Şifremi/Kullanıcı Adımı Unuttum
Bağlan Google+ ile Bağlan Facebook ile Bağlan
Şimdi Ara

KIZIL ATLILAR

3
Cevap
0
Favori
162
Tıklama
Cevapla
Sayfaya Git:
Sayfa:
1
Giriş
Mesaj
    • Çavuş
      64 Mesaj
      01 Temmuz 2005 20:26:13 Konu Sahibi
      KIZIL ATLILAR

      Sinsi sinsi yayılıyordu karanlık.
      Yavaş yavaş kuşatıyordu özgürlük, bağımsızlık, insanlık üzre kurulu aydınlıkları. Fırtına öncesi sessizlik gibi hafif hafif esen sağcılık rüzgarları giderek şiddetleniyor, kasırgalara dönüşüyordu.
      Artık karanlık iyice bastırdı.
      Her şey altüst edildi.
      Ne özgürlük kaldı,
      Ne bağımsızlık.
      Ne inanç kaldı,
      ne umut.
      Ne insanlık kaldı

      Ne onur, namus
      Ne Lenin, Stalin heykelleri.
      Ne bayraklardaki orak çekiç kaldı geriye.

      Geriye kalan yalnızca emperyalistlerin zafer çığlıkları, Yeni Dünya Düzeni'nin karanlığı; yılgınlık, korku ve teslimiyetti. Bir tek Kızıl atlılar kalmıştı.

      bağımsızlıktan,
      özgürlükten,
      kurtuluştan vazgeçmeyen.

      Bir tek kızıl atlılar kalmıştı sağcılık rüzgarlarından etkilenmeyen, umudun bayrağını hep yükseklerde dalgalandıran.

      Bir tek kızıl atlılar kalmıştı
      halk için,
      vatan için,
      onur,
      namus için
      başeğmeyen,
      emperyalistler karşısında elde kılıç,
      yürekte öfke şaha kalkan.
      Bir tek kızıl atlılar kalmıştı
      dünya halklarının acılarına sırtlarını dönmeyen,
      halklara inen tokatta düşmanın önüne dikilip hesap soran.

      Oysa emperyalistler, tüm dünyayı karanlığıyla boğup teslim almak istiyordu halkları. Ama biliyordu ki, kızıl atlılar teslim alınmadan halk da teslim alınamazdı.

      Bunun için ağır silahları ve keskin nişancılarıyla,
      bunun için işkenceleriyle,
      bunun için hapishaneleriyle,
      ideolojik ve fiziki saldırılarıyla yok etmek istediler onları.
      Yok edilmeden onlar,
      gün yüzü yoktu kendilerine.
      Saldırdılar.
      Düşman saldırdıkça, onların öfkeleri daha fazla bileniyordu.
      "Teslim olun" diyordu düşman.
      Kızıl atlıların cevabı
      Mahirlerden bu yana hiç değişmemişti.
      Cevap yine;
      "Biz gene devam ediyoruz
      dağıta püskürte zincirleri,
      süre kabarta toprağı,
      çöze aça sorunları,
      kavgaya gire çıka
      devam ediyoruz yaşamaya
      ve SAVAŞMAYA" oldu.

      Savaşıyordu kızıl atlılar.
      Aylardır ülkemizdeki emperyalist kuruluşlara, NATO ve CIA ajanlarına, halk düşmanlarına ardı arkası kesilmeyen eylemler yapıyorlardı. Irak halkına atılan her bombanın hesabını soruyorlardı. Emperyalistler ülkemizde dolaşamaz hale geldiler. ABD ve diğer emperyalistler ajanlarını geri çekmek zorunda kaldı. Dünya halklarının katili Bush, ülkemizi ziyarete gelecekti. Efendilerinin ülkemizde rahatça dolaşamayacağını düşünen uşaklar ise korku içindeydiler. Efendilerinin güvenliği alınmalıydı.

      Bunun için;
      İstanbul Dikilitaş, Balmumcu, Levent, Nişantaşı ve Ankara'daki evleri
      kuşattılar.
      Üslerde; Niyazi Aydın, Ömer Coşkunırmak, Yücel Şimşek, İbrahim İlçi, İbrahim Erdoğan, Nazmi Türkcan, Bilal Karakaya, Hasan Eliuygun, Zeynep Eda Berk, Cavit Özkaya, Fintöz Dikme ve Buluthan Kangalgil vardı. Kimi çok gençti, ama coşkulu ve kararlıydı, kimi de mücadeleye uzun yıllarını vermişti ve tecrübeli devrimcilerdi.
      Onlar bilgin ve cesurdular.
      Onlar Atılım yıllarının yılmaz neferleriydiler....
      Onlar kuşatıldıkları bu üslerde
      sosyalizmi,
      bağımsızlığı
      savunmanın,
      teslim olmamanın, halka bağlılığın onurunu taşıyorlardı.
      Düşmanın "teslim olun" çağrılarına,
      sloganları, marşları ve kurşunlarıyla cevap veriyorlardı.
      "Tam Bağımsız Türkiye",
      "Yaşasın Sosyalizm" diye haykırıyor,
      kahramanca çatışıyorlardı.
      Yüreklerinin pimini çekip savurdular karanlığın ortasına

      "Biz ki en sağır kulaklara
      Sevdalar fısıldardık
      Sabah serinliği taşırdı
      ezgilerimiz
      Kan uyku infazlar için
      kapılar çalındığında
      Burçlarımızda beyaz kefenleri
      kana bulayıp
      Kollarına saldık rüzgarın

      Ölüm çaresiz kalıp
      çığlıklar attı arkamızda"

      ...
      Yaralıydı, tutsaktı vatan
      kendi gölüne sürgün ak bir kuğu gibi
      Çünkü gün işgal altındaydı

      Ve biz 'pimi çekilmiş yürekle'
      dalmıştık ortasına karanlığın

      Dilimizde kurtuluş türküleri
      Mataramızda ab-ı hayat
      Ve düşerken
      Özgürlük renginde bir gülüş vardı yanağımızda"

      Dillerinde kurtuluş türküleri,
      mataralarında ab-ı hayat,
      gidiyorlar kızıl atlılar toprağı savurup güneşe
      "Yok ettik", "bitirdik" diye çığlıklar atıyordu düşman.
      Öldürmüşlerdi ama yenememişlerdi kızıl atlıları.
      Yenilmek çoğalmamaktı
      Yenilmek durmasıydı kavganın.
      Yenilmek inancın, onurun teslim olmasıydı.
      Oysa onların ardlarından yeni kızıl atlılar geliyordu. Ve kavganın çırağı, ustası olmak için "beni de alın" diyorlardı. Kavga yeni kızıl atlılarla sürüyor, çoğalıyordu.

      Kahraman, Sadık ve Selçuk...
      Üç kızıl atlıydı
      Onlar
      Dolu dizgin koşmuşlardı kavgadan kavgaya
      Doludizgin sevmişlerdi halklarını, vatanlarını...
      Savaşçıydı aynı zamanda
      şairdi onlar...
      Öyle masa başında,
      yaşamın bağrından uzakta,
      ağaçların altında,
      denizin kıyısında değildi onların şiiri.
      Çölün ortasındaki bir tomurcukta,
      aç, körpe çocukların hüzünlü bakışlarında,
      evlatlarını yitiren anaların haykırışında,
      tutsakların voltasında,
      halklara zulmedenlere karşı duyulan öfkedeydi
      onların şiirleri.
      Yani onlar, kavganın şairleriyd.

      Kavgada olmayanlar, halkın acısını, yaşadıklarını yüreklerinde hissetmeyenler, vatanını sevmeyenler ne kavganın şairi olabilirlerdi ne de okyanusta bir damla...

      Kavgada olmak, kavganın çırağı olmak istiyordu Kahraman. Bu nedenle Kızıl atlarıyla güneşe gidenlere "Alın beni" diye sesleniyordu.

      "Ey ateşin çocukları
      beni de alın atlarınıza,
      Çeliğine volkan vurmuş kılıçtır nefretim
      dur durak bilmez gayri
      bilesiniz.
      Ben de susadım nehirlerinize,
      alın beni de.
      Alın beni de
      kupkuru ayaz gecelerin canhıraş çığlıkları
      damla damla akıyor yüreğime
      Alın beni de
      Ben de yağız delikanlıların
      o en bilgin, o en cesur yüreklerin çırağı olmak isterim.
      Alın beni!..
      Duyun beni!

      Kızıl atlılar onu da almışlardı aralarına. Artık kavgada çıraktı, Kahraman. Kavgaya hasret elleri şimdi kızıl atının yelelerindeydi. Nerede yürekleri baskıyla, işkenceyle, açlıkla, yoksullukla yanmış, kavrulmuş insanlar var, nerede üzerine bombalar yağdırılmış halk var, koştu atını onların yanına. Nerede kalleşlik, zulüm, ihanet var, karşısında kahramanca durdurdu kızıl atını.
      Milyonların öfkesi, asi gücü silahıydı Kahraman'ın. İşte bu silahı daha sıkı kavradıkça, kavgada ustalaşıyordu.

      Ustalık; halkı sevmek ister.
      Ustalık; halkın acılarını, sevinçlerini paylaşmak, hissetmek ister.
      Ustalık; halkın kurtuluşu için öne atılmak kahramanca çatışmak ister.
      Ustalık; vatanın bağımsızlığı için ölümü göze almak ister.
      Ustaydı Kahraman.
      Halkı için, vatanı için katlanamayacağı, göze alamayacağı hiçbir şey yoktu. Ona zorluklar karşısında dayanma gücü veren işte bu sevgiydi.

      "Bir tomurcuktum
      kocaman bir gölde
      Ne bir damla su yüzü
      ne de rahat gördüm.
      Fırtına çıktı dayandım.
      Günlerce, aylarca yıllarca
      yalnız kaldım.
      İnatçıydım.
      dayandım.
      sonrası mı...
      Sonrasını biliyorsunuz.
      Güzeldim
      güzeli temsil ediyordum.
      Gerçektim
      koskoca çölde
      bir başıma duruyordum.
      İnatçıydım
      dayandım
      ve şimdi siz varsınız yanıbaşımda... " diyordu Kahraman.

      Oysa kimileri;
      "Bu halk adam olmaz"
      "Şu parinin, bu partinin tabanı olmuş, bunlardan iş çıkmaz" ...
      Diye küçümseyerek mücadele kaçkınlığının teorisini yaparken, o inanıyor, güveniyordu halka. Ancak kendini halkın bağrında hisseden halka inanabilirdi. O da kendini, halkın dalında bir çiçek, bir meyve olarak görüyordu.

      Susamıştı halkın yüreği, sevdaya, özgürlüğe, kurtuluşa. Hele ki, halklara "barış, demokrasi" adına bombalar yağdıran, gittiği her yere baskı, zulüm götüren, bağımsızlık adına hiçbir şey bırakmayan halkların baş düşmanı emperyalistler, ülkemize elini kolunu sallayarak geldikçe halkımızın yüreği daha bir kavruluyordu.

      Emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşında dökülen kanlar daha kurumamıştı. Ve emperyalistler bağımsızlığımızı ilmek ilmek elimizden aldıkça bu kan hiç kurumayacaktı. Döktükleri bu kanların üzerine basarak, ülkemize geliyorlardı emperyalistler. Uşaklar ise kanların üzerine kırmızı halılar sererek karşılıyorlardı efendilerini.

      Halkların yüreği kavruluyor, kavruluyordu.
      Su verilmeliydi bu yüreklere.
      Kan, kanla yıkanmalıydı.
      Otuz yıldır bu topraklarda bağımsızlık, kurtuluş için savaşan kimdi?
      Kimdi, anti-emperyalist geleneği büyüten?
      Kimdi emperyalistlerin korkulu rüyası?
      KIZIL ATLILARDI....
      Kızıl atlılar ordusundan, dörtnala vurmuş bir atlı geliyordu. Yeleleri alev alevdi atın. Kahraman'dı gelen. Halkın kavrulan yüreğine su vermek için geliyordu... Emperyalistlere öfkesini haykırmak, "bu ülkede kızıl atlılar var oldukça vatanımızın bir santimlik toprağına dahi adımınızı atamazsınız" diyebilmek için koşuyordu.

      Yağız delikanlıydı Kahraman.
      Cesur, bilgin, şair ve ustasıydı kavganın.
      Dörtnala vururken atını emperyalistlerin üzerine bağırıyordu Kahraman, kahramanca;

      "Vur
      Vuralım ki
      O mel'un yılan tabandan
      sıyrılan darbelerin
      hiddetiyle
      Yıkılsın"

      Yıkılsın diye o mel'un yılan, İzmir'de emperyalist bir hedefe koydu bombasını Kahraman. Ancak koyduğu bombanın yeri konusunda kafasında kuşkular vardı. Geri çekiliyordu. Ama bombanın yeri içine sinmemişti. Patlamasına saniyeler vardı. Ölümü göze alarak geri döndü. Bombayı iyi bir yere yerleştirmek isterken ellerinde patladı bomba.

      Gidiyor Kahraman.
      Gidiyor Kızıl atlarıyla toprağı savurup güneşe.
      Gökyüzünün kanlı şafağından nesline şunları söylüyor:

      "Neslim
      şimdi ben şerefimle ölmenin doruğundayım.
      Neslim;
      unutmadan geçmişi
      unutmayın sözlerimi.
      Ve bekliyorum, seyrederken
      gökyüzünün
      kanlı Şafağını,
      Bekliyorum sizi... "

      Sadık kaldırıyor başını kanlı şafağa ve;
      "Kan kokuyor şafaklar
      Yolunuzun üstünde kıyımlar
      Ufukta
      güneşin türküsü,
      Gökkuşağı
      Yüreğimiz ellerimizde
      Gözlerimizde açlık
      savaş
      Gözlerimizde özgürlük" diyor,

      "bekletmeyeceğiz seni" diye içinden geçiriyor, söz veriyordu;

      "Eski bir töredir bizde
      Söz verildikten
      karar alındıktan gayrı
      sözünden dönen
      namerttir, hayındır
      Olursa böylesi
      Yüzüne tükürülemeye haktır"

      Bu söz Kahraman'aydı;
      Kahraman'ın yolundan gitmek, kavganın çırağı ve ustası olmak, onu bekletmemek sözüydü Sadık'ın.
      Bu söz halkaydı;
      Kahraman gibi, halkın kurtuluşu için savaşacaklarının sözüydü. Bu söz emperyalistlere ve işbirlikçilereydi;
      Kahraman gibi bağımsızlık, özgürlük için karşılarında savaşacaklarının sözüydü.
      Sözüne sadık kalacaktı.

      Çoluğu çocuğu, eşi vardı Selçuk'un. Onlara rağmen "bu düzende yaşamak istemiyorum, halkım için yaşamak istiyorum. Nice insanlar, savaşırken, şehit olurken ben böyle yaşayamam" diyordu.
      Kimileri, "işim, eşim, sevgilim, çocuğum" derken, "geçti bizden'' derken, o yaşına başına aldırış etmeksizin "kavgam, onurum, namusum, halkım" diyordu ve O da, Sadık gibi söz veriyordu. Kavgadan geri dönmek yoktu...

      Halk için girdikleri bu kavgadan geri dönmek namertlikti, hayınlıktı halka. Bu nedenle hiç diz kırmadılar zulmün önünde, kardeş sofralarından başka. Diz çökerek yaşamaktansa, onurluca ölünmeliydi.
      Hele ki Karadenizli'dir Sadık.
      Hiç diz çökmek yakışır mı Ona? Laz damarına basıldı mı, görmeye durun onun inadını. İş halkın çıkarına, yararına gelince içindeki en hırçın sular durulur, ırmak olur akar yüreklere. "Senin için" diyordu şiirinde Sadık.

      "Ama
      biz bugün
      yanlızca
      kardeş sofralarında
      diz kırıyorsak
      senin içindir
      Sabahın altısında
      boya sandığıyla
      yola koyulan çocuk
      Senin içindir
      Soğuk makineye terini akıtan
      işçi
      Senin içindir toprağını
      alınteriyle sulayan
      köylü.
      Senin içindir
      alacakaranlıkta
      kendine yabancılaştırılmış
      insanlık senin içindir
      özgürlüğe susamış
      halk.

      Onların sevdası, yüreği, kavgası yalnızca kendi halkları için değil, emperyalizmin zulmü, baskısı altındaki tüm dünya halkları içindi. Yugoslovya halkları başta ABD'li emperyalistler olmak üzere Avrupalı emperyalistlerin bombaları altında can veriyordu. Emperyalistlere Kızıl atlılar var olduğu sürece halklara o kadar kolay saldıramayacağı, saldırdığında cevapsız bırakılmayacağı gösterilmeliydi. İkisi de Yugoslavya halkları için ABD Başkonsolosluğuna eylem yapacaklarını öğrendiğinde çok sevinmişti. Sadık'ın yüreği tıpkı Karadeniz dalgaları gibi asi, hırçın ve coştukça coşuyordu.

      Dünyanın neresinde olursa olsun, halklara yapılan saldırıları, haksızlıkları yüreğinde hissetmek, onlar için eylem yapmak, ölmek gerçekten de onurlu, asil bir görevdi.
      Şimdi bu görev için hazırlanıyorlardı. Silahlar kuşanmalı, bıçaklar bilenmeliydi.

      "Sürmenelim
      Sür
      iyi bileyle bıçağını
      Keskin olsun iki taraflı
      Çokça yap
      Çünkü
      üredi, türedi it dölleri
      İyi bileyle bıçağını Sürmenelim
      iyi bileyle
      Kursaklarında aşımız var
      Deşeceğiz
      Namert elleri var
      keseceğiz"

      Hazırlardı. Artık eylem zamanıydı.
      Bekliyor Kahraman, gökyüzünün kanlı şafağından onları
      bekliyor kızıl atlılar
      bekliyor, toprağı savurup güneşe gitmek için.
      "Şimşek sonrası beklenen
      yağmurun bereketiyle
      Bekletmedi dostlarını
      Bekletmedi düşmanlarını
      Ateşten adalet dağıtmak için üzerlerine..."

      Tepebaşı'nda, ABD Başkonsolosluğunun karşı caddesindeki bir inşaata girdiler. Ancak eylemi gerçekleştiremeden polisle çatışmaya girdiler.
      Kanlı şafak aydınlanıyor;
      "Pırıl pırıl
      bir güneş
      inadına
      bembeyaz bulutlar
      ve
      arı, duru insanlar ve ölüm
      tatlı bir düş gibi"
      Bekletmiyorlar artık Kahraman'ı.
      Toprağı savurup gidiyorlar ateşin çocukları.
      Gidiyorlar Kızıl atlılar....
      Kızıl atlarıyla güneşe gidenler
      halk için,
      bağımsızlık için
      atlarınıza
      alın bizi de...



      |
      |
      _____________________________
      "Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak!...” ...




    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      01 Temmuz 2005 22:53:18
      soyun dedi düşman inaçlarından
      dört kızıl ok fırladı yayından
      17 ekim depremini yaratan
      o güçlü fırtınayı yaratan
      krallar imparatorlar beyler diktatörler yıkanız

      hey hep bir ağızdan türkü söyleyen
      karaburun’da çarpışan bedrettin yiğitleriyiz

      biz nerede doğum sancısı
      atlarımızı oraya sürdük
      kızgın ve kızıl kor atlarımızla
      hep dalgalı anaforlara daldık

      çok yendik çok yenildik
      topların tankların -ki ustasıyız-
      uçlarında sallanan bizlerdik

      hey stalingrad’da şaha kalktık
      filistin’lerde direndik kızıldere’de direndik

      düşüncelerimizi tarihimizin
      örs ve çekici arasında dövüp
      kavganın suyunda çelikleştirdik

      ip de geçirsen boyunlarımıza
      ya da bir kurşun alınlarımıza
      asla soyunmayız inancımızdan

      hey and dağları sierra’lar
      che’nin gül bahçeleriyiz
      |
      |
      _____________________________
      i hate your falsehood and lies, i see your dreams drowning in world anarchy




    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      01 Temmuz 2005 23:08:00
      biliyorum bazıları beni banlayacak ama, banlanırsam bu uğurda olsun.


      Ege denizi kararınca
      Dağlar uykuya dalar
      Yine ıssız ovalarda
      İsyan ateşi yanar
      Varlığımız feda olsun
      Bu uğurda savaşa
      Yemin ettik biz emekçiler
      Sosyalizmi kurmaya
      (Yemin ettik biz emekçiler sosyalizmi kurmaya)
      Kızıl yıldız parlayacak
      Emekçinin alnında
      Orak çekiç patlayacak
      Faşistlerin beyninde
      |
      |
      _____________________________
      i hate your falsehood and lies, i see your dreams drowning in world anarchy
    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      01 Temmuz 2005 23:17:24
      Gözleri görmeyenler
      kör diyor bize,
      ama gösterdin sen
      nasıl göreceğimizi
      renklerini geleceğin.

      Kulakları duymayanlar
      sağır diyor bize,
      ama gösterdin sen
      nasıl duyacağımızı her yerde
      insan yüreğinin
      uysal sesini.

      Korkaklar korkak diyor bize,
      ama seninle birlikte çıkıyoruz
      karşısına karanlığın,
      yüzünü değiştiriyoruz seninle.
      Katiller katil diyor bize,
      umudu seninle yeşertiyoruz,
      son veriyoruz suçlara,
      orospuluğa,
      açlığa.
      Göz veriyoruz,
      ses
      kulak
      ve can veriyoruz
      insan yüreğine.
      İnsanlık düşmanı diyor bize ırkçılar,
      kinin mezarını kazıyoruz seninle
      sevgiler kentinde şimdi.

      Neler demiyorlar ki bize.

      Ama bütün bunları diyenler
      unutuyorlar
      öyle aptallar ki,
      yarın
      torunları,
      içleri pırıl pırıl,
      sevda türküleri yakacaklar
      adının yaldızlı harflerine.


      Otto René CASTILLO
      |
      |
      _____________________________
      i hate your falsehood and lies, i see your dreams drowning in world anarchy




Reklamlar
sohbet
Ankara Web Tasarım
üniversite
haberler
SEO
son dakika
Bu sayfanın
Mobil sürümü
Tablet sürümü
Mini Sürümü

BR4
0,203
1.2.165

Reklamlar
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.