|
Trilyonlarca yıl önce, tam şu an bastığın toprakların üzerinde birileri muhtemelen gökyüzüne bakıp ölümsüzlüğü düşlüyordu. Şehirler kurdular, diller icat ettiler, ışıkla veri taşıdılar ve evrenin sırrını çözdüklerini sandılar. Sonra bir sabah, evren derin bir nefes aldı. Okyanuslar yer değiştirdi, gökyüzü ateşten bir çarşafa dönüştü ve tüm o görkemli medeniyetten geriye tek bir harf bile kalmadı. Zaman, düz bir çizgi değildir; kendi kuyruğunu yiyen bir yılandır. Ve bizler, bu yılanın karnındaki sindirilmeyi bekleyen son kurbanlarız. Masa lambasının cılız ışığı, önümdeki boş kâğıdı sanki bir sorgu odasındaymışım gibi aydınlatıyordu. Dışarıda 21. yüzyılın son demleri yaşanıyordu; şehrin uğultusu, gökyüzünü boğan neon ışıkları ve hiç durmayan bir veri akışı... Herkes bir yerlere bir şeyler yetiştiriyordu. Akıllı saatler nabızları ölçüyor, telefonlar bir sonraki arzuyu fısıldıyordu. Kalemi elime aldım. Parmaklarımın titremesini durduramıyordum. Zihnimde tek bir soru yankılanıyordu. Öyle bir soru ki, cevabı verildiği an tüm bu binaların yerle bir olacağını biliyordum. Kâğıdın tam ortasına büyük harflerle yazdım: NEREDEYİZ? Soru orada, beyazlığın ortasında kara bir delik gibi duruyordu. Pencereye yürüdüm. Karşıdaki dev binanın cephesinde devasa bir reklam panosu dönüyordu: "Daha fazlasına ulaşın. Sınırları aşın." Sınırlar çoktan aşıldı, diye mırıldandım kendi kendime. O gece uykuya daldığımda, rüya yine geldi. Bu bir hayal ürünü değildi; bu, trilyonlarca yılın tortusuydu. Rüyamda gökyüzü bakır rengine dönüyordu. Öyle bir sıcaklık vardı ki, nefes almak ciğerlerime erimiş kurşun doldurmak gibiydi. İnsanlar kaçmıyordu bile; çünkü kaçacak bir 'yer' kalmamıştı. Yer çekimi sanki bir anlığına pes etmiş, devasa gökdelenler birer toz bulutu gibi yukarı doğru süzülmeye başlamıştı. Tam o sırada bir ses duydum. Toprağın en derininden gelen, devasa bir kırılma sesi. Kan ter içinde uyandım. Gözlerim hemen masadaki saate kaydı: 03:14. Odayı buz gibi bir sessizlik kaplamıştı. Beş saniye. Sadece beş saniye sonra, binanın temellerinden o tanıdık inilti yükseldi. Avize sallanmaya, mutfaktaki bardaklar birer birer yere düşmeye başladı. Deprem değildi bu. Dünya, üzerindeki bu gürültülü asalağı atmak için ilk hazırlık sarsıntısını yapıyordu. Güneş, tozlu ufkun üzerinden sanki bir suçluymuş gibi çekinerek yükseldi. Geceki sarsıntı, şehrin üzerine gri bir kül bulutu serpmişti ama hayat durmamıştı. Duramazdı. Şehir, devasa bir makineydi ve her bir insan, bu makinenin sürtünmeden aşınan, aşındıkça değiştirilen birer dişlisiydi. Sokağa çıktım. Herkesin gözü, avuçlarının içindeki o küçük, parlak ekranlardaydı. Sarsıntının kaç saniye sürdüğünü, hangi binanın çatladığını, borsanın bu yıkımdan nasıl etkilendiğini okuyorlardı. Kimse toprağa bakmıyordu. Kimse gökyüzünün o alışılmadık, kirli sarı rengini fark etmiyordu. Metronun derinliklerine indim. İnsan selinin içinde sürüklenirken, omuz omuza çarptığım her bedende aynı şeyi hissettim: Korkunç bir acele. Bir yere yetişmeliydiler. Bir şeyler satmalı, bir şeyler almalı, bir sonraki taksidi ödemeliydiler. "Durun!" dedim, sesim raylardan gelen metalik gürültünün altında ezildi. Kimse duymadı. Bir kez daha, bu sefer tüm ciğerlerimdeki havayı boşaltırcasına bağırdım: "Durun! Eğer bir adım daha atarsanız, bastığınız zemin sonsuza dek çökecek!" Birkaç kişi duraksadı. Başlarını o dijital prangalarından kaldırıp bana baktılar. Gözlerinde öfke vardı, çünkü onları en kutsal ayinlerinden, yani "ilerlemekten" alıkoymuştum. "Deli mi bu?" dedi şık takımlı bir adam, elindeki kahvesini sıkıca kavrayarak. "İşimize geç kalıyoruz, çekil yolumuzdan!" İşiniz, dedim ona doğru yürüyerek. İşiniz, bu dünyanın mezarını kazmak. Her bastığınız tuş, her tükettiğiniz kaynak o büyük saati hızlandırıyor. Rüyalarınızda görmüyor musunuz? Her gece aynı ateşin içinde yanmıyor musunuz? Bu kaçıncı kez, anlamıyor musunuz? Adamın yüzündeki o kendinden emin ifade bir anlığına sarsıldı. Göz bebeklerinde, derinlere gömdüğü o kadim korkunun sızdığını gördüm. O da hatırlıyordu. O da rüyalarında o bakır gökyüzünü görüyordu ama bunu kendine itiraf etmek, sahip olduğu her şeyi kaybetmek demekti. "Güvenlik!" diye bağırdı adam, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Burada biri sistemi sabote ediyor!" Hemen üzerime çullandılar. Modern dünyanın gardiyanları, durmayı teklif eden herkesi "bozuk bir parça" olarak görüyordu. Yere yatırıldığımda, yüzüm soğuk betona yapıştı. Betonun içindeki o titreşimi hissettim. Dünya, derinlerden gelen bir sesle inliyordu. Bir sonraki sarsıntı daha büyük olacaktı. Beni sürükleyerek dışarı attıklarında, dev reklam panosunda yeni bir duyuru parlıyordu: 'Yıkılan her duvar, daha modern bir geleceğin temelidir. İnşa etmeye devam edin.' Gülümsedim. Ağzımdaki kanın tadı, trilyonlarca yıl önceki bir savaştan kalma gibi tanıdıktı. Biz inşa etmiyorduk; biz, üzerine devrilecek olan o devasa enkazın yüksekliğini artırıyorduk. Eğer onları durduramazsam, evren bizi durduracaktı. Ve bu sefer, hiçbirimiz uyandığımızda bu dünyayı yerinde bulamayacaktık. Şehrin en eski, en unutulmuş mahallelerinden birine doğru yürümeye başladım. Modernliğin henüz ulaşamadığı ya da çoktan terk ettiği o köhne sokaklara... Orada, eski bir kütüphanenin ya da belki de bir ibadethanenin kalıntıları arasında, rüyamda gördüğüm o kapıyı buldum. Hiçbir tabelası olmayan, paslı ama vakur bir demir kapı. Aşağı doğru inen merdivenler, sanki yerin merkezine değil de zamanın başlangıcına gidiyordu. Aşağı indikçe şehrin o bitmek bilmeyen uğultusu azaldı. Sonra, bir noktada tamamen kesildi. Girdiğim yer, beklediğim gibi karanlık bir mahzen değildi. Tavandan sızan cılız, doğal ışık hüzmeleri, betonun içinden fışkırmış devasa ağaç köklerini aydınlatıyordu. Burası, teknolojinin öldüğü ve doğanın, insan eliyle yapılmış bu mezarı sessizce geri aldığı bir mabetti. Ama beni asıl sarsan şey görsel değil, o yoğun sessizlikti. Öyle bir sessizlik ki, kendi kanımın damarlarımdaki akışını duyabiliyordum. İçeride onlarca insan vardı. Kimisi toprağa bağdaş kurmuş oturuyor, kimisi bir ağacın gövdesine alnını yaslamış, bir şeyi dinliyordu. Ortada ne bir ekran vardı, ne bir kablo, ne de yapay bir ışık. Burası, evrenin o büyük silgisinden kaçmak isteyenlerin sığındığı bir Sessizlik Arşiviydi. Yaşlı bir kadın, elinde tuttuğu toprak dolu bir kâseyi yanındaki masaya bıraktı. Bana bakmadı ama geldiğimi biliyordu. "Sen de gördün, değil mi?" dedi. Sesi, rüzgârın yapraklar arasından süzülüşü kadar yumuşaktı. "Gökyüzünün bakır rengini, toprağın o son, derin nefesini..." Gördüm, dedim, sesim bu kutsal sessizliği bir bıçak gibi kestiği için kendimi suçlu hissederek. "Ama yukarıdakiler görmüyor. Hâlâ kazıyorlar, hâlâ yakıyorlar. Durmalarını söyledim ama beni susturdular." Kadın hafifçe gülümsedi. "Susturamazlar. Çünkü sessizlik, onların anlayamayacağı tek dildir. Onlar gürültüyle var oluyorlar ve gürültüyle yok olacaklar. Evren, üzerine çok fazla yük bindirilmiş bir makine gibi ısındığında, sadece o sıcaklığı yayanları siler. Biz burada, ısımızı düşürüyoruz. Duruyoruz. Bekliyoruz. Kaynakları tüketmeyi bıraktığında dünya seni fark etmez. Bir ağaç gibi, bir taş gibi sessizleştiğinde sıfırlanma seni ıskalayabilir." Ancak yukarıdaki hırsın gürültüsü beklediğimizden daha büyüktü. Sessizlik, beklediğimiz kurtuluşu getirmedi. Yer altındaki o huzurlu vaha, yukarıdaki hırsın gürültüsüyle sarsılmaya başladı. "Durun!" diye fısıldamıştık dünyaya, ama sesimiz devasa makinelerin, veri merkezlerinin ve gökyüzüne fırlatılan roketlerin uğultusunda boğulup gitti. Kapitalizm, kendi sonunu bile bir pazarlama stratejisine dönüştürmüştü; insanlar yok oluşu canlı yayınlarda izliyor, son saniyelerini bile ekranların o sahte ışığına hapsediyorlardı. Bir sabah, rüyamda gördüğüm o bakır rengi gökyüzü gerçeğe dönüştü. Ufukta ilk ışık belirdiğinde bunun güneş olmadığını hepimiz biliyorduk. Gökyüzü yırtıldı. Evrenin o devasa silgisi, bir kez daha sahneye çıktı. Atmosfer yanarken, binalar toz olup rüzgâra karışırken yanımda duran yaşlı kadına baktım. Gözlerinde sadece derin bir hüzün vardı. "Yine başaramadık," dedi fısıltıyla. "Yine çok fazla ses çıkardık." Saniyeler içinde teknoloji eridi. Uydular yandı, hafızalar silindi, internet denilen o devasa yalan sönüp gitti. İnsanlığın trilyonlarca yılda biriktirdiği tüm o kibirli bilgi, bir saniyede toz oldu. Dağlar yer değiştirdi, okyanuslar kıtaları yuttu. Dünya, üzerine yapışan bu gürültülü asalağı temizlemek için bir kez daha kendini sıfırladı. Karanlık çöktüğünde ne bir ses ne de bir ışık kalmıştı. Cebimdeki kâğıda son kez baktım. "Neredeyiz?" sorusunun altına, kalemimle değil kanımla bir çizgi çektim: Aynı uçurumun dibindeyiz. Milyarlarca yıl sonra, yeni bir güneşin altında, taze bir toprağın üzerinde bir canlı belirdi. Elini yere koydu, toprağın serinliğini hissetti. Henüz kelimeleri yoktu, henüz parayı veya teknolojiyi bilmiyordu. Ama içinde, ruhunun en derin kuytusunda bir sızı hissetti. Bir şeyi unutmuş gibiydi. Çok önemli bir şeyi... Yerde, taşlaşmış bir kaya parçasının üzerinde, zamana direnmiş garip bir oyuk gördü. Anlamını bilmediği o eski dildeki soru, bir sonraki kurbanını bekliyordu: NEREDEYİZ? < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı > |
|
_____________________________
|




Yeni Kayıt

Konudaki Resimler






