Şimdi Ara

İnsan özünde iyi midir?

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
20
Cevap
1
Favori
763
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri
  • Son Yorum 2 ay
  • Cevaplayan Üyeler 16
  • Konu Sahibinin Yazdıkları 1
  • Ortalama Mesaj Aralığı 22 gün 4 saat 13 dakika
  • Favoriye Eklediklerim 1
  • Konuya En Çok Yazanlar
  • Nat Alianovna (3 mesaj) Schwartzenius (2 mesaj) Yotundaşi (2 mesaj) Return to Monke (1 mesaj) avcılarınavcısı (1 mesaj)
  • Konuya Yazanların Platform Dağılımı
  • Masaüstü (9 mesaj) Mobil (8 mesaj) (1 mesaj) (2 mesaj)
  • @
1 oy
Öne Çıkar
Giriş
Mesaj
  • Doğrusu ben iyi olmadığını düşünüyorum sonuçta insanlar var olduklarından beri sürekli doğaya ve kendilerine zarar vermektedir. Ayrıca birbirlerine karşı sürekli bir üstünlük kurma çabasında. Dolayısıyla insanların özünün iyi olmadığını düşünüyorum.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi yukaridakineselamlar -- 17 Ekim 2021; 1:35:30 >
    < Bu ileti Android uygulamasından atıldı >



  • Pesimist (karamsar) görüşler insanı özünde kötü, optimist (iyimser) görüşler iyi bulur. İnsan doğası fevkalade kompleks, insan davranışları hem iyi hem kötü sonuca çıkabildiği ve insanlar sayısız tipte olduğu için bence net bir cevabı yok. İlkellik, bilgisizlik, bencillik ve düşüncesizlik çerçevesinde insanın kötülüğü ağır basıyor denebilse bile insanların çoğu bilinçli kötülük yapmaz aksine genellikle iyilik için çalışır bu iyilik yalnızca kendi iyiliği olsa bile. Ama bunun bile istisnaları var. Parantez içerisinde mazoşistlerden, bilişsel çelişki içerisindeki bilinçli self destruktiflerden söz edilebilir, ki self destruktif demişken çevresel sürdürebilirlik sorunları ve gelecek kuşakların sıhhati söz konusu olunca insanların çok ciddi bir kısmı egoistik bir nihilizm ve bağlamdan kopukluk içerisinde. Benim en büyük hayalim insanlara tabiatın çıplak gerçekliğini gösterebilmekti. Tabiatın hem geçici efendisi hem de açıkça köleleri ve çocuklarıyız. Ama bunu kimse açık seçik göremiyor. Gülünç bir şekilde "tabiatı korumaya çalışıyoruz". Kimi kimden koruyoruz? Zaten koca kainatı kontrol etmek kimin haddine? Asıl biz tabiattan korunmalı ve onu tanıyıp idare etmeyi öğrenmeliyiz. Aksi takdirde biz de yaşamımız boyunca tekmeleniriz. Çocuklarımız da tekmelenir. Hem de tabiatın gayrikişisel, her şeye uyum sağlayan, her şeye dönüşen ve her şeye yeten, her daim yenilenen ve yeniden ortaya çıkan haşmetli güçleri tarafından.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • insan özünde ne iyidir ne de kötü. her insanın bir kötü yanı vardır, kontrol edebilen iyi insandır edemeyen kötü insandır.

    her insanın içinde korkunç bir potansiyel yatıyor.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • buna benzer açılan çok konu var forumda. her insan, bir fıtrat üzerinedir. iyi mi olacak, kötü mü olacak artık aklınıza her şeyi getirebilirsiniz. o fıtrat üzerine, sapma olmaksızın bir yol çizer kendine. hemen akla kader geliyor. bana yalan söylediler, kaderden hiç bahsetmediler..  

  • Her insan bir evren gibi, herkese salt iyi ya da kötü demek biraz genelleme olur gibi.

  • İnsanı insan yapan durum toplumsal buluşumdur. Toplum yoksa insan için iyi ve kötü kavramları tam merkeziyetçi çalışır. Ancak toplumun varlığı, çıkarların huzuru yerine getirmesi durumunda iyi ve kötüyü belirler. Insan da sosyal bir varlık olarak varoluşunun toplumsal noktadaki çıkarı, toplumun çıkarı ile kesiştiği için temelde iyidir.  Kötülük durumu vicdani rahatsızlığı doğururken, iyilik için böyle bir şey söz konusu değildir. Bunun çevresel bir kazanım olduğu savına karşılık ancak Hay bin Yakzan gibi bir örneğe ihtiyacımız var ancak bu da toplumsallıktan uzak bir tutum olduğu için konu burada küçük bir paradoksa girebilir

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Baron Von Rokitansky nin solidarite alles liebens adlı konferansları var Viyana da vermiş olduğu. İngilizceye de çevrilip yayınlandıydı. bulabilirsen onu oku.

  • İnsan bence kendisini iyi ya da kötü yapandır. Elbet ki kişinin iyi ya da kötü olmasında toplum, dinler gibi faktörler de vardır ama yine de insan bu faktörlerin altında bile kendi ahlakını yaratıyordur. Galiba bizleri de insan yapan şeylerden biri bu ahlak anlayışlarımızın farklı olması.

    Tabii bir ama ekleyeceğim çünkü bence ne kadar insan kendi ahlakını tasarlasa da bence tıpkı bir başlangıç paketi gibi insanın içerisinde belli duygular ve seziler geliyor. Öfke, konfor hissi, hayatta kalma içgüdüsü, hedefe ulaşma dürtüsü gibi gibi...

    < Bu ileti Android uygulamasından atıldı >
  • İnsanın özündeki iyilik ve kötülük...


    Baskınlık durumunu belirleyen çok faktör vardır ve hangisinin ne zaman baskın olacağı kestirilemez.


    Amaçlar, beklentiler, sonuçlar, olumlu veya olumsuz düşünceler insanın davranışlarını şekillendirir ve anlık olarak ta değişimine neden olur.

  • Insan ozunde iyidir. Kotu olan cevresidir



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi _turbo_ -- 4 Haziran 2022; 21:47:21 >
    < Bu ileti iOS uygulamasından atıldı >
  • Doğaya ait hiç bir canlıda iyilik aranmaz. öz'den bahsedildiğinde medeniyet öncesi insan vahşi bir canlıdır. kazan-kazan ekseninde hareket eder yani iyilik yapsa bile bir karşılığı (uzun veya kısa vadeli) bekler ki bu da iyilik sayılmaz.


    ancak empati yeteneği çok geliştiğinden diğer hayvanlara nazaran, iyi, çıkarsa bu noktada çıkar.

  • Eskiden olsa tabula rasa yani boş levha derdim ama artık Freud'un fikirleri mantıklı gelmeye başladı.

  • İnsanın özü veya doğası diye bir şey yoktur. İnsanın özü veya doğası, tarihsel-toplumsal koşullar doğrultusunda şekillenen dinamik bir meseledir. İnsanın doğasının x veya y olduğunu söyleyen hiçbir metnin kıymet-i harbiyesi olamaz.

    Marx ve onun öncesinde Hegel, insan doğasının ne denli tarihsel olduğunu ortaya koymuştu. Bugün insanın bencil ve kötü olduğunu söyleyenlerin birçoğu, aslında insanın bencilleşmesine yol açan ve bugünün mevcut üretim ve toplumsal ilişkilerini oluşturan kapitalizmi gözden kaçırıyorlar. Binlerce yıl önce, yani pre-kapitalist üretim-toplumsal ilişkilerinde insanlar komünal bir şekilde örgütlenerek bugünün insanından daha fazla diğerkâm ve paylaşımcı bir yapıya sahipti.

    Kısacası, insanın doğasını belirleyen en önemli unsur tarihsel-toplumsla koşullardır. Kapitalizm sonrası bir dünyanın bugünün insanlarına nazaran daha farklı türden insanlar ortaya çıkaracağı bir gerçektir.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Schwartzenius -- 30 Ağustos 2022; 14:25:50 >
    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • Schwartzenius kullanıcısına yanıt

    Yalnız insanın bencilce ve kötücül davranış eğilimleri bir noktada genetik havuzunun mirası. Evet gelişkin zekamız sayesinde tercihen uymak zorunda olmasak da insanı bencilliğe iten davranışsal yatkınlıkları evrim (doğal seleksiyon) sürecinin armağan ettiği kalıtsal bir miras olarak alıyoruz ve çoğu insan sıklıkla bu bencil genetik talimatları işin içine zekanın girdiği akıllarını ve kendi özel bencil çıkarlarını da dahil ederek takip ediyor. Bunun da tabii tarihsel olay ve süreçlerle sürekli biçimde güncellenen ve değişen sosyal gerçekliğe köleciliğin, sınıfsal hiyerarşinin, kapitalizmin gelişimi gibi belirli yansımaları ve sonuçları bulunuyor.


    Yani kapitalist tarihsel sosyal kurgu düşündüğünüz gibi sadece değişen toplumsal tarihsel koşulların ürünü değil; aslında kendisinin gelişiminde rol oynayan tarihsel sosyal koşullarla da beraber bir noktada biraz katı bir tavırla reddettiğiniz bencil insan yaratılışıyla da sıkı sıkıya ilintili. Sistemsel kurgu - mesela kapitalizm diyelim - biçimlenme yönünü ve görünmez kabul görme ve kurumsallaşma ayaklarından birisini bencilliğe yatkın insan doğasından elde ediyor. Genlerin bencilce talimatlarını izlemeye eğilimli tabiatımız ve kendi bireysel varlığımızı - grup benciliği ve işbirliği formlarını da sağladığı çeşitli avantajlardan dolayı olaya dahil eder biçimde - önplana alan davranışsal yatkınlıklarımız özünde istifçi krallık, hami-tabi düzeni, feodalite, kapitalizm gibi bencilce menfaatlerin güdüldüğü bir kurguya sahip sosyal sistemlerin tarih içerisinde gelişimini sağlıyor. Böylesi bir sistemsel gelişimi teşvik ediyor. İşin bu kalıtsal boyutu ve siyasi ve ekonomik kurumların ve sistemin bununla derinden ilişkisi insan doğası yok diyerek görmezden gelinebilecek bir şey değil yani. Ne Hegel ne de Marx olaya böyle kalıtımdan veya aslında grup menfaatini / grup bencilliğini de salt bireysel bencillik düzlemlerinin genellikle ideal olmayan ve ideal işlemeyen bir kesişiminden çıkartan bir açıdan bakmadı. Misal günümüzün ilkel kabile toplumları hakkında yapılan çalışmalar genelde onların bencilce edim ve düzenlemeleri diğerkâmcı edimlere daha çok tercih ettiğini ortaya koymuşlardır ve tarih öncesi devirlerdeki muadillerini günümüzün bencil bireylere sahip kabilelerinden ayırt etmek için net bir sebep yok. İlkel komünal toplumların ilgili diğerkâm tasviri büyük ihtimalle yanlış ve belki de komünal tarzda uygulamalar bulunsa dahi abartıya kaçmış bir efsaneydi.


    Herhangi bir bencilce kurgudaki sosyal sistemin varlığını meşrulaştırmaya çalışmıyorum; doğallaştırma safsatası beyan da etmiyorum ancak insan tabiatı denen ve tarihsel toplumsal kültürel koşullar kadar belirli kalıtsal yatkınlıklara da göre tepki vermeye eğilimli bir fenomenin, eğilimsel, prensipte bencil sıfatını hak edecek insansal bir doğanın göz göre göre reddiyesini de doğru bulmuyorum. Entelektüel anlamda epey naif hatta yerine göre komünizmin tarihinde görebileceğimiz sonu insani felaket veya dramayla biten çok yanlış inançlara ve politikalara açılabileceği için tehlikeli bir tavır olarak addediyorum. İnsanların özünde iyilik için hareket ettiğini düşünsem de bu iyiliğin arka planında diğerkâmcı görünse dahi esnek (grup bencilliğini de işe katan birey tabanlı) bir bencillik dinamiğinin bulunduğunu düşünmemden ve insanların felsefi sorgulamalardan çok evrimsel avantajları itibarıyla dürtüsel bencil hareketi yeğlediğine inanmamdan ötürü insan doğası mevzusunda bu doğayı pessimist algılayan çizgiye daha bir yakınım ama insanda her zaman için çok büyük işler yapma ve tabiatın dikte ettiği koşulları takmayıp üstüne bu koşulları zekasıyla manipüle etme potansiyeli görüyorum.


    İnsan zekası ve insan yeteneği çok değer verdiğim, yüceltme eğilimli malum insan doğamız çerçevesinde bence yüceltilmeyi en çok hak eden unsurlar. Bu unsurlar yani zeka ve yetenek zaten başlı başına "insan" dediğimiz tabiatı ya da fenomeni meydana getirir. İnsanı - yani doğasını - tanımlayan çok önemli kavramlardandır. İnsanı bir balıktan, yosun veya haşerattan belirgin biçimde farklı kılar. Kültür ve teknoloji varlığına çevirir. Tabii bu da bir anda olmadı. Evrimsel ve tarihsel bir süreç sonucu vuku buldu.

    < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • Nat Alianovna kullanıcısına yanıt

    Elbette, söylediğiniz gibi insanın evrimsel süreçte inşa edilen bir karakteristiğe sahip olduğunu reddetmiyorum. Ancak bu karakteristiğin, tarihsel ve toplumsal koşulların kapı dışarı itilip tamamen statik bir şeymiş gibi lanse edilmesine karşı çıkıyorum. Bu nedenle de insan doğası veya özü gibi kavramların, tarihsel-toplumsal koşulları tam manasıyla hesaba katamayacağını iddia ediyorum. Kısacası burada tarihsel ve toplumsal koşulların rolünün en az evrimsel sürecin oynadığı rol kadar elzem olduğunu düşünmek gerektiği kanısındayım. İnsan varlığı gibi olumsal bir canlının, dış koşullar tarafından (tarihsel, siyasal vb.) etkilenebilir ve bu nedenle de daima dönüşebilir bir doğaya sahip olması reddedilmemesi gereken bir olgu diye düşünmekteyim. Bütün bir toplumsal tarihi, evrimsel ve kalıtsal süreçlerden yola çıkarak açıklayan tarih yorumunu tam da insanın olumsal ve dönüşebilir karakteriyle çelişik bir şey olarak görmek gerekiyor.


    Bu meselenin, insan doğası problemine ilişkin iddiama katkı sağlayacağını düşündüğüm psikanalitik bir boyutu da var örneğin. Buna göre özne, mutlak irade sahibi, tam anlamıyla rasyonel veya aksi olarak irrasyonel bir varlık olarak değerlendirilemez bir yapı arz etmektedir. Artık psikanalizle beraber, biz toplumsal meselelerde daima mutlak anlamda irade sahibi, dosdoğru bilen bir özneden söz edemez hale geliyoruz. Yani burada, insan doğasına ne biyolojik ne de zihinsel bir şeyin tam anlamıyla egemen olamayacağını görmeye başlıyoruz. Dolayısıyla bu noktadan itibaren bilinçdışının insanın eylemlerine ve toplumsal olaylara olan etkisinin azımsanamayacağı bir durum ortaya çıkmakta. Başka bir deyişle özne ve öteki arasındaki ilişkide hep bir kırılganlık, olumsallık, ipe sapa gelmezlik kendini göstermeye başlamakta; Hem Hegel'de hem de Lacan'da daima nüfuz edilemez, gerçekleştirilemez bir gedik ve çatlak vardır. Öznenin nesnel olarak nüfuz edilemez karakteri de bu çatlak veya gedikten başka bir şey değil. Bunları söylememin en önemli sebebi, insan doğasının işte bu türden ipe sapa gelmez bir yapı arz ediyor oluşu ve nesnel bir yorumunun zorluğunu vurgulamak istememden kaynaklanıyor. Bu imkansızlık gibi gözüken şey, belirsizlik ve kusurluluk aslında insana öznellik ve özgürlük bahşeden durumdurlar. Bu nedenle de diyebiliriz ki, özneyi özne yapan unsur kusurluluktan ileri gelmektedir. Bugün eğer toplumu ve tarihi inşa eden insanın, bunu nasıl başarabildiği sorusuna cevap aramak istersek, insanın evrimsel ve kalıtsal süreçlerinin değil, öznel yapısındaki bu unsurların devrede olduğunu söylemek daha yararlı bir argüman gibi duruyor bana kalırsa. Bu siyasette de önemli bir durumdur. Bizim nesnel dünyayla ilişkimiz kusursuz olsa ve her şeyi bilsek (insan doğası vb.), insan öznesini, toplumsal-tarihsel koşulları daima dönüştürebilme kudretine sahip bir varlık olarak düşünebilmemizin önünü tıkayacaktır. Dolayısıyla meselenin psikanalitik boyutunun vurguladığı gibi, insan doğasını analiz etmeye girişen nesnel bir çaba beyhude bir çaba olacaktır. Yani sizin de dediğiniz şekilde, evrimsel ve kalıtsal unsurlara öncelik verdiğimizde tarihin ve toplumsal koşulların yüzyıllardır geçirdiği inanılmaz dönüşümlerin anlaşılmasının pek mümkün olamayacağını iddia etmek istiyorum.


    Hegel'in de dediği gibi "Minerva'nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçmaya başlar." Yani insan doğası ancak ve ancak tarihsel bir arkaplanda analiz edilebilir. Başka bir deyişle Hegel'in bu sözü, olayları insan yapar ve ancak olaylar gercekleştikten sonra insanı ve tarihi analiz etmeye başlayabilirize çıkmaktadır. İnsan eylemlerini alacakaranlıktan önce öngöremememizin sebebi de budur. İnsanın analizi tarihsel arkaplanda yapılabilir. Yani olay gerceklestikten sonra. Olaydan once insan özüne ilişkin isabetli bir öngörü ortaya koyamamazın sebebi de yukarıda bahsettiklerimden ileri gelmektedir.




    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Schwartzenius -- 31 Ağustos 2022; 20:21:13 >




  • Schwartzenius kullanıcısına yanıt

    Temel varsayımlarınız gördüğüm kadarıyla bilinçdışı mefhumunu sahneye getiren psikanalitik methodun insan doğasına dair bir bilinmez(ci)liği (agnostisizmi) ve Kojin Karatani'nin kullandığı biçimde izonomiyi yani diğer bir deyişle egemenlik kur(a)mama vaziyetini ortaya koyduğu ve insanın kusurlu ancak kusurundan dolayı dinamik tarihsel özneselliğinde tarihsel toplumsal koşulları dönüştürebilme potansiyelinin bulunduğu. Çok enteresan iddialar hakkınızı teslim edeyim.


    Ancak belirli konseptlerden yola çıkarak insan doğasının operasyonalize edilebilir bir kavramlaştırmasını yapmak, insanlığı nesnel bir seçicilik veya indirgemenin gözlüklerinden faydalanarak incelemeye çalışmak insanlar arasında daha yaygın ve baskın bir takım örüntüler yakalamamıza ve bilimsel anlamda ayaklarımızın yere daha sağlam basmasında yardımcı olacaktır. Şüphesiz sizin yaptığınız biliçdışının belirsizliğinden türeyen agnostik bir insan tabiatı anlayışı insana dair sağlam bir kavrayış ortaya koymakla beraber agnostisizmi nedeniyle daha ileri aşama bir bilimsel araştırma programını baltalamakta ve tarihsel sosyal koşulları olumlu yönde değiştirmeyi yine agnostisizmden mütevellit bilgide artış olmayacağı için bilgi aracılığıyla süreci kumanda etme (ki bu egemenliği ve izonomik bir halden çıkışı da gerek kılar) olmaksızın vuku bulmak zorunda bırakmakta. Bu durumda toplumsal sosyal koşulları değiştirmek için tek yol gösterici bilgi varsaydığınız üzere alacakaranlık sonrası tarihsel deneyim ancak tarih tekerrür etmiyorsa ve tarih de tıpkı bilinçdışı insan karakteri gibi belirsiz ve agnostik nitelikteyse tarih de bir yol gösterici olmaktan çıkıyor. O halde "tarih" de tıpkı insan doğası gibi kuantum mekaniğinin belirsiz ve olasılıksal hareket eden parçacık örüntüleri gibi serbest salınan bir süreç oluyor ve serbest salınma tarihin ilerlemekten çok yalnızca muğlakça varolduğunu gösteriyor. Fakat tarih tekerrür ediyorsa da bu bazı şeylerin hiç değişmeyeceğine ve bazı koşulların hiç değişmeden tarihte kalacağına işaret ediyor. Bu arada tarih çelişkili, diyalekt denebilecek biçimde hem tekerrür eder hem de raslantısal fevkalade kompleks ve idrakı zor bir yapıda olabilir; bu da tarihi kısmen agnostik yani bilinmez kısmen de bilinebilir yapar. Yine de tüm bunlara mukabil şunu diyebiliriz ki medeniyet-kültür ve teknoloji bilgisi insanı ileri taşıyor. İnsanın daha karmaşık, daha gelişmiş ve daha etkili sistemler ve yapılar üretmesine olanak tanıyor. Tarih daha çok bazı kültürlerin ve siyasi rejimlerin böylesi bir gelişime insan doğasına komple de ters düşmeyecek hatlarda izin verip bazısının da çok kısmen ya da hiç izin vermediğini gösteriyor "ilerlemenin" açık seçik türde tarihselci bir reçetesini vermektense. Daha adaptif toplumlarla beraber çok maladaptif yani insan doğasını tanımaz ve bu doğaya işkence eden ya da baskılayan kültürler görüyoruz. Tarihsel sosyal koşulları değiştirmek için öznesel özgürlük ve kudretimizle yeni kültürü yaratma ya da biçimlendirme işine girişirken ihtiyatlı olmalıyız ki maladaptasyonla yüzleşmeyelim. Bu maladaptasyon toplumdan dışlanmayla bireysel ölçekte de olabilir, toplumu hakimiyet altına alıp ona totaliter bir cehennem dayatmakla toplumsal ölçekte de olabilir.


    Bir yandan sosyal bilimlerin bilimselliğini tartışmaya açan operasyonalizasyon ve doğrudan ölçüm gibi problemlerin ötesinde varsaydığı bilinçdışını (ki bilinçdışı pek çok ekole ilham verecek büyük bir kavramsal-kategorik icat) nesneleştirmeye ve içini doldurmaya çalışan psikanalizin bir takım bilimsel denemeyecek hayalet kavramlarla uğraştığı ama bilimsellik iddiasında bulunduğu benim de kabul ettiğim yaygın bir görüş, bundan dolayı da psikanalizin bilinçdışına ilişkin agnostisizmden ziyade açıkça bilinebilirliğe, belirlenimciliğe ve bunu analiz uğraşısına vurgu yaptığını düşünüyorum söylediğiniz psikanalizin insan doğasına dair nesnel analizin imkansızlığını ima ettiği iddianızın aksine. Adı üstünde zaten "psikanaliz". Bu da özünde "nesnelliğe açılan bir kapı", en azından psikanalist ekolü savunanlarının kendilerine yapılan nesnellik veya bilimsellik itirazlarına psikanalitik bir yeni-gerçeklik ya da yeni-nesnellikle cevap verme çabası. Bu da basbayağı agnostik bir tavrın ya da agnostisizmin dışında. Benzeri bir vaziyete Marksizmle bağlantılı eleştirel ekollerde de rastlanabilmekte.


    Neyi bilebilirim, nasıl bilebilirim, bilgilerimin sınırları ne, konseptlerin sınırları ne, konseptlerin kullanım şekli nedir, kavramsallaştırmaların sınırları veya hataları varsa ne yapılmalı, bir konsept kusurluysa da uygulanabilir mi bunlar her zaman için önemli sorular. Kişisel olarak tüm kavramsallaştırma veya konseptleri gerçekliğe nazaran kusurlu buluyorum ancak bunların bir araştırma çabası için uygun araçlar olduğunu ve gerçekliğin farklı boyutlarını - kusurlu veya overlapping biçimde de olsa - anlamamıza yardım ettiklerini düşünüyorum. Bu tıpkı malum konseptleştirmeye paralel biçimde her teori veya hipotezin gözlemlenen olguları açıklama kapasitesinde bir sınır olması, teori ve hipotezde kusurlar olması gibi. Ancak biliyoruz ki, evrim bir gerçektir. İzafiyet etkisi bir gerçektir. Kuantizasyon veya kuantum fenomenler bir gerçektir. Bunların teorileri olgusal düzlemde açıkça geçerlidir. Psikanaliz kendisinin yeni-nesnelliğinden gelen nesnellik iddiasına rağmen bu anlamda bahsettiğim gibi zeminsizdir. Üstüne psikanalizmin agnostisizm iddiası (sizin yaptığınız gibi varsa eğer) kendisinin metodolojik ve yeni-nesnelci varsayımlarıyla bir tutarsızlık göstermektedir. Ancak sözünü ettiğimiz tarih gibi psikanaliz de çıktığı ya da işaret ettiği açmazlarla bize yol gösterebilir ve bize bir şeyler anlatabilir fakat burada tarihin somut belgelere, somut bir materyale dayanma haliyle bilimsellik bazında çok daha yüksek bir avantajı var. Haliyle bir tarihçinin tarihi bir konu veya mevzu hakkında belgelere ve eldeki veriye dayanarak söylediğinin ayakları yere daha sağlam basar olabilir bir psikanalistin bilinçdışına ilişkin neredeyse safkan ve ölçütsüz spekülasyonunun aksine. Felsefe faaliyeti elbette spekülasyona dayanıyor ama bilimsiz bir felsefe gezip duran bir kör gibi, psikanaliz ya da Hegel'in varoluşun tarihsel tinsel gelişimi gibi bilim olmadığı halde bilim ayaklarına yatan bir felsefe de entelektüel anlamda tehlikeli.


    Tarihi büyük bir deneyim küpü hatta yerine göre laboratuvar gibi görsem de, avantajlarından da bahsetsek de bence tarihin bir eğitim aracı ve deneyim hazinesi olarak toplumsal koşulları dönüştürme gücünü abartıyorsunuz. Evet, "günümüz" ve gördüğümüz hemen hemen her şey kesinlikle tarih üzerine kuruldu. Ama tarih bir kere herkese, bilhassa toplumsal dönüşüme fikir ve akım önderlerinin liderliğinde vücut verecek olan halk kitlesine açık değil. Liberalizm, demokrasi, izonomi, sosyalizm, Hıristiyanlık, İslam vb ideolojiler ve dinler gibi kitlelerin de hemen öğrenebileceği görece basit ve açık ilkeler ve talimatlar vermiyor. Çok iyi biçimde öğrenilmesini ve üstünde en azından yarı profesyonel bir şekilde çalışılmasını zaruri kılıyor ki bunu herkesten özellikle de aydın olmayan ortalama kitleden beklemek gerçekçi bir tavır değil. İkincisi, ilkiyle bağlantılı olarak, tarihin herkesin kaldıramayacağı içeriksel yoğunluğu sayesinde didaktik yönü oldukça zengin ve ayrıca tüm somut veriye rağmen de spekülatif; talimat odaklı değil. O sebeple tarih kitlelerden veya toplumun refahından çok tarihten ilhamla toplumsal fayda ya da belki de salt bencil fayda maksatlı stratejiler ya da akımlar üreten başarılı liderlerin ve entelektüellerin işine yarıyor gibi görünüyor. Tarih öznenin kültür dünyasında oldukça sıkı bir bilim ve yer yer ahlaki bir rehber, her şeyi özneselliğimizle arzuladığımız biçimde dönüştürebilecek sihirli bir anahtar olmaktan ziyade. Bunlar da spekülasyon ve tartışmamıza - tamamen itiraza açık - kendi katkım olsun.

    < Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >
    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • İnsan yaratılış itibariyle sürekli imtihandadır insanlara kötülük yapmassa ve Allah'a olan ibadetlerini yaparsa ve kul hakkı yemezse Cennete girmeye hak kazanır, yok ben hayvan gibi yaşamak istiyorum ve hiç bir kuralı ve bilhassa Allah'ı takmıyorum derse Cehennemi boylar yani sonuç olarak insan her şeyi kendine yapar ve kendi isteğiyle kendine zarar veren kişiye acınmaz


    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Yotundaşi kullanıcısına yanıt

    İnsan eğer cennete gitmek amacıyla iyilik yapıyorsa özünde iyi midir? Sonuçta eğer cennet vaadi olmasa, insan kötü mü olacaktı. Kendi çıkarımız amacıyla iyilik yapıyorsak, varsayılan iyilik tanımına uymuş oluyor muyuz?


    Ahlak için gerçekten Tanrı'ya ihtiyacımız var mı? Bence yok. İyilik de zaten düzgün tanımlı bir öz değil. Maalesef çok subjektif olarak kalmakta ve insanlar bunu akılla veya bilimle açıklamaya çalışarak nispeten objektif olarak bir ortak bilinç oluşturmaya çalışıyorlar. O da greater good olarak karışımıza çıkıyor.


    İnsan özünde iyi midirden çok, insanın özü var mıdır da sormak lazım. Biz sonradan mı özümüzü belirliyoruz yoksa özümüz zaten var mı. Evet bunlar zaten yüzyıllardır sorulan sorular, ben yine soru işareti koydum. Fakat bu tip bir sorudan önce bunu da düşünmek lazım zira eğer insanın özü zaten önceden yoksa, insan zaten iyi olamaz ki.


    Bence bir özümüz yok, o yüzden özümüzde iyi değiliz. Aramızda anlaştığımız yazılı ve yazılı olmayan kurallar sayesinde bir düzen oluşturabiliyoruz. Bu da yüz yılların rasyonel düşüncelerine dayanıyor, ve çoğu akıl yoluyla da düşünülünce gerçekten greater good 'u kapsamakta.




    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Return to Monke -- 11 Eylül 2022; 10:24:7 >




  • Return to Monke kullanıcısına yanıt

    Kardeş seni bilmem biz şanı büyük yüce Allah'a inanan müslumanlar olarak iyiliği ve Allah'a ibadeti Cennete girmek için değil sadece Allah'ın rızasını kazanmak için yaparız Allah bizi cennete koyar veya koymaz o onun bileceği bir iştir çünkü takdir Allah'ındır


    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Tam tersini düşünüyorum hep. İnsan özünde gayet iyi ve mükemmel bir canlı.


    Fakat, bazı duygularını kontrol etmek zorunda yoksa kötü bir canlı olabiliyor.


    Kötülük yapanların büyük kısmı bile vicdanen rahatsızlık duymaktadır. Bu ile özünde iyilik olduğunun bir sonucudur.

- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.