|
Geleceğimizin Hesabı: Neden Her Kuruşun ve Her Servetin Kaynağı Şeffafça Araştırılmalı? Son zamanlarda gerek kamuoyuna yansıyan haberler gerekse bireysel gözlemlerimiz, Türkiye’nin en temel meselelerinden birini tekrar ve daha güçlü bir şekilde gündeme taşıyor: Hesap verilebilirlik ve kamu mallarının denetimi. Bugün basında ya da sosyal medyada tek bir siyasi ismin, tek bir bürokratın veya birinci ve yakın dereceden akrabalarının dahi kısa süreler içinde devasa mal varlıklarına, milyonluk arsalara, lüks otomobiller , villalar ve dairelere ulaştığına dair bilgiler ile karşılaşıyoruz. Bu durum, münferit bir olay olmanın çok ötesinde, sistemin işleyişine dair çok daha büyük bir soru işaretini beraberinde getiriyor: Kamu gücünü elinde tutanların ve onlara yakın çevrelerin edindiği bu servetin kaynağı nedir? "Beşli Çete" İddiaları ve Kamu İhalelerindeki Adaletsizlik Mesele sadece belirli isimlerle sınırlı değil. Kamuoyunda "beşli çete" olarak bilinen büyük müteahhitlik grupları, Cengiz İnşaat ve benzeri dev yapılar üzerinden yürütülen projeler, hazine garantileri ve rayiç bedellerin çok üzerinde tamamlanan ihaleler yıllardır tartışılıyor.İhale süreçlerinde rekabet ilkesinin zedelenmesi, döviz bazlı uzun vadeli yol ve köprü garantileri, vergi afları ve muafiyetler... Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Toplumun ortak kaynağı olan kamu bütçesi, belirli zümre ve gruplara transfer edilmektedir. Normal şartlarda 1 birime yapılabilecek projelerin çok daha yüksek maliyetlerle kamulaştırılması ya da ihale edilmesi, devasa bir milli servet kaybıdır. Sınır Ötesi Servet Transferi: Offshore Hesaplar ve Yurt Dışı Mal Varlıkları Kamu kaynakları üzerinden elde edilen şüpheli kazançların en tehlikeli boyutu ise bu kaynakların yurt dışına aktarılmasıdır.
Ülkenin kendi kaynakları yurt dışındaki finans merkezlerine akarken, içeride vatandaşın omzundaki vergi yükünün artması kabul edilebilir bir durum değildir. Bu İşin Sağı, Solu veya Partisi Yoktur Bu meseleye bakarken düştüğümüz en büyük hata, konuyu partiler arası bir siyasi çekişme olarak görmek. Giden servet, belirli bir partinin veya görüşün değil; bu ülkede yaşayan her bir bireyin, doğmamış çocukların geleceğidir.
Bugün Türkiye’de alım gücü tarihin en alt seviyelerine gerilediyse, ayda 28.000 TL gibi bir ücretle çalışan bir aile ayın sonunu değil, ortasını bile getirmekte zorlanıyorsa; bunun ana sebeplerinden biri üretim modeli eksikliği kadar yıllardır biriken bu kaynak israfı ve denetimsizliktir. Eğer o bütçeler belirli zümrelerin ihya edilmesine değil de eğitime, üretime, teknolojiye ve vatandaşa harcansaydı, bugün bambaşka bir refah seviyesini konuşuyor olacaktık. Başka Bir Ülkede Olsa Ne Olurdu? Gelişmiş demokrasilerde ve hukuk devletlerinde, bir siyasetçinin veya kamu görevlisinin yakınlarında makul sebeplerle açıklanamayan ani bir servet artışı tespit edildiğinde yer yerinden oynar. Sorumlular istifa eder, bağımsız yargı organları ve Mali Suçları Araştırma Kurumları (MASAK) benzeri yapılar derhal devreye girer. Hatta usulsüz ihale süreçlerinde ad adı geçen dev şirketlerin tüm hesapları bağımsız denetçilerce incelenir. Ne yazık ki bizde bu iddialar sık sık gündeme gelip, herhangi bir kapsamlı hukuki süreç işlemeden unutulmaya terk edilmektedir. Kamuoyunun bu duruma alışması veya kanıksaması ise tehlikenin en büyüğüdür. Sonuç: Ne Yapılmalı? Geleceğimizi geri kazanmanın ve ekonomik adaleti sağlamanın tek yolu tam şeffaflık ve bağımsız denetimdir.
Tüm vatandaşlar olarak siyasi görüşümüz ne olursa olsun aynı şeyi talep etmek zorundayız: Alın terimizin, ödediğimiz vergilerin ve ülkemizin kaynaklarının hesabının sorulması. Çünkü adalet ve şeffaflığın olmadığı bir yerde, refahın halka yayılması imkansızdır. ________________________________________________________________________________________________ Sermaye Güven İster: Yabancı Yatırımcı ve Hukuk Devleti Kamu kaynaklarının kayırıcı bir anlayışla dağıtılması ve denetim mekanizmalarının yetersizliği, sadece iç piyasayı değil, Türkiye’nin küresel finans dünyasındaki konumunu da doğrudan vurmaktadır. Dünyanın her yerinde doğrudan yabancı yatırımcı (istihdam sağlayan, fabrika açan, teknoloji getiren sermaye) iki temel şeye bakar: Hukukun üstünlüğü ve adil rekabet ortamı.
Yabancı yatırımcının güven duymadığı bir ekonomide döviz baskısı bitmez, Türk Lirası değer kaybetmeye devam eder ve bunun faturası yine enflasyon olarak vatandaşa kesilir. < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Antlion -- 3 Ekim 2026; 20:45:24 > |
|
_____________________________
|




Yeni Kayıt

1 Mobil
Konudaki Resimler

kullanıcısına yanıt







