına sitem ediyordu söylediği türkülerde. "Gesi bağlarını bekleyen gelin" diyordu konu komşu ona. Türküsü dilden dile söyleniyor, ağız ağız yayılıyordu Kayseri'ye. Leyla'yı yalnızlığın acısı büsbütün sarıyor, büsbütün eritiyordu. Doğum yapıp nur parçası gibi bir oğlunun olması bile acısını azaltmaya yetmedi.

      Anam yok ki ağıdımı dinlesin,
      Yarim yok ki şikayetim dinlesin
      Şu garip gönlümü kimler eylesin.

      El kadar anlımda türlü yazım var,
      Evvel bir basımdı şimdi körpe kuzum var.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yarbay
      3659 Mesaj
      11 Ekim 2010 21:10:36
      Veli Kanık - Entarisi Ala Benziyor

      Entarisi ala benziyor
      Şeftalisi bala benziyor
      Benim yarim bana benziyor
      Olamaz ne çare o nişanlıdır
      Kaytan bıyıklı delikanlıdır

      Şekerli misin vay vay
      Kaymaklı mısın vay vay
      Sen de benim gibi
      Sevdalı mısın vay vay

      Entarisi biçim biçim
      Ölüyorum senin için
      Bekletme gel başın için
      Olamaz ne çare o nişanlıdır
      Kaytan bıyıklı delikanlıdır

      Şekerli misin vay vay
      Kaymaklı mısın vay vay
      Sen de benim gibi
      Sevdalı mısın vay vay

      Bu türkünün hikayesini bilen varsa yazsın. Merak eden çoktur herhalde


      _____________________________

      İzlediğim En İyi Filmler Listem
      "Yalnızım, boğulacak kadar yalnız, hasta bir köpek kadar yalnız..."
      Michelangelo Antonioni
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      13 Ekim 2010 14:36:49
      Türkünün Adı:Ezo Gelin
      Türkünün Yöresi :Gaziantep

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Ezo gelin, benim olsan seni vermem feleğe
      Güzel yosmam başın için salma beni dileğe
      Anası huridir de kendi benzer de meleğe
      Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle

      Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
      Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel

      Ezo gelin çık Suriye dağlarının başına
      Güneş vursun da kemerinin kaşına kaşına
      Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
      Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle

      Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
      Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel


      TÜRKÜNÜN HİKAYESİ



      Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909'da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif'tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo'nun, üçü erkek, üçü kız, altı kardeşi daha vardır.

      Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üstünde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo'yu, birçok zenginin yanısıra, (o zamanki) Halep (ilimiz)in Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyz'oğlu Memey (Mehmet) istiyordu. Takdirde yazılan tedbirde bozulmazmış; Ezo'nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyz'oğluyla...

      Anlatanlar, Ezo'nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo'nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:

      -Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
      -Öyle güzelmiş ki Ezo, bakanlar bakmaya doyamazlarmış.
      -Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo'nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo'nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.
      -Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
      -Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş...

      Ezo'nun güzelliği söyleyen dillere söylence (efsane) olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu, komşu Beledin köyünden, "Şitto" Hanefi Açıkgöz'dü. Şitto'nun bağlaması, akarsulara "Siz şırıldamayın, ben şırıldayım"; sesi de bülbüllere, "Siz şakımayın, ben şakıyayım" diyen cinstendi. Tekmil Barak ovasında düğünler kambersiz oluyordu da, Şitto Hanefi'siz olmuyordu. O sıralar Hanefi 30; ay'a "Sen doğma ben doğayım" diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.

      Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş'un düğünü vardı. Düğüne Zöhre (Ezo) de, Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler gelini de güveyiyi de unutup, Ezo ile Şitto'yu izledi. Şitto, Ezo'ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi'nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo'ya dünür yolladı.
      Hanefi, ala ala "Düşünelim"cevabı aldı.

      Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk'le, yörenin töresi olan "Değişik" uygulamaya karar verdi. (Bu töreye göre, bir erkek,hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede "Kalın" diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto halası Hazik'i (Hatice'yi) Mehmet'e verecek; buna karşılık, Mehmed'in kızkardeşi Selvi'yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu "Değişik" gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

      Derler ya; "İnsan sarayda olmamalı. Saray insanda olmalı..." Şitto'nun doğru dürüst evi bile yoktu ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto'ya çatıldı. "Ele gelin gelir, bize kalın gelir" demişler. Bu evlenmede Şitto'ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü, Şitto Ezo'yu almasına karşılık, Ezo'nun ağabeyi Zeynel'e halası Hazik'i verecekti. Alan razı, veren razı....

      Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto'yla Ezo'nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel'le Hazik'in düğünü Uruş'ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu... Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ ben selamet. Bu demektir ki iki köy de iki mutlu yuva kuruldu.

      Şitto ile Ezo, sizlere layık bir mutlu yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gel gelelim, mutlulukları göze geldi.

      Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler - içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız "Söz taşıma, taş taşı" demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler...

      Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo, Şitto öykülerini bir cümlede özetler. "Kötü talih geç buldum; tez yitirdim..."

      Şitto,Ezo'yu boşayınca "Değişik" töresince halası,Hazik de geri döndü. Şitto Hanefi,bu acı ayrılışı da yarısının ağzından şöyle anlatır; "Bizim böyle olmamız dostlarımızı acındırıyor,düşmanlarımızı sevindiriyordu."

      Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi (Açıkgöz) den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişcesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre içinde daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki; görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı; O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.

      Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo'nun. Her talibi, tek tüy isteyen Hz. Süleyman'ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo'nun. Ezo, tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi.

      Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyz'oğlu Memeyle evlenmeye yanaştı. Türkmen oymağından olan Memey Suriye'nin, Carablus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu.

      Ezo 1936 yılının güzünde, Uruş'tan Kozbaş'a gelin gitti. Bu evliliği de değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi'yi, Ezo'nun ağabeyi Zeynel Bozgedik'e vermişti.

      Ezo'yla Meme'yin iki kızları oldu. İlki, fazla yaşamadan öldü. "Celile" adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye'de yaşamaktadır.

      Ezo'nun, ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki; "Gurbet" denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü "Çalının ardı gurbet" der. Ezo da, Kozbaş'tan Türkiye'yi, Uruş'u görüyordu. Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu ama, bunlar özlemini azaltmıyor, pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları onun "Vara öleyim, tek yurdumda kalaydım" dediğini anlatırlar.

      Ezo bir de "Göreceksiniz, gurbetlik beni öldürecek" der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye'yi; Uruş köyünü görecek bir yere gömülmesini dilerdi.

      Dediği de oldu. Suriye'ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile'yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile'de buluyordu.

      Ve Ezo Gelin, güz yağmurlarının düştüğü bir cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.

      Eşi ve yakınları, vasiyetini dikkate alarak, onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye'yi seyrettiği Bozhöyük'ün en yüksek noktasına gömdüler.

      Mezarı oradadır şimdi... O kum ülkesinde.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      30 Ekim 2010 15:57:28
      Türkünün Adı:Kütahya'nın Pınarları
      Türkünün Yöresi : Kütahya

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Kütahya'nın Pınarları Akışır,
      Devriyeler Kol Kol Olmuş Bakışır.
      Asalı'ya Çuha Şalvar Yakışır,

      Aman Aman Vehbi Öyle De Böyle Olur Mu.
      Ah Ben Ölürsem Dünya Sana Galır Mı.

      Salın Gelip Musallaya Dayandı,
      Gar Beyaz Vehbim Al Kanlara Boyandı.
      Seni Vuran Oğlan Nasıl Dayandı,

      Aman Aman Vehbi Öyle De Böyle Olur Mu.
      Ah Ben Ölürsem Dünya Sana Galır Mı.

      HİKAYESİ
      Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı, sözü dinlenir, temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel, boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu, ele, avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve" ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç, deli düveyi ailesinden ister, fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez, bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.

      Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz" diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar " Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım" der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin" derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.





      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      13 Kasım 2010 15:24:30
      Türkünün Adı: Ah Bir Ataş Ver
      Türkünün Yöresi: İzmir

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      ah, bir ateş ver, cıgaramı yakayım
      sen sallan gel, ben boyuna bakayım

      uzun olur gemilerin direği
      çatal olur efelerin yüreği

      ah, ataşı gavur, sinem ko yansın
      arkadaşlar uykulardan uyansın


      HİKAYESİ

      Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının Öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      23 Kasım 2010 13:18:54
      Türkünün Adı:Hastane Önünde İncir Ağacı
      Türkünün Yöresi:Akdağmadeni

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Hastane Önünde İncir Ağacı
      Annem Ağacı.
      Doktor Bulamadı Buna İlâcı
      Anem İlâcı.

      Baş Tabip Geliyor Zehirden Acı
      Annem Vay Acı.
      Garip Kaldım Yüreğime Dert Oldu
      Annem Dert Oldu.

      Ellerin Vatanı Bana Yurt Oldu
      Annem Yurt Oldu.
      Mezarımı Kazın Bayıra Düze
      Annem Vay Düze.

      Yönünü Çevirin Sıladan Yüze
      Annem Vay Yüze.
      Benden Selâm Söylen Sevdiğinize
      Sevdiğinize.

      Başına Koysun Kareler Bağlasın
      Annem Bağlasın.
      Gurbet Elde Kaldım Diye Ağlasın
      Annem Ağlasın.


      HİKAYESİ

      komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. hava değişimi olarak yozgat'a (akdağmadeni) gelir. sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. genç tedavi için istanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. ailesi cenazesini yozgat'a getiremez., istanbul'da kalır.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      23 Kasım 2010 13:21:01
      Türkünün Adı:Kırmızı Gül Demet Demet
      Türkünün Yöresi:Erzurum

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Kırmızı gül demet demet
      Sevda değil bir alamet
      Balam nenni yavrum nenni
      Gitti gelmez o muhannet
      Şol revanda balam kaldı
      Yavrum kaldı balam nenni
      Kırmızı gül her dem olmaz
      Yaralara merhem olmaz
      Balam nenni yavrum nenni
      Ol tabipten merhem gelmez
      Şol revanda balam kaldı
      Yavrum kaldı balam nenni


      HİKAYESİ

      Ali diye bir oğlan varmış zamanında.Savaş patlak vermeden evvel gönül vermiş bir güzele, evlenmiş ve evliliğinin daha kırkı çıkmadan askere çağrılıvermiş.Ali sevdiğini anası ile bir başına bırakıvermiş ve askere gitmiş.Ali askere gitmesinden epey bir süre geçmesinden sonra savaşın bittiği haberi gelmiş köye Ali'nin anası ile sevdiği mutluluk sarhoşu olmuşlar.Ali'nin içinde bulunduğu grubun şehre dönüş tarihi belli olmuş bunun üzerine anası ve karısı başlamışlar hazırlığa.Ve o gün geldiğinde anası demiş ki

      "Kızım ben gidip tren istasyonunda bekleyeyim oğlumu sende hazırlıkları tamamla evde" deyip tren istasyonun yolunu sabahın köründe tutmuş.Anası başlamış beklemeye.Bir tren gelir biri gider ve oğlan gelmezmiş.Anası hava kararıncaya kadar beklemiş ve oğlan gelmemiş.Umudunu kesen ana evin yolunu tutmuş.

      Eve geldiğinde gelinin odasında sesler geldiğini duyup kapıya yanaştığında içerde bir erkek olduğunu anlar.Bizim Anadolu'nun anası namusunu kirli bırakır mı içerden tüfeği kaptığı gibi odaya dalıverir ve yorgana doğru boşaltır mermileri.Ortalık kan gölüne dönmüştür.O arada yorgan sıyrılıverir yatağın üstünden.Birde ne görsün iki yıldır askerde olan oğulcuğu ile ona gözü gibi bakan gelini yatağın içersindedir.Meğersem anası istasyonda beklerken görememiştir oğlunu, oğlanda koştura koştura eve gitmiş ve sevdiceğini yalnız bulunca dayanamamıştır.Bundan sonra ana az olan aklını da yitirip yollara düşer ağzında bir türkü;



      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi zayef- -- 23 Kasım 2010; 13:21:47 >
      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      23 Kasım 2010 13:24:30
      Türkünün Adı:İki Keklik Bir Kayada Ötüyor
      Türkünün Yöresi:BALIKESİR

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      İki keklik bir kayada ötüyor
      Ötme de keklik derdim bana yetiyor
      (Aman aman yetiyor)
      Annesine kara da haber gidiyor

      Yazması oyalı kundurası boyalı
      (Yar benim aman aman yar benim)
      Uzun da geceler yar boynuma sar benim
      (Aman aman sar benim)

      İki keklik bir dereden su içer
      Dertli de keklik dertsizlere dert açar
      (Aman aman dert açar)
      Buna kara sevda derler tez geçer

      Yazması oyalı kundurası boyalı
      (Yar benim aman aman yar benim)
      Uzun da geceler yar boynuma sar benim
      (Aman aman sar benim)

      İki keklik bir kayada yaslanır
      Teke de bıçak gümüş kında paslanır
      Bir gün olur deli de gönül uslanır
      (Uslanır aman aman uslanır)

      Yazması oyalı kundurası boyalı
      Uzun da geceler yar boynuma sar benim
      (Aman aman sar benim)


      HİKAYESİ

      balıkesire bağlı edremit ilçesinin güre köyünün eşrafından kahveci mehmet şevket efendinin karısı şöhret hanım tarafından oğluna yazılmış bir türküdür. şöhret hanım zamanın zenginlerinden olduğu için zeytin toplamaya giderken cam topuklu ve rugan ayakkabılar giyermiş.

      elbiseleri de oldukça güzel ve diğer köylülerden farklıymış. oğulları zekeriya sarıkamışa enver paşa komutasında askerliğini yapmaya gitmiştir. bu sırada ortam karlı olduğu için yol almak amaçlı karları teperlermiş. kar teperlerken kar kuyusuna düşüp şehit olmuştur zekeriya. şöhret hanımda ovada kekliklerle söyleşirken bu kötü haberi almıştır.

      keklikler öterken şöhret hanımda bu türküyü yazar. ötmede keklik derdim bana yetiyor demiştir. cam topuklu ayakkabı ve güzel giyindiği için de yazması oyalı kundurası boyalı tanımı gelir.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      23 Kasım 2010 13:28:14
      Türkünün Adı:Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar
      Türkünün Yöresi:Malkara

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
      Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
      Annesinin bir tanesini hor görmesinler

      Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
      Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

      Babamın bir atı olsa binse de gelse
      Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
      Kardeşlerim yolları bilse de gelse

      Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
      Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim


      HİKAYESİ

      Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

      Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

      Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

      Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

      Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 13:01:01
      Türkünün Adı:Debreli Hasan
      Türkünün Yöresi:Batı Trakya yöresi

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez
      Soğuktur suları Hasan bir tas içilmez
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

      Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
      Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin

      Drama köprüsü Hasan dardır daracık
      Çok istemem Yanko Corbaci bin beş yüz liracık
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

      Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin
      Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin.


      HİKAYESİ

      Debreli Hasan, Drama'da yetişmiş. Debreli namıyla mübadele öncesi donemde Drama-Serez-Sarisaban bölgelerinde faaliyet göstermiş bir halk kahramanı eşkıyadır.

      Drama köprüsünü,o devrin haksızlıkla para kazanan halkı ezen zenginlerinden aldığı haraçla yaptırmıştır. Debreli Hasan'ın yaşadığı,donem kesinlikle bilinmemekle beraber Cakircali Efe ile çağdaş olduğu görüşleri,hatta atıştıklarına dair hikayeler onun 1870-1920 yılları arasında Makedonya dağlarında egemen olduğunu göstermektedir. Bu konuda halk arasında söylenen menkıbeye göre;Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için İzmir'e gidecektir."Eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli'den geçsen, Ege dağlarında Cakircali'dan geçemezsin. "denir, kendisine. Nitekim de öyle olur.

      Debreli'nin çetesinde pek çok kişi yoktur. Bilinen Kara kedi namıyla bir tek kızanı olduğudur. Halka onu sevdiren eşkıya kişiliğinin en ustun tarafı ise fakirlere yardim etmesi,bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir. Bu konuda şöyle bir menkıbe de vardır. "Evlenmek niyetinde olan dağlı bir genç,tek danasını almış, İskece pazarına inmektedir. Yolu, Debreli Hasan tarafından kesilir. Delikanlının evlenmek için parası olmadığını anlayanca Debreli kendisine düğün için yetecek parayı verir ve ayrıca danasını satmamasını salık verip uğurlar."

      Makedon dağlarının Debreli'si sonunda padişah affına uğrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayı başarır ve Türkiye'ye göç eder.

      Kısacası Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir efsanesiyle Debreli Hasana.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 13:03:05
      Türkünün Adı:Denizin Dibinde Hatcam
      Türkünün Yöresi:Çeltikçi yöresi


      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ


      Denizin Dibinde Hatçam Demirden Evler
      Ak Gerdanın Altında Çiftedir Benler
      Al Kınalı Parmaklar Da O Beyaz Eller
      Yolcuyu Yolundan Anam Eyleyen Dilber

      Dalga Dalga Dalga Dalga Dalgalanıyor
      Hatçamı Görenler Anam Sevdalanıyor
      Alçaklara Duman Çökmüş Yükseklere Buz
      Gel Sarılalım Kaçalım ince Belli Kiz

      Yüce Dağ Başında Hatçam Ekin Ekilmez
      Yağmur Yağmayınca Anam Kökü Sökülmez
      Ellerin Köyünde Hatçam Kahır Çekilmez
      Doldur Ağuları içelim Hatçam

      Dalga Dalga Dalga Dalga Dalgalanıyor
      Hatçamı Görenler Anam Sevdalanıyor
      Ovalara Duman inmiş Göremedin Mi
      A Kız Kendi Saçını Öremedin Mi

      Arvallinin Önünde De Pınarlar Harlar
      Hatçam Çıkmış Pencereye Ay Gibi Parlar
      Ben Hatçamı Yitirdim Dumanlı Dağlar
      Gözlerimin Pınarları Durmadan Çağlar

      Onu Onu Onu Onu Onun Onuna
      Ben De Yandım Hatçanın Basma Donuna
      Alçaklara Karlar Yağmış Üşümedin Mi
      Sen Bu İşin Sonunu Düşünmedin Mi

      HİKAYESİ

      Burdur’dan Antalya’ya doğru giderken yaklaşık 38 km. uzaklıkta bulunan Arvallı, yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye.

      Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar bulunan bir evde oturur.Türküde sözü geçen pınar bu pınardır.

      Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çobanı Hatça’ya gönlünü kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir.Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar çok olsa da aşklarına engel olamazlar ve bir zaman sonra birlikte kaçmaya karar verirler. Çobanla birlikte kaçarak Antalya’ya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde (Kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim Can isimli mahalli sanatçı bu türküyü yakar.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 13:05:24
      Türkünün Adı:İzmir'in Kavakları
      Türkünün Yöresi:İzmir


      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      İzmir’in kavakları,
      Dökülür yaprakları.
      Bize de derler Çakıcı.
      Yar fidan boylum
      Yakarız konakları.

      Servim senden uzun yok,
      Yaprağında gözüm yok.
      Kamalı aa zeybek vuruldu.
      Yar fidan boylum
      Çakıcı’ya sözüm yok.

      HİKAYESİ

      Çakıcı Efe Ege Bölgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden iyiye kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını çıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan güçlü yürekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege Bölgesinde’de Efelik çok meşhurmuş.

      Çakıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında hüküm sürmüş bir Efe’dir. O zamanlarda yaşadığı bölgede o kadar güçlenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu bölge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. Çakıcı çoğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın gönlünde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın gözüne girmiştir. Kimi zamanda düşmanla işbirliği yaptığı söylentisi çıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu türküyle ismi ölümsüzleşmiştir.




      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 13:11:49
      Türkünün Adı:Yeşil başlı gövel ördek
      Türkünün Yöresi:Çukurova

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Yeşil başlı gövel ördek
      Uçar gider göle karşı
      Eğricesin tel tel etmiş
      Döker gider yare karşı

      Telli turnam sökün gelir
      İnci mercan yükün gelir
      Elvan elvan kokun gelir
      Yar oturmuş yele karşı

      Şahinim var bazlarım var
      Tel alışkın sazlarım var
      Yare gizli sözlerim var
      Diyemiyom ele karşı

      Hani Karac'oğlan hani
      Veren alır tatlı canı
      Yakışmazsa öldür beni
      Yeşil bağla ala karşı

      HİKAYESİ


      Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde, "Mamalı" da, "Binbuğa"da, "Erzurum"da "Zobular"da, "Gökçeli"de, "Varsak da, hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat, kanımızca en sağlam ve eski kaynak, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup, inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi, Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas, fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek, encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp, teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)", kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu, vermedikleri için kızın, arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına, bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise, 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği, fakat birbirlerine kavuşamadıkları, en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye, Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş", demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa, Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı, sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip, suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş, ona evliyalık izafe etmiş, tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 13:16:17
      Türkünün Adı:Zahide'm
      Türkünün Yöresi:Orta Anadolu

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Zahide’m kurbanım n’olacak halim
      Gene bir laf duydum kırıldı belim
      Gelenden gidenden haber sorarım
      Zahidem bu hafta oluyor gelin

      Ezeli de deli gönül ezeli
      Çiçekdağı da döktü m’ola gazeli
      Dolaştım alemi gurbet gezeli
      Bulamadım Zahide’mden güzeli

      Gurbet ellerinde esirim esir
      Zahide’m kurbanım hep bende kusur
      Eğer anan seni bana vermezse
      Nemize yetmiyor el kadar hasır

      HİKAYESİ




      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 14:22:58
      Türkünün Adı:Allı Gelin
      Türkünün Yöresi:Gümüşhane

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      İstanbuldan Gelen Tatar
      Kamçısını Atar Tutar
      Garip Oğlan Nerde Yatar
      Kondur Beni Allı Gelin

      İstanbuldan Gelen Tatar
      Kamçısını Atar Tutar
      Garip Oğlan Handa Yatar
      Konduramam Yiğit Seni

      Büyük Kapının Gelini
      Kondur Beni Allı Gelin

      Konduracak Yerim Yoktur
      Konduramam Yiğit Seni
      Dostumdan Düşmanım Çoktur
      Konduramam Yiğit Seni

      Al Yorganı Kaldır Gelin
      Hantallığı Yandır Gelin
      Koynundaki Yatan Yiğit
      Söyle Bana Kimdir Gelin

      Al Yorganı Kaldırmışım
      Ben Tandere Yandırmışım
      Koynumdaki Şu Yiğiti
      Ak Sütümden Emdirmişim

      HİKAYESİ

      Yıllar önce ilçede iki genç evlenir. Evlendikten bir kaç ay sonra delikanlı gurbet yoluna düşer, gurbet elinde bir iftiraya uğrar düşer hapishaneye. Yıllarca yattıktan sonra saçı sakalı ağarmış olarak çıkar hapishaneden tutar köyünün yolunu. Ama aklından yavuklusu çıkmaz o erin. Acep yavuklusu duruyor mu yoksa başka birisi ile mi evlendi? Köy yoluna koyulur varınca köye yavuklusunun koynunda bir delikanlı yatıyor. Ne bilsin kendi oğlu olduğunu. Bari der karnımı doyurayım da yine çekip gidem gurbet ellere ve bu türküyü söylemeye başlar.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2010 14:25:02
      Türkünün Adı:Bitlis'te Beş Minare
      Türkünün Yöresi:Bitlis

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Bitlis’te beş minare
      Beri gel canan beri gel
      Yüreğim dolu yare
      Beri gel canan beri gel

      İstedim yare gidem
      Beri gel canan beri gel
      Cebimde yok beş pare
      Beri gel canan beri gel

      Tüfeğim dolu saçma
      Beri gel canan beri gel
      Sevdiğim benden kaçma
      Beri gel canan beri gel

      Doksan dokuz yarem var
      Beri gel canan beri gel
      Bir yare desen açma
      Beri gel canan beri gel

      HİKAYESİ

      Rus işgali sırasında Bitlis, bir harabe şehir görüntüsü alır. Düşmanın çekilmesinden sonra savaş esnasında Bitlis�ten kaçan bir baba ve oğul, Bitlis�e dönmek üzere yola çıkarak şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine varırlar. Baba, şehirde canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre gönderir. Bir süre sonra oğul geri döner ve uzaktan babasına şöyle seslenir:
      "Şehirde yaşama dair hiçbir iz yok; sadece beş tane minare ayakta kalmış."
      Bunu duyan baba yıkılır, diz çöker ve şöyle bir ağıt yakarak oğlunu yanına çağırır.

      Bitlis�te beş minare, beri gel oğlan beri gel.
      Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel.

      Bu ağıt zamanla türkü ve manilere konu olarak günümüze kadar gelir.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      23 Ocak 2012 09:58:26
      Türkünün Adı:Kırmızı Gül Demet Demet
      Türkünün Yöresi:

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Kırmızı gül demet demet
      Sevda değil, bir alamet
      Balam nenni, yavrum nenni,
      Gitti gelmez ol muhannet,
      Şol Revan'da balam kaldı,
      Yavrum kaldı,
      Balam nenni,

      Kırmızı gül her dem olmaz,
      Yaralara merhem olmaz
      Balam nenni,
      Yavrum nenni,

      Ol tabipten derman gelmez
      Şol Revan ' da balam kaldı,
      Yavrum kaldı,
      Balam nenni.

      Kırmızı gülün hazanı,
      Ağaçlar döker gazalı,
      Karayağızın güzeli
      Şol Revan ' da balam kaldı,
      Yavrum kaldı,

      -HİKAYESİ
      Ha bir de 'balam' meselesi var! Yavrum diyorsun... 'Nenni' diyorsun 'Gitti gelmez' diyorsun. Yoksa bir ananın balasına, yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan'da kalan balası üstüne mi söylenmiş?. REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN, yani günümüzde Ermenistan'ın başkenti... Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası... Neden derseniz, REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çıkmış, Safeviler işgal etmiş. Yıl 1635. Dördüncü Murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda, REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. Mal götürüp, mal getirmişler... Memet de gidip gelen kervancılardan birisi... Anasının da tek 'balası'... Tek oğlu!. Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar... Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN'da satıyor Memet... Memet de Memet hani... Karayağız bir delikanlı... Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet'in. Her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına.. Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti... Sevgi saygı simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana... Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor... Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın. Rüyaları hep Memet üstüne... REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kanter içinde uyanıyor. hayra yormaya çalışıyor. Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor. Bir hortum, yutuyor kervanı. Koca kervan döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor. Memet'i arıyor gözleri. Kara yağız, kaytan bıyık Memet, ellerini uzatıyor anasına. 'Tut ellerimi' diyor. Ama ne gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor. Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN'dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor.

      Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor .Bazen de tersi oluyor . Kervanın dönüşü, bayram gibi! Kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor. Kimi analar da oğlunu. Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler. Yemen seferinden döner gibi. Gerçi savaş dönüşü değil ama; hastalığı sağlığı var... Karı var, ayazı var!. Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi. Kusma, iltihap, baş dönmesi. En sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı. En erken üç gün. En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama... Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem, alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ''Sensiz olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle başlıyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses; ne bir nefes. Düşlerdeki yerin hariç. Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık. Öyle demiştik. ''Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için''. Bunları sen söylemiştin. Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu bir sokak arası mıydı?. Yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde. Bir de kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı güneş. Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an. Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?. Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli. Bahar mı kokuyordu saçların. Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili. Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum. Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin. Aniden yok oluyorsun düşlerimden. Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye. Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim. Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda.
      Bir çalının dibine gömüyorlar Memet'i. Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara toprak alıyor bağrına. Gençmiş... Sevenleri varmış... Anası yavuklusu yol gözlüyormuş. Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir. Memet'i de Revan'da vebayla yakalıyor. Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet. Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor. Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır mezar taşı Memet'in!. Bir tek Memet değil vebaya teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor. Sahipsiz mezar oluyor Revan ' da. Kalanlar perişan. Utangaç. Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki... Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi... Ağır ağır Erzurum'a giriyor kervan. Analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler... Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş. Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor. ''Oğlum Memet'im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede kaldı''. Sen sen ol da gel yanıtla. "İlkin kusma başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra... Sonra bir çalının dibine gömdük onu''. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasına... O ana deli olup dağlara düşmez mi?. Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?. Kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. Karayağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var olan... Soluyan, nefes alan; nefes veren. Bir anda yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ''Öldü de kurtuldu" diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde gidenler. Anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor. Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor. Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ yolları. Dilinde türküsü. Gönlünde oğlunun hayali. Deli olup dağlara düşüyor. O'nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ''Kırmızı gül demet demet. Sevda değil bir alamet Şol Revan'da balam kaldı. Yavrum kaldı''... diye diye haykırdığını söylediler.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Binbaşı
      1671 Mesaj
      23 Ocak 2012 11:44:04
      takip


      _____________________________

      Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
      Mustafa Kemal ATATÜRK
      1881 - 193∞

    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      04 Kasım 2012 13:45:12
      Türkünün Adı :Debreli Hasan
      Türkünün Yöresi :Batı Trakya

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez
      Soğuktur suları Hasan bir tas içilmez
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

      Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
      Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin

      Drama köprüsü Hasan dardır daracık
      Çok istemem Yanko Corbaci bin beş yüz liracık
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

      Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin
      Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin.

      HİKAYESİ

      Debreli Hasan, Drama'da yetişmiş. Debreli namıyla mübadele öncesi donemde Drama-Serez-Sarisaban bölgelerinde faaliyet göstermiş bir halk kahramanı eşkıyadır.
      Drama köprüsünü,o devrin haksızlıkla para kazanan halkı ezen zenginlerinden aldığı haraçla yaptırmıştır. Debreli Hasan'ın yaşadığı,donem kesinlikle bilinmemekle beraber Cakircali Efe ile çağdaş olduğu görüşleri,hatta atıştıklarına dair hikayeler onun 1870-1920 yılları arasında Makedonya dağlarında egemen olduğunu göstermektedir. Bu konuda halk arasında söylenen menkıbeye göre;Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için İzmir'e gidecektir."Eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli'den geçsen, Ege dağlarında Cakircali'dan geçemezsin. "denir, kendisine. Nitekim de öyle olur.
      Debreli'nin çetesinde pek çok kişi yoktur. Bilinen Kara kedi namıyla bir tek kızanı olduğudur. Halka onu sevdiren eşkıya kişiliğinin en ustun tarafı ise fakirlere yardim etmesi,bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir. Bu konuda şöyle bir menkıbe de vardır. "Evlenmek niyetinde olan dağlı bir genç,tek danasını almış, İskece pazarına inmektedir. Yolu, Debreli Hasan tarafından kesilir. Delikanlının evlenmek için parası olmadığını anlayanca Debreli kendisine düğün için yetecek parayı verir ve ayrıca danasını satmamasını salık verip uğurlar."
      Makedon dağlarının Debreli'si sonunda padişah affına uğrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayı başarır ve Türkiye'ye göç eder.
      Kısacası Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir efsanesiyle Debreli Hasana.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Teğmen
      132 Mesaj
      04 Kasım 2012 17:39:54
      ZAHİDE

      Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü.

      Arap Mustafa’nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı.

      20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı, deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa, Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür. Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır. (1)

      Zahide Kurbanım n'olacak Halim
      Gene bir laf duydum kırıldı belim
      Gelenden gidenden haber sorarım
      Zahidem bu hafta oluyor gelin

      Hezeli de deli gönül hezeli
      Çiçekdağı döktü m'ola gazeli
      Dolaştım alemi gurbet gezeli
      Bulamadım Zahidem'den güzeli

      Ay ile doğar da gün ile aşar,
      Zahide’mi görenin tebdili şaşar
      İyinin kaderi kötüye düşer,
      Diken arasında kalmış gül gibi.

      Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
      Baban anlamadı bizim bu haldan
      Kekiline sürmüş kokulu yağdan,
      Derdin beni del’ediyor Zahide’m.

      Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
      Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
      Aslını sorarsan esalet yerden
      Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı.

      Gurbet ellerinde esinim esir
      Zahide’m kurbanım hep bende kusur
      Eğer baban seni bana verirse
      Nemize yetmiyor el kadar hasır.

      Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
      Zahide’m kurbanım hallarım yaman
      Yapamadım şu babayın gönlünü
      Fakir diye bana vermedi baban.

      Anamdan doğalı çok çektim cefa,
      Şu yalan dünyada sürmedim sefa,
      Adımı namımı soran olursa,
      Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa.

      Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide, Mustafa için şiirler söylemiştir. Bu şiirin üç kıtasını H. Vahit
      Bulut, 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve sırdaşı Fatik’ten derlemiştir.(2) Baştaki iki kıta tarafımızdan derlenmiştir.

      Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
      Felek ağu kattı tatlı aşıma
      Sevda çekenlere zor gelir gurbet
      Gece gündüz elim kalkmaz işime.

      Aşağıda sap kağnısı geliyo
      Derdin beni elik elik eliyo
      Kurbanlar olayım gara Mustafam
      Babam beni yad ellere veriyo.

      Arapoğlu derler gayeten atik
      Gözleri kara da, kaşları çatık
      Git nazlı y de bir haber getir
      Bastığın yerlere kurbanım Fatik.

      Ağlayarak yayığımı yayarım
      Yarim gitti günlerini sayarım
      Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
      Islık çalsa ıslığını duyarım.

      Coşkuna da deli gönül coşkuna
      Aşkından Zahide döndü şaşkına
      Sensiz edemiyom nazlı civanım
      N’olur bir yol görün Allah aşkına.


      _____________________________




      Eski kullanıcı adı: gencfbs
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2012 16:38:46
      Türkünün Adı:Misket
      Türkünün Yöresi :Ankara

      Türkünün Sözleri

      Güvercin uçuverdi
      Kanadın açıverdi
      Elin oğlu değil mi
      Sevdi de kaçıverdi

      A benim aslan yarim
      Duvara yaslan yarim
      Duvar cefa götürmez
      Sineme yaslan yarim

      Güvercinim uyur mu
      Çağırsam uyanır mı
      Yar orada ben burda
      Buna can dayanır mı

      A benim hacı yarim
      Başımın tacı yarim
      Eller bana acımaz
      Sen bari acı yarim

      Caminin müezzini yok
      İçinin düzeni yok
      Çok memleketler gezdim
      Misget'ten güzeli yok

      Daracık daracık sokaklar
      Misget şeker topaklar
      Pul pul olsun dökülsün
      Seni öpen dudaklar

      Caminin ezan vakti
      İçinin düzen vakti
      Ben Misget'i yitirdim
      Sonbahar gazel vakti

      Gökte yıldız sayılmaz
      Çiğ yumurta soyulmaz
      Üçer avrat almayan
      Hiç erkekten sayılmaz

      HİKAYESİ


      Misket, ufacık tefecik bir elma türü... Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe...
      Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye.
      Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında. Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir.
      Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye.
      Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sararım'' diye...
      Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir. Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar.
      Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yoları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra oda bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın.
      Kadın-kız da yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan. Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor.
      Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp türkü oluyor.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      24 Kasım 2012 16:43:15
      Türkünün Adı : Kiziroğlu Mustafa Bey
      Türkünün Yöresi :Kars

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Bir hışımla geldi geçti peh peh peh
      Kiziroğlu Mustafa Bey hey hey heeey
      Şu dağları deldi geçti
      Ağan kim paşan kim
      Hanım kim nigar kim
      Kim kim kim kim
      Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu

      Ah onla sırdaş olaydım peh peh peh
      Anadan onbeş olaydım hey hey heeey
      Ben onla kardeş olaydım
      Ağan kim paşan kim

      Hanım kim nigar kim
      Kim kim kim kim
      Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu

      Hay edenden haya tepe peh peh peh
      Huy edenden huya tepe peh peh peh
      Köroğlunu suya tepe
      Ağan kim paşan kim
      Hanım kim nigar kim
      Kim kim kim kim
      Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu

      HİKAYESİ


      Bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir. Kim bu Kiziroğlu Mustafa Bey ? Köroğlu ile ne ilgisi var? Bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu. Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür. Bu köy Kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur. Köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar. Köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır. Köylüler Kiziroğlu'nun kalesi derler buraya. Kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir derler.

      Küçükken at binip kılıç kuşanır
      Söylentiye göre şimdiki Kiziroğlu Köyü’nün yerinde bir birinden uzak yirmi yirmi beş kadar ev bulunmaktaymış. Bölge dağlık ve ormanlık olduğu için insanları da bu nedenle olacak ki çok serttir. O zamanlar burada yaşayan insanların başında bulunan kişiye "Kizir" derlermiş. Kizir Muhtar demektir. Gün gelmiş zamanın kizirinin ünü tüm Anadolu'ya yayılmış. Tüm kötüler ondan korkar olmuş. Gel zaman git zaman Kizirin bir oğlu olmuş. Daha küçükken iyi at biner, kılıç kuşanır olmuş. İşte Kiziroğlu Mustafa Bey bu çocuk. Bütün çocukluğu Kısır Dağı’nda at binip avlanmakla geçmiş Mustafa'nın. O da babası gibi büyüyünce namlı bir yiğit olmuş, haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmaya başlamış. Zaten onun bulunduğu çevrede kimse haksızlık etmeye cesaret edemezmiş ya .

      Köroğlu doğuya gelir
      O sırada doğuya gelen Köroğlu Kısır Dağları’nda Ferro deresine yerleşir, amacı doğudaki haksızlıkları yok etmek. Bir gün Köroğlu bir at gezisinde Kizir Köyü’nü görür, "Burada ki adaletsizlikler de benden sorulur" der ve gider orada bir kale kurar. İşlerinden dolayı bir müddet köyünden ayrı kalan Kiziroğlu köye döndüğünde Köroğlu’nun kalesini görür. Sinirlenir. Köroğlu’nun yanına gider, sertçe çıkışır "Sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat süresin" Her ikisi de bir birlerini kötü insan olarak bilirlermiş. Köylülerin söylemesi böyle.

      Yiğitlerin kavgası
      O zamanın adaletine göre iki yiğit dövüşür, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanırmış. Köroğlu ve Kiziroğlu günlerce at üstünde kavga etmişlerse de yenişememişler. Kılıç kavgasında ve güreşte de yenişememişler. Mustafa Bey’in atı Ala Paça da Köroğlu'nun atı Kırat’la güreş-mekte. Mustafa Bey şöyle bir geri bakmış ki ne görsün atı Ala Paça Köroğlu’nun atını alt etmiş duruyor. "Ola benim atım Köroğlu'nun atını alt etmiş, ben Köroğlu'nu alt etmezsem halim nic' olur" deyip gayrete gelmiş Köroğlu'nu yere vurmuş. Tam kamasını çekmiş vuracağı sırada Köroğlu "Dur yiğit, bana biraz mühlet ver yiğitlerimi göreyim karımla helalaşayım" demiş. Mustafa Bey bırakmış. Köroğlu eve gidip olanları karısına sazıyla sözüyle anlatmaya başlamış.

      Bir atı var Ala Paça peh peh peh
      Mecal vermez Kırat kaça hey hey hey
      Az kaldı ortamdan biçe
      Ağam kim, Paşam kim, Nigar kim,
      Hanım kim
      Kiziroğlu Mustafa Bey
      Bir beyin oğlu
      Zor beyin oğlu

      diye...Köroğlu geciktiği için evine kadar gelen Kiziroğlu kapı aralığından türküyü duyunca duygulanır ve utanır. Kapıyı çalıp içeri girer. Mustafa Bey’i karşısın da gören Köroğlu her şeyin bittiğini düşünürken Mustafa Bey sarılıp onu öper. "Sen benden daha yiğitsin Köroğlu" der. Köroğlu da "Ben artık buradan gideyim burada senin gibi mert ve yiğit biri varken kalmak olmaz" der ve köyü terk edip batıya gider.

      Anadolu insanının takdiri
      Köroğlu'nun Bolu Dağları’ndan çıkıp ta Kars'a gelmesi o zamanın koşullarında olanaksız gibi. Ama halk düşüncesi iki yiğidi Doğu Anadolu da önce çarpıştırıyor sonra barıştırıyor. Bu, Anadolu insanının kahramanlarına, haksızlıklara direnenlere verdiği değeri gösterir. Kiziroğlu öyküsü tepeden inmemiştir, böyle bir yiğit yaşamış ün almıştır. Halk da bu söylenceyle Kiziroğlu'nu saygı ve sevgiyle anmaktadır.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      601 Mesaj
      12 Aralık 2012 10:38:25
      Şurada da geniş bir arşiv var:
      http://www.turkudostlari.net/turku_listesi.asp?x=3


      _____________________________

    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      12 Aralık 2012 21:40:55
      Halil İbrahim türküsünün hikayesi çok güzeldir


      _____________________________

      ★DH AK-47 FANLARI★★DH Muhacırları | Göçmenler Toplanıyoruz★★ DH 2012 GİRİŞLİLER GRUBU★KONU DIŞI KONFEDERASYONU★
      Shameless/Boardwalk Empire/The Sopranos/Sons of Anarchy/The OZ/Breaking Bad/Weeds/South Park/My Name Is Earl/Vikings/Spartacus/RayDonovan/Lillyhammer/Prison Break/Family Guy/Orange is the new Black/The Simpsons/Game Of Thrones/The Wire/The Pacific/Boondocks/The Walking Dead/Jericho/The100/Low Winter Sun/Banshee/Gang Related/Dominion/Costantine/The Leftovers/Power/Hell on Wheels/Z Nation/True Detective/DeadWood/Gotham

      TÜRKÜM,TÜRKÇÜYÜM,ATATÜRKÇÜYÜM
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      13 Şubat 2013 01:31:49
      Türkünün Adı : Acem Kızı
      Türkünün Yöresi :Kırşehir

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Çırpınıp da Şanova'ya çıkınca
      Eğlen Şanova'da kal Acem Kızı
      Uğrun uğrun kaş altından bakınca
      Can telef ediyor gül Acem Kızı

      Seni seven oğlan neylesin canı
      Yumdukça gözünden döker mercanı
      Burnu fındık ağzı kahve fincanı
      Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı

      HİKAYESİ

      Acem kızı görenleri kendine hayran bırakacak güzellikte biriydi..bembeyaz bir teni , simsiyah saçları , toprak rengi gözleri vardı..her zaman o iri gözlerini çekik çekik sürmeler süslerdi..her ne kadar çok hareketli gibi görünse de bir hüzün vardı gözlerinde..gülümserken bile gitmeyen bir hüzün....
      Ali hep ovaya çalışmaya gittiğinde görürdü onu.öyle güzeldi ki bakmaktan alıkoyamazdı kendini..bir yandan işini yapar bir yandan da sessizce ovanın ortasında açan çiçeği izlerdi...
      Acem kızı ara sıra başını kaldırır ve Ali'nin gözlerinin içine bakardı...dudaklarında anlık bir gülümseme olur , sonra başını öne eğerdi...bu bakış bu gülümseme Ali için dünyaya bedeldi..
      Geceler boyu Ali acem kızı'nı göreceği sabahları bekler ve heyecandan uyuyamazdı..
      Bir gün tüm cesaretini topladı artık onunla konuşmalıydı...uygun zamanı bekledi ve onu yalnız kaldığı bir an yakaladı ve dur acem kızı korkma dedi..seni her gün izliyorum gel benim sevdiğim ol...acem kızı'nın gözlerinden bir damla yaş aktı ve koşarak uzaklaştı Ali'nin yanından...Ali anlam verememişti bu gözyaşlarına...
      O günden sonra acem kızı hiç gelmedi...Ali korktu ona bir şey mi oldu diye...ama çok zaman sonra öğrendi ki sevdiği kız başka bir köye ve üstelik yaşlı bir adama başlık parası için gelin verilmişti...artık tadı yoktu yaşamanın...Ali günlerce ovada dolaştı ve bu türkü döküldü dudaklarından her soluğunda acem kızı diye haykırdı...
      Acem kızı bu türküyü duydu mu ya da Ali'nin bu türküyü kendisine yazdığını biliyor mu bilinmez ama bizler yıllardır söyler ve yaşarız bu yarım kalan sevdayı..


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      13 Şubat 2013 01:35:00
      Türkünün Adı:Ada Sahillerinde Bekliyorum
      Türkünün Yöresi: İstanbul

      Türkünün Sözleri

      Ada Sahillerinde Bekliyorum

      Ada sahillerinde bekliyorum
      Her zaman yollarını gözlüyorum
      Yarim seni serian istiyorum
      Beni şad et Şadiye'm başın için

      Her zaman sen yalancı ben kani
      Her zaman orta yerde bir mani
      Her zaman sen uzakta ben müştak
      Her telakkide bir hayalin var

      Adalar'dan Moda'lara geçilir
      Yar elinden zehir olsa içilir
      Bu dünyada başa gelen çekilir
      Beni şad et Şadiye'm başın için

      Nerede o mis gibi leylaklar
      Sararıp solmak üzre yapraklar
      Bana mesken olunca topraklar
      Beni yad et Şadiye'm başın için

      HİKAYESİ

      Şadiye zengin bir konağın kızıdır. Suat ise fakir bir gençtir. Kader ikisini bir yaz Ada'da buluşturur ve birbirlerine âşık olurlar. Fakat babası, kızını Suat Bey'e vermek istemez. Kış geldiğinde ise Şadiye ve ailesi Ada'dan ayrılır. Suat ise yaşadığı adada kalır. Ve Ada’nın sahilinde hep Şadiye’nin ona geleceği günü bekler.

      Bu arada mektuplarla haberleşmeğe devam ederler. Fırtınalı bir akşam Suat Bey bu aşkın ızdırabına dayanamaz ve kendini denizin azgın sularına bırakır. Ertesi sabah, dün fırtına nedeni ile gelemeyen tekneden Suat'a bir mektup gelmiştir. Bu Şadiye’nin mektubudur. Mektupta Şadiye "Suat, babamı nihayet izdivacımıza ikna ettim, gelip beni ailemden isteyebilirsiniz" yazıyordur.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      13 Şubat 2013 01:39:43
      Türkünün Adı:Arda Boyları
      Türkünün Yöresi : Rumeli

      Türkünün Sözleri

      Arda boylarında kırmızı erik
      Halime'nin ardında onyedi belik
      Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
      Bu genc yasta denizlere attin ya beni

      Aliverin feracemi annecim diksin
      O gıymatlı İsmail'e kendisi gitsin
      Uyan uyan Ereceb'im senin olayım
      Ardalar aldı ya nerde bulayım

      Arda Boylarına ben kendim gittim
      Dalgalar vurdukça can teslim ettim
      Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
      Bu genc yasta denizlere attin ya beni

      HİKAYESİ

      Bir ömür boyu ayrılmamak üzere birbirlerine söz veren iki nişanlı olan Recep ve Zeynep’in huzurlarını köy ağasının oğlu İsmail bozmaktadır. İsmail de Zeynep’e âşık olmuştur ve ona sahip olabilmek için türlü yollara başvurmaktadır.

      İsmail zenginliğinin verdiği cesaretle Zeynep’in annesine niyetini açıklar, o da İsmail’in elinde bulundurduğu mal varlığına aldanarak işbirliği yapar. Sevdiğine bir başkasının talip olmasına dayanamayan Recep, öfkeyle ağanın kapısına dayanır. Ancak ağa güçlüdür, kendisine karşı çıkan Recep’i ağır bir şekilde cezalandırır. Uğradığı zulmü dayanamayarak dağa kaçan Recep’in yokluğunda, Zeynep’in annesi ve Ağa’nın oğlu Zeynep’i evlilik için ikna etmeye çalışırlar. Recep’in bir başka sevdiği ve ona kaçtığı söylentileri köye yayılır. Ve düğün hazırlıkları başlar.

      Recep ve can dostu Cemil ise dağda Ağa’nın adamlarıyla mücadele ederler. Ağa’nın adamlarında kurtulmayı başaran arkadaşlar, bu sefer kendilerine dost gibi yaklaşan düşmanlarla savaşmak zorunda kalırlar.

      Düğün günü sevdiğini kaçırmaya çalışan Recep, sevdiğine bu dünyada kavuşamaz. Zeynep ve Recep’in dillere destan aşkları, “Arda boylarına ben kendim gittim
      Dalgalar vurdukça can teslim ettim” dizelerini barındıran Arda Boyları türküsüyle dilden dile dolaşır.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      520 Mesaj
      13 Şubat 2013 21:37:32
      Çok iyi konu yararlı bulunsun .


      _____________________________

      Eskimolara buzdolabı satılmaz !

      Yazılanlar hayal ürünüdür, sorumluluk kabul edilmez..

    • Yüzbaşı
      865 Mesaj
      13 Şubat 2013 21:39:48
      quote:

      Orijinalden alıntı: zayef-

      Türkünün Adı : Acem Kızı
      Türkünün Yöresi :Kırşehir

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Çırpınıp da Şanova'ya çıkınca
      Eğlen Şanova'da kal Acem Kızı
      Uğrun uğrun kaş altından bakınca
      Can telef ediyor gül Acem Kızı

      Seni seven oğlan neylesin canı
      Yumdukça gözünden döker mercanı
      Burnu fındık ağzı kahve fincanı
      Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı

      HİKAYESİ

      Acem kızı görenleri kendine hayran bırakacak güzellikte biriydi..bembeyaz bir teni , simsiyah saçları , toprak rengi gözleri vardı..her zaman o iri gözlerini çekik çekik sürmeler süslerdi..her ne kadar çok hareketli gibi görünse de bir hüzün vardı gözlerinde..gülümserken bile gitmeyen bir hüzün....
      Ali hep ovaya çalışmaya gittiğinde görürdü onu.öyle güzeldi ki bakmaktan alıkoyamazdı kendini..bir yandan işini yapar bir yandan da sessizce ovanın ortasında açan çiçeği izlerdi...
      Acem kızı ara sıra başını kaldırır ve Ali'nin gözlerinin içine bakardı...dudaklarında anlık bir gülümseme olur , sonra başını öne eğerdi...bu bakış bu gülümseme Ali için dünyaya bedeldi..
      Geceler boyu Ali acem kızı'nı göreceği sabahları bekler ve heyecandan uyuyamazdı..
      Bir gün tüm cesaretini topladı artık onunla konuşmalıydı...uygun zamanı bekledi ve onu yalnız kaldığı bir an yakaladı ve dur acem kızı korkma dedi..seni her gün izliyorum gel benim sevdiğim ol...acem kızı'nın gözlerinden bir damla yaş aktı ve koşarak uzaklaştı Ali'nin yanından...Ali anlam verememişti bu gözyaşlarına...
      O günden sonra acem kızı hiç gelmedi...Ali korktu ona bir şey mi oldu diye...ama çok zaman sonra öğrendi ki sevdiği kız başka bir köye ve üstelik yaşlı bir adama başlık parası için gelin verilmişti...artık tadı yoktu yaşamanın...Ali günlerce ovada dolaştı ve bu türkü döküldü dudaklarından her soluğunda acem kızı diye haykırdı...
      Acem kızı bu türküyü duydu mu ya da Ali'nin bu türküyü kendisine yazdığını biliyor mu bilinmez ama bizler yıllardır söyler ve yaşarız bu yarım kalan sevdayı..

      Merhabalar.Türküleri seven ve tanıtmak uğruna emek veren birini görmek,inanın beni mutlu etti.

      Bu türkünün sözleri Neşet Ertaş'ın diye biliyorum,Rahmetlinin, Bozkırın Tezenesi belgeselinde izlemiştim bu türkünün hikayesini.Yurt dışına çıktığı dönemlerde başından geçen olayları anlattığı belgeselin bazı bölümlerinde bu türkünün hikayesinede yer veriyordu.Bir ahbabıyla otururken içeri giren güzel bir bayana ithafen yazdığını anımsıyorum.Etrafta her milletten kız varken,onların arasında bu acem kızının güzelliğinden etkilenerek yazdığını söylüyordu.Ama uzun zaman oldu belgeseli izlyeli,en kısa zamanda aklımda kalanları tazelemem lazım.

      Küçük bir not da düşeyim;Neşet Ertaş'ın güzel hikaeyelerle yazdığı o kadar türküsü varki,yukarıda yazdığım kısmı tamamen yanlış da hatırlıyor olabilirim .Yani başka bir türkünün hikayeside olabilir bu.

      Emekleriniz için tekrar teşekkürler.


      _____________________________

    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      15 Şubat 2013 13:20:22
      Türkünün Adı:Penceremin Altında Zerdali Dalımısın
      Türkünün Yöresi :Çankırı

      Türkünün Sözleri

      Penceremin altında da a beyim
      Zerdali dalı mısın?
      Düşkün düşkün duruyonda a beyim
      Benden sevdalımısın?

      Hep kara leylide bakışır aman
      Kaşları gözlere yakışır aman.

      Penceremin altında da a beyim
      Kitap açmış okuyor.
      Perçemine yağ sürmüşte a beyim
      Yel estikce kokuyor.

      Hep kara leylide bakışır aman
      Kaşları gözlere yakışır aman.

      Pencereden bakıyor da a beyim
      Şeker olmuş akıyor.
      Bu sevda nasıl sevda a beyim
      Beni candan yakıyor.

      Hep kara leylide bakışır aman
      Kaşları gözlere yakışır aman.

      HİKAYESİ

      Bu türkünün hikayesi Çankırı'nın Çerkeş kazasının Hacı Bey köyünde yaşanmıştır. Altı çocuğuyla beraber yoksul bir hayat süren, bütün umutları toprağa bağlı bir aile vardır. Bu ailenin Gülbahar isimli bir de güzel kızları vardır. Henüz on beş yaşında olan Gülbahar'ın gönlünde köyün zenginlerinden bir ağanın oğlu Murat yatmaktadır. Murat bu sevgiden habersizdi.

      Gülbahar her gün testisini alır çeşmeye gider.Gider ama düşüncesiyle Murat'ı da beraberinde götürür. Testisini doldurur. Penceresinin önündeki zerdali ağacını sular,ama bu işleri yaparken hep Murat'ı düşünmektedir. Bir gün çeşme başında Murat'ı gördü. Heyecanını gizleyemedi Gülbahar. Elleri titriyor, yüzü durmadan renk değiştiriyordu. Murat dayanamadı sordu.

      Beni sevdiğini söylüyorlar köyde doğrumu bu?

      Gülbahar bu sefer daha da heyecanlandı, bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla Murat'ın yüzüne baktı, hızla oradan uzaklaştı. Bakış o bakış Murat'ında içine bir ateş düşmüştür. Her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. Murat'ın babası bunu duyar. Oğlunun bir fakir kızıyla ilgilenmesini istemiyordur. Komşu köyden bir kızla Murat'ın nikahını kıydırır. Bütün umudunu yitiren Gülbahar ekmekten aştan kesilir. Günlerce ağzına bir şey koymaz. Artık her şeyin bittiğine kanaat getirir ve kendisini, büyük bir umutla beslediği zerdali ağacına asar. Çünkü davul zurna sesleri köyün sessizliğini yıkmıştı, gelin geliyordu. Her şeyden habersiz Murat pek düşünceliydi. Haberi duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Kendisine ve insanlara dünyaya lanet ediyordu. Çok geçmeden aklini kaybetti. Bir daha da eski haline gelemedi.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      15 Şubat 2013 13:23:13
      Türkünün Adı : Kesik Çayır Biçilir Mi
      Türkünün Yöresi : Orta Anadolu

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Kesik çayır biçilir mi
      Soğuk sular içilir mi
      Bana yardan geçti derler
      Seven yardan geçilir mi

      Aman desinler desinler şeker yesinler
      Şu kız şu oğlana yanmış desinler

      Ankara'nın tren yolu
      Gahi doğru gahi eğri
      Canım benim anadolu
      Gideyim mi senden gayri

      Suya giden yorulur mu
      Su yolunda durulur mu
      Gel beraber gezelim
      Anan baban darılır mı

      HİKAYESİ

      Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.

      Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi tanırdı.

      Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.

      "Sırtıma sepken yağıyor."
      "Yanuben yorgun gelirim."

      demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.

      Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.

      Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.

      Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.

      Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.
      Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
      Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.
      Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.
      Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.
      Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.
      Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.
      Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
      Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
      Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.

      "İnce çayır biçilir mi
      Sular ayaz içilir mi
      Bana yardan vaz geç derler
      Yâr tat'lolur geçilir mi"

      Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.

      "Aman ben yandım, paşam ben yandım,
      Ellerin köyünde vuruldum kaldım."



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      15 Şubat 2013 13:26:15
      Türkünün Adı : Benden selam olsun Bolu Beyi' ne
      Türkünün Yöresi : Kastamonu

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Benden selam olsun Bolu Beyi' ne
      Çıkıp su dağlara yaslanmalıdır.
      Ok gıcırtısından kalkan sesinden
      Dağlar seda verip seslenmelidir.

      Düşman geldi tabur tabur dizildi
      Alnımıza kara yazı yazıldı.
      Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
      Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

      Köroğlu düşer mi yine sanından,
      Ayırır çoğunu er meydanından,
      Kırat köpüğünden , düşman kanından
      Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.

      HİKAYESİ

      Bolu Beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbüldür, iyi cins at olur.

      Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik bir gösterişi yoktur. Hatta çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öç alacağını söyler.

      Baba oğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. O da her türlü şövalyelik oyunlarını öğrenmiş bir baba yiğittir.

      Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı görür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf'un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.

      Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan da sevinir. Kendi yerine oğlu öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

      Körün oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar. Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'den geçen kervanlardan baç alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.

      Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçırır, evlenirler. Aradan yıllar geçer. Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu başka bir seferde Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

      Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanlı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır At da sır olmuştur. O Kır At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu'na hizmet etmiştir.

      Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka söylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz, denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Son beyleri de dağılırlar.

      Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu'nun hikayesi sona erer.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      15 Şubat 2013 13:30:50
      Türkünün Adı : Allı Gelin
      Türkünün Yöresi : Gümüşhane

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Aşağıdan gelir tatar
      Kamçısını atar tutar
      Garip olan nerede yatar
      Kondur beni allı gelin

      Aşağıdan gelir tatar
      Kamçısını atar tutar
      Garip olan handa yatar
      Konduramam yiğit seni

      Sabah oldu tandır gelin
      Kalk ataşı yandır gelin
      Koynunda yatan yiğit
      Senin neyindir gelin

      Sabah oldu tandırmışım
      Ben ataşı yandırmışım
      Koynumda yatan yiğidi
      Ben memeden emzirmişim

      HİKAYESİ

      Yıllar önce ilçede iki genç evlenir. Evlendikten bir kaç ay sonra delikanlı gurbet yoluna düşer, gurbet elinde bir iftiraya uğrar düşer hapishaneye. Yıllarca yattıktan sonra saçı sakalı ağarmış olarak çıkar hapishaneden tutar köyünün yolunu. Ama aklından yavuklusu çıkmaz o erin. Acep yavuklusu duruyor mu yoksa başka birisi ile mi evlendi? Köy yoluna koyulur varınca köye yavuklusunun koynunda bir delikanlı yatıyor. Ne bilsin kendi oğlu olduğunu. Bari der karnımı doyurayım da yine çekip gidem gurbet ellere ve bu türküyü söylemeye başlar.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Er
      1 Mesaj
      15 Şubat 2013 14:14:48
      selam


      _____________________________

    • Teğmen
      144 Mesaj
      15 Şubat 2013 15:54:58
      erkan oğurun seslendirdiği zülfü kaküllerin amber misali isimli kasidenin hikayesini bilen varsa paylaşabilir mi lütfen? ben bir de kime yazıldığını merak ediyorum. "cemalin seyreden istemez cennet" diye bir satırı var. buradan yola çıkarsak ya Allah u tealaya ya da peybamber efendimize yazıldığını tahmin ediyorum ama kasidenin içinde geçen yanakların, yüzlerin, gözlerin, zülfü kaküllerin gibi ibareler peygamber efendimize yazıldığı ihtimalini daha da güçlendiriyor benim gözümde. yardımcı olursanız sevinirim bilen arkadaşlar...


      _____________________________

    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 11:04:12
      Türkünün Adı : Çanakkale İçinde
      Türkünün Yöresi :Kastamonu

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Çanakkale içinde aynalı çarşı
      Ana ben gidiyom düşmana karşı
      Of gençliğim eyvah

      Çanakkale içinde bir uzun selvi
      Kimimiz nişanlı kimimiz evli
      Of gençliğim eyvah

      Çanakkale üstünü duman bürüdü
      On üçüncü fırka harbe yürüdü
      Of gençliğim eyvah

      Çanakkale içinde toplar kuruldu
      Vay bizim uşaklar orda vuruldu
      Of gençliğim eyvah

      Çanakkale içinde bir dolu testi
      Analar babalar umudu kesti
      Of gençliğim eyvah

      HİKAYESİ

      Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

      Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi için Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale'de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul'a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

      Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu'da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 11:06:21
      Türkünün Adı :Çarşamba'yı Sel Aldı
      Türkünün Yöresi : Samsun/Çarşamba

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Çarşamba’yı Sel Aldı,
      Bir Yar Sevdim El Aldı (Aman Aman)
      Keşke Sevmez Olaydım,
      Elim Koynumda Kaldı (Aman Aman)

      Oy Ne İmiş Ne İmiş (Aman Aman)
      Kaderim Böyle İmiş.
      Gizli Sevda Çekmesi (Aman Aman)
      Ateşten Gömlek İmiş.

      Çarşamba Yazıları,
      Körpedir Kuzuları (Aman Aman)
      Allah Alnıma Yazmış,
      Bu Kara Yazıları (Aman Aman)

      A Dağlar Ulu Dağlar (Aman Aman)
      Yarim Gurbette Ağlar.
      Yari Güzel Olanlar (Aman Aman)
      Hem Ah Çeker Hem Ağlar.

      HİKAYESİ

      Ahmet, Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek'e göz koydu. Melek, Mehmet Ali'yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara düştü. Gece gündüz Melek'i aradı. Bir gün yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel, Canik Dağları'ndan aşağı bir çığ gibi, önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a döküldüğü yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde, selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler, Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.' Çarşamba'yı sel aldı' türküsü de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek, sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 11:10:02
      Türkünün Adı:Cemilem
      Türkünün Yöresi : Muğla

      Türkünün Sözleri

      Cemile'min gezdiği dağlar meşeli imanım
      Haydi üç gün oldu cemilem ben bu derde düşeli

      Gaydiri gubbak cemile'm
      Nasıl nasıl edelim biz bu işe
      Nikamızı kıysın
      Ünnen gelin hoca memiş'e

      Cemile gız ne gezersin hayatta
      Basma da fistan, parlak da potin ayakta

      Gaydiri gubbak cemile'm
      Nasıl nasıl edelim biz bu işe
      Nikamızı kıysın
      Ünnen gelin hoca memiş'e

      Cemile'nin fistanı saman sarısı imanım
      Haydi gören sancak cemile'm gızı memur garısı

      Gaydiri gubbak cemile'm
      Nasıl nasıl edelim biz bu ise
      Nikamızı kıysın
      Ünnen gelin hoca memiş'e

      HİKAYESİ

      Türkünün bağlantı bölümü: "Gaydırı gubbak Cemile'm nasıl nasıl edelim bu işe / Nikahımızı gıysın ünnen gelin Hoca Memiş'e" şeklinde okunmaktadır. Burdur ve yöresinde "guddak" Muğla'da "gubbak" şeklinde söylenen sözcüklerin oldukça müstehcen olduğu, İzmir Radyosundan emekli, Ege Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarında öğretim görevlisi olarak çalışan Hamit Çine tarafından ifade edilmişti. Repertuvar kayıtlarında bu dizeler: "Haydi de hopbak Cemilem nasıl nasıl edelim bu işe / Nikahımızı gıysın ünnen gelin Hoca Memiş'e" olmasına rağmen ısrarla "gaydırı gubbak" şeklinde okunmaya devam edilmektedir.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 11:11:30
      Türkünün Adı:Drama Köprüsü
      Türkünün Yöresi : Trakya Yöresi

      Türkünün Sözleri

      Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez
      Soğuktur suları Hasan bir tas içilmez
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan Karakedi dinlesin

      Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
      Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin

      Drama köprüsü Hasan dardır daracık
      Çok istemem Yanko Çorbacı bin beş yüz liracık
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan Karakedi dinlesin

      Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin
      Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin
      At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
      Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin

      HİKAYESİ

      Debreli Hasan, Drama'da yetişmiştir.Debreli namıyla mübadele öncesi dönemde Drama-Serez-Sarısaban bölgelerinde faaliyet göstermiş bir halk kahramanı eşkiyadır. Drama köprüsünü,o devrin haksızlıkla para kazanan halkı ezen zenginlerinden aldığı haraçla yaptırmıştır.Debreli Hasan'ın yaşadığı,dönem kesinlikle bilinmemekle beraber Çakırcalı Efe ile çağdaş olduğu görüşleri,hatta atıştıklarına dair hikayeler onun 1870-1920 yılları arasında Makedonya dağlarında egemen olduğunu göstermektedir. Bu konuda halk arasında söylenen menkibeye göre;Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için İzmir'e gidecektir.Eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli'den geçsen, Ege dağlarında Çakırcalı'dan geçemezsin denir,kendisine.Nitekim de öyle olur.

      Debreli'nin çetesinde pek çok kişi yoktur.Bilinen Karakedi namıyla bir tek kızanı olduğudur.Halka onu sevdiren eşkıya kişiliğinin en üstün tarafı ise fakirlere yardım etmesi,bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir.Bu konuda şöyle bir menkıbe de vardır."Evlenmek niyetinde olan dağlı bir genç,tek danasını almış,İskece pazarına inmektedir.Yolu,Debreli Hasan tarafından kesilir.Delikanlının evlenmek için parası olmadığını anlayınca Debreli kendisine düğün için yetecek parayı verir ve ayrıca danasını satmamasını salık verip uğurlar." Makedon dağlarının Debreli'si sonunda padişah affına uğrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayı başarır ve Türkiye'ye göç eder.

      Kısacası Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir efsanesiyle Debreli Hasan.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Binbaşı
      1113 Mesaj
      17 Şubat 2013 12:30:27
      mesaj bulunsun


      _____________________________

    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 13:57:01
      Türkünün Adı :Ala Geyik
      Türkünün Yöresi : Adana

      Türkünün Sözleri

      Ben de gittim bir geyiğin avına
      Geyik çekti beni kendi dağına
      Tövbeler tövbesi geyik avına

      Siz gidin kardaşlar kaldım burada
      Aman anam burada
      Siz gidin avcılar kaldım burada
      Aman anam burada

      Ben giderken kaya başı kar idi
      Yel vurdu da erim erim eridi
      Ak bilekler taş üstünde çürüdü

      Urganım kayada asılı kaldı
      Esbabım sandıkta basılı kaldı
      Nişanlım sılada küsülü kaldı

      Kayanın dibine çadır kursunlar
      Çifte davul çifte zurna vursunlar
      Nişanlımı kardeşime versinler

      HİKAYESİ

      Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; "Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi".

      Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. " Bakar olacağı yok, ardından seslenir anası. "Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma."

      Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvarır yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına" der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafını. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. "Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le.

      Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!

      Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, "gel beni vur" der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil.

      Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti."

      Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek.

      Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. "Anayı yavrudan ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul" diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur.

      Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler "Atalım atalım" çeker. Karşıdan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiğinin kucağına" diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör şeytan, kör gözüne lanet" der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de "şimdi gelirim" der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalır kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.

      Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. "Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlaka başına bir iş geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım.

      Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "İp salalım çekelim yukarı" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz dünya haram bana" der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine.

      O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar.

      Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine.




      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 13:59:14
      Türkünün Adı :Atina Da Köşeli
      Türkünün Yöresi : Balıkesir

      Türkünün Sözleri

      Atina da köşeli
      İçi mermer döşeli
      Tam yedi yıl oldu
      Ben Yunan'a düşeli

      Turnam turnam
      Ben Atina'da durmam

      Atina'nın urganı
      Telli olur yorganı
      Üç çocuğu sorarsan
      Balıkların kurbanı

      Turnam turnam
      Ben Atina'da durmam

      HİKAYESİ

      İstiklal Savaşı sırasında Yunan komutanı gelin giden bir kızı zorla alır ve evlenir. Çocukları olur. Bu sırada Türk ordusu İzmir'e doğru ilerlerken Yunan komutanı kadını da alarak Atina'ya kaçar. Kadın, yedi yıl Atina'da yaşadıktan sonra Ahmet Bey isminde bir Türk'ün yardımıyla kaçar ve eski nişanlısına döner. Bu kaçış sırasında Yunan komutandan olan çocuklarını da denize atmıştır.




      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 14:02:05
      Türkünün Adı :Yar Senin Elinden Hastayım
      Türkünün Yöresi :

      Türkünün Sözleri

      Yar senin elinden hastayım hasta
      Hastayı görmeye yar sefa geldin
      Elinden ayvası koynunda narı
      Canımın cananı yar safa geldin

      Yar senin kaşların kemenin bendi
      Melekler bürümüş huridir kendi
      Bir su ver içeyim yüreğim yandı
      Bulgarı dağından kar safa geldi

      Eskiden görürdüm haftada ayda
      Artık bundan sonra geldin ne fayda
      Azrail göğsümde canım hayhayda
      Gözyaşı dökmeye yar safa geldin

      Emrah'ın sevdiği Selvi sen misin
      Sağ eli sinemde gezdiren misin
      Ağır cenazemi götüren misin
      Namızım kılmaya yar safa geldin

      HİKAYESİ

      Van'ın şirin ilçesi Erciş'te doğup büyümüş olan Emrah, gönlünü, güzeller güzeli Selvi Han'a kaptırmıştır. Gözü, Selvi Han'dan özge bir şey görmez olur. Gelgelelim, o sıra, Şah Abbas Van'ı kuşatır. Kuşatmanın başladığı günlerde, Van Kalesi dışında bir bağ kurdurur. Yıllar geçer, Van'ı ele geçiremez. Bir gün, bir bilgesi Şah Abbas'a:

      - Bu kentte Abdurrahman Gazi varken, sen bu kaleyi alamazsın, der. Şah Abbas:
      - Kim ola ki bu Abdurrahman Gazi? diye sorar. Bilge:
      - O, ermiş bir kişidir, der.

      Şah Abbas; Abdurrahman Gazi'nin ermişliğini sınamaya kalkışır. Bir kuzu ve bir köpek kestirir; ikisinin de kızarttırıp Abdurrahman Gazi'ye armağan olarak yollar. Abdurrahman Gazi, kuzuyu alıyor ve ötekini Abbas'a geri götürmelerini söyler, Şah Abbas'ın adamları:

      - Bu yaptığınız hem töreye aykırıdır, hem de Şahımız gücenir, diyecek olurlar. Bunun üzerine Şah Abbas, kuzu gibi kızartılmış köpeğe:
      - Hoşt köpek, doğru sahibine! der,
      Köpek canlanır ve koşa koşa Şah Abbas'ın otağına gider. Bunun üzerine Şah Abbas:
      - Ko desinler Şah Abbas'ın bağı var, diyerek kuşatmayı kaldırır. Ancak Erciş'li Emrah'ın sevdiceği Selvi Han'ı da, kendi rızası olmaksızın İran'a götürür.

      O günden öte, Emrah'a aşıklık görünür; elde saz, yol görünür. Emrah dolaşır da dolaşır... Aşkından türküler yakar.
      Erciş'li Emrah; bu nameyi rüzgarla yolladıktan sonra; "Şah eğer kendine layık bir şahsa son soluğunda olsun Selvi'mi bana getirir. Getirmezse, ben bu dünyada murada ermedim; o da iki cihanda murada ermesin der.

      Mektup menzile ulaşınca Şah. Selvi'ye:
      - Ey Selvi Han, madem ki Emrah ölüm de döşeğinde, son dileğini yerine getirelim. Hadi, atla ata. Hem söyle; Emrah'a ne hediye götürelim? diye sorar. Selvi Han:
      - Ey Şah'ım; bana yetiştirmiş olduğun bahçeden elma, ayva ile nar; bir de -Yüreği yangındır- Bulgarı dağından kar götürelim, cevabını verir.

      Hediyeler alınır, atlara atlanıp, Erciş'in yolu tutulur. Tam Emrah'ın evine yaklaşıldığında Şah, Selvi'ye:
      - Emrah eğer gerçek bir aşıksa, biz kapısını çalmadan geldiğimizi anlasın. Hem de, kendisine getirdiğimiz hediyeleri bilsin, der.

      İşte o sıralarda, ecelle pençeleşmekte olan Emrah, yatağında şöyle bir doğrulup, anasından bağlamasını ister. Anası:
      - Ay oğul, gittin gideceksin; bağlamayı n'edeceksin? deyince Emrah:
      - Anacığım; gelinin gelmiştir; ver şu sazı hele de onlara bir sesleneyim der ve başlar çalıp çığırmaya:



      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi zayef- -- 17 Şubat 2013; 14:06:17 >
      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 14:08:45
      Türkünün Adı :Hekimoğlu
      Türkünün Yöresi : Fatsa

      Türkünün Sözleri

      Hekimoğlu derler benim aslıma
      Aynalı martin yaptırdım kendi nefsime

      Konaklar yaptırdım mermer direkli
      Hekimoğlu geliyor aslan yürekli

      Konaklar yaptırdım döşetemedim
      Ünye Fatsa bir oldu başedemedim

      Pencereden baktım kırat geliyor
      Kıratın üstünde paşa geliyor

      İster vali gelsin isterse paşa
      Gelme paşa gelme ben atmam boşa

      Çiftlice'nin muhtarı puşttur pezevenk
      Hekimoğlu geliyor uçkur çözerek

      Mangallarda yanıyor fındık kömürü
      Çok canları yakıyor martin demiri

      Ünye Fatsa arası ordu kuruldu
      Hekimoğlu dediğin o da vuruldu

      Hikayesi

      Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.
      Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.
      İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.
      Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.
      Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey, kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.
      Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.
      Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın puştluğu yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle yaman cenk olur orada.
      Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :

      1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

      2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
      kadar geliyor ve burada ölüyor.
      Hekimoğlu, tipik bir erdemli başkaldırıcı örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.
      Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de aynalı martinidir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen aynalı martinin özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.
      Bu yüzden Hekimoğlu'nun adı aynalı martinle özdeşleşmiştir.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 14:10:00
      Türkünün Adı :İnce Giyerim İnce
      Türkünün Yöresi :Tekirdağ

      Türkünün Sözleri

      İnce giyerim ince
      Pembe yakışır gence
      İnsan bir hoş oluyor
      Sevdiğini görünce

      Of sen yana ben cama
      İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana
      Derelerin çakılı, nerden aldın akılı
      Döne döne oynuyor, ağabeyimin çakırı

      Of sen yana ben cama
      İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana
      Dereler çakıl taşlı
      Ördekler yeşil başlı

      Benim sevdiğim dilber
      Al yanak kalem kaşlı
      Of sen yana ben cama
      İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana

      Hikayesi

      Bir Pazar günü iskeleye gemi yanaşır. Mürettebatı karaya çıkar. Bir subay, karşıdaki evlerden birinde bir kız görür ve aşık olur. Kız da subayı beğenir. Camdan bu türküyle seslenir.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      17 Şubat 2013 14:11:32
      Türkünün Adı :Kerimoğlu Zeybeği
      Türkünün Yöresi :Milas

      Türkünün Sözleri

      Haydaman da haydaman
      Karadağların sandalı da sandalı
      Vurulmuş da kanıyor
      Kerimoğlunun her yanı da her yanı

      Haydülen de haydülen
      Şu dağlarda geyik kalmadı
      Oynülen de kör arabım sen oyna
      Senden başka yiğit kalmadı..

      HİKAYESİ

      Ülkenin her yöresinde olduğu gibi çeşitli sebeplerden dolayı mevcut kayıtlara göre 16. yüzyılda Muğla'da da küçük çapta başkaldırmalar olmuştur. ancak Muğla'da zeybekliğin belirgin bir biçimde ortaya çıkması, Osmanlı'nın son dönemlerine rastlar.

      20. yüzyılın başlarında, yani 1901 yılında ünü ülkece bilinen Kerimoğlu Eyüp Efe'yi görüyoruz. Aynı dönemde ağabeyi Hüseyin de yörede ün salmıştır.

      Kerimoğlu Eyüp (1882-1901); bugün Yeşilyurt olarak bilinen Pisilidir. Pisi, Muğla merkeze bağlıdır.

      Küçük yaşta babası Hüseyin'i kaybeder. Anası Hatice tarafından büyütülür. Ağabeyi Hüseyin ile birlikte herkes gibi Pisi'de bir süre hayvancılık ve tarımla uğraşır. Bu arada Eyüp, hayvancılıkla ilgilenirken, ağabeyi Hüseyin ise o dönemde "konturbazlık" denilen tütün kaçakçılığı yapmaya başlar. Çünkü, Osmanlı tütün tekeli "reji" denilen yabancı tekelin eline geçmiş ve tütünün reji dışında satılması yasaklanmıştır. Halk da tütününü reji'ye vermek yerine kaçakçılığı tercih etmiştir. Bu nedenle o dönemde halkla kolluk kuvvetleri arasında büyük çatışmaların çıktığı da bir gerçektir.

      Kerimoğlu Eyüp'ün ağabeyi Hüseyin, ağırlığı Kafaca'da bulunan bir çok dostu olan bir kişidir. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı sık sık hapse girmektedir. Büyük bir çoğunlukla da Bodrum zindanlarında yatmıştır. Ağabeyinin hapiste bulunduğu sıralarda Eyüp, efesinin dostlarıyla ilişkilerini sürdürmüş fakat yaptığı olumsuz davranışlardan dolayı tepkiler almış ve sonuçta kolluk güçleriyle yöre halkının dikkatini üzerine çekmiştir.

      O yıllarda Pisi'nin muhtarı İzzet Ağa'dır. izzet Ağa, Muğlalı doktor Hüseyin Avni Topaloğlu'nun kahyalığını yapmaktadır. O dönem Muğlasında eşraf ve zenginler Pisi ovasındaki arazilerini kahyalar aracılığı ile işletmektedir. Kahyalık yapanların ise bu nedenle köyde diğer kişilere göre daha zengin ve imtiyazlı olmaları doğaldır.

      1901 yılı baharında bugün Pisi'de Maşat adı verilen yerde bir düğün kurulur. Düğünde Eyip oyanı kalkar. Hasmı durumunda olan İzzet Ağa da oradaki masalardan birinde dostlarıyla oturmaktadır. Bu sırada ağabeyinin arkadaşı Koca Mehmet düğüne gelir ve Eyüp'ün üzerine izni olmadan oyuna kalkar. Yöre geleneklerinde izni olmadan birinin üzerine oyuna kalkmak büyük saygısızlık ve karşısındaki kişiye yapılabilecek büyük bir hakaretti. Ama efesinin (ağabeyinin) arkadaşı olduğu için Koca Mehmet'e saygı gösterir ve oyundan çekilir. Buna rağmen Koca ehmet oyununu bitirince Eyüp'ün hasmı olan Pisi Muhtarı İzzet Ağa'nın masasına giderek oraya oturur. Eyüp üst üste yapılan bu hakaretler karşısında kızarak İzzet Ağa'nın masasına doğru yönelir ve Koca Mehmet'e ayağa kalkmasını söyler. Ayağa kalkan Mehmet'e "Üzerindeki efemin elbisesini çıkar" der. Bunun üzerine İzzet Ağa, Koca Mehmet'e yapılan davranışa sinirlenerek Eyüp'e saldırmak ister. Eyüp, yanında taşıdığı bindirme (dolma) tabancası ile İzzet Ağa'ya ateş eder ve kolundan yaralar. Düğün yerinden kaçarak Değirmenderesi'ne gelir. Orada Kosmel denilen Koca İsmail tarafından yakalanarak birkaç kişi ile birlikte dövüle dövüle Maşat'a getirilir. Orada tekrar dövülen Eyüp, annesi Hatice tarafından sırtlanarak evine götürülür.

      Olayı İzzet Ağa zaptiyeye bildirmiştir. Zaptiyelerin köye geldiğini haber alan Eyüp, evindeki mavzeri ve fişekliği alarak kaçar. Zaptiye takibe çıkmıştır. Derken Arap mezarlığı adı verilen yerde, zaptiyelerden biri Eyüp'ü görer ve teslim olmasını ister. Eyüp teslim olmayarak zaptiyeyi öldürür ve dağa kaçar.

      Pisi ve Yerkesik dağlarında gezinir. Yerini sadece anası Hatice ve ağabeyi Hüseyin bilir. Zaptiye sürekli evine gidip yerini söylemesi için anası Hatice'ye baskı yaparsa da bir türlü öğrenemez ve Eyüp'ü yakalayamazlar.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Onbaşı
      18 Mesaj
      24 Şubat 2013 16:27:44
      gerekli bilgiler


      _____________________________

      Yaşamak zor, ölmek zor, erişmek zor mu zor. ÇİLESİZ suratlara tüküresim geliyor...
    • Er
      5 Mesaj
      07 Mart 2013 15:40:08
      güzel konu


      _____________________________

      TÜRKÇE VE EDEBİYAT DERSLERİNİ HALLEDİYORUZ:https://www.facebook.com/groups/1033498486709344/requests/?notif_t=group_r2j
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:26:40
      Türkünün Adı : Urfalıyam Ezelden
      Türkünün Yöresi :Şanlıurfa

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Urfalıyam ezelden
      Göynüm geçmez gözelden
      Göynümün gözü çıksın
      Sevmeseydim ezelden

      Anam olasan Ömer
      Babam olasan Ömer
      Bensiz kalasan Ömer
      Yetim olasan Ömer

      Urfa bir yana düşer
      Zülüf gerdana düşer
      Bu nasıl baş bağlamak
      Her gün bir yana düşer

      Anam olasan Ömer
      Babam olasan Ömer
      Bensiz kalasan Ömer
      Yetim olasan Ömer

      Urfa dört dağ içinde
      Gülü bardağ içinde
      Urfayı hak saklasın
      Bir yarım var içinde

      Anam olasan Ömer
      Babam olasan Ömer
      Bensiz kalasan Ömer
      Yetim olasan Ömer

      Dağlardan akan seller
      Dökülür sırma teller
      Yüreğin daştan mıdır
      Bana acıyor eller

      Anam olasan Ömer
      Babam olasan Ömer
      Bensiz kalasan Ömer
      Yetim olasan Ömer

      HİKAYESİ

      Ömer çok yakışıklı, yiğit, iyi ata binen, kılıcının sahibi, çok iyi çöğür çalan ve hoyrat okuyan, halay çeken bir gençtir. Allah her kabiliyeti sanki özellikle ona vermiştir. Ömer'siz bir düğün, sıra gecesi düşünülemez. Ömer'in baş bağlaması da meşhurdur. Sırmalı puşu bağlar. Puşunun kenarlarındaki püsküller doğadaki çiçeklerin tüm renklerini sanki başında toplamıştır. Halay çekerken başındaki her gül bir yana düşer, yüzünde. Ömer hangi düğüne giderse gitsin, Halayın başına geçti mi silah sesleri ve genç kızların zılgıt sesleriyle yer gök inler. Ömer toplumu öylesine etkilemiştir ki;

      Ömer'i anlatan türküler yakılmıştır.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:29:21
      Türkünün Adı : Kul Olayım Kalem Tutan Ellere
      Türkünün Yöresi :Sivas

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Kul Olayım Kalem Tutan Ellere,
      Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
      Şekerler Ezeyim Şirin Dillere,
      Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
      Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

      Sivas Ellerinde Sazım Çalınır,
      Çamlı Beller Bölük Bölük Bölünür.
      Yardan Ayrılmışam Bağrım Delinir,
      Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
      Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

      Pir Sultan Abdal’ım Ey Hızır Paşa,
      Gör Ki Neler Gelir Sağ Olan Basa.
      Beni Hasret Koydun Kavim Kardaşa,
      Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
      Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

      HİKAYESİ

      Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hızır adında bir genç varmış.O zamanlar bu köyün halkı Alevi imiş.Zamanla yoldan çıkmışlar.Onların bu durumunu beğenmeyen Hızır, köyden ayrılmaya karar vermiş, çıkmış yola.Ha şurası, ha burası derken Banaz'a kadar gelmiş.Pir Sultan'ın yanına azap durmuş.Sonra da müridi olmuş.Aradan seneler geçmiş, bir gün Hızır:

      "Pirim, demiş; Sen herkese himmet ediyorsun, herbiri çeşitli makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayım, ben de bir makama geçeyim."

      Pir Sultan şöyle bir düşündükten sonra gülümsemiş. "Ulan Hızır ben dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; Hatta paşa, vezir de olursun ama, sonunda gelip beni astırırsın."

      Yine de duasını eksik etmemiş.Hızır İstanbul'a gidip saraya girmiş.Ağa, Kapıcıbaşı, Paşa, Beylerbeyi derken vezir olup Sivas valiliğine atanmış.Pirini unutmamış, haber gönderip huzuruna getirtmiş.Hürmet, izzet, ikram derken bir hayli de sohbet etmişler.Yemekte mükellef bir sofra donanmış.Pir Sultan yiyeceklere şöyle bir bakıp hemen geriye çekilmiş.Paşa şaşırmış.

      "Birşey mi oldu pirim?". Pir Sultan, "Hızır, demiş; Bu yemeklerde zina kokuyor.İçinde yetim hakkı var, sen bunları haram para ile yaptırmışsın." Hızır Paşa "Yok pirim" dediyse de dinletememiş.Ama bir hayli de içerlemiş.Pir Sultan biraz daha ileri gidip, "Bunları ben değil, köpeklerim bile yemez.İstersen çağırayım da gör" demiş.Hemen ünlemiş, köpekler anında gelmişler.Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye helal yemek konmuş.Önce haram yemekler getirilmiş.Köpekler şöyle bir koklayıp geri geri çekilmişler. Arkasından helal yemeklerle dolu tepsi gelmiş.Köpekler onu da kokladıktan sonra, kuyruklarını sallaya sallaya yemeye başlamışlar.Bu hakarete çok kızan Hızır Paşa, hırsını yenemeyip pirini Toprakkale'ye hapsettirmiş.

      Eh... Ne de olsa piri.Hırsı geçince bir bahane ile affetmek istemiş.Zindandan çıkartıp demiş ki:

      "Bana içinde Şah'ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni affedeceğim.Yok, söylemezsen kendin bilirsin" Pir Sultan "Peki öyleyse" deyip tezeneye şöyle bir dokunmuş ve,

      "Açılın Kapılar Şah'a Gidelim",
      "Kul Olayım Kalem Tutan Ellere" ve
      "Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla" adlı değişleri okumuş.
      (Tüm değişlerde Şah'ın adı defalarca geçiyor)

      Pirini affetmeye hazırlanırken, onun hemen her fırsatta Şah'ı anması Hızır Paşa'yı çileden çıkarmış.Ne söylediğini, ne yaptığını bilemez hale gelmiş.Yanındakilere emretmiş:

      "Asın bunu".


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:33:08
      Türkünün Adı : Kerimoğlu Zeybeği
      Türkünün Yöresi : Milas

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Of aman of aman of
      Şu Muğla'nın damları da damları
      Al kanlara boyanmış
      Kerimoğlu'nun her yanı da her yanı

      Of aman of aman of
      Şu Muğla'ynan Yerkesiğin arası
      Yaktı da beni Kerimoğlu'nun
      Kaşlarının karası

      HİKAYESİ

      Ülkenin her yöresinde olduğu gibi çeşitli sebeplerden dolayı mevcut kayıtlara göre 16. yüzyılda Muğla'da da küçük çapta başkaldırmalar olmuştur. ancak Muğla'da zeybekliğin belirgin bir biçimde ortaya çıkması, Osmanlı'nın son dönemlerine rastlar.

      20. yüzyılın başlarında, yani 1901 yılında ünü ülkece bilinen Kerimoğlu Eyüp Efe'yi görüyoruz. Aynı dönemde ağabeyi Hüseyin de yörede ün salmıştır.

      Kerimoğlu Eyüp (1882-1901); bugün Yeşilyurt olarak bilinen Pisilidir. Pisi, Muğla merkeze bağlıdır.

      Küçük yaşta babası Hüseyin'i kaybeder. Anası Hatice tarafından büyütülür. Ağabeyi Hüseyin ile birlikte herkes gibi Pisi'de bir süre hayvancılık ve tarımla uğraşır. Bu arada Eyüp, hayvancılıkla ilgilenirken, ağabeyi Hüseyin ise o dönemde "konturbazlık" denilen tütün kaçakçılığı yapmaya başlar. Çünkü, Osmanlı tütün tekeli "reji" denilen yabancı tekelin eline geçmiş ve tütünün reji dışında satılması yasaklanmıştır. Halk da tütününü reji'ye vermek yerine kaçakçılığı tercih etmiştir. Bu nedenle o dönemde halkla kolluk kuvvetleri arasında büyük çatışmaların çıktığı da bir gerçektir.

      Kerimoğlu Eyüp'ün ağabeyi Hüseyin, ağırlığı Kafaca'da bulunan bir çok dostu olan bir kişidir. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı sık sık hapse girmektedir. Büyük bir çoğunlukla da Bodrum zindanlarında yatmıştır. Ağabeyinin hapiste bulunduğu sıralarda Eyüp, efesinin dostlarıyla ilişkilerini sürdürmüş fakat yaptığı olumsuz davranışlardan dolayı tepkiler almış ve sonuçta kolluk güçleriyle yöre halkının dikkatini üzerine çekmiştir.

      O yıllarda Pisi'nin muhtarı İzzet Ağa'dır. izzet Ağa, Muğlalı doktor Hüseyin Avni Topaloğlu'nun kahyalığını yapmaktadır. O dönem Muğlasında eşraf ve zenginler Pisi ovasındaki arazilerini kahyalar aracılığı ile işletmektedir. Kahyalık yapanların ise bu nedenle köyde diğer kişilere göre daha zengin ve imtiyazlı olmaları doğaldır.

      1901 yılı baharında bugün Pisi'de Maşat adı verilen yerde bir düğün kurulur. Düğünde Eyip oyanı kalkar. Hasmı durumunda olan İzzet Ağa da oradaki masalardan birinde dostlarıyla oturmaktadır. Bu sırada ağabeyinin arkadaşı Koca Mehmet düğüne gelir ve Eyüp'ün üzerine izni olmadan oyuna kalkar. Yöre geleneklerinde izni olmadan birinin üzerine oyuna kalkmak büyük saygısızlık ve karşısındaki kişiye yapılabilecek büyük bir hakaretti. Ama efesinin (ağabeyinin) arkadaşı olduğu için Koca Mehmet'e saygı gösterir ve oyundan çekilir. Buna rağmen Koca ehmet oyununu bitirince Eyüp'ün hasmı olan Pisi Muhtarı İzzet Ağa'nın masasına giderek oraya oturur. Eyüp üst üste yapılan bu hakaretler karşısında kızarak İzzet Ağa'nın masasına doğru yönelir ve Koca Mehmet'e ayağa kalkmasını söyler. Ayağa kalkan Mehmet'e "Üzerindeki efemin elbisesini çıkar" der. Bunun üzerine İzzet Ağa, Koca Mehmet'e yapılan davranışa sinirlenerek Eyüp'e saldırmak ister. Eyüp, yanında taşıdığı bindirme (dolma) tabancası ile İzzet Ağa'ya ateş eder ve kolundan yaralar. Düğün yerinden kaçarak Değirmenderesi'ne gelir. Orada Kosmel denilen Koca İsmail tarafından yakalanarak birkaç kişi ile birlikte dövüle dövüle Maşat'a getirilir. Orada tekrar dövülen Eyüp, annesi Hatice tarafından sırtlanarak evine götürülür.

      Olayı İzzet Ağa zaptiyeye bildirmiştir. Zaptiyelerin köye geldiğini haber alan Eyüp, evindeki mavzeri ve fişekliği alarak kaçar. Zaptiye takibe çıkmıştır. Derken Arap mezarlığı adı verilen yerde, zaptiyelerden biri Eyüp'ü görer ve teslim olmasını ister. Eyüp teslim olmayarak zaptiyeyi öldürür ve dağa kaçar.

      Pisi ve Yerkesik dağlarında gezinir. Yerini sadece anası Hatice ve ağabeyi Hüseyin bilir. Zaptiye sürekli evine gidip yerini söylemesi için anası Hatice'ye baskı yaparsa da bir türlü öğrenemez ve Eyüp'ü yakalayamazlar.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:36:04
      Türkünün Adı : Ela Gözlü Nazlı Yari
      Türkünün Yöresi : Adana

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Ela gözlü nazlı yari
      Görem dedim göremedim
      Boş kalmıştır kavil yeri
      Varam dedim varamadım

      Gönlümün gülü nerede
      Engeller durmaz arada
      Emine'yle ben murada
      Erem dedim eremedim

      Şeker kaymak tatlı dili
      Kınalamış nazik eli
      Koynundaki gonca gülü
      Derem dedim deremedim

      Şahinim yok çıkam ava
      Ne yaptımsa aldım hava
      Kuşlar gibi ben bir yuva
      Kuram dedim kuramadım

      Gel derdini bana anlat
      Ben kimlere edem minnet
      Dediler ki bağın cennet
      Girem dedim giremedim

      Mehmet Ali asıl adım
      Ferrahi'yi pirle kodum
      Gurbet elden dönem dedim
      Duram dedim duramadım

      Arzu da yaktı Kamber'i
      N'olur biraz gelsin beri
      Feleğin çelik çemberi
      Kıram dedim kıramadım

      Nazlı yari getirip de
      Yanı yana oturup da
      Kollarıma yatırıp da
      Saram dedim saramadım

      Uzak bir menzile vardım
      Hem ağladım hemi durdum
      Karışık bir rüya gördüm
      Yoram dedim yoramadım

      Yükün aldı yine kervan
      Gönül sen de boşa kıvran
      Emine'yle dem-i devran
      Sürem dedim süremedim

      HİKAYESİ

      Gönlü yaralı bir ozan Ferrahi. Dediği gibi bir yar uğruna yanıp yakılmakla geçmiş ömrü. 1934 yılında Ceyhan'ın Kıvrık köyünde doğmuş. Asıl adı Mehmet Ali Metin. Saz vurmaya küçük yaşlarda başlamış. Çevrenin sevilen bir genci olmuş Söz erliği, yanında çalıştığı ağanın kızına sevdalanmasıyla başlıyor. Ağa önceleri kızım Ferrahi'ye vermeye razı olu yor ama sonraları çevrenin dedikodularının etkisiyle bundan cayıyor.

      Türkülerinden de anlaşıldığı gibi ağa kızının adı Emine'dir. İki gönlün bir olması engellenince, alır başım çıkar sıladan. Başlar gurbet ellerde sazıyla çile doldurmaya. Bundan sonra Ferrahi'nin öyküsü daha da yanıktır. Otuz yaşlarındayken bir Aşık için en önemli şeyini, sesini kaybeder. Sazıyla kalır bir başına. Bir ara evlenir ve bir kızı olur. Adım Emine koyar. Küçük Emine beş yaşından sonra babasının sesi, soluğu olur. Baba çalar, küçük Emine söyler. 1960 doğumlu olan Emine'nin söyledikleri yalnızca babasının türküleri değildir. Daha o zamandan dağarında yüz elli türkü vardır. Böylece baba-kız geçim derdini birlikte yüklenir, birlikte paylaşırlar. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde yapılan Aşıklar Bayramları'na katılırlar.

      Kubbede kalan bir hoş seda diye boşuna dememişler. İşte Ferrahi'yi artık yaşatanlar da radyolarımız Halk Türküleri dağarında bulunan bu türküler oluyor. Çünkü Ferrahi'nin dolmak bilmeyen çilesi 1969 yılının 26 Nisan günü aramızdan ayrılmasıyla tükendi. Usta aşık ardında bir bir çok koşma, güzelleme gibi türküler bırakarak göçüp gitti. Son senelerinde iki Aşıklar Bayramı'na katılmıştı. Her ikisinde de kızı Emine'yle birlikte birincilik ödülü aldı. 1967 Yılında Konya'da Mihri Hatun türkü ödülünü, ertesi yıl da yine Konya'da Köroğlu ödülünü aldılar.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:38:25
      Türkünün Adı : Gine Yeşillendi Niğde Bağları
      Türkünün Yöresi :Niğde

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Hey Hey Gine Yeşillendi Anam Anam Niğde Bağları
      Aslanım Niğde Bağları
      Hey Hey Bize Mesken Oldu Anam Anam Gurbet Elleri
      Aslanım Gurbet Elleri

      Hey Hey Bilmem Hayal Midir Anam Anam Bilmem Düş Müdür
      Aslanım Bilmem Düş Müdür
      Hey Hey Mektubun Gelmiyor Anam Anam Yollar Gış Mıdır
      Aslanım Gış Mıdır

      HİKAYESİ

      Cumhuriyetten önceki yıllarda kaçak rakı imalatı üzümü bol olan Niğde'ye 5 km mesafedeki Fertek kasabasında yapılmakta idi. Fertek ile Niğde'nin Tepe Bağları iç içe bulunmakta ve eski oturak alemleri de bu civarda yapılmakta idi. Bu tarihlerde Niğde'de yetişen ve her birinin emrinde 8-10 kişi bulunan küçük beylikler bulunmaktadır. Gençlerden bir tanesi beylerden birinin kızına aşık olur ve bu olay da beyin kulağına gider. Bey, kızına aşık olan genci yakalattırıp hapishaneye attırır, beyinden merhamet dileyen gençte bu türküyü yakar.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:42:58
      Türkünün Adı : Boz Bey Türküsü
      Türkünün Yöresi : Afyon

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Boz Beye de ferman geldi
      Dost ağladı düşman güldü
      Hane halkı mahzun kaldı
      Melül da olsun ağlarım melül of felek
      Kıratımın adı benli
      Toprağı kavrar üzengi
      Yok Al-i Osman'da dengi
      Kıratı da istemiş ha babam Vezir
      Kırata meydan bulunmaz
      Düşman yüze güler bilnmez
      Yararlı kardeş bulunmaz
      Gönlüme bir karar aldıramadım ah gönül
      Yaşa kıratım bin yaşa
      Yaptıram sana altın kaşa
      Çakırköylü Rıza Paşa
      Ondan da bana imdat olmadı ah gönül
      Kıratın kuyruğu düğüm
      Sineme açtılar döğün
      Ayrılık günler bugün
      Kıratı da istemiş ha babam Vezir
      Kıratım yemini yemez
      Sırrını meydana vermez
      Koçyiğitsiz kavga olmaz
      Yayılım ateşine yanan ağlasın ah gönül
      Ne olduysa Allah'tan oldu
      Düşmanlar avluya doldu
      Davamız mahşere kaldı
      Mahşerde sürelim davamızı of felek
      Ayağımla kendim geldim
      Boynuma attım kemendim
      Çarhacı Paşa efendim
      Ondan da bana imdat olmadı of felek

      HİKAYESİ

      17. Yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı sanılan Boz Bey, Afyon yöresindeki anlatışa göre, yiğitliği sayesinde yükselen bir Sipahi'dir. Zamanın Veziri, gözüne kestirdiği Boz Bey'in kıratını elinden almak istiyor. Ancak kıratını gözü gibi seven Boz Bey, vermek istemiyor ve bu yüzden Vezir'le arası açılıyor. Vezir nüfuzunu kullanarak Boz Bey'i tutuklatıp atını almak istiyor. Boz Bey'i yakalatıp Karahisar kalesinde zindana attırıyor. Ne var ki kırat, bir türlü Vezirin adamlarına yakalanmıyor. Boz Bey ise, kale muhafızının göz yummasıyla kaçıyor ve atıyla buluşup, Vezirle adamlarına meydan okumaya başlıyor. Boz bey'in Vezirle arası iyice açılmıştır. Vezir, bunun üzerine Boz Bey'in, isyan eden Yeğen Osman paşa ile birleşerek devlete kafa tuttuğunu Saraya ihbar eder. Saray'dan Boz Bey ya da Bozoğlan hakkında idam fermanı çıkarttırılır ve evi basılır. Boz Bey'i yakalayamazlar, ancak annesine büyük baskı yaparlar. Annesinin durumuna dayanamayan Boz Bey çaresiz teslim olur ve idam edilir.

      Halkın anlattıkları, türküyle genellikle çakışıyor. Türküde, ayrıca Boz bey'in güvendiği Rıza Paşa ve Çarhaca Paşa'nın da kendisini kurtaramadıkları ya da yardımcı olmadıkları anlaşılıyor.

      Şer'iye Sicillerinde rastlanan Anadolu beylerbeyinin bir buyruğunda, Boz Bey (Bozoğlan)ın şikayet edildiği açıkça anlaşılıyor:

      "... Şeriatmeap Karahisar Kadısı Efendi zide fazluhu ihna ve ilam olunur ki, hala Karahisar Beyi olan Bozoğlan isyan ve tuğyan üzere olan yeğen Osman Paşa itbaından (tebasından) olmağla, haklarından gelinmek babında fetvayı şerif sadır olmadığın ol tarafta mütesellimi firar idüp vilayet hali olduğu istimaımız olmağla (haber aldığımızdan)..."

      Özetle, Karahisar Beyi (Mutasarrıfı) Boz Bey'in, isyancılarla işbirliği yaptığı iddiasıyla idam edildiği anlaşılıyor.

      Yaklaşık 300 yıllık bir olayı yansıtmasına karşın, türkünün yitip gitmemesi ve canlılığını koruması, olayın etkileyiciliğinden ve yaygınlığından olsa gerek.


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:46:14
      Türkünün Adı : Al Fadimem
      Türkünün Yöresi :Emirdağı

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Evlerinin önü yoldur
      Yoldan geçen karakoldur
      Gurban olam sarı gelin
      Gel testini bizden doldur

      Al Fadimem bal Fadimem
      Yanakları gül Fadimem
      Uyan uyan sabah oldu
      Namazını gıl Fadimem

      Şu dağların burcu musun
      Kız boynumun borcu musun
      Gurban olam sarı gelin
      Sen kötünün harcı mısın

      Al Fadimem bal Fadimem
      Yanakları gül Fadimem
      Uyan uyan sabah oldu
      Namazını gıl Fadimem

      Evlerinin önü satır
      Atlı geçer güpür güpür
      Gurban olam sarı gelin
      Gel de bizim evi süpür

      Al Fadimem bal Fadimem
      Yanakları gül Fadimem
      Uyan uyan sabah oldu
      Namazını gıl Fadimem

      Koyun yola dizilirdi
      Bağlı ipler çözülürdü
      Ahranımış gavur oğlan
      Buz olsaydı çözülürdü

      Al Fadimem bal Fadimem
      Yanakları gül Fadimem
      Uyan uyan sabah oldu
      Namazını gıl Fadimem

      Al Fadimem suya gider
      Su yolunda çalım eder
      Çalım etme al Fadimem
      Ben cahilim aklım gider

      Al Fadimem bal Fadimem
      Yanakları gül Fadimem
      Uyan uyan sabah oldu
      Namazını gıl Fadimem

      HİKAYESİ

      Bu hikaye, Emirdağ’da yaşanmış gerçek bir aşk öyküsüdür.

      Yıllardır söylenir durur. Yıllardır da hikayesi anlatılır bu türkünün. Artık sadece Emirdağlılar’ın değil, türkü seven herkesin dilinde bayraklaşan Al Fadimem türküsünün kahramanları kimlerdir? Yaşadıkları olay nedir? Sonları ne olmuştur? Bu ve benzeri soruların cevapları farklı zamanlarda, farklı insanların açıklamaları, hikayeleri, anlatımları ile cevaplanmaya çalışılmış; özde türkü benimsenmiş ve önemsenmiştir.

      Efe Kadir ile Al Fadime’nin aşkı geçmişte yaşanmış gerçek bir aşk öyküsüdür. Çünkü; onlar türkü dizeleriyle aşk destanlarını zaten yazmışlardır. Bu nev’i olayların illa da hikaye ya da roman şeklinde okuyucuya aktarılması şart olmadığı gibi Fadime ile Efe Kadir’in bizlere bıraktıkları türkü dizeleri, altmış yıldan beri, bu aşkın masumiyetini, güzelliğini ve unutulmazlığını muhafaza etmektedir. Morcalı Aşireti’nden bu iki gencin dudaklarından dökülen aşk dizeleri efsaneleşmiştir.

      Al Fadime’nin Avustralya’da yaşayan kızı Leman Bostan’ın annesi hakkında ki açıklamaları şöyledir:

      Bu aşk serüveni bundan altmış yıl önce yaşanmıştır. Al Fadime; Emirdağ’ın Sağırlı Köyü’ndendir. Emirdağ Cevizli köyü eski adıyla (Konara) Köyü’nden Efe Kadir namıyla, Kadir Kilci isimli delikanlı ile Al Fadime birbirlerini severler. Bu köyler o zaman Bayat’a bağlıdır. Her ikisi de Morcalı Aşireti’ne mensuplardır.

      Efe Kadir, Al Fadime’yi ailesinden o günün törelerine uygun bir şekilde istetir. Fakat köyün en güzel kızı, al yanaklı, selvi boylu, ardı kırk belikli güzel Fadime'yi, Efe Kadir’e vermezler. Bunun üzerine Efe Kadir Fadime'yi kaçırmaya karar verir. Birbirini seven sevgililer kaçarlar. Ancak; Fadime’nin dayıları, o günün Morcalı Kolu’nda adı-sanı anılan, gözü kara, Babayiğit kişilerdir. İyi niyetle yola çıkan genç aşıkların bu küçücük aşk kervanını yakalamaya çıkarlar. Zira olayı hazmedemezler. Aşka, sevgiye, gönül sesine kulak veren yoktur. Sözde namuslarını kurtaracaklarını düşünürler. Oysa; Fadime, Efe Kadir’in helali olacaktır.

      Çok geçmez sıkı takip sonucu genç aşıkları Emirdağ merkezinde yakalatırlar.

      Sorgu hakimi, yaşının küçüklüğü nedeniyle Al Fadime’yi ailesine teslim eder. Efe Kadir de cezaevine gönderilir. Bir süre sonra Al Fadime de ailesinin baskısıyla kendi köyünden Musa Bostan, nam-ı diğer Kara Musa isimli şahıs ile evlendirilir. Fadimesi elinden alınan Efe Kadir dokuz ay mahkumiyetten sonra tahliye olur ve köyüne döner.

      Güzün atılan tohumlar, hasata dönüşmüş, haşhaş çizimi, arpa buğday biçimi gelmiştir. Morcalı Aşireti tamamiyle arazide, doğadadır. Haşhaş kozasına atılan çizgi, bıçağının ağlattığı kozağı görenler, koyun güden çobanlar, koyundan süt sağan gelinler, Efe Kadir'in türkülerini mırıldanmaya başlamışlardır artık. Tırpancılar işe başlamış, rüzgarla kelle döğen ak buğday başakları, poşulu tırpancılara teslim olmuştur. Dönüm başı yapıp, tırpanını “bileği taşı”'yla bileyen tırpancılar, nefes buldukça Efe Kadir'in hapishanede dokuz ay boyunca Fadimesi'ne yaktığı türkülerini çığırmaktadırlar.

      Türkünün sözlerinden de anlaşılacağı üzere; Efe Kadir, türkülerini Fadimesi elinden alındıktan sonraki dönemlerde yakmıştır. Türkülerinde Fadimesi'ne duyduğu sevda, ayrılığın acısı nakış nakış işlenmiştir.

      Fadime'nin Kara Musa ile olan evliliğinden altı çocuğu olmuştur: Güleser-Şehriban isimli ikizleri, Mustafa, Leman, Rasime ve Ali Osman... Üçüncü çocuğu olan Mustafa, yıldırım düşmesi sonucu vefat etmiş olup, diğer beş kardeş hayattadır.

      Yaşadıkları aşk türküye dökülen ve tüm sevdaları türkü sözleriyle anlatılan Fadime ile Efe Kadir’in yanan gönüllerinden dökülen sevgi sözcükleri sarışın, pembe yanaklı, sırma saçlı, uzunca boylu, ceylan bakışlı Fadime kıza, Al Fadime ünvanını kazandırmıştır.

      Morcalı Aşireti'nde ata binme, cirit oynama, lacivert urba giyme, Ege'de Manisa Yöresi'nde olduğu gibi kasket üzerine poşu dolayıp Emirdağ'a, Yukarı Maçaklı, Aşağı Maçaklı köylerinden geçip, Özburun Değirmen deresinden Bolvadin'e inmek, vilayete gitmek disiplin gösterilen şeylerdir o zaman.

      Gerek Köroğlu Beli'ne vardığımızda, gerek Bolvadin istikametinden seyir ederken Efe Kadir ve Al Fadime akla gelir. Alfadimem Türküsü her çalındığında sevdiğine kavuşamamış, sevdasını gönüllerine gömmüş yiğit Emirdağ Gençlerinin havas olduklarının fululaşmış hatıraları yaralı yüreklerini parçalar. Havası sert insanı mert, yiğidin harman olduğu, Emirdağ’larının Morcalı Aşireti'ne ait tüm köy ve obaları tabiat hali güzel ve bakirdir. Fadimeleri, Efe Kadirleri ve sevgileri yeni açan çiğdem çiçekleri, tabiat ana gibi güzeldir.

      Fadime Bostan'ın kızı Leman'ı kuyıımcu dükkanıma getiren ve bıı söyleşiyi yapmam sağlayan Morcalı Aşireti İmralı Köyü'nden arkadaşım Tatoğlu Mehmet Yeler, Mevlüt Yeler ile Leman Bostan'a çok teşekkür eder, okuyucularımıza ve tüm hemşehrilerimize mutlu günler dilerim.



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:48:40
      Türkünün Adı : Harmana Sererler Sarı Samanı
      Türkünün Yöresi : Emirdağı

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Harmana sererler sarı samanı
      Hiç gitmiyor Emirdağ'ın dumanı
      Gel otur yanıma canım sevdiğim
      Ayrılık mı olur yayla zamanı

      Hacerli çeşmesi bir ince yoldur
      Doldur nazlı yarim testini doldur
      Eninde ağlattın sonunda güldür
      Eni de bir sonu da bir dünyanın

      Bizim yaylalarda gonca gül olmaz
      Boşla deliliği dağlar yol olmaz
      Elin kızı kendi gelip yar olmaz
      Varıp kapısına yalvarmayınca

      HİKAYESİ

      Emirdağ ovası sıcak bir yaz gününde adeta kavruluyordu. Güneş tam tepeden ekin biçen tırpancıların başlarından aşağıya doğru ılık terler dökmelerine sebep oluyordu. O yıl bereketli bir yıldı ve başaklar üzerine bindirilmiş altın gibi parlayan buğday tanelerini taşıyamıyorlar, neredeyse bükülmekten kırılacak seviyeye gelmişlerdi. Dönüm başı kiralanan tırpancılar, tırpanlarını sarı buğday deryasına sallarlarken, derin hayallere dalıyorlar, uzunca bir süreden sonra ritmik hareketlerle salladıkları tırpanın ağırlığını hissetmiyorlardı. Saf tutarak ekin biçen tırpancıların arasında fidan boylu, kara-yağız bir delikanlı vardı ki, yazın esen ılık rüzgârların çarpıntıları ona güç veriyor ve onlarca dönüm tarlaların sarı renkli başakları sürmeli yeşil gözlerinde yansıyarak, onu sevgi deryasında savrulmuş kayık misali aşka davet ediyordu.

      Adaçal’ın eteklerindeki Belen sırtlarında kendini işe vermiş tırpancılar ve tarla sahiplerini suskunluk bürümüş, konuşmadan durmadan çalışıyorlardı. O sırada ekenek civarında bulunan tek ardıç ağacının altında dinlenmekte olan gençlerden birinin bağırması bu sessizliği bozdu. Tarlaların büyük bir bölümünün sahibi Tahir Ağa geliyordu ve bu durumu çalışanlara haber vermeliydi. Bir çift heybetli doru tayın koşulduğu yeşil renkli, tekerleklerine takılmış zillerin sesinin uzaktan hoş bir tını yaratarak duyulduğu araba ve üzerinde uzunca bir kaban giymiş kasketli, bir o kadarda havalı orta cüsseli bir adam ve arabası yaklaşıyordu. Araba kısa bir süre sonra ardıç ağacının cılız gölgesinin altına gelip durdu. Arabadan, önce ağanın yamağı kel Hüseyin indi, arkasından Tahir Ağa indi, arabada biri vardı ki, esmer, ela gözlü, başında oyalı yazması bulunan ay yüzlü, dünyalar güzeli genç bir kız, dinlenmekte olan Yusuf’un dikkatini çekmişti. Yusuf utangaç bakışlarla kıza bakıyor ve bilinçsizce iç geçiriyordu “Aman Allah’ım bu ne güzellik böyle, sanki insan değil bir melek” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Ağanın seslenişi bu büyüyü kısa sürede olsa bozdu “Kızım Elif, şu azıkları ve ayran testisini uzat!” Bu sırada Yusuf, kızın adının Elif olduğunu öğrenmişti. Ne anlamlı güzel bir ismi vardı. Yusuf istem dışı çevik bir hareketle yerinden fırladı ve Elif’in uzatmış olduğu ayran testisini tuttu. Ela ile yeşil gözlerin gizemli buluşması birkaç saniyede olsa ilk kez gerçekleşti. Bu farklı bir duyguydu, topak kız ve kara Yusuf’un gönül gözlerinin yoğunlaşmış yansımaları, yüreklerindeki sevda ateşinin olgunlaşarak parlamasına neden oldu.

      Tahir Ağa’nın kısa süreli ziyareti sona ermiş ve yeşil boyalı arabalarına binerek, Emirdağ merkezine doğru yol almaya başlamışlardı. Tırpancıların uzunca molası bitmiş ve ekin biçimine tekrar başlanmıştı. Yusuf tırpanı sallarken, gönlünün zelzeleye tutulduğunu çoktan fark etmişti. İnsana yaşama sevgisi veren aşk ateşi, tarladan biçilen her bir buğday tanesi kadar gönlüne saplanıyordu. Belli-belirsiz bir sesle farkında olmadan bir türkü tutturdu “İncecikten bir kar yağar tozar Elif, Elif diye.” Türkünün sadece bu bölümünü bilen Yusuf gün batımına kadar aynı mısraları yineledi.

      Güneş gökyüzünün tepesinden ayrılmış, tırpancılarla dalga geçer gibi, Adaçal’ın arkasına doğru çekilmişti. Çalışanlar için artık eve gitme vakti gelmişti. Tüm tırpancılar anayolu kullanmadan Belen sırtlarından salınarak kısa sürede Emirdağ merkeze inmişlerdi. Yusuf ve arkadaşları Kacerli çeşmesinin önünden geçerken genç kızlar sırayla su dolduruyorlar ve çeşme başında muhabbet ediyorlardı. Aslında birçoğu için su doldurmak bahaneydi, esas olan havas oldukları yiğit Emirdağ gençlerini görebilmek için buradaydılar. Tırpancılardan birisi su içmek için çeşmeye doğru yaklaşırken, Yusuf’un gözü bir güzele odaklandı, böyle bir tesadüf olamazdı. Bu güzel, Elif’ti evet kesinlikle oydu. İki genç utangaç bakışlarla uzunca bir süre bakışıp, birbirlerine ışmar eylediler. Elif’in elinde tuttuğu üzeri işlemeli su testisinin motifleri, adeta ilk aşkının yeşeren sevda ateşini simgeliyordu. Yusuf bir yudum su içmek bahanesiyle çeşmeye doğru yanaştı. O zamanlar bir erkek çeşmeye yanaştığında tüm bayanlar ona öncelik verirlerdi, bu bayan ağa kızı da olsa durum değişmezdi. Yusuf, Elif’in uzattığı kalaylı bakır tasa dolmuş, Emirdağlarının yeşil kekik kokulu yaylalarından adeta gelinlik bir kız gibi süzülerek inen sudan bir yudum içerken, gözlerini Elif’ten ayıramadı. Kelimelerin yetersiz kaldığı bu dakikalarda, tek laf etmeden oradan ayrıldılar.

      Günler günleri kovaladı, ekinler biçilip, döven döğme, patos çekme zamanı geldi. O zamanlar teknoloji ileri olmadığından devasa biçer-döverler yoktu. En gelişmiş makina olan patos, sadece koca kaza da birkaç tane vardı. Genellikle arpa ve buğday gibi tahılları saplarından ayırmakta, at veya öküz arkasına koşulmuş dövenler kullanılırdı. Çift at veya öküz arkasına koşulmuş “geri” ismi verilen kenarı uzun dayaklarla desteklenmiş arabalar, biçilmiş olan ürünü ekenekten harman yerine taşımada kullanılırdı. Tüm ekinlerin biçim işi bitmiş, imece usulü kullanılan harman yerinde çiftçiler ürünlerini işlemeye başlamışlardı. Altın sarısı buğday taneleri başaklarından ayrılırken, göz kamaştıran güzellikte görüntüler ortaya çıkıyordu.

      Tahir Ağa’nın ürünleri diğer çiftçilerin ürün toplamından fazla olduğundan, onlarca kiralanmış çalışanı vardı. Kara Yusuf da bunlardan birisiydi. Tüm ahali harman yerine toplanmış, tek bilek olmuş biran önce tahıllarını, yağmur-yaş vurmadan depolara kaldırma çabasındaydı. Tahir Ağa’nın konağı ile harman yeri sınır olduğundan, konak sakinleri hummalı çalışmaları takip ediyor ve zaman-zaman çalışmalara katılıyorlardı. Yusuf ve Elif bu durumdan yararlanarak fırsat buldukça kaçamak buluşmalara başlamışlardı. Her geçen gün genç aşıkların yüreklerindeki sevda ateşini körüklüyor, fakat gelecek korkusu adeta iki sevgiliyi umutsuzluğa sürüklüyor, birbirine olan sevgilerinin büyüklüğünü hatırladıkça, hafif buruk bir tebessümle gülümsüyorlardı.

      Gün oldu devran döndü, Emirdağ’ın poyraz rüzgarları ve şiddetli ayazı karlı dağları aşarak koca konağa dayandı. Yusuf ile Elif eskisi kadar sık görüşemiyorlar, sadece ara-sıra uzaktan da olsa, gönül gözleriyle birbirine olan sevgilerini işliyorlardı. O sene kış çok zorlu geçti. Emirdağlarında, adeta soğuğa dağlar bile dayanmakta güçlük çekti. Herkesin gönlünde baharın gelmesini bekleme umudu filizlenmiş, çiğdem çiçeklerin güneşle buluşma anını özlemle bekler olmuşlardı. Sonunda tabiat ana uykusundan uyandı ve Emirbaba’dan Kaza’ya bakan güneş tatlı yüzünü tüm özleyenlere gösterdi. Körpe kuzuların özlemle meleme sesleri, sarı ineklerin danalarını özenle emzirme sahneleri, tarlada ve bahçede yeşilin tüm tonlarının, ruhu okşayan yansımaları, genç aşıkların sevdalarının bir kat daha büyümesine vesile oluyordu. Tahir Ağa o sene Alıçlı yaylasını yurt tutmuştu. Dağlıç koyunlarının çan sesleri eşliğinde koca sürü yaylaya çıkacak, çörek otlu tulum peyniri keçi derisine basılacak ve tereyağının en hası buz gibi pınarların sularında çalkalanarak ayrıştırılacaktı. Yayla zamanı gelip çatınca konakta bir hizmetli dışında kimse kalmamış ve hepsi yaylanın yolunu tutmuştu. Kara Yusuf bir kez daha ciğerinden yaralanmış, ak benizli sevdalısı Elif’i yaylaya salmıştı. Bizim yaylalarda her ağanın bir yurdu olur ve destursuz kimse-kimsenin yurduna giremezdi. Her şeyden önce on koyundan kıymetli davar köpekleri buna izin vermezdi.

      Sevdalısını dağlara salan Yusuf, yayla dönüşüne kadar onu göremeyeceğini biliyor ve bulabildiği gündelik işlerle avunmaya çalışıyordu. Baharın ve yazın en güzel günleri yaşanıyor ama Yusuf için bir anlam ifade etmiyordu. Her baktığı yerde biricik sevdalısının flulaşmış hayalini görür gibi oluyor, bir anlık sevinç daha başlamadan ızdıraba dönüşüyordu.

      O zamanlar Emirdağ yaylalarına tek ulaşım, taşıt yolu olmadığından dolayı, binek hayvanlarıyla yapılıyor, bu durum aslında çok kısa olan mesafeleri devasalaştırıyordu. Çatallı köyüne kadar vasıta ile gidiliyor, bu köyden sonra ise tüm ağırlıklar, yaylaya binek hayvanlarıyla taşınıyordu. Yaylaların çılgın rüzgarlarına dayanmaya çalışan Aleyçik kamışları, adeta Elif ile Yusuf’un aşklarına ağlayarak gıcılıyorlardı. Yaylada güneş doğmadan uyanan Türkmen kadınları, o daracık çadırlarında, bir taraftan yeni sağarak damda pişirdikleri sütün kaymağını, daha önceden kaza’da yağ tenekesini ikiye böldürerek yaptırdıkları kaymak tenekesine döküyor, diğer taraftan kalabalık nüfusuna kahvaltılık hazırlamaya çalışıyorlardı. Güneş sıcak yüzünü gösterdi ve Aleyçik’in kapısından içeriye ilk ışıklarını göndermeye başladı. Bu sırada gördüğü kabusun etkisinde kalan Elif, irkilerek uyandı. Sabah ayazında kan-ter içinde kalmıştı. Belli ki korkunç bir rüya görmüştü. Elif rüyasında ne gördü orasını bilmemiz mümkün değil ama sanırım tahmin etmek o kadarda zor olmasa gerek.

      Sevdalılar için zaman geçmek bilmiyor, adeta saniyeler bir yıl oluyordu. Günlerce yaralı kalpler kavuşma isteğiyle yandı tutuştu, ama zamansız da hiçbir iş olmuyordu. En sonunda yaylalarda otlar sararmaya başladı, Elif belki de hayatında ilk kez sararan otlara sevinmişti. Dönüş yükleri semiz binek hayvanlarına yüklenmişti. Uzunca bir zahmet sonunda Çatallı Köy’e inildi ve buradan kara taşıtlarıyla Emirdağ merkezdeki konaklarına kavuşacaklardı.

      Yusuf yaylacıların geleceğini daha önceden öğrenmişti. O gün gündelik işe gitmedi. Çatallı ve Tez köylerinin Emirdağ girişinde adeta nöbete kaldı. Aslında gözü yola bakıyor ama yoldan geçenleri görmüyordu, sevda ateşiyle adeta yeşil gözlerine mil çekilmişti. Uzunca bir süre bekledikten sonra, uzaktan gelen minibüsü fark etti, araç yaklaştıkça kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu, evet bu o araçtı, Emirdağ’dan giden araç, Tahir ağa ve ailesini getirecek araç... Minibüs Yusuf’un yanından süratlice geçti gitti. Yusuf toz bulutundan kimseyi göremedi, minibüsün istikametinin Kacerli’deki Tahir Ağanın konağı olduğunu bildiğinden, tüm gücüyle koşarak Keçili Deresi istikametinden Kacerli’ye doğru yol almaya başladı. Uzun bir süre sonunda Yusuf, konağa yaklaşmış ama dizlerinde derman kalmamıştı. Harman yerinde biraz soluklandıktan sonra, gözleri cananını aramaya başladı, ama dışarılarda kimse görünmüyordu. Bir süre orada duraklayan Yusuf, umutsuzluğa kapılıp tuttu evinin yolunu. Yusuf için zaman geçmek bilmiyordu. Akşam vakti yaklaştığın da Kacerli çeşmesi civarına gitmeyi planlıyordu. Yola koyulan Yusuf, çeşme başına yaklaştığında hep aynı bildik manzara, genç kızların tatlı sohbetleri ve gençlerin uzaktan-uzağa kızlara ışmar eyleme sahneleri. Yusuf hayal kırıklığına uğramıştı, çünkü Elif çeşme başında yoktu, umutsuzca beklemeye başladı. Uzunca bir süre bekleyen Yusuf, tam oradan uzaklaşacağı sırada gözlerine inanamadı, Elif geliyordu, yaklaştıkça güzel yüzü belirginleşmiş, yayla havası güzel yanaklarının elma gibi kızarmasını sağlamıştı. Sevdalılar birbirlerini görünce gözlerini birbirine kenetlediler. Çeşme başına yanaşan Elif, testisinin dolduğunun farkında bile değildi. Dilleri ile dişlerinin arasında karar verip kavil ettiler, akşama görüşeceklerdi. Karanlık çökmeye başladı ama kör talih, ay gökyüzünde adeta güneş gibi ortalığı aydınlatıyordu. Biraz çekinerek de olsa konağın uzunca avlusunun sonuna yaklaşan Elif, en sonunda Yusuf’una kavuştu. İki sevdalı el-ele tutuşup masumane bir şekilde hasret giderdiler. Koca bir kış gizli buluşmalarla görüşen sevdalılar, birbirlerine daha sıkı bağlandılar.

      Yine yaz geldi, Tahir Ağa bu yıl yaylaya çıkmayacaktı. Harman zamanı hep aynı rutin işler ve dağ gibi büyüyen Yusuf ile Elif’in büyük sevdalarının yansımaları, Emirdağlarına hançer gibi saplanıyordu. O gün hava bulanıktı, Elif’in içi bilinmeyen bir sebepten daralıyordu. Çok geçmedi Tahir Ağa, karısı İlvanlı Dudu’yu yanına çağırdı. Elif’e talip çıkmıştı. Emirdağ’ın soylu bir ailesi askerden yeni gelen oğullarına Elif’i istiyorlardı. Bu genç, Tahir Ağa’nın asker arkadaşının oğlu Osman’dı, Tahir Ağa söz vermişti bir kere, kız verilecek, iki soylu sülale hısımlık bağıyla birleşecek ve şanlarına uygun düğün yapılacaktı. İlvanlı Dudu bu duruma çok sevindi. Elif’i yanına çağırarak, hemen müjdeyi verdi. Elif’in başından kaynar sular dökülmüştü, ya sevdalısı karar verip kavil ettiği Kara Yusuf’u ne olacaktı? Eski Türkmen geleneklerimizde aşka, sevdaya önem verilmezdi, hatta genç kızlara duygu ve düşünceleri asla sorulmazdı. Belki de onca güzel örf ve ananelerimiz içinde tek olumsuz olanı buydu ve halkımızın bağrından kopmuş, acıyı mısralara yansıtmış sevda ağıtlarının, türküye dönüşmesin tek sebebi buydu.

      O gece Elif için bir kabustu ve asla sabah olmuyordu, güzel gözleri uykuya hor bakıyor ve bir an önce yiğidine kara haberi ulaştırmak için parçalanıyordu. Güneş Emirdağlarını selamlayarak, Kacerli’nin üzerine ateşten perdesini gerdi. Hava öyle bir sıcaktı ki adeta Elif kızın içinin yangını sevdalı yüreklere kor alev gibi basılıyordu. Elif çaresizdi ne yapmalıydı? Ne etmeliydi? bilemiyordu. Ölümsüz sevdasını Yusuf dan başka bileni yoktu. Annesi Dudu’ya durumu söylemek istedi ama yapamadı. Söylese de zaten bir faydası olmayacaktı. İlvanlı Dudu hatırı sayılır bir Ağa karısıydı. Hiç kızını bir tırpancıya verir miydi ? Ele güne rezil olurdu, Emirdağ’da haysiyeti iki paralık olurdu.

      Nice olumsuz aşkların sevdaların yaşandığı Kacerli çeşmesi o gün yine bulanık akıyordu. Bu çeşme ne zaman bulanık aksa, ayrılık rüzgarlarının savurduğu toprak, yaylalarda bu suya karışırdı. Elif ilk kez çeşme başına Yusuf’tan önce gelmişti. Yakışıklı, fidan boylu Türkmen delikanlısı sürmeli Yusuf uzaktan göründü. Elif’ine yaklaştıkça içinin yandığını hissetti, çeşme başında akşam buluşmaya kavil ettiler. Uzun geçen yaz saatlerinden sonra gün kavuştu, hava yine bulanıktı. Elif konağın avlusundan ağlayarak yaklaştı, uzunca bir süre hıçkırıklarına engel olamadı. Kara Yusuf dile geldi: “Ela gözlü, al yanaklı topacık yarim neyin var?” Elif olanları ağlayarak anlattı ve şöyle ekledi: “Sürmeli yiğidim, aslan yarim, biz ne ettik feleğe, Elif’in yalnız seni sevdi, sadece seni diledi.” Sevdalıların yakarışlarına, gökyüzü dayanamadı ve gürleyerek ayrılık damlalarını, iki aşığın üzerine bıraktı. Göz yaşları ve ayrılık yağmurları birbirine karıştı.

      Orada yaşanan olayları sadece Yusuf, Elif ve Allah’tan başka kimse bilmiyor. Bizim bildiğimiz sadece Kara Yusuf’un Elif’e beraber kaçalım demesi ve Elif’in istemeyerek buna karşı çıkmasıydı. Elif iyi bir terbiye almış Türkmen kızıydı, babası Tahir Ağa’nın başını yere eğemezdi. Zaten kaçsalar bile Tahir Ağa bu sevdaya mutlaka engel olurdu. Maalesef hüzünlü bir aşk öyküsü daha bu şekilde ayrılıkla sonuçlandı. Kara Yusuf ve Elif de gönülden sevip ayrılan diğerleri gibi, sevdalarını kalplerine gömdüler, ölünceye kadar, silinmeyecek kalplerine kazınmış sevda sızılarıyla yaşamak zorunda kalacaklardı. Elif aynı sene muhteşem bir düğünle içi kan ağlayarak Osman ile evlenmek zorunda kaldı. Kara Yusuf’un en iyi bildiği iş olan tırpancılığa devam ederken, artık “İncecikten bir kar yağmıyordu ve Elif diye tozmuyordu.” Bir zamanlar canına bastığı biricik yari artık ona haramdı. Elif adını ağzına almadan yıllarca ona yaktığı türküleri söyleyecekti. Kara Yusuf’un bahtı da lakabı gibi Kara idi, ekenekler de ekin biçerken, her tırpan sallayışında aşağıdaki türküyü de ömür boyu yaşlı gözlerle söyledi;



      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 10:59:22
      Türkünün Adı : Zeytinyağlı Yiyemem
      Türkünün Yöresi: Bursa

      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Zeytinyağlı yiyemem (aman)
      Basma (da) fistan giyemem
      Senin gibi cahile
      Ben efendim diyemem (aman)

      Kaldım duman içi dağlarda
      Sevgili yarim nerelerde

      Kara üzüm asması
      Yeşil olur yazması
      Ben yarimden ayrılmam
      Kara yazı yazması

      Kaldım duman içi dağlarda
      Sevgili yarim nerelerde

      Asmadan üzüm aldım
      Sapını uzun aldım
      Verin benim yarimi
      Annemden izin aldım

      Kaldım duman içi dağlarda
      Sevgili yarim nerelerde

      HİKAYESİ

      hangi köy yada beldede geçtiği ve şahıslar bilinememekle birlikte bursa yöresine ait olduğu bilinen türkü zengin iyi yerlerde yetişmiş okumuş bir genç kızın dağ yöresinde bir köye gelin olarak verilmesiyle başlar. gelin kız yaşamaya başladığı yeni çevreye ve insanlara uyum sağlayamaz onlar gibi basmadan elbiseler giyemeyeceğini damak tadının onların yemeklerine uymadığını böyle bir yere gelin gittiği için yaptığı çeyizlerin boşa olduğunu söyler ve duman içi dağlarda yalnız kaldım diyerek eski yaşantısına duyduğu hasreti dile getirir. Evlendiği insanın kendisine uygun olmadığını söyleyerek ona efendim diyemeyeceğini hakir görerek dengi biri olmadığını söyler kendine uygun bir eş isteyerek verin bana yarimi (bana uygun olan insanı) annemden izin aldım diyerek söylenir türkünün diğer bir kısmında ise yaşadığı yerin özelliklerini anlatarak kara üzüm bağlarının olduğunu ve insanların yeşil yazmalar taktığını söyler fakat her nakaratta da kaldım duman içi dağlarda sevgili yarim nerelerde diyerek üzüntüsünde dile getirir..


      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
    • Yüzbaşı
      278 Mesaj
      27 Mart 2013 11:08:30
      Türkünün Adı:Ben De Gittim Bir Geyiğin Avına
      Türkünün Yöresi:Şanlıurfa


      TÜRKÜNÜN SÖZLERİ

      Ben De Gittim Bir Geyiğin Avına
      Geyik Çekti Beni Kendi Dağına
      Tövbeler Tövbesi Geyik Avına

      Siz Gidin Kardaşlar Kaldım Burada
      Aman Anam Burada
      Siz Gidin Avcılar Kaldım Burada
      Aman Anam Burada

      Ben Giderken Kaya Başı Kar İdi
      Yel Vurdu Da Erim Erim Eridi
      Ak Bilekler Taş Üstünde Çürüdü

      Urganım Kayada Asılı Kaldı
      Esbabım Sandıkta Basılı Kaldı
      Nişanlım Sılada Küsülü Kaldı

      HİKAYESİ

      Birkaç delikanlı geyik avına giderler. Delikanlılardan birini bir geyik yalçın kayalar üstüne çeker. O sırada güzel bir av yapacağını sanan delikanlı arkasına dönüp bakınca, aşağı inmenin mümkün olamayacağını görür. Arkadaşları da bu sırada onu aramaya başlamışlardır. Kayaların üstünde acıklı durumunu görürler. Delikanlı, nişanlısının ava çıkmamasını söylediğini anımsar. O yüzden nişanlısı da kendisine küsmüştür. Bu durumda bu türküyü söyler.




      _____________________________

      Ete kemiğe büründüm,zayef diye göründüm.
      BalıkesirSpor
Sayfa: [1] 2   sonraki >     >>
Sayfaya Git:
Sayfa:
Facebook Sayfamız
Foruma Git
Bölümde Ara
Reklamlar
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.