|
The Nines Film, Ryan Reynolds’ın görünüşte birbirinden farklı üç hikayede üç farklı karakteri canlandırmasını konu alıyor. Ancak film ilerledikçe bir gerçek ortaya çıkıyor. Bunlar üç farklı kişi değil. Bu, tek bir ilahi varlık; mutlak yaratıcı güce sahip bir varlık. 1’den 9’a kadar uzanan kozmik ölçekte bir dokuz. Yarattığı dünyaya o kadar dalmış ki, kim olduğunu unutmuştur. Kendi yaratımını gerçeklikle karıştırmıştır. Kendi kurduğu simülasyonun içinde kendini kaybetmiştir. Bu, Gnostik kozmolojiye dair bir metafor değildir. Bu, Gnostik kozmolojinin ta kendisidir. Valentinusçu Gnostikler. Ve Valentinus’u marjinal bir figür olarak görmezden gelmeden önce, onun ikinci yüzyılın en etkili teologlarından biri olduğunu ve proto-Ortodokslar tarafından kenara itilmeden önce Hristiyanlığın gidişatını neredeyse şekillendirdiğini anlayın; o, Sophia’nın düşüşünü tam da bu terimlerle tanımlamıştı. Işığın en yüksek aleminden gelen ilahi bir yayılım olan Sophia, kendi yaratıcı dürtüsüyle hareket eder ve gerçek ilahi düzenin dışında bir şey üretir. Kendi yarattığı şeye dolanıp kalır. Ve onun bu karmaşaya kapılması, kendi ilahi kökenini unutması, tüm maddi evreni harekete geçiren felakettir. “The Nines”, bunu tedirgin edici bir kesinlikte somutlaştırır. Kahramanın yolculuğu, dünyadan kaçmakla ilgili değildir. Onun bu dünyayı kendisinin yarattığını hatırlamakla ilgilidir. Ulaştığı “gnosis/gnostik bilgi”, dışsal gerçekler hakkında bilgi değildir. Bu, maddi varoluşa dalmış olması nedeniyle gölgelenmiş olan kendi kimliğini, kendi ilahi doğasını fark etmesidir. The Matrix. Temel kurguyu zaten biliyorsunuz: Neo, simüle edilmiş bir dünyada yaşamaktadır. Bu, öylesine kusursuz tasarlanmış dijital bir kurgudur ki içerideki hiç kimse tutsak olduğundan şüphelenmez bile. Harabeye dönmüş, karanlık ve tüm güzelliğinden soyutlanmış gerçek dünya ise bunun altında yatmaktadır. Her şeyi makineler yönetir ve simülasyon tek bir amaç için vardır: İnsanları uyuşturup habersiz kılarken onların enerjisini hasat etmek. Çoğu insan olaya sadece bu noktadan bakar. Sırf bu simülasyon önermesinden ötürü Matrix’i Gnostik bir film olarak adlandırırlar. Fakat asıl çarpıcı olan şey şudur: Bu mimarinin daha derin katmanları, simülasyon teorisinin çok ötesine uzanır. Gnostik kozmolojide, özellikle Nag Hamadi’de ortaya çıkarılan “Yuhanna’nın Apokrif’i” gibi metinlerde, maddi dünya sadece bir simülasyon değildir. Bu, demiurg olarak adlandırılan bir varlığın kasıtlı olarak yarattığı bir dünyadır. Fiziksel evreni inşa eden, güçlü ancak temelde kör bir zanaatkâr. O, maddi bedenlerin içinde gerçek ilahi ışığın bir kıvılcımını hapseden, kendi gözünde yansıyan ilahi bir orijinalin suretinde insanlığı yaratır ve ardından arkonlar adı verilen kendisine tabi varlıklar aracılığıyla bu yaratılışı yönetir. Şimdi Matrix’teki makinelere bir bakın. Kontrolü tesadüfen ele geçirmediler; mimarisini bizzat kurdular. Kendi sahteliğini gizlemek adına yaşamı kusursuzca taklit eden bir sistem inşa ettiler. Ajan Smith ve diğerleri, neredeyse tamamen arkonlar gibi işlev görür: Sahte gerçekliğin muhafızlarıdır ve özellikle içsel ışığı uyanmaya başlayan herkesi etkisiz hale getirmekle görevlendirilmişlerdir. Ve Kâhin (The Oracle)... Sistemin içinde her şeyi bilen, kendisi bu sistemden hiçbir zaman bütünüyle kurtulamasa da kurtuluşun yolunu gösteren bir figür. Bu detay, doğrudan Gnostik felsefedeki Sophia kavramıyla örtüşür; yani düşüşüyle en başta maddi dünyayı başlatan o ilahi bilgelik figürüyle. Fakat meselenin kozmik açıdan asıl önem kazandığı nokta tam olarak burasıdır. Dark City Matrix’ten bir yıl önce gösterime giren ve hak ettiği ilgiyi kesinlikle görememiş olan Dark City, aslında bu durumu can alıcı bir noktada daha da ileriye taşır. Dark City’de, "Yabancılar" (The Strangers) adı verilen bir grup uzaylı varlık, insanlar uyurken fiziksel şehri her gece baştan aşağı yeniden tasarlar. Binaların yerini değiştirirler. İnsanların zihnine sahte anılar enjekte ederler. Kendilerinin sahip olmadığı bir şeyi, yani bir ruhu ararken, insan bilinci üzerinde deneyler yapmak için maddi dünyayı kelimenin tam anlamıyla yeniden inşa ederler. Her sabah insanlar, kurgulanmış bu gerçekliğin kalıcı ve mutlak olduğuna inanarak uyanırlar. Geceleyin gerçekleşen bu yeniden yapılanmaya dair zihinlerinde hiçbir anı yoktur. Bu, oturup sahne sahne incelendiğinde gerçekten hayrete düşülecek bir kesinliğe sahip Demiurgik bir yaratılış anlatısıdır. Fim, Yuhanna'nın Gizli Kitabı (Apocryphon of John) ve Arkonların Hipostazı (Hypostasis of the Archons) metinleriyle karşılaştırmalı olarak incelendiğinde; aralarındaki yapısal paralelliklerin kesinlikle öyle üstü kapalı türden olmadığı fark edilecektir. Yabancılar, insan ruhunun gerçekte ne olduğuna tamamen kördür. Tıpkı Yuhanna'nın Gizli Kitabı’nda Demiurgos'un hakiki ilahi gnosis'ten (hikmet/gnostik bilgi) yoksun ve bizzat kendi hapsettiği ışığı bile kavrayamaz halde tasvir edilmesi gibi... Yapılan anı enjeksiyonları da tam olarak arkonların işlevini görür: Tutarlı fakat sahte bir geçmiş yanılsamasını ayakta tutarlar; böylece ruh, içinde bulunduğu kafesin duvarlarını sorgulamayı aklının ucundan bile geçirmez. Ve her iki filmdeki kurtuluş anı... Ana karakterin bu mimarinin arkasını görmesini gerektirir; mesele farklı bir fiziksel mekâna kaçmak değil, maddi çerçevenin bizzat kendisinin sahteliğini kavramaktır. İşte bu fark ediş, bu anlık kavrayış, tam da Gnostiklerin gnosis dediği şeydir: Bir inanç ya da itikat değil, gerçekte ne olduğunuza dair doğrudan ve sarsıcı bir bilgi. Ve bu da her şeyden daha önemli şu soruyu doğurur: Şayet hapishane algıdan inşa edilmişse, algının bizzat kendisi kaçış silahı olduğunda ne olur? İşte şimdi tam olarak bunu ele almamız gerekiyor. Sinemadaki Gnostik çerçevenin şahsen en az hakkı teslim edilen yönü şudur: En incelikli Gnostik anlatılar şiddete dayalı bir kontrolü değil, konforlu bir kontrolü ele alanlardır. Çünkü Gnostikler yalnızca demir parmaklıkları olan bir hapishaneyi tarif etmiyorlardı; tutsak ruhun terk etmek dahi istemeyeceği kadar hoş, öylesine kanıksanmış ve öylesine sıcak bir şekilde tanıdık gelen bir hapishaneyi tasvir ediyorlardı. The Truman Show Truman Burbank, daha kendisi doğmadan önce bizzat onun için inşa edilmiş kurgusal bir dünyada yaşar. Hayatındaki herkes birer oyuncudur. Her olay sahnelenmiştir. Her ufuk çizgisi, kelimenin tam anlamıyla boyalı bir kubbeden ibarettir. Ve bu dünyanın mimarı olan Christof, kendisini iyiliksever bir tanrı figürü olarak sunar. Truman'a kusursuz bir hayat, güzel bir kasaba, istikrar ve güvenlik bahşetmiştir. Christof, Truman'a gerçekten büyük bir iyilik yaptığına tüm kalbiyle inanır. Bu, kelimesi kelimesine Demiurgos'un savunduğu argümandır. Nag Hammadi metinlerinden Dünyanın Kökeni Üzerine (On the Origin of the World) adlı eserde, burada Yaldabaoth olarak adlandırılan Demiurgos tam olarak bu iddiada bulunur: Kendi yaratımının iyi olduğunu, dünyasının eksiksiz olduğunu ve içerideki varlıkların buna minnettar olması gerektiğini ileri sürer. Onun cehaleti kötü niyetli değildir; yapısaldır. Bilmediği şeyi bilmemektedir. Bu da onu bazı açılardan bilinçli bir zorbaya kıyasla çok daha tehlikeli kılar. Çünkü bilinçli bir zorba ile tartışabilirsiniz; fakat kurduğu hapishanenin bir cennet olduğuna samimiyetle inanan kör bir tanrıyla tartışamazsınız. Peki Truman ne yapar? Düzenin içindeki kopuklukları ve aksaklıkları fark etmeye başlar. Gökyüzünden bir stüdyo spotu düşer. Arabasının radyosu, onun her hareketini anbean tarif eden bir frekansa denk gelir. Bunlar küçük detaylardır; örüntüdeki bu anomaliler birikerek kaçınılmaz bir sonuca varır: Bu dünya gerçek değildir. Gnostikler bu anomalileri "pnömatik algı" olarak adlandırırdı: Ruhun içindeki ilahi kıvılcımın uyanarak maddi dünyanın sahteliğini hissetmeye başlaması. Mantık yoluyla değil, laf kalabalığıyla değil; akıl yürütmeyle geçiştirilemeyecek, derinden hissedilen bir "yanlışlık" duygusuyla. Ve Truman nihayet dünyanın bittiği sınıra yelken açıp elini o boyalı gökyüzüne dokundurduğunda... İşte o an, ana akım sinemada şimdiye kadar gösterime girmiş Gnostik uyanışın en kusursuz görsel temsillerinden biridir. Pleasantville Pleasantville filmi teolojik açıdan daha da karmaşık bir yöne doğru ilerliyor. 1990’lardan iki genç, 1950’lerin siyah-beyaz bir televizyon dizisinin içine çekiliyor. Hiçbir şeyin değişmediği, hiçbir şeyin tehditkar olmadığı ve hiçbir şeyin gerçek olmadığı, kusursuz ve steril bir sitcom dünyası. Gerçek insan deneyimleri kasabaya girmeye başladıkça yaratıcılık, arzu, çatışma ve renk de ortaya çıkıyor. Dünya kelimenin tam anlamıyla dönüşmeye başlıyor. Gerçek duygular yaşayan karakterler renkli olarak görünmeye başlıyor. Kasabanın koruyucuları, belediye başkanı ve otorite figürleri giderek artan bir şiddet ve baskı ile karşılık veriyorlar. Renklere karşı yasalar çıkarıyorlar. Kitapları yakıyorlar. Bu olgu şunu yansıtmaktadır: Gnostik teolojide, Demiurgos’un emrindeki alt düzey yöneticiler olan arkonlar, Yuhanna’nın Apokrif’inde, insanlarda ilahi kıvılcımın uyanmasından korkan varlıklar olarak tanımlanır; çünkü bu uyanış, onların otoritesinin tüm yapısını tehdit eder. Onlar karikatürsel anlamda kötü değildir. Onlar sahte bir düzenin bürokratlarıdır ve gerçek yaşamı bastırmaları, kişisel bir kötülük değil, yapısal bir reflekstir. Pleasantville’in otorite figürleri, adeta ellerinde bir şehir planlama komisyonu bulunan arkonlardır. Rengi birer canavar oldukları için bastırmazlar; onu bastırırlar çünkü renk—yani sahici insani deneyim ve hakiki bir iç dünya—denetim altındaki yüzeysellikler üzerine inşa edilmiş bir dünya için varoluşsal açıdan düzeni sarsıcı bir tehdittir. Arkonlar, Yeniden Doğuş ve Kaçış" (Archons, Rebirth, and Escape) sorunsalı ile ilgili konuşacak olursak; arkonların hayattayken de tıpkı ölümden sonrasında olduğu gibi mi faaliyet gösterdiği, kontrol mekanizmasının her iki alemde de değişmez olup olmadığı ile ilgili olarak Pleasantville’in sinematik olarak öne sürdüğü şey tam olarak şudur: Evet, mekanizma birebir aynıdır. Kıvılcımı bastır, yüzeyi koru, sapmayı cezalandır. < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi OntheOriginoftheWorld -- 31 Ağustos 2026; 21:34:8 > |
|
_____________________________
|




Yeni Kayıt

Konudaki Resimler






