Şimdi Ara

Eğitim Sistemi Saçmalıkları

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
121
Cevap
11
Favori
4.314
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
3 oy
Öne Çıkar
Sayfa: 12345
Sayfaya Git
Git
sonraki
Giriş
Mesaj
  • Merhaba arkadaşlar, ben de buradaki bir çok kişi gibi sınavlara girmiş, üniversite adayı olan bir insanım, ama açık öğretim mezunuyum(daha doğrusu 3. dönem sınavlarına girdim, olacağım, henüz olmadım).

    Birazdan sizlerle paylaşacağım yazı, zamanında çok yüksek puanla girdiğim bir liseden(Hüseyin Avni Sözen AL) açık öğretime geçerken, neden okulu bıraktığımı insanlara anlatmak, hocalara aileme arkadaşlarıma vs. okutmak için yazdığım yazıdır, bu sınav sonrası zamanda umarım sizleri de biraz düşündürür.

    Dediğim gibi, bunu yaklaşık 1,5 sene önce yazdığım için, yazıda geçen bir çok olay hakkında fikirlerim değişti, gelişti, ama ben yazıyı olduğu gibi değiştirmeden kopyalayacağım. Belki de bir süre sonra, açık öğretimden sonra fikirlerim nasıl değişti gibisinden bir yazı yazabilirim. Buyrun yazı:


    Şu anki eğitim sistemimizde bulunan öğretim yöntemi, öğrencilere konuyu kavratmak yerine konuyu ezberletmek üzerine kuruludur. Öğrenciye nasıl ve niçin sorularını sormaya fırsat vermeden her şey direk ezberletilir. Mesela matematik dersini ele alalım, ne işe yarayacağı, nerede kullanılacağı vs. hiçbir şeyden bahsedilmeden tahtaya direk konuların formülleri ve tanımları yazılır, hemen 5 dakika ardından harıl harıl sorular çözülmeye başlanır, sorular olabildiğince karmaşıktır fakat her birinin farklı farklı çözüm yöntemleri vardır ve bunlar bir güzel ezberletilir. Bunlar ezberlenilince o kadar da zor olmaz aslında sorular. Ama amaç budur zaten, matematik öğrenmek değil soru çözüm yöntemlerini ezberlemek. Eh, bunları ezberleyen adam az da olsa bir şeyler öğreniyor ama, 1 yılda öğrendiği kayda değer şeyler belki de 2-3 günde öğrenilecek cinsten. Ne mi bu 2-3 günde öğrenilebilecek şeyler? Bunlar soru çözüm yöntemlerinin haricinde geriye kalan herşey, mesela konu tanımları. Soru çöze çöze biraz hesap yeteneği de artıyor tabi, yiğidi öldür hakkını yeme şimdi. Ama dediğim gibi, amaç soru çözmeyi öğretmek, ne de olsa üniversiteye girerken matematik bilgisine değil soru çözme yöntemlerinin ezberlenip ezberlenmediğine bakılıyor, gerçek matematiksel bilgiler öğretilirse eğer öğrenciler üniversiteye giremeyip bir baltaya sap olmayacakları için, soru çözmek haricindeki matematiksel bilginin öğretilmesine cesaret edilemiyor. Burada bir örnek vermek istiyorum. Fonksiyonun ne olduğunu lise okumuş herkes bilir herhalde, öyle değil mi? Ben de programcılıkla ilgilenen birisi olarak okulda öğretilmesinden daha önce öğrenmiştim fonksiyonun ne olduğunu. Fonksiyon programcılıkta çokça kullanılan bir yöntemdir. Haliyle ben de programlar yazarken sıkça kullanıyorum. Mesela bu, bir oyunda karakterin fare konumuna dönmüş olan animasyonunun harekete geçmesi için yazdığım bir fonksiyon:
    function AdemWalk():void 
    {
    mouseAngle = Math.atan2(160 - mouseY, mouseX - 160) * (180 / Math.PI);
    if (mouseAngle < 0) { mouseAngle+=360; }
    ademDir = mouseAngle;
    if (ademDir > 337.5) { ademDir-=337.5; }
    ademDir += 22.5;
    ademDir -= ademDir % 45
    ademDir = ((ademDir / 45) * 25) + 1;
    if (ademDir != ademDirPrev)
    {
    objAdem.walk.gotoAndPlay(ademDir);
    ademDirPrev = ademDir;
    }
    }

    Evet, dediğim gibi ben buna benzer fonksiyonları sıkça oluşturup kullanıyorum. Herhalde okulda işlenilen matematik dersinin fonksiyonlar konusunda çok iyi olduğumu falan düşünüyorsunuz şu anda. Ama öyle değil işte, şu ana kadar yazılılarda bir tane bile fonksiyon sorusu çözemedim, yazılı notlarım da genelde 25-05 arasıdır zaten. Peki neden? Çünkü okulda fonksiyonların etkin olarak nerelerde nasıl kullanıldığı değil; üniversite sınavında sorulacak fonksiyon sorularının nasıl çözülebileceği anlatılır. Sınavlarda da gerçek hayatta hiçbir geçerliliği olmayan fonksiyonları çözümlememiz istenir. Oysa matematik gerektiren, mesela programcılık gibi bir alanda işe başlayacak olursak eğer, yapacağımız şey hiçbir işe yaramaz fonksiyonları çözümlemek değil, önemli bir sayıyı elde etmek için sıfırdan fonksiyon yaratmak olacaktır. Umarım demek istediğimi anlatabilmişimdir. Gerçek hayatta işleyen matematiksel yapı ile okullardaki ve üniversite yerleştirme sınavlarındaki yapı bir değil. Bu yüzden sırf o üniversite sınavları için 8 sene boyunca (benim için 3 sene orta okul ve 5 sene lise) 10'larca çeşit konunun 1000'lerce çeşit soru çözme yöntemlerini; yani gerçek hayatla alakasız çöp kadar değeri olmayan bilgileri ezberlemek müthiş derecede bir zaman, emek, para ve akıl israfıdır.

    Matematik dersinin trigonotmetri konusunda yaklaşık 50-60 tane formül vardır. Günlerden bir gün, matematik öğretmenimiz tahtaya 5-10 tane formül yazmıştı ve sınıftakiler sorgusuz sualsiz harıl harıl ezberlemeye koyulmuşlardı. Fakat bu formüllerin nerede ve niçin kullanılacağını, hatta kullanan meslek dalını seçip seçmeyeceklerini, seçseler bile bu formülleri kullanacak yaşa geldiklerinde hala hatırlıyor olup olmayacaklarını bile bilmiyorlardı. Ama yine de sorgusuz sualsiz ezberliyorlardı. Çünkü etraflarındaki herkesten böyle yapılması gerektiğini öğrenmişlerdi. Bunları iyice ezberleyip sınavlardan yüksek not alınca aileleri ve öğretmenleri tarafından ödüllendirilmeleri sebeiyle amaçları bir şeyler öğrenmekten çok yazılılardan ve üniversite sınavlarından yüksek not almak olmuş.
    Öğretmenimiz, üniversite sınavını eğer TÜBİTAK hazırlayacak olursa formülü soru içerisinde verdiklerini, ama başka bir kurum hazırlayacak olursa formülleri bizim ezbere biliyor olmamız gerektiğini, soru içerisinde verilmeyeceğini söyledi. Ama neden bu formülü biz ezberlemek zorunda kalalım ki? Madem kağıt üzerinde yazılabilecek, depolanabilecek türden bir şey, niçin ezberlemekle uğraşalım? Hadi onu geçtim, ezberlesek bile bu formüller bana o kadar da gerçekçi işler için kullanılabilecek şeyler gibi gelmiyorlardı. Sanki sadece bir sayıyı öylesine öbür sayıya çevirmeye yarıyor gibiydiler, mühendisler tarafından önemli bir sayıyı elde etmek için kullanılabilecek gibi değillerdi. Dayanamayıp öğretmenimize sordum, bana bunun doğru olduğunu söyledi, formülleri sadece matematikçiler kullanıyordu, hatta onlar bile hepsini ezbere bilmiyordu. Ama biz, yani 3-5 milyon lise öğrencisi, sanki hepimiz matematikçi olcakmışız gibi bu formülleri ezberlemekle görevlendiriliyoruz.

    Teknolojinin bu kadar ilerlemesinin sebeplerinden biri de bilginin insan aklı dışında depolanabilirliğinin icat edilmiş olmasıdır. Yazının icadından önce, bilgi insan aklının dışında depolanamadığı için, yapılan keşifler ve edinilen bilgiler sadece onu yapan kişinin aklında kalıyordu. Bu sebeple bilgi unutulabiliyor, unutulmasa bile geniş kitlelere yayılmıyor, çok fazla gelişim gösteremiyordu. Yazının icadıyla insanlar bilgilerini yazarak depolamaya başladı, kitaba yazılan bilgiler bir çok insan tarafından okundu, başka bölgelere taşındı, bilgi yığınına sürekli eklemeler yapıldı, ve günümüz bilgisayar dönemine ulaşıldı. Şu anki teknolojimiz sayesinde her evde bulunan internet bağlantısıyla dünyanın öbür ucuna saniyede 100.000 harfe denk gelecek bilgi aktarımı yapabilir hale geldik. Işığı ve sesi sayısal değerlere çevirip bilgi olarak mikro kartlara yazan kameralar icat ettik. Cep kitabı boyutundaki bir cisim üzerinde 500 milyar harf değerinde bilgi depolayabilecek seviyeye ulaştık. Ve bu cismin üzerindeki bilgiyi tıpkı bir insan gibi, hatta insandan milyonlarca kat daha hızlı işleyen işlemciler ürettik. Bilgi teknolojisi bu kadar geliştiği halde, biz hala formül ezberlemekle uğraşıyoruz. Halbuki üretmiş olduğumuz cihazlar milyonlarca formülü aklıllarında tutabilir ve saniyede binlercesini işleyip çıktısını bize ulaştırabilir.
    En ilgili olduğum alanlardan biri olduğu için deminden beri matematikten bahsediyorum, ama sorun sadece matematik için değil, tarih dersinden müzik dersine, müzikten bedene, biyolojiye, edebiyata diğer tüm dersler için geçerlidir bu söylediklerim. Örneğin, beden eğitimi dersinde bedeninizi eğitmekten, sağlıklı olmanın yollarını uygulamaktan çok, sportif oyunların kurallarını ve oynanışını ezberlemekle uğraşırsınız. Voleybol, basketbol gibi oyunların kurallarını ezberlemez, bir de hareketlerini düzgün yapamazsanız, karnenize gelecek düşük not az da olsa üniversite giriş puanınızı olumsuz yönde etkiler. Müzik dersinde şarkıları türküleri ya da notaları ezberlemezseniz yine aynı şekilde karne notlarınız düşük gelir, dolaylı yoldan üniversite puanınızı etkiler. İlkokuldaydım, kaçıncı sınıfın hangi dönemi olduğunu hatırlamıyorum ama, sırf müziğim 2 geldiği için okul birinciliğini kaçırmıştım. O gün bu gündür müzik dersine karşı bir gıcığım vardır.

    Türkçe dersleri de bunlardan farksızdır, edebiyat ve dil bilgisi ile ilgili kuralları ezberler durursunuz, ama gerçek hayatta bir faydası olsun diye değil, sadece sınavlarda yüksek notlar almak için ezberletilir bu bilgiler.

    Yine burada bir örnek vermek istiyorum, Türkçe dersleriyle ilgili sınavlarım, doğal olarak hiç ders çalışmadığım için genellikle 55 civarlarında gelirdi, hatta bu son yazılılardan 8-9 aldıklarım oldu. Fakat geçenlerdeki bir yazılıda hiç yapılacağını ummadığım bir olay oldu, ezberletilen bilgileri sormak yerine bir hikaye yazmamız istendi. Hiç ders çalışmayan ben, tüm 10. sınıflar arasında 100 alan birkaç kişiden biri oldum. Sadece bu olay bile ne kadar çok şey anlatıyor aslında... Şu anda bu yazıyı yazarken de herhangi bir edebi eksiklik hissetmiyorum açıkçası, kendi kendime “Tüh be okulda dinleseydim şu Türkçe derslerini de kendimi daha iyi ifade ederdim, daha güzel yazılar yazardım.” gibi şeyler söylemiyorum. Böyle bir yazıyı Türkçe dersleri karne notunda 5'ten aşağı düşmemiş olan bir çok kişinin yazamayacağına da adım gibi eminim. Peki neden? Nedeni o kadar açık ki, odamın çimentodan yapılmış beyinsiz duvarları bile dile gelip “Okulda işe yaramaz bilgiler ezberletiliyor.” dememek için kendilerini zor tutuyorlar gibi hissediyorum.

    Türkçe'nin yanı sıra yabancı dil derslerinde de aynı durum geçerlidir. Yabancı dil derslerinde yapılanlar hocasına göre değişir ama genelde sadece soru çözümü yapılır. Çeşit çeşit formatlarda sorular, dersin başında öğretilmiş dil bilgisi formülleriyle bir güzel çözdürülür, yazılıda da aynı yöntemle öğrencilerin formülleri ve o konu içerisinde geçen kelimeleri ne kadar iyi ezberlediği ölçülür. Ve yine bu yazılıdan gelen puan tıpkı diğer dersler gibi öğrencinin üniversite giriş puanını etkileyecektir. Öğrenci ise bu dil bilgisi formüllerini öğrenip etkin seviyede kullanabilecek hale gelmek yerine sadece ezberler, kelimeleri de ezberler, 1001 tane ders arasında boğulan öğrencinin amacı yabancı dil öğrenmek değil, sadece sınavdan yüksek not almaktır zaten. Şimdi diyeceksiniz, dil bilgisi formüllerini ve kelimeleri ezberlemek zaten yabancı dil öğrenmek demek değil midir, bunlar başka nasıl öğrenilebilir ki? Yabancı dil böyle öğrenilmez, konuşa konuşa, o dili kullana kullana öğrenilir. 10 yaşındaki Türk çocukları, ufak tefek hatalar haricinde mükemmel bir şekilde Türkçe yazabilir ve konuşabilirler. Türkçe dil bilgisi hakkında ne kadar şey bilirler? Çok az şey, ilkokul 3-4.sınıfa kadar okulda ne öğrendilerse onu bilirler. Peki nasıl bu kadar iyi konuşurlar? Çünkü çevrelerinde Türkçe konuşulmasını duya duya Türkçe dili beyinlerinde bir refleks haline gelmiştir ve her defasında söyleyecekleri cümleri kafalarında Türkçe dil yapısına göre dizmek yerine söylemek istedikleri şey bir anda ağızlarından çıkıverir. Sadece konuşurken değil duyarken de aynısı gerçekleşir. Duydukları cümleleri kelime kelime ayrıştırıp Türkçe dil yapsına göre algılamaya çalışmak yerine olduğu gibi duyarlar. Mesela “araba” dediğimizde 10 yaşındaki çocuğun kafasında neredeyse hiç düşünmeden araba nesnesi beliriverir. Cümle kurduğumuzda da aynı şekilde algılar, “Yeni bir araba kazandın.” dediğimizde hiç düşünmeden yeni bir araba kazandığını algılar. Ama bizim yabancı dil öğrencileri için aynı şey geçerli değildir. Öğrendikleri yabancı dil bilgisini yeteri kadar kullanamadıkları için dil onlarda refleks haline gelmeye fırsat bulamaz, onlar sadece kelimelerin Türkçe karşılıklarını ve dil bilgisi formüllerini ezberler. Onlara Ingilizce'deki karşılığı araba olan “car” kelimesi denildiği anda beyinlerinde araba nesnesi oluşmaz, “Car kelimesi araba demekti, demek ki karşımdaki kişi araba dedi.” düşüncesi hızlıca geçtikten sonra beyinlerinde araba nesnesi oluşur. Ve bu da dilin tam olarak öğrenilmediği manasına gelir, karşılıklı konuşmalarda bu durum sıkıntı yaratır, kişi her ne kadar çok dil bilgisi formüllerini ve kelimelerini ezbere bilse bile karşısındakinin ne dediğini anlamaya çalışırken ve cümle kurmaya çalışırken çok zorlanır. Bu zorlanma yazılılarda ve derslerde ortaya çıkmaz, yazacağınız soru cevapları için düşünmeye yeterince vaktiniz vardır, ama konuşurken düşünmeye vaktiniz yoktur. Bu yüzden yabancı dil, sadece derslerde alıştırma çözmekle, yazılılara girip yüksek notlar almak için kelime ve kural ezberlemekle değil; o dili konuşmakla, kullanmakla, beynin çalışmasını o dil üzerinden gerçekleştirmekle öğrenilir. Şu anda bir çoğumuz ingilizce diziler izliyoruz, müzikler dinliyoruz, oyunlar oynuyoruz, yabancılarla yazışıyoruz, nadiren de olsa bir yabancıyla yüzyüze iletişim kuruyoruz; bu yüzden bazılarımızın İngilizce düşünme ve konuşma becerisi kötü sayılamayacak kadar iyi düzeyde olabilir, fakat okulda da düzgün bir şekilde öğretilseydi çok çok daha ileri seviyelerde olabilirdi.

    Biraz da fen derslerinden bahsedelim. Fen dersleri ki bu dersler gerçekliğin dersleridir, hiçbir zaman gerçeklik üzerinden anlatılmaz, sürekli kağıt üzeri bilgiler ezberlettirilir. Okulda ne işe yaradığı bilinmeyen laboratuvarlar vardır ancak oraya tüm yıl boyunca sadece 1 kez gidilir. Bir ara biyoloji laboratuvarına tomurcuklanarak üremeyi gözlemlemek için gitmiştik. Ancak bir sonraki derste ingilizce sınavımız olduğu için neredeyse hiç kimse deneyle ilgilenmedi. Herkes ingilizce ders kitaplarını getirip kelime ve grammar bilgisi ezberlemeye çalıştı. Bu hiç kimsenin bilgiyi önemsemediğini, asıl önemsenen şeyin sadece yazılı notları olduğunun bir göstergesi değil midir? Biyoloji sınavından 29 puan almış olan ben evden tomurcuklanmasını incelemek üzere mayalı su getirmiştim, laboratuvarda da mikroskopların kurulmasında, maya örneklerinin hazırlanmasında ve mikroskopların netliğinin ayarlanıp gelen görüntüde neyin maya hücresi, neyin toz-toprak, neyin hava kabarcığı olduğunun ayırt edilmesinde etkin rol oynadım. Fakat dediğim gibi, o günden 2-3 gün sonra yapılan biyoloji sınavından 29 aldım, sınıf ortalaması benden 20-30 puan yukarıdaydı. Demek ki neymiş, sınavlarda gerçekçi bilgiler yerine ezber bilgileri sorgulanıyormuş, öyle değil mi? Peki ingilizce sınavından kaç aldım biliyor musunuz? Hani şu deneyin hemen ardından gelen, benim hiç çalışmadığım sınav. 71 aldım, ki bu puan deney yaparken harıl harıl ingilizce çalışanların puanlarından genel olarak yüksek ya da 3-5 puan gerisinde, sınıf ortalaması 55 civarındaydı. Şaka gibi öyle değil mi?
    Sadece ev malzemeleri kullanarak yaklaşık %85 yoğunlukta etil alkol üretebilen ben kimya sınavlarından da hep düşük notlar alırdım. Şimdi diyeceksiniz kimya dersi etil alkol üretimini öğretmez ki sadece, ama yüksek yoğunlukta etil alkol üretirken kimyanın bir çok aşamasından geçmiş oluyorsunuz, en azından 9. sınıf kimyası.

    Bazen de sınavdaki bir soruyu doğru çözdüğüm halde okulda ezberletilen çözüm yollarına uymadığım için puanımın kırıldığı olurdu. 9. sınıftaki bir yazılıda 85 puanlık soruyu doğru cevapladığım halde not olarak 32 almıştım, bu yazılının büyük bir kısmı etil alkol üretirken kullandığım kimyasal hesaplarla ilgiliydi. Bu kadar düşük almamın sebebi dediğim gibi soruları okulda ezberletilen soru çözüm yöntemlerine bağlı kalmadan kafamdan çözüp direk cevabı yazmam ya da çok az işlem yazmamdı. Bu olay bir çok dersin yazılısında başıma geldi, ama en uç örnek buydu herhalde, diğer yazılılardan maksimum 15-20 küsür puan kırılmıştır. Tabi her yazılıdan da kırılmıyor zaten bu notlar, arada sırada oluyor. Hocalar bu puan kırma işine gerekçe olarak şunu söylüyorlar: “Sorunun kendisi 15 puan ama cevap sadece 2 puan, geri kalan 13 puan çözüm yoluna veriliyor.”. Zaten sorunun cevabını bulamamış bile olsa birisi, çözüm yolu doğru olduğundan nerdeyse tam puan oluyor. Matematikten hiçbir soruyu bilemediği halde 55 alan kişiler var okulumuzda, ama fizikten 10 sorunun 6-7 tanesini doğru bilip de 45 alanlar da var. Bu nedir? Yazımın önceki paragraflarında anlatmaya çalıştığım şeydir. Okulda eğitim öğretim değil ezber yapılmakta ve sınavlarda bilgi ya da yetenek seviyesi değil ezberin ne kadar iyi yapıldığı ölçülmekte. Gerçek bir sınav kağıt üzerinde olmaz zaten, öğrenciye öğrendiklerini uygulayabileceği bir proje ödevi verirsiniz, projeyi ne kadar kaliteli yapmışsa belirli kriterlere göre değerlendirerek puan verirsiniz. Yalnız projeden kastettiğim bizim şimdiki proje ödevleri değil. Şimdiki proje ödevlerinde yapılan tek şey, internette bulunan bilgilerin kopyala-yapıştır yapılarak PowerPoint'te bir güzel süslenmesinden ibaret. Benim projeden kastım şu, dil bilgisi mi öğreniyorsun kardeşim, yaz bakalım 20-30 sayfalık bir hikaye. Kimya mı öğreniyorsun, gel laboratuvara, sana öğretilen yöntemlerle üret istenilen maddeyi, ya da olayı. Bilgisayar dersinde Excel'den muhasebe yapmayı mı öğreniyorsun, 1 aylık aile muhasebesini yap bakalım öğrendiğin yöntemlerle. Seviye belirleme dediğimiz olay bu şekilde olur. Başka bir alandan örnek vereyim, mesela 100 kişilik bir gruba iyi bir nişancı olup olmadıklarını ölçen bir değerlendirme yapacaksanız, hepsini bir odaya toplayıp üzerinde “İyi bir atış yapmak için ne yapılmalıdır?” yazan bir kağıt parçası verip soruyu en iyi cevaplayan kişiyi en iyi atışçı ilan edemezsiniz. Yapmanız gereken şey yazılı yapmak değil, bir atış talimi düzenleyip dart tahtasındakine benzer bir puanlama sistemi kurup, yapılan atışlar sonucu elde edilen puanlara göre kişileri sıralamaktır. Hatta bu bile o kadar adil olmayabilir, normalde çok iyi atışçı olan birinin kolunda geçici bir sakatlık meydana gelmiş olabilir, ya da o anlık morali çok bozuk olabilir, ne olacağı belli olmaz, insanların tüm değerlendirilmesi birkaç saatlik sınavlarla sınırlı kalmamalıdır. Uzun vadeli bir değerlendirme yapılmalıdır. Mesela sadece eğitmenlerin kişiler üzerindeki uzun vadeli gözlemleri bile kişinin o alanda ne kadar iyi olup olmadığını belirlemekte etkili olabilir.

    Hep kağıt üzeri bilgilerin dışına çıkarak gerçekçi şeyler yapmaya çalıştım okul hayatım boyunca, ama bana not olarak şu ana kadar hiçbir getirisi olmadı bunların, notlar hep kağıt üzeri ezber bilgilerinden veriliyor, gerçekçi şeylerden değil. Özellikle 9. sınıfta İngilizce dersinden aldığım yıllık ödev için saatlerimi, hatta günlerimi harcayarak yazdığım yaklaşık 40 sayfalık hikaye kitabıma not olarak 60 aldıktan başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kitabımda haliyle daha öğrenci olduğum için bariz dil bilgisi yanlışlıkları vardı, ya da hikayenin içinde geçtiği evren bana ait değildi, bir oyundan alıntıydı. Önce hocanın seçici davranarak bunlardan dolayı düşük not verdiğini düşündüm bir ara, ama öyle değildi, çünkü internetten kopyala yapıştır yöntemiyle PowerPoint sunusu yapıp da kopyaladığı materyalin noktalama işaretlerini bile düzeltmemiş olan kişiler 85 aldı. Peki neden biliyor musunuz, çünkü o 85 alan kişinin yazılı notları 70-80 iken benim yazılı notlarım 40-45. Ve bu tür sözlü notuymuş yok efendim proje ödevi notuymuş, bunlar da yazılı notlarına bakılarak yazılı puanından hocanın insafına göre 5-10 puan yukarıda verilen notlar, bu notların verilmesinde yapılan proje o kadar da önemli değil. Her şey yazılı, her şey ezber.

    Ve sınavlarımızdaki bir diğer eksiklik ise, hiç seçici değiller. Bazen sorular o kadar kolay oluyor ki, sınavda diyelim 100 soru varsa 70 tanesini herkes biliyor, gerçek sınav geriye kalan 30 soru üzerinden işliyor. Yanlışlıkla 1 soruyu yanlış işaretleseniz yandınız, önünüze 1000 kişi geçiyor. 500 tane birincisi olan sınav mı olur ya! Ya da okulda bir yazılı yapılıyor, ders çalışan 85 alıyor çalışmayan 70. Ama puan sınırlaması 100-0 arasında. Demek ki bir şeyler yanlış.
    Hesap Araçları adında bir bilgisayar programı yazdım, formülünü girdiğiniz bir molekülün içinde hangi elementin kütlesel olarak yüzde kaç oranında var olduğu gibi bilgileri veren “Molekül Analizörü”; her türlü atış olayını ekrana çizdirip tüm verilerini elde edebileceğiniz bir “Eğik Atış Simülatörü”; maksimum 5 adet vektörün bileşkesini hesaplayabileceğiniz bir “Vektör Hesaplayıcı”; üçgenden ongene kadar tüm dışbükey geometrik şekillerin alanını hesaplayabileceğiniz bir “Alan Hesaplayıcı” ve her türlü matematiksel işlemi yapabileceğiniz yarı bilimsel bir “Hesap Makinesi”ni bünyesinde barındırıyordu bu program, üstelik sadece bilgisayar üzerinde değil iPhone, iPad ve Android'lerde de çalışıyor, Flash animasyonu şeklinde web sitesi üzerinden de görüntülenebiliyor. İhtiyaç duyulduğu takdirde istenilen her türlü konuya özel bir hesap aracı da eklenebilirdi, benim çok vaktim olsa tüm müfredatı kapsayan bir hesap aracı programı da yapabilirim, yapılamayacak bir şey değil yani. Ama ucunda kazanacağım bir şey yoksa niye yapayım ki, neden boş yere zamanımı harcayayım? Sadece yapayım bakalım nasıl tepki görecek diye yapılması en zor olanları seçip örnek bir program hazırladım. Bu programla ayrıca Tübitak proje yarışmasına da katıldım, öğrencilere dağıtılacak tabletlere eklensin de öğrenciler soru çözümlerini ezberlemekle uğraşmasın, rahat etsin diye. Benden talep edilse, yanıma bir grafiker ve tüm müfredatı yalamış yutmuş bir adam verilse, biraz da para karşılığı tüm müfredatı kapsayan aşırı fazla içerikli ve görsel olarak çok kaliteli bir versiyonunu da seve seve hazırlardım o tabletler için. Sadece ben değil, bunu her programcı yapabilirdi aslında. Ama kâle bile alınmadı galiba, normalde kabul edilmeyen projelerin sahiplerine e-posta yoluyla kabul edilmediklerine dair bildirim gönderiyorlar ama bana o bile gelmedi. Okul gibi bir eğitim öğretim kurumunda böyle bir şeyin değer görmesi gerekir; millet eğik atış, vektör ve mol soruları çözmeye çalışırken birisi çıkıp tüm soruları otomatik olarak kolay yoldan çözebilecek bir program yazmışsa herhalde sorgusuz sualsiz tam not alması gerekir, öyle değil mi? Maalesef öyle değil işte. Çünkü okul bilginin ve emeğin değer gördüğü bir eğitim öğretim kurumu değil, ezber yuvasıdır. Her soruyu çözebilen bir program, ezberi engelleyeceği ya da katkısı olmayacağı için pek değer görmez. Hafız yetiştiren Kur'an-ı Kerim ezber kurslarının tema değiştirmiş hali gibidir okul. Ezberden Kur'an okuyan bir robot yapsanız bile, hafızların hafız olmasına hiçbir katkı sağlamayacağı için pek ilgi çekmez. Hafızlar ve hocaları böyle bir robot görseler “Vay, güzel robotmuş ya!” derler geçerler, “Ya nasıl olsa robot ezbere okuyor Kur'an'ı, biz ezberden vazgeçelim.” demezler. Hafızları kötülediğimi zannetmeyin, hafızlığın esası sağlam bir ezber disiplinine ve yeteneğine dayanır zaten, adı üstünde hafız-hafıza. Ama bilim ve teknoloji böyle değildir, bilimsel olacak bir insan soru çözüm yöntemlerini ezberlemek yerine öğrendiklerini uygulayan ve sürekli geliştiren kişi olmalıdır. Formül ezberlemekle bir yere varılmaz, formül zaten kitapta yazıyor ihtiyacın olan yerde açar bakasın. Ben şahsen Hesap Araçları programını böyle yaptım, ne anlarım ben mol hesaplamaktan, açtım kitabı baktım formüllere evirdim çevirdim sistemi kurdum program haline getirdim. Zaten kullana kullana bir süre sonra refleks haline gelecektir, otomatik olarak ezbere girecektir o formüller. Eğik Atış ve Vektör Hesaplayıcı kısmında da öyle oldu, konuları ve formülleri gayet iyi anladım, hatta onların programlarını yazarken deneme yanılma yoluyla kendi kendime birkaç formül oluşturduğum bile olmuştu. Ama dediğim gibi önemli olan onları ezberlemek değil; nerede kullanacağımızı bilmek ve formül kitabına yeni formüller ekleyebilmektir. Bir de öğretmenlere hoca dediğinizde hoca camide derler. Okuldaki hocalar ile camideki hocaların bir tek temaları farklıdır, cami hocası sureleri ezberletir namaz kıldırır, okul hocası müfredatı ezberletir soru çözdürür. Ya da mesela camideki siyer hocası Hz. Muhammed'in hayatını ezberletir, okuldaki tarih hocası büyük Türk tarihini ezberletir. Yapılan iş aynı, dediğim gibi sadece teması farklı.

    Konu dinden açılmışken şundan da bahsetmeden edemeyeceğim. Fen derslerinde evrenin 13 milyar yıl önce büyük patlamayla genişlemeye başladığını, daha sonra maddenin oluştuğunu, kütle çekim etkisiyle maddelerin birbirini çektiği, daha sonra yıldızların ve gezegenlerin oluştuğunu, 4 milyar yıl önce oluşmuş canlılığa elverişli gezegenimizin üzerinde birkaç milyar yıl önce canlılığın oluştuğunu ve evrim geçirerek 200.000 yıl önce Homo Sapiens, yani insan türünün ortaya çıktığını, mutasyonun, doğal seçilimin, genetiğin ne olduğunu öğreniriz. Diğer taraftan din dersinde de evrenin 7 günde yaratıldığını, yerin ve göğün evrenin 2 ana katmanı olduğunu, yıldızların göğün 1. katmanında bulunan kandiller olduğu, Allah'ın direk kullanmadan bu kandilleri havada tutabildiğini, insanın topraktan yaratılıp ruh üflenerek ortaya çıktığını ve 7000 küsür sene önce Cennet'ten kovularak Dünya'ya gönderildiğini, Dünya üzerindeki tüm canlıların insana hizmet etmek için yaratıldığını, Ay'ın da insanlara takvim görevi görmesi için yaratıldığını öğreniriz. İşte okul o kadar şaçma, o kadar eğitimden öğretimden uzak bir yerdir ki, birbiriyle çelişen iki bilgi aynı anda öğretilir. Bu iki bilginin de birbiriyle çeliştiğini anladığınızda, eğer bilimi inkar ederseniz yobaz, dini inkar ederseniz kâfir ilan edilirsiniz. Fakat mantık bariyerini aşıp da her iki bilgiyi de doğru kabul ederseniz, işte o zaman en normal insan olursunuz. Ki okulun yapmaya çalıştığı da herhalde bu, mantık seviyesinin 10km yukarısında yaşayan, düşünmek nedir bilmeyen insanlar yetiştirmek. Burada ne islamiyete ne de bilime hakaret ediyorum yanlış anlaşılmak istemem, sadece ikisinin de aynı alanlarda birbirine zıt bilgilerin doğru olduğunu iddia ettiğini söylüyorum. Bu yüzden bilimsel bir öğretim yapısında olması gereken okullarda, sadece ve sadece bilimsel, yani deney ve gözlemlerimizle ya da matematiksel hesaplarımızla elde edilmiş bilgilerin öğretilmesi gerektiğini; islamiyet gibi imana dayalı olan ve yapısı gereği hep imana dayalı olmak zorunda kalan öğretilerin barınmaması gerektiğini düşünüyorum. Tabii inançlı olmak, kendini dine adamak isteyenler için de ayrı okullar açılabilir, açılmalıdır da. Her insan bilimsel bir hayat yaşayacak değildir, kişiler kendi halinde tasavvufi bir hayat yaşamak da isteyebilirler, buna saygı gösterilmesi gerekir. Ama dediğim gibi aradaki fark iyi korunmalıdır, bu iki olgunun birbirine karışması, ya da birbirini yargılamasından kaçınılmalıdır. Dindar mühendisler, doktorlar, vs. var olabilir belki ama dindar biyologlar, fizikçiler, kısacası dindar bilim adamları olgusu; ateist ilahiyatçı, imam, tasavvufçu, kısacası dinsiz din adamları olgusu kadar saçmadır.
    Fakat günümüzün hem din hem de bilim karışık eğitim veren okullarında öğrenciyim diye geçinenlerin büyük bir çoğunluğun hiç gıkını çıkarmadan iki bilgiyi de öğrenip aralarında bir mantık bağı kurmadan ikisini de sorgusuz sualsiz kabul ettiğini; ya da bazılarının dini bilgiyi bilimselleştirdiğini, bazılarının da bilimsel bir bilgiyi dine kattığını görürsünüz. Nedeni basit, 50 kere yazdım ama tekrar yazayım, bu bilgiler öğretilmiyor, ezberletiliyor. Öğrenmek için okulda bulunduklarını zannetiğimiz öğrenciler, bilgileri algılayıp, işleyip, diğer bilgiler arasında bağ kurup, mantık süzgecinden geçirip de kafalarının bir kenarına kazımıyorlar; sadece ve sadece yazılılarda yüksek not almak için kitapta yazan cümleleri olduğu gibi kelime kelime beyinlerine yazıp, yazılıda kullandıktan sonra da beyinleriden siliyorlar. Gerçekten de öyle, 10. sınıf öğrencilerine 9. sınıf konularından yazılı yapacağım deseniz apışıp kalırlar. Hatta bırakın geçen seneyi, geçen ayın konularını bile yazılılarda görmekten hoşnut olmazlar. Çünkü geçen ayın konuları geçmiş, sınavı olmuş bitmiş, e tabi ezberlenen bilgi de gereksiz olduğundan kafalardan silinmiş gitmiş.

    Şunu da eklemek isterim, deney ve araştırmalar sonucu meydana geldiği için bilim bir tanedir, ama dinin yolu bir değildir, binlerce çeşit din ve mezhep vardır, farklı faklı inanışlar, hatta inançsızlıklar vardır. Oysa ki bize din dersinde inançlarımızın ne olduğu sorulmaksızın sadece islam dininin sünnilik mezhebi öğretilir. Allah'a inanmayan adam din yazılısına girer, “Allah'ın varlığının delilleri nelerdir?” gibi soruları bir müslümanmış gibi cevaplamak zorunda kalır, sırf puan elde etmek için. Bu da işin ayrı bir saçmalık boyutudur. Başörtülü dindar müslüman kızların laikliğe aykırı diye alınmadığı okulda; dinsize, kafire, gayrimüslime islamiyet dersi verilir. Yani saçmalıkların 'boyutu' o kadar fazla ki, teorik fizikçiler gelip incelese 40 yıl işin içinden çıkamazlar.
    Ve bu ezber listesi sonsuza kadar uzatılabilir ama gerek yok, sadede gelelim. Senelerce, tüm gençliği boyunca ezberle uğraşan insanlar akıllarını ezberle bozunca düşünme yetilerini kaybederler, zaten ezberlerini ölçen sınavları atlattıktan sonra o senelerce ezberlemekle uğraştıkları şeyleri bir anda unutuverirler. Gençliklerini harcadıkları saçma bir eleme sisteminde elendikten sonra geriye elerinde hiçbir şey kalmaz. Ama beyin alışmıştır bir kere yeni bir şey üretmemeye, ilerde bilimsel ya da teknik bir meslek sahibi olduklarında var olan şeyleri ilerletmek, yeni şeyler üretmek yerine zaten yapılmış olan şeyleri kopyalar dururlar. Hani tamam, mesleğini hesap makinesi gibi yapan kişiler ortaya çıkmış olabilir, ama hesap makinelerinin tek yaptığı şey düşünmeden hesaplamaktır, önemli olan hesap makinesini icat eden adam gibi, olmayan şeyleri var edebilmek, düşünebilmek.

    Arada çok önemli insanlar da çıkar bu eğitimden ama bunlar genelde başka ülkelere gider, çünkü orada kendisine çok daha fazla değer ve imkanlar verirler. Ama hala Türk’tür bu kişiler, bir şey yaptı mı işte Türkler şöyle başarılı böyle başarılı deyip kendimizi tatmin etmesini de çok iyi biliriz. Bu insanların bir kısmı ülkede kalıp ülkeye katkıda bulunmak için çabalarlar; ama kimisi maddi açıdan kaynak bulamaz, kimisi suikaste kurban gider, kimisi uzmanı olduğu alanla hiçbir alakası olmayan ya da yeteneklerini tam açığa çıkaramadığı bir işte çalışmak zorunda kalır, kimisi de onları işe alacak yetkililerin kaliteli adamalar yerine akrabalarını tercih etmesiyle olması gerektikleri konuma gelemezler.

    Beynini ezberle bozmuş, okumaktaki tek amacı para kazanmak olan bireyler ise diploma adlı kağıt parçasının insanlar üzerinde oluşturduğu ön yargı sayesinde işe girerler ve ezberledikleri şeyleri bir bir yaparak hatta yapmayarak ya da yapamayarak ayda birkaç bin TL’ye salla kafayı al maaşı yaşar giderler; bazen yönetici falan olurlar. Ama belki daha ilkokul mezunu bile olamamış, matematiğin M'sini, Türkçe'nin T'sini bilmeyen; en iyi ihtimalle bunları yapmış ama üniversitenin Ü'sünü bitirmemiş patronları milyonları, milyarları götürür. Neden mi? Çünkü o patron beynini ezberle bozmamıştır, hala sağlam bir kafaya sahiptir; hesap makinesi gibi çalışmaz belki kafası ama neyin iyi neyin kötü olduğunu iyi bilir, olayları geniş açıdan düşünebilir. Örnek mi lazım? Akla ilk gelen isimlerden mesela Bill Gates, Steve Jobs, Mark Zuckerberg, Sakıp Sabancı, Ali Ağaoğlu... Veya şirketleri geçtim, bu gün ülkelerimizi yöneten bakanlarımızın ve milletvekillerimizin neredeyse tamamı güzel bir Anadolu Lisesi bitirmemiş, öğrenci seçme sınavlarında derece yapmamış kişilerdir.

    Tamam, herşey ezber dedik, peki bu ezberletilen şeyler neler? Biraz da bunları inceleyelim. Ezberletilen şeyler herşey, evet herşey. Tarihten, bilime, edebiyata, spora, dine her şey, ve bunların içinde çöl çöp ne varsa müfredata konulmuş, Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi'ne fazla gereksiz olduğu gerekçesiyle giremeyecek kadar gereksiz bilgiler bile var. Her bir bireye 15-20 farklı daldan aşırı fazlalıkta ve gereksiz bilgilerin öğretilmesi öngörülüyor müfredatta.

    Bu öğretilmesi öngörülen şeyler arasından birkaç örnek vereyim mesela; Excel programından muhasebe yapmak, asansör içinde fırlatılan topun akıntılı nehirde yüzen adama göre hızını bulmak, tüm Türk tarihindeki savaşların ve antlaşmaların tarihlerini, yerlerini, nedenlerini ve sonuçlarını ezbere bilmek, 320nm dalga boyunda ışık yayan maddeyle atom kütlesi 55 olan maddenin gireceği tepkimeden çıkacak olan maddenin elektro-negatifliğini bulmak, elalem uzaya uydu gönderip dünyanın fotoğraflarını çekerken hala ortaçağda yaşıyormuş gibi kurşun kalemle en ince ayrıntılarına kadar Türkiye haritası çizmek, her türlü edebi sanatı öğrenip ona uygun şiirler yazabilmek, yazılmış şiirlerdeki edebi sanatları bulabilmek, edebiyat tarihindeki 89 farklı insanın hayat hikayesini bilmek, karakalem resim çizebilmek, flüt çalabilmek, basketbol, futbol, voleybol ve hentbol oynayabilmek, hücre içindeki tüm organelleri, çekirdeğin ve DNA'nın moleküler yapısını bilmek, Almanların yarısından daha fazlasının İngilizce, %5 gibi bir kısmının da Türkçe bilmesine rağmen İngilizceyle birlikte yarım yamalak Almanca öğrenmek, daha uzatayım mı? Bence hiç gerek yok, sadece bu dediklerim bile ne kadar ağır ve gereksiz bir müfredatın olduğunun göstergesidir, kaldı ki keşke müfredat bunlarla sınırlı olsa, ama bu saydıklarım maalesef müfredatın %1'i bile değil. Bir lise öğrencisi ileride hangi mesleği seçecek olursa olsun, müfredatta öğretilenlerin en iyimser ihtimalle %90'ı boşa öğretilmiş olacaktır. Hani bir de bunlar gerçekten öğretiliyor olsa yine bu kadar rahatsızlık vermez, ama bu kadar çok konu olunca hiçbirini öğrenmeye zamanı kalmıyor öğrencinin; sadece sınavları geçmek için o sınavda çıkacak kısmı ezberliyor, sınav geçince de unutuyor. E bu sebeple de okul hayatının en iyi ihtimalle %90'ı zaman ve akıl israfıyla geçmiş oluyor, göz çıkarmayacak fazla bilgileri öğrenmekle değil. Ve dikkatinizi çekerim, en iyi ihtimalle %90 diyorum, bilgisayar mühendisliği konusunda yeterince bilgi sahibi olan birisi olarak diyebilirim ki bilgisayar mühendisi olacak birisi için lise bilgilerinin %99'undan daha fazlası gereksizdir. Aslında çok rahat %99,95 diyebilirdim ama İngilizce dersinin yüzü suyu hürmetine diyemiyorum, her ne kadar ders ezber üzerine kurulu olsa da ya da teknik terimler öğretilmese de bir mühendisin işine yarar şeyler az da olsa vardır. Mühendislik genelde ingilizce üzerinden işler.

    Ayrıca ileride lisede öğretmen olacak kişileri bu dediklerime dahil etmiyorum. Düşünsenize, mesela ileride edebiyat öğretmeni olacak birisi için Türkçe derslerinde öğretilen her şey çok önemlidir, öyle değil mi? Ne de olsa kendisine ezberletilenlerin aynısını o da öğretmen olduğunda öğrencilerine ezberletecek, yani lisede Türkçe derslerinden ezberlediği hiçbir şey boşa gitmemiş olacak. Ama bu yine de geri kalan derslerin boşu boşuna öğretilmediği manasına gelmiyor. Sözel okuyan biri için okul derslerinin neredeyse 4'te 1'inin Türkçe dersi olduğunu varsayacak olursak lisenin hâlâ kabaca %70'lik kısmı boşa gitmiş oluyor. Yani aslında lise, en çok ileride lise öğretmeni olacak kişilerin işine yarıyor da diyebiliriz ama o bile en fazla %30 verimlilikte oluyor.
    Bir lise öğrencisi 4-5 sene boyunca yılın 9 ayının her hafta 5 gününün 8 saatini lisede harcadığı halde, bu kadar zaman müfredattaki gereksiz bilgileri öğrenmeye yetersiz kalmaktadır, okuldan eve geldiğinde ve hafta sonları da ayrıyeten ders çalışması gerekir. Hatta özel hocalarla beraber çalışması gerekir, tek başına kitapta yazan bilgiyi öğrenmeyi, kısacası düşünmeyi ve algılamayı okulda öğretmedikleri için özel hocalar olmazsa olmazdır. Ama milyonlarca öğrenciye özel hoca mı dayanır? Bu durum için özel hocalar kendi yöntemlerini geliştirmişlerdir, onlar öğrencinin ayağına gideceklerine kendilerine bir bina tutup orayı özel hoca merkezi haline getirmişler ve öğrencilerin kendi ayaklarına gelmesini sağlamışlardır. Aslında bir nevi çakma özel okul kurmuşlar ama kendilerine okul değil de dershane demeyi tercih etmişlerdir nedense. Dershaneye giden öğrenci, dershaneye gitmeyen akranlarına göre üniversite sınavına bir adım önde başlayacağı için, üniversite hayali kuran herkes okul ile beraber bir dershaneye de gitmek zorunda kalmıştır zamanla, yani dershane bir vazgeçilmez haline gelmiştir. Ama dershaneler de haksız değil aslında, herşeyi devletten beklmeyeceksin değil mi? Baktın ki devletin zavallı okulları, devletin allame-i cihan yetiştirmeye çalışan müfredatını öğretmekte yetersiz kalıyor, kendin ek okullar açacaksın ki hem devletin tamamlayamadığı bir işi tamamlamış olasın, hem her öğrenciden yıllık 3000 TL yolarak zengin olacaksın, hem de yeni bir iş kolu başlatmış olup ülkedeki işsizliği azaltacaksın. Ama bu da yetmedi, devletin bedavaya dağıttığı okul kitaplarına alternatif kitaplar çıkaracaksın, devletin kitapları beş para etmediği için üniversiteye gitmek isteyen herkes senin kitaplarını almak zorunda kalacak, yine para kazanacaksın, yine yeni bir iş kolu başlatmış olacaksın. Ama bu da yetmedi, tek bir dershane olarak 3-5 farklı markadan ders kitapları basacaksın, her birinde de bir konuyu diğerlerine göre daha iyi anlatacaksın, böylece her öğrenci tek bir ders için 10 farklı kitap almak zorunda kalacak, ve yine istihdam artacak, yine keseye akan para artacak. Ama dershanelerin faydaları sadece bunlar mıdır? Hayır değildir. Bazı dershaneler cemaatlere adam toplamaya, insanları din ile örgütleyip dershane hocaefendisi adına çalışması için beyin yıkamaya, askeri lise sınavlarının sorularını çalıp talebelere ezberleterek ülkenin ordusuna hileli bir şekilde adam sokmaya, böylece ordudaki Mason ve Yahudileri temizlemeye de yararlar.

    Dershaneye gitmek ise okuldan arta kalan zamanın da gereksiz bilgi ezberlemekle geçmesi, yani lise hayatı boyunca 2-3 senelik bir akıl tutulması yaşamak, hiçbir işe yaramayacak olan derslere çalışmaktan başka bir şey yapamamak demektir. Bu saçmalığa üniversite hayalleri kurup kendi iyiliğini düşünerekten karşı gelemyen gençlerde ise bozulmalar meydana gelir, sinirini başka şeyler üzerinden çıkarır, isyankâr ve özenti tavırlar takınır, gözü ders saçmalığından başka bir şey görmediği için gerçeklikten uzaklaşır, depresyona girer, mantıklı düşünme yetisi azalır, psikolojisi bozulur vs. Bu bozulma, öğrencilerini yüksek puanla alan liselerde genelde daha az gözükse de (şahsen bana oralarda bile fazla geliyor), düşük puanlı öğrencilerin toplandığı liselerde çok daha fazladır. Çünkü düşük puanlı olanlar yüksek puanlı olanlara göre öğretmen ve ailelerinden daha kötü muamele görmektedirler ve yüksek puanlı olanların gittiği üniversiteye gidebilmek için çok daha fazla ders çalışmak zorundadırlar. “Düşük puanlı” olmak, bunun sürekli başa kakılmasını hissetmek bile bozulmaya yeterli bir sebeptir, ve sistem gereği birileri ister istemez düşük tabakalarda, alt seviyelerde olmak zorundadır, alt seviyedeki puanını yükseltse bu sefer üst seviyedeki alt seviyeye inecek. Yani önüne geçilemez bir şekilde sistemden çıkan insanların bir kısmı mutlaka bozulmuş olacak, oysa ki “eğitim sistemi” olması gereken bir sistemin insanları bozması değil eğitmesi gerekir.

    Evet, iyi-kötü değerlendirmesi kişilerin seviyesinin belirlenmesi için yapılması gereken bir şeydir, ama bu değerlendirme aynı kategorideki, aynı yeteneğe ve ilgiye sahip olan insanlar arasında yapılmalıdır. Mesela bir boksçuyu, bir yüzücüyü ve bir futbolcuyu kim daha iyi diye sınava tabii tutamazsınız. Çünkü her birinin kategorisi ayrıdır, eğer onları bokstan sınava tabii tutarsanız elbette ki boksçu kazanır. Boks sınavına sadece boksçuların girmesi gerekir, hatta onların bile kendi aralarında ağır siklet hafif siklet diye ayrılmaları gerekir.

    Kömür ve elmasın kullanım alanları iyi anlaşılmalıdır, her kömür elmas olacak diye bir kural yoktur, kömürü elmas olarak kullanmaya kalkarsanız parçalanıverir, tozu çıkar, etrafı kireltir, hiçbir işe yaramaz. Onun potansiyelinin açığa çıkacağı, faydalı olacağı yer kömürün kullanım alanı olan yerlerdir. Fakat bizim eğitim sistemimiz herkese elmas muamelesi yapmakta ve bu esnada kömürleri zedelemekte, elmasları da kirletmektedir. Mesela okuldaki derslere karşı yetersizliği olan, onları bir türlü anlayamayan bir çocuk zar zor ilkokulu bitirir, ardından liseye girer, birkaç sene sınıf tekrarı alır ve bitiremeyeceğini anladığında okulu terk eder, çevresi tarafından şu muameleye maruz kalır: “Ulan eşşoğuleşşek, bak yaşıtların okuyup adam oldular sen bi baltaya sap olamadın, bari çöpçü, amele falan ol da ekmek parası kazan.”. Ve aslında ilk 4-5 seneden sonra hiç okula devam etmemesi gereken bu kişi, okul hayatı boyunca maruz kaldığı üzüntü ve eziklik sebebiyle bozuk, yıpranmış bir birey olarak topluma katılır. Diğer yandan onu eğitmekle uğraşan eğitmen, kafası çok iyi çalışan, öğrenmeye aç olan diğer çocuğa yeteri kadar ilgi gösteremez ve çocuğun potansiyeli boşa gitmiş olur. Kendimden biliyorum, ben ilkokul 1. sınıfta hiçbir şey öğrenmedim. Okumayı-yazmayı ve 4 işlem yapmayı, gezegenlerin isimlerini falan bilerek başladım ben okula. 1 yıl boyunca boşu boşuna gittim geldim. Diğer taraftan, 1. sene bittiğinde hala okumayı yazmayı beceremeyenler vardı. Öğretmenimiz onlara okuma yazma öğretmekle uğraşırken, benimle yeteri kadar ilgilenemedi. Onlar sürekli dunkof, mankafa diye aşağılanırken, hatta bazen dayak bile yerken, benim de potansiyelim boşa harcandı, 1 yılımı boşu boşuna kaybettim.

    Oysa ki herkes doktor, mühendis, avukat gibi bilgiye ve zekaya dayalı olan bir mesleğe sahip olacak diye bir kural yoktur. Toplumda her daldan insana ihtiyaç vardır, birinin birine üstün olduğu pek söylenemez. Bu olay vücuttaki organların işleyişi gibidir. Bir anket düzenlense ve insanlara “Vücudun en önemli organı hangisidir?” sorusu sorulsa büyük bir çoğunluk kalp ve beyin diyecektir. Ama aslında her organ önemlidir, mesela hiç kimsenin aklına gelmeyecek olan anüs organımız olmasa, besin artıklarını vücudumuzdan dışarı atamayız, ya da yutağımız olmasa içtiğimiz suyun yarısı ciğerlerimize dolar, ciğerlerimiz olmasa vücudumuza oksijen alamayız, damarlarımız ve kanımız olmasa alınan oksijen diğer organlara, mesela kalbe ve beyne iletilmez. Bu sebeple bu sayıdığım vücut parçaları da en az kalp ve beyin kadar önemlidir, diğer tüm organlar böyledir, bazılarının olmaması ölümle sonuçlanmayabilir belki ama ölmüş olmayı dilettirecek kadar acı ve ıstırap çektirir.

    Bu sebeple, kişiler kategorilendirilerek okullara gitmelidir, okula okuma-yazma ve 4 işlem bilgisiyle başlayan bir çocukla, bir yılda okuma-yazmayı öğrenemeyen bir çocuk aynı eğitim yollarından geçmemeli, aynı sınıflarda ders görmemeli, aynı alanlarda başarı göstermesi beklenmemelidir. Aksi takdirde ikisi de zarara uğrar. Tıpkı verdiğim kömür ve elmas örneğinde olduğu gibi, kömüre elmas muamelesi yaparsanız hem kömürü hem de elması kaybedersiniz. Herkes elmas olmak zorunda değildir, bize kömür de lazımdır ve kömür olmak utanılacak bir durum da değildir. Vücudun parçaları gibi, göze en işe yaramaz gibi gözüken şeyler bile aslında ölümcül derecede önemli olabilir.

    Örneğin, iki günde bir evimizin 40-50 metre ötesindeki çöp konteynırını çöp kamyonuyla gelip temizleyen çöpçüler olmasa ne yapardık? 1-2 ay içerisinde yollarda çöp dağları olmaya başlardı. Hatta onlara çöpçü bile denmemeli bence, çöpçü diyince çöp satan adammış, kötü bir kelimeymiş gibi geliyor kulağa, zaten tek yaptıkları iş çöp konteynırlarından çöp toplamak da değildir. Gerektiğinde yerleri süpürürler, yollardaki trafik çizgilerini ve kaldırım taşı boyalarını yenilerler vs... Bu sebeple çöpçü yerine çevre temizlik işçisi demek daha doğru olacaktır. Çiftçiler olmasa kim yediğimiz bitkileri üretecek, doktorlar işi gücü bırakıp tarıma mı başlayacaklar? Kasaplar ve hayvan yetiştiricileri olmasa kim bize et tedarik edecek, aktörler mi yoksa avukatlar mı? Tesisatçılar, pimapenciler, fayansçılar, mermerciler, marangozlar ve inşaat ameleleri olmasa kim yapacaktı bu içinde yaşadığımız evleri, mühendisler mi? Gerçi eğitim sisteminin bozukluğu yüzüne ortalık bir sürü mühendislik yapmaya yaramaz mühendis kaynıyor, onlar bu işi yapabilirler.
    İşin en acı kısmı ise amele kelimesinin bir hakaret olmasıdır, oysa ki arapça kökenli bu sözcük “işçi” manasına gelmektedir. Yani toplumumuz öyle bir hale gelmiş ki, insanlar birbirine işçi diyerek hakaret eder olmuş. Toplumun en 'iş'e yarayan adamları olan işçiler ve köylüler toplum tarafından ezilip aşağılanırken, tek yaptıkları toplumu eğlendirmekten başka bir şey olmayan aktörler ya da şarkıcılar toplum tarafından en çok beğenilen ve sevilen insanlar olmuşlar.

    Doktor mühendis olamayacak adamların hepsi işçi olacaktır diye bir kural da yok, yapılabilecek 1001 çeşit meslek vardır, kimi insan söz cambazıdır, kimisi insan sarrafıdır, bir diğeri korkusuzdur, atletiktir, öbürünün görsel yetenekleri çok iyidir, başkasının yabancı dil öğrenmesi çok çabuk gerçekleşir, kimisi çok iyi yemek pişirir, ya da müziksel yeteneği çok fazladır vs... Kişiler erken yaşlarında yeteneklerine göre sınıflandırılıp ona göre eğitilmeleri gerekir. Kömür ve elmas örneğine dönecek olursak, maddeler sadece kömür ve elmastan ibaret değildir, demir, plastik, tentürdiyot, uranyum, krom, su, toprak, barut, helyum, tuz, yağ, şeker vs. 1001 çeşit madde vardır öyle değil mi? Ve hiçbirisini bir diğerinin yerine kullanamazsınız, hani arada çıkar, tıpkı bir mekatronik mühendisinin bilgisyar mühendisi olabileceği gibi, çelik yerine topraktan da tencere yapılabilir. Ama tutup da baruttan ya da sodyumdan yemek tenceresi yapmazsınız.

    Fakat bizde böyle değildir, her madde her madde olarak kullanılmaya çalışılır, herkese herşeyin eğitimi verilir, tabi ağırlıklı olarak bilgi odaklı konuların eğitimi. Ama önceki dediklerimi unutmayın, eğitim diye kastettiğim şey ezber, bilgi odaklı konular ise nerede ne kadar işe yaramaz ve kullanışsız bilgi varsa onlar.

    Bir de teknik ve meslek liselerimiz vardır ama insanlar arasında pek saygınlığı yoktur, zaten öğrettiği şey üniversite sınavı sorularının çözüm yöntemleri olmadığı için buradan mezun olan kişiler üniversiteye değil de genellikle meslek yüksek okullarına falan giderler. Artık kaldırıldı ama önceden bir de katsayı problemi vardı, meslek lisesine gidenler öğrendiği meslek dışında bir alan seçerse üniversite için belirli bir oranda puanı düşürülüyordu. Ki bu da çocukken yeterince bilgi sahibi olmadan yapılmış bir seçim ile geri dönüşü olmayan, olsa bile zor ve zararlı olan bir yola girmek oluyordu. Ama dediğim gibi, kalktı artık bu katsayı olayı, gerçi yavaş yavaş eğitim sisteminde de radikal değişimler yapılmaya çalışılıyor sanırım, 4+4+4 sistemi, tabletler falan, eğer ki devlet görevlilerimiz dediklerini gerçekleştirebilirse eğitimin içler acısı durumu bir nebze olsun düzelecek gibi ama bakalım ne olacak, ilerleyen senelerde göreceğiz. Gerçi her öğrenciye 500-600 TL'lik tablet dağıtılması aslında çok tutarsız bir davranış. Devletin en yüksek seviyeli görülen, öğrencilerini ilk 5000'den toplayan, hedefi herhesin hedefi olmak olan Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi bile her öğrencisinden değeri 20-30 TL olan 2 top A4 kağıt dileniyordu birkaç hafta önce. Ayranı yok içmeye diye başlayıp tahtırevanla gider diye devam eden ata sözümüzü akla getiriyor bu durum.

    Ayran demişken, genel olarak okulların kantinleri de, eğitim sisteminin olduğu kadar olmasa bile kötü bir haldedir. Kantin sahibi kişi, okuldaki tüm alışverişi tekeline aldığı için istediği gibi fiyatlandırma yapabilmekte ve istediği kadar kalitesiz bir hizmet verebilmektedir. Öğrencilerin başka bir seçeneği yok ki, suyunu yemeğini evden getirmiyorsa mecburen oradan almak zorunda. Hani bu resmi devlet okulunun kantini dersin, kalitede ve fiyatlarda belirli bir sınır, devlet tarafından getirilmiş bir düzenleme olmalı dersin, hatta piyasadan biraz daha ucuz olmasını, devlet tarafından öğrencilerine hizmet etmek için açılmış bir yer olmasını beklersin ama değil maalesef. Burada okul yöneticilerinde de kantincilerde de suç yok, kantinci dediğimiz adam okula kira ödemek zorunda olan, ay sonunda kendisine gelecek olan parayı düşünen adam, insaflı olmasını, piyasadan ucuza ve çok kaliteli mallar satmasını beklemek yanlış olur. Çünkü iyilik yapmakla bir yerlere gelinmiyor bu devirde, her şey parayla işliyor. Okul müdürleri ise kendilerine devletten gelen belirli miktardaki bir para ile okulu yönetmeye çalışıyorlar, kantin okulun en önemli ek gelirinden biri, kirası olabildiğince yüksek tutulmalı ki okulun diğer giderlerine para yetişsin. Gerçi dershanelere, onlarca yardımcı ders kitaplarına, okul üniformalarına ve bu gibi gereksiz 1001 tane şeye harcanan para direk okullarımızın kasalarına gitse, okullarımız şu anda çok daha ileri seviyelerde olurlardı.

    Okul üniformaları da apayrı bir saçmalıktır. 12 milyon öğrencinin her yıl ortalama 50 TL'sini okul üniformalarına harcadığını düşünsek, her yıl 600 milyon TL'nin sadece görüntü için harcandığı gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Neden bu uygulamadan vaz geçmeyelim ki? Üniformanın var olmasını gerektirecek hiçbir mantıklı gerekçe yok ortada, niçin 600 milyon TL'yi her yıl daha gerekli olan işler için kullanmayalım? Burada yine dershanelerde geçerli olan durum geçerli sanırım, daha fazla insana iş imkanı sağlanması durumu. Üniforma olmasa, her yıl milyonlarca üretilen bu üniformları üreten kişiler ne iş yapardı? Düşünüyorum da eğitimdeki bu gereksiz unsurlar çıkarılsa ve gerekli olanlar düzgün bir yapılandırmadan geçse, ülkedeki işsizlik oranı %10 artar herhalde. Okul için zorunlu olan şey sadece üniforma da değildir, bunun yanında öğrenciler hiç sakallı olmamalı ve saçları da kısa olmalıdır. Sanki saç ve sakal öğrenmeye engel olan unsurlarmış gibi, hiçbirine izin yok. Hatta tam tersi, saç ve sakala istediği şekli verememek öğrencinin kafasını daha fazla kurcalar ve öğrenmeyi geciktirir. Derslerde kafasını derse vereceğine, acaba bu kısa saç bana yakıştı mı, acaba sakallarımın uzun olduğunu gören hoca beni dersten atar mı, acaba yarın bu uzun saçımla gelsem beni okula alırlar mı, saçlarımı kestirsem mi kestirmesem mi gibi şeyler düşünürler.

    Yani bu saçmalıkları yazmaya devam etsem 200 sayfa bile tutar, ama ne gerek var çok uzun yazmaya, sadece şimdiye kadar söylediklerim bile eğitim sisteminde akıl ve mantığın barınmadığını anlatmakta fazlasıyla yeterli. Umarım yazımın bu noktasına kadar okuduklarınız sayesinde, eğitim sisteminin düşündüğünüzden çok daha kötü bir durumda olduğunu iyice anlayabilmişsinizdir. Aslında belki zaten biliyordunuz ama sürekli bununla yaşadığınız için bu kadar kötü olduğunu fark edememiştiniz.
    Peki ne yapmalıyız? Bu noktada aklınıza büyük ihtimalle bu soru gelmiştir. Aslında neler yapmamalıyızı konuşmalıyız önce, mesela politikacılara yumurta fırlatmakla, sokaklarda meydanlarda gösteriler yapmakla, polise karşı direnmekle, olay çıkartmakla, örgüt kurmakla vs. bu işler düzelmez. Bunları yapmak sadece zaman kaybıdır hiçbir şeyi değiştirmez. Tam tersi halkın nefretini kazanırsınız, aksayan trafikten, camı çerçevesi inen esnaftan, boşu boşuna mesgul ettiğiniz polisten, kısacası rahatsız ettiğiniz herkesten küfür yersiniz. İnsanları nefretle, sloganlarla, pankartlarla, simgelerle ya da renklerle beyinsiz bir şekilde fanatikçe örgütlemek sadece kaybettirir. İnsanların içerisindeki hayvansal yapıdan dolayı düşünmeyen insanları çok kolay bir şekilde bu yöntemlerle örgütleyebilirsiniz, ama topladığınız örgüt kuru gürültüden, zarardan ziyandan başka bir olmaz. Çünkü bu örgüt, ya da topluluk diyelim, düşünerek değil hisleriyle ve sürü psikolojisiyle hareket eder, mantıklı işler yapmazlar.

    En azından kendi adıma konuşayım, benim şu anki halimle bu sistemi düzeltebilecek bir kudretim yok. Çok uğraşsam belki yukarıda anlattığım şekilde, forumlardan, sosyal ağlardan, paylaşım sitelerinden, arkadaş çevrelerinden vs. bir örgütlenme yapıp yeni bir isyan başlatabilirim belki ama olmaz, bu karmaşadan başka hiçbir şey çıkarmaz, hiç kimseye bir fayda sağlamaz. Hem de ben boşu boşuna kendimi harcamış olurum.

    Zaten ben niye milleti kurtarmakla uğraşayım ki? Herkes kendini kurtarsın, kendini kurtaramayacak kişilerle ben niye uğraşayım? Şu anda zaten benim yapabileceğim tek şey kendimi kurtarmak. Hatta o bile zor, ne yaparsam yapayım, üniversiteye gidebilmek için lise diploması almalı ve üniversite sınavından yüksek notlar almalıyım. Üniversiteye gitmeden de programlar yazıp satmaya kalkışabilirim ama bu kumar oynamaktan farksız olur. Gerçi şu anki bilgisayar ve ingilizce bilgimle asla aç ya da yoksul kalmam ama, üniversite okumuş halim kadar yüksek yerlere gelemem. Bu yüzden liseyi bitirmek ve üniversite sınavına çok çalışmaktan başka bir çarem yok. Bu saçmalığını anlattığım eğitim sisteminden mutlaka geçmek zorundayım.

    Ama bu yol üzerinde giderken sistemin açıklarından faydalanarak zaman, para, akıl gibi okul tarafından boşa harcanan kaynakların boşa gitmesini önemli ölçüde azaltabilirim. Bu eğitim sisteminin benim kullanacak olduğum açığı ise, adı üstünde 'açık' öğretim. Açık öğretim denilince insanların aklına ilk gelen şey, gençken okumamış kişilerin sadece diploma almak için gittikleri, çok gereksiz ve hiçbir şey öğretilmeyen okul geliyor. İnsanlara SBS'de %0,3'lük dilime girerek kazandığım HASAL'ı bırakıp da açık öğretime geçeceğim dediğimde ilk anladıkları şey eğitim öğretim hayatımı boşverip okumaktan vazgeçtiğim, sadece lise diploması almak için de açık öğretime geçtiğim oluyor, fakat işin aslı böyle değil. Birazdan yazacaklarım sayesinde benim adıma açık öğretimin neden daha iyi olduğunu anlayacaksınız.

    Öncelikli sebep şu, zaman kaybı. Şimdi çok iyimser ihtimalleri göz önüne alarak bir hesap yapacağız. Sabah 6.30'da kalkıp sadece okul hazırlığı yaparak evden çıkıyorum, ve öğlen 3.40'da eve geri geliyorum, üst-baş çıkarmasıydı el-yüz yıkamasıydı derken saat 4.00 oluyor, toplamda 9,5 saat ediyor. Okulda 45 dakikalık 7 ders görüyoruz, toplamda 5,25 saat ediyor, yani 4,25 saat yollarda, teneffüslerde ya da okul hazırlığı yapmakla boşa geçiyor. Her hafta bir ders boş desek ve 3 ders de gereksiz etkinliklerle ve yazılılarla harcanıyor desek, günlük ders süresi 5,25'den 4,8 saate düşer. Her dersin derse hazırlık vakti olarak, ya da hocanın boş bıraktığı vakit olarak da ortalama yaklaşık 15 dakika desek, 4,8'den 3,6'ya düşer. Fakat bu 3,6 saatlik derslerin yarısı beni üniversite sınavında alakadar etmeyecek olan dersler. Ama HASAL'da kalırsam alakadar ediyorlar çünkü bunlardan geçer not almak zorunda kalıyorum, açık öğretimde böyle bir sorunum olmayacak, beni alakadar etmeyen derslere çalışmayacağım. Bu yüzden 3,6 saat düşer 1,8'e. Peki bu 1,8 saatte, ne yapılır? Zaten kitaplarda yazan şeyler tekrardan deftere yazılır, soru çözümü yapılır, nadiren öğretmen tarafından konu açıklaması yapılır. Deftere kitapta yazan bilgileri tekrardan yazmak ki benim bir türlü başaramadığım ve nedenini anlayamadığım bir iştir, bu işi boşa yapılan bir iş olarak görecek olursak, 1,8 saat en iyimser ihtimalle iner 1'e. Yani 1 saatlik öğrenim için 9 saatimizi kaybediyoruz, zaman bakımından verimlilik en yüksek %12 civarlarında. Oysa açık öğretimdeyken zaman tam verimli geçecek, mesela evde saat 8'den 12'ye kadar sadece beni üniversite sınavında ilgilendiren derslere çalışacağım, 4 saatlik öğrenimin sonunda en iyimser ihtimalle sadece 4 saat kaybetmiş olacağım, verimlilik %100 olacak, oysa okulda 4 saatlik öğrenim için 36 saatimi kaybetmek zorundayım.

    Ayrıca ben yapım gereği kendi kendine okuyarak, deneyerek ve düşünerek çok hızlı öğrenen, ama birisi anlatırken hiçbir şey anlamayan bir insanım. Kendi adıma söylüyorum, evde kendim yaptığım 4 saatlik ders çalışmayla okulda hocanın anlatım yaparak tam verimlilikte geçireceği 16 saati karşılayabilirim. Bazıları okul ya da dershaneye gitmeden kitaptan çalışarak hiçbir şey yapamayacağımı söylüyorlar ama yanılıyorlar. Üniversitede öğretilen programlamayı kendi kendime, hiç kimsenin yardımı olmadan öğrendim, şu anda yazamayacağım hiçbir uygulama yok. Programlama gibi zor bir işi kendi kendime öğrenebilmişken dandik lise konularını neden kendi kendime öğrenemeyeyim?

    İkinci en önemli sebep ise yazılılar, açık öğretimdeyken yazılılara çalışmak gibi bir derdim olmayacağından hiç stres altında olmadan rahat rahat ders çalışacağım, dersi yazılıdan yüksek not almak için bir gecede ya da yazılıdan hemen 10 dakika önce çalışmak, konuları ezberlemek yerine her gün sağlıklı ve düzenli bir şekilde çalışacağım. Ayrıca müfredatta eşşek yüküyle konu olduğundan ve okulda dersler çok verimsiz geçtiğinden, okula giden bir öğrenci hem okuldan geldikten sonra ek olarak evde ders çalışmak hem de dershaneye gitmek zorunda kalır, bu zaman zarfında çok yorulduğu için derslerden aldığı verim de azalmaya başlar. Ama dediğim gibi bende böyle olmayacak, gayet sağlıklı ve verimli ders çalışacağım.

    Diğer bir kazancım ise okuldaki hazır ol, rahat, sakalını kes, saçını kes, derse 10 saniye bile gecikme, 1 dakika saygı duruşunda dur, uygun adım marş, siyah kumaş pantolon giy, bordoyu değil de beyaz tişörtünü giy, öğretmen gelince ayağa kalk, derste su içme gibi akla mantığa sığmayan ve bir mantık insanı olan beni çok rahatsız eden bu tür saçmalıklardan kurtulacak olmam. Bunları sevmememin sebebi saygısız asi bir genç olmam değil, tüm öğretmenlerim bilir zaten benim ne kadar saygılı ve sessiz sakin iyi huylu biri olduğumu. Bunlar ciddi bir şekilde akla mantığa aykırı olduğu için sevmiyorum.

    Maddi açıdan da kazançlı çıkacağım, üniforma, okul adına toplanan paralar, dershane, ders araç-gereçleri, yol parası, okuldan aldığım gıda tüketim maddeleri ve benzeri şeylere artık para harcamayacağım için bunlara boşa harcanan para da bana kalacak. Gerçi bunların bazılarını ben kendi cebiden ödemiyorum tabi, ailem ödüyor ama ailemin parası benim param sayılır sonuçta. Ayrıca zamandan ettiğim önemli miktardaki tasarruf sayesinde eğer istersem bir işte çalışarak ailesinin yanında yaşayan bir öğrenciye göre çok yüksek miktarlarda olan paralar da kazanabileceğim. Süper kaliteli bilgisayarlar, oyun konsolları, cep telefonları (ki hiç özentiliğim yoktur, alırsam sadece üzerinde programlama denemeleri yapmak için alırım) ve benzeri şeyler için aileme bağımlı olmayacağım.
    Tüm bu kazançları hiç yokmuş gibi kabul etsem ve HASAL'a devam etmek istesem bile artık çok geç, bir yıldır okuldan çıkmayı planladığım için bütün dersleri boşverdim, 10 tane dersim zayıf, devam edersem sınıfta kalırım. Ama açık öğretimde farklı bir notlama sistemi işlediği için sınıfta kalmış hükmünde olmayacağım. Açık öğretimde 4 yılda maksimum 240 kredi alabiliyorsunuz, diploma almak için ise 192 kredi gerekiyor. Yani 48 kredilik dersten kalma gibi bi şansınız var, ki bu bizim okuldaki 12 tane matematik dersinden zayıf almaya denk geliyor. Oysa benim kaldığım derslerin kredisi maksimum 30-35 civarı olacak. Yaşıtlarım HASAL diploması alırken, kıscası mezun olurken, ben de onlarla aynı zamanda 210 gibi bir krediyi tamamlayıp diploma alacağım. Ve benim bir kazancım daha olacak. Açık öğretim sınavı soruları ilkokul sorularından bile kolay olduğu için ben tüm sınavlardan 100 alacağım, fakat HASAL'da kalan arkadaşlarım çok zor yazılılara girecekleri için 100 almaları imkansız olacak ve ortaöğretim başarı puanları benden düşük olacak. Ayrıca açıköğretimde katsayı dezavantajı, ya da HASAL'da katsayı avantajı olmadığı için, HASAL diplomasına sahip olmak benim üniversite giriş puanımı yükseltmeye etkili olmayacak. Hatta dediğim gibi, benim ortaöğretim başarı puanım daha yüksek olacağı için, üniversite sınavında benle aynı neti yapan bir HASAL mezunundan daha yüksek puan almış olacağım ben.

    Diyelim ki burada bir hesabı yanlış yaptım ve açık öğretimde de sınıfta kalmış hükmünde oldum, bu o kadar da kötü bir durum değil açıkçası. Yani HASAL'da sınıfta kalmış olmak çok kötü, aynı gördüğün konuları tekrar görmek, kendinden 1 sınıf küçüklerle aynı sınıfı paylaşmak, insanı çıldırtan bu eğitim sistemini bir sene daha çekmek zorunda kalmak, çok kötü bir durum. Ama açık öğretimde kalmış olmak bir kayıp değil, nasıl olsa istediğimi yapmakta serbestim, 10. sınıfta HASAL'da yaptıklarımın aynısını tekrar yapmak zorunda kalmayacağım. Sadece üniversiteye 1 yıl geç başlayacağım o kadar. O süre zarfında kim bilir neler neler yaparım.

    Ayrıca bazı kişiler lise diplomasının önemli olduğunu söylüyorlar ama bu bana çok saçma geliyor. Şimdi diyelim ki siz bir iş verensiniz ve sizinle çalışacak bir bilgisayar mühendisi arıyorsunuz, iş başvurusu olarak iki başvuru yapılmış:
    1. başvuruyu yapan kişi, başarılı bir şekilde HASAL mezunu olmuş, üniversite sınavından yüksek notlar yapmış, bilgisayarla oynamayı çok sevdiği için de ODTÜ bilgisayar mühendisliği bölümünü seçmiş. Üniversitede programlama ile tanışınca işin bilgisayar oyunu oynamaya benzemediğini görmüş ve bu bölüme girdiği güne lanet ede ede zar zor üniversiteyi bitirmiş. Ve şu anda hiçbir iş tecrübesi olmadan ilk işi olarak sizin işinize başvuru yapmış.

    2. başvuru yapan kişi ise HASAL'a girmiş ama HASAL'ı önünde duran çok büyük bir engel olarak gördüğü için 10. sınıfta okuldan çıkarak açık öğretime geçmiş ve oradan mezun olmuş. Bu kişi daha lise yıllarında programlamayı öğrenmiş ve hatta programcı olarak çalışıp para kazanmış. Aynı zamanda üniversite sınavında da yüksek puan yapmış ve ODTÜ bilgisayar mühendisliğini kazanmış. Ve üniversiteyi derece yaparak bitirmiş. Daha üniversiteden yeni mezun olduğu halde referans olarak gösterebileceği tonlarca projesi ve iş tecrübesi var.

    Siz hangisini tercih ederdiniz? Bence aklı olan bir işveren 2. başvuruyu kabul eder. Kaldı ki aklı olmayan kişiler zaten işveren pozisyonuna gelemezler, o yüzden her halükarda 2. başvuru seçilecektir. Ama tabi kaliteli bir adam yerine basit bir iş için ucuza çalışacak birileri aranıyorsa o zaman 1. başvuru seçilebilir. Böyle bir durumda da 2. başvuruyu yapmış olan kişi zaten bu başvuruyu hiç yapmamış olurdu. Gerçi ODTÜ'den bahsediyoruz, buradan çıkan kişiler iş başvurusu yapmak zorunda kalmadan her taraftan teklifler alır herhalde.

    Evet, yazımın sonuna geldik, artık niçin okulu bıraktığımı çok iyi anlamışsınızdır umarım. Bana acıdığınızı, hata yaptığımı, ileride pişman olacağımı falan söylemezsiniz artık herhalde. Olur da benim göremediğim bir sebepten dolayı hala okula devam etmem gerektiğini, hata yaptığımı düşünüyorsanız eğer, beni “yepisyenilmis@gmail.com” adresine mail atarak bilgilendirirseniz çok sevinirim.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi xxakkusxx -- 21 Haziran 2014; 20:24:29 >







  • Kesinlikle haklısın ama gecenin bi vakti yapmak zorundayım;
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Eponine

    Kesinlikle haklısın ama gecenin bi vakti yapmak zorundayım;
    />


    herkes öyle diyor.
  • abi yazması kaç gün sürdü?
  • Yok abi okunmaz
  • Beyler gidin roman okuyun :)
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Timon

    abi yazması kaç gün sürdü?

    1 hafta falan, zaten konuşuyormuş gibi yazdım, içimde eğitim denen saçmalığa karşı ne kadar birikmiş nefret varsa kustum, o yüzden okuması zevkli ve pek fazla gereksiz bilgi içermeyen bi yazı oldu, kanımca yani
  • Şu paragrafa dikkat:

    Peki ne yapmalıyız? Bu noktada aklınıza büyük ihtimalle bu soru gelmiştir. Aslında neler yapmamalıyızı konuşmalıyız önce, mesela politikacılara yumurta fırlatmakla, sokaklarda meydanlarda gösteriler yapmakla, polise karşı direnmekle, olay çıkartmakla, örgüt kurmakla vs. bu işler düzelmez. Bunları yapmak sadece zaman kaybıdır hiçbir şeyi değiştirmez. Tam tersi halkın nefretini kazanırsınız, aksayan trafikten, camı çerçevesi inen esnaftan, boşu boşuna mesgul ettiğiniz polisten, kısacası rahatsız ettiğiniz herkesten küfür yersiniz. İnsanları nefretle, sloganlarla, pankartlarla, simgelerle ya da renklerle beyinsiz bir şekilde fanatikçe örgütlemek sadece kaybettirir. İnsanların içerisindeki hayvansal yapıdan dolayı düşünmeyen insanları çok kolay bir şekilde bu yöntemlerle örgütleyebilirsiniz, ama topladığınız örgüt kuru gürültüden, zarardan ziyandan başka bir olmaz. Çünkü bu örgüt, ya da topluluk diyelim, düşünerek değil hisleriyle ve sürü psikolojisiyle hareket eder, mantıklı işler yapmazlar.


    Size de son zamanalrda yaşanan bir olayı hatırlattı mı




  • 3 bölüme ayırdım 2 bölüm okudum güzel yazı tavsiye ederim

    < Bu ileti tablet sürüm kullanılarak atıldı >
  • yarina okurum

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Okudum pişmanım özet geçeyim beyler okumayı göze alamayanlar için bütün aklı başında öğrencilerin bildiği birşey olan eğitim sisteminin gereksizliğini destansı bir anlatımla yazmış.Yazarın asıl amacı liseyi bırakıp açık liseye geçmesinin ne kadar haklı olduğunu göstermek ve kendi yaptığı işin ne kadar doğru olduğunu anlatmak.Aslında Yazarın içinde hala bir acaba sorusu var çünkü kendini bu kadar haklı gören bir kişi kelimelerce yazıp sizce hangisini seçerler ya da ben nasıl fog the system yaptımı kanıtlamak olduğu için bu yazıyı kaleme almıştır.Halbuki bu kararı alıp kendini teyit ettirmesine gerek yoktur.Ayrıca yazdığı yazıda çoğu şey doğru olmakla birlikte kişisel olarak yanlış düşündüğünü düşündüğüm birkaç konuda vardır.Bence okumayın ufkunuzu genişletmez size bilgi vermez yapıcak işiniz yoksa( benim gibi) okuyun yoksa klasik olarak hepimizin bildikleri.




  • Çoğunu okudum, katılmadığım noktalar olmakl beraber genel olarak güzel yazı olmuş. Elinize sağlık.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Özet geç

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • biraz okudum, bu sinav sadece bizim ulkemizde yok heralde.. sinavlarin amacinin zeki ogrenciyi secmek icin oldugunu dusunuyorum.. bu kadar cok onemli olmasi dolayisiyla ogrenci secebilmek icin git gide ezbere dayali bir hal aliyor

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Eponine

    Kesinlikle haklısın ama gecenin bi vakti yapmak zorundayım;
    />


    HAHAHAHAH Bende bir yere kadar gelebildim fakat sonra aşagı bi bakıyım dedim ve duygularıma tercüman olan o yorumunu gördüm




  • Türkiye'de eğitim yok ki sistemi olsun. Aslında böyle daha iyi. Çok iyi puan yapmak için sabahtan akşama kadar ders çalışıp derece yaparken en azından ben sen birşeyler üretmenin, birşeyler geliştirmenin ve kendimizi ilerletmenin yolunu bulmuşuz. Boş ver millet senin dediklerini üniversite gidince anlayacak. Çünkü ne kadar boş bir sınav var mışta haberimiz yokmuş diyecekler.

    Derece yapıp iyi yerlere gelenler elbette vardır. Kafa basıyordur genel anlamda sınavı başarıyla geçmiştir. Bazı insanlar gerçekten hobi olarak yapacağı meslekte kendini zaman buldukça geliştiriyor.

    Ben ders çalışırken sınavın saçma bir şey olduğunu ve saçmalığı insana diretmeleri yetmezmiş gibi para ve zaman en önemlisi insanı sınırlandırdığını inandım. Sınavı en iyi derece yapan çocukların surat ifadelerinde ne halde olduklarını anlarsanız. O gözünde ki ışık çok az vardır.

    Daha geçenlerde derece yapıpta iki kelimeyi yanyana getiremeyen, derdini izah edemeyen bir video vardı. Öbür kızda garipsiyeceğim bir tiplemeye sahipti. Hiç doğallık yoktu oturmuş ezberlemiş cevaplıyordu.

    Bu sistem öğrenci dışında herkese yarıyor. Kazanılan paranın haddi hesabı yok. OSYM bile bizden aldığı paralarla holding kurar.

    Bir ülkenin geleceğini eğitim belirler. Eğitim ülkemizde ne yazık ki 12 Eylül ürünü bir eğitime ve YÖK'e sahibiz.




  • quote:

    Orijinalden alıntı: Alper#


    Ben ders çalışırken sınavın saçma bir şey olduğunu ve saçmalığı insana diretmeleri yetmezmiş gibi para ve zaman en önemlisi insanı sınırlandırdığını inandım. Sınavı en iyi derece yapan çocukların surat ifadelerinde ne halde olduklarını anlarsanız. O gözünde ki ışık çok az vardır.

    Daha geçenlerde derece yapıpta iki kelimeyi yanyana getiremeyen, derdini izah edemeyen bir video vardı. Öbür kızda garipsiyeceğim bir tiplemeye sahipti. Hiç doğallık yoktu oturmuş ezberlemiş cevaplıyordu.

    Bu sistem öğrenci dışında herkese yarıyor. Kazanılan paranın haddi hesabı yok. OSYM bile bizden aldığı paralarla holding kurar.


    cok merak ediyorum siz 1. olup tv'ye ciksaniz acaba herkes hayran mi kalacak ?



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi funky-nd -- 25 Temmuz 2013; 4:31:07 >
    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: xxakkusxx

    Şu paragrafa dikkat:

    Peki ne yapmalıyız? Bu noktada aklınıza büyük ihtimalle bu soru gelmiştir. Aslında neler yapmamalıyızı konuşmalıyız önce, mesela politikacılara yumurta fırlatmakla, sokaklarda meydanlarda gösteriler yapmakla, polise karşı direnmekle, olay çıkartmakla, örgüt kurmakla vs. bu işler düzelmez. Bunları yapmak sadece zaman kaybıdır hiçbir şeyi değiştirmez. Tam tersi halkın nefretini kazanırsınız, aksayan trafikten, camı çerçevesi inen esnaftan, boşu boşuna mesgul ettiğiniz polisten, kısacası rahatsız ettiğiniz herkesten küfür yersiniz. İnsanları nefretle, sloganlarla, pankartlarla, simgelerle ya da renklerle beyinsiz bir şekilde fanatikçe örgütlemek sadece kaybettirir. İnsanların içerisindeki hayvansal yapıdan dolayı düşünmeyen insanları çok kolay bir şekilde bu yöntemlerle örgütleyebilirsiniz, ama topladığınız örgüt kuru gürültüden, zarardan ziyandan başka bir olmaz. Çünkü bu örgüt, ya da topluluk diyelim, düşünerek değil hisleriyle ve sürü psikolojisiyle hareket eder, mantıklı işler yapmazlar.


    Size de son zamanalrda yaşanan bir olayı hatırlattı mı

    Yazının tamamını okumadım,neden bu paragrafa dikkat çekmek istediğinizi merak ettim açıkçası.




  • quote:

    Orijinalden alıntı: FunkyCE

    quote:

    Orijinalden alıntı: Alper#


    Ben ders çalışırken sınavın saçma bir şey olduğunu ve saçmalığı insana diretmeleri yetmezmiş gibi para ve zaman en önemlisi insanı sınırlandırdığını inandım. Sınavı en iyi derece yapan çocukların surat ifadelerinde ne halde olduklarını anlarsanız. O gözünde ki ışık çok az vardır.

    Daha geçenlerde derece yapıpta iki kelimeyi yanyana getiremeyen, derdini izah edemeyen bir video vardı. Öbür kızda garipsiyeceğim bir tiplemeye sahipti. Hiç doğallık yoktu oturmuş ezberlemiş cevaplıyordu.

    Bu sistem öğrenci dışında herkese yarıyor. Kazanılan paranın haddi hesabı yok. OSYM bile bizden aldığı paralarla holding kurar.


    cok merak ediyorum siz 1. olup tv'ye ciksaniz acaba herkes hayran mi kalacak ?

    Ne alaka :)

    Bu sınavda 1. olacak aptallığa sahip değilim. Sabah akşam bu müfredatta ders çalışıp derece yapmak bana göre değil.

    Ben hayatı sürekli sorgulayan, yeri geldimi sert çıkışlar yapan biri olarak usulca saatlerce ders çalışıp test çözmek benim karakterime ters.




  • quote:

    Orijinalden alıntı: Alper#

    quote:

    Orijinalden alıntı: FunkyCE

    quote:

    Orijinalden alıntı: Alper#


    Ben ders çalışırken sınavın saçma bir şey olduğunu ve saçmalığı insana diretmeleri yetmezmiş gibi para ve zaman en önemlisi insanı sınırlandırdığını inandım. Sınavı en iyi derece yapan çocukların surat ifadelerinde ne halde olduklarını anlarsanız. O gözünde ki ışık çok az vardır.

    Daha geçenlerde derece yapıpta iki kelimeyi yanyana getiremeyen, derdini izah edemeyen bir video vardı. Öbür kızda garipsiyeceğim bir tiplemeye sahipti. Hiç doğallık yoktu oturmuş ezberlemiş cevaplıyordu.

    Bu sistem öğrenci dışında herkese yarıyor. Kazanılan paranın haddi hesabı yok. OSYM bile bizden aldığı paralarla holding kurar.


    cok merak ediyorum siz 1. olup tv'ye ciksaniz acaba herkes hayran mi kalacak ?

    Ne alaka :)

    Bu sınavda 1. olacak aptallığa sahip değilim. Sabah akşam bu müfredatta ders çalışıp derece yapmak bana göre değil.

    Ben hayatı sürekli sorgulayan, yeri geldimi sert çıkışlar yapan biri olarak usulca saatlerce ders çalışıp test çözmek benim karakterime ters.

    biz de sürekli sorguluyoruz ama elden ne gelir, sistemi duzeltmek icin once bu sisteme boyun egmek lazim



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi funky-nd -- 25 Temmuz 2013; 4:40:51 >
    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • 
Sayfa: 12345
Sayfaya Git
Git
sonraki
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.