Şimdi Ara

Bülbül

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
1 Misafir - 1 Masaüstü
5 sn
2
Cevap
0
Favori
99
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: 1
Giriş
Mesaj
  • Bütün dünyaya küskündüm,
    dün akşam pek bunalmıştım:
    Nihayet bir zaman kırlarda
    gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden çıkmak isterken
    sular zaten kararmıştı;
    Pek ıssız bir karanlık sonradan
    vadiyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok,
    bütün hilkat kesilmiş lâl...
    Bu istiğrakı tek bir nefha
    olsun etmiyor ihlâl. Muhitin hali "insaniyet"in
    timsalidir sandım;
    Dönüp maziye tırmandım, ne
    hicranlar, neler andım! Taşarken haşrolup beynimden
    artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran
    memdûd bir feryad. O müstağrak, o durgun vecdi
    nâgâh öyle coşturdu:
    Ki vadiden bütün, yer yer,
    eninler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, ya Rab,
    ne mevcamevc demlerdi:
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti,
    güya Sur-ı mahşerdi! -Eşin var âşiyanın var, baharın
    var ki beklerdin.
    Kıyametler koparmak neydi
    ey bülbül, nedir derdin? O zümrüt tahta kondun, bir
    semavi saltanat kurdun,
    Cihanın yurdu hep çiğnense,
    çiğnenmez senin yurdun! Bugün bir yemyeşil vâdi,
    yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin hânumânın şen, için
    şen, kâinatın şen! Hazansız bir zemin isterse,
    şayet ruh-ı serbâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar
    bütün mahkûm-ı pervâzın. Değil bir kayda, sığmazsın
    kanatlandın mı eb'ada
    Hayatın en muhayyel gayedir
    âhrara dünyada. Neden öyleyse matemlerle
    eyyâmın perişandır,
    Niçin bir katrecik göğsünde bir
    umman huruşandır? Hayır matem senin hakkın
    değil, matem benim hakkım;
    Asırlar var ki aydınlık nedir
    hiç bilmez afakım. Teselliden nasibim yok, hazan
    ağlar baharımda
    Bugün bir hanumansız
    serseriyim öz diyarımda. Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben
    vefâsız, kansız evlâdı,
    Seraba Garba çiğnettim de
    çıktım hâk-i ecdâdı! Hayalimden geçerken şimdi,
    fikrim herc ü merc oldu,
    Salahaddin-i Eyyubi'lerin,
    Fatih'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin
    beyninde Osman'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin
    yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir
    mâzi serâb olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb
    olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın
    ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin
    muazzam Kabri Orhan'ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı
    dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca
    me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde
    işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce,
    yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm'ın
    harem-gâhında nâ-mahrem...
    Benim hakkım, sus ey bülbül,
    senin hakkın değil mâtem!

    M. Akif Ersoy

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >



    _____________________________
    Amacımız bir renge ve isme malik olmak. Türk olmayan takımları yenmektir.
  • Kocakarı ile Ömer Üstad-ı necibim Ali Ekrem
    Bey'e Yok ya Abbas'ı bilmeyen,
    kimdi?..
    O sahabiyi dinleyin, şimdi: "Bir karanlık geceydi pek de
    ayaz..
    İbni Hattâb'ı görmek üzre
    biraz,
    Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
    Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
    Aradan geçmemişti çok da
    zaman,
    Az ilerden yavaşça oldu iyan,
    Zulmetin sînesinde ukde gibi,
    Ansızın bir müheykel a'râbî! Bembeyaz bir ridâ içinde
    garîb,
    Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
    Ben sokuldum, o geldi,
    yaklaştık;
    Durmadan karşıdan selâmlaştık.
    Düşünürken selâm alan sesini,
    O heyûlâ uzandı tuttu beni:
    Bir de baktım, Ömer değil mi
    imiş?
    - Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
    - Şu mahallâtı devre
    çıkmıştım...
    Gel beraber, benimle, üç beş
    adım.
    *** Ne sadâ var, ne bir yürür
    bîdâr;
    Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
    Ömer olmuş gezer, sıyânet-i
    Hak...
    Şu yatan beldenin huzûruna bak!
    O semâlar kadar yücelmiş alın,
    Çakarak sînesinden âfâkın,
    Bir zaman sönmeyen
    nigâhıyle,
    Necm-i sâhirde sanki bir hâle! Duruyor her evin önünde
    Ömer,
    Dinliyor bî-haber içerdekiler
    Geçmedik en harâb bir yapıyı,
    Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
    Geldik artık Medîne hâricine; Bir çadır gördü, durdu kaldı
    yine. ***
    Ocak başında oturmuş bir
    ihtiyarca kadın.
    "Açız! Açız!" diye feryâd eden
    çocuklarının,
    Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
    Çıkardı yuttuğu yaşlarda
    çırpınan sesini:
    -Durunda yavrularım, işte
    şimdicek pişecek...
    Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
    Çocukların yeniden başlamıştı
    nâleleri...
    Selamı verdi Ömer, daldı
    âkıbet içeri.
    Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
    -Bu yavrular niçin, ey teyze,
    ağlıyor, söyle?
    -Bu gün ikinci gün, aç
    kaldılar...
    -O halde, neden Biraz yemek komuyorsun?
    -Yemek mi? Çömleği sen,
    Tirit mi zannediyorsun? İçinde
    sâde su var
    Çakıl taşıyla beraber bütün
    zaman kaynar! Ne çare! Belki susarlar, dedim.
    Ayıplamayın.
    -Peki senin kocan, oğlun, ya
    kardeşin, ya dayın...
    Tek erkeğin de mi yok?
    -Hepsi öldü... Kimsem yok. -Senin midir bu küçükler?
    -Torunlarım.
    -Ne de çok!
    Adam emîre gidip söylemez
    mi hâlini?
    Ah! Emîre öyle mi? Kahretsin an-
    karîb Allah!
    Yakında râyet-i ikbâli ser-
    nigûn olsun...
    Ömer, belâsını dünyâda isterim
    bulsun! -Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle
    inkisâr edecek?
    -Ya ben yetim avuturken
    emîr uyur mu gerek?
    Raiyyetiz, ona bizler
    vedîatu'llâhız; Gelip de bir aramak yok mu?
    -Haklısın, yalnız,
    Zavallının işi pek çok zaman
    bulup gelemez;
    Gidip de söylememişsen ne
    haldesin bilemez. -Niçin hilâfeti vaktiyle
    eylemişti kabûl?
    Sonunda böyle çürük özrü
    kim sayar makbûl?
    Zavallının işi çokmuş!... Nedir,
    muhârebe mi? İşitme sen de civârında
    inleyen elemi,
    Medâne halkını üryan bırak,
    Mısır'da dolaş...
    Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı,
    gel paylaş! Çocukların bu sefer yükselince
    feryâdı,
    Kadın, tehevvürü artık
    cünûna vardırdı;
    - Şu nevhalar ki çıkar tâ
    bulutların içine, Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner
    tepene!
    Yetîmin âhını yağmur duâsı
    zannetme:
    O sayha ra'd-ı kazâdır ki
    gönderir ademe! "Açız! Açız! Bize bir lokma
    olsun ekmek ver... "
    "Susundu yavrularım, işte
    oldu, şimdi pişer!"
    Gidip de söyliyeyim hâ?..
    Dilencilik yapamam! Ömer de kim? Benim ondan
    kerîm adamdı babam,
    Ölür de yüz suyu dökmem
    sizin Halîfenize!..
    Ömer vuruldu bu son sözle...
    - Haklısın, teyze! Avut çocukları, ben şimdicek
    gider gelirim.
    ***
    Halîfe önde, bitik suçlu,
    münfa'il, nâdim;
    Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
    Sabâha karşı biraz başlamıştı
    aydınlık.
    Köyün köpekleri ejder misâli
    saldırıyor,
    Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
    Medîne'nin dalarak münhanî
    sokaklarına;
    Dönüp dönüp hele geldik
    zahîre anbarına.
    Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
    Arandı her yeri, bir mum
    yakıp ale'l-acele.
    - Şu tek Çuval unu gördün ya!
    Haydi yükle bana;
    Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
    Çuval Halîfe'de, yağ bende,
    çıktık anbardan;
    Kilitleyip geri döndük deminki
    yollardan.
    Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
    Dedim ki:
    - Ben götüreydim... Verir misin
    çuvalı?
    - Hayır, yorulsa değil, ölse
    yardım etme sakın: Vebâli kendine âiddir İbni
    Hattâb'ın.
    Kadın ne söyledi, Abbas,
    işitmedin mi demin?
    Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler,
    Ömer'in Şerîk-i haybeti olmaz,
    bugünlük olsa bile;
    Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi
    vaktiyle.
    Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa
    bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar
    Ömer'den onu!
    Bir ihtiyar kan bî-kes kalır,
    Ömer mes'ûl!
    Yetîmin, girye-i hüsrân alır,
    Ömer mes'ûl! Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp
    göçse:
    Ömer kalır yine altında, hiç
    değil kimse!
    Zemîne gadr ile bir damla kan
    dökünce biri: O damla bir koca girdâb olur
    boğar Ömer'i!
    Ömer duyulmada her kalbin
    inkisârından;
    Ömer koğulmada her mâtemin
    civârından! Ömer halife iken başka kim
    çıkar mes'ûl?
    Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer
    zalûm ü cehûl!
    Ömer'den isteniyor beklenen
    Muhammed'den... Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı
    sırtına sen? - Sen almasan acaba kim gelip
    de senden iyi,
    İdâre eyliyecek düştüğün bu
    ma'rekeyi?
    Evet, adâleti "mutlak" hayâl
    edersen eğer, Ömer değil ya ne olsan bırak
    ki hepsi heder!
    Beşer, adâleti "mutlak"
    tahayyül eylerse,
    Görür ümîdini mahkûm her
    zaman ye'se. Sen ey Ömer, ne meleksin, ne
    bir emîr-i zalûm...
    Fakat elinde ne var? Fıtraten
    beşer mazlûm!
    Görür bürûc-i semânın bütün
    sitâreleri, Zalâm içinde, yük altında
    inleyen Ömer'i!
    Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu
    unlu cebhenle,
    Değil zemîni, getir şâhid
    âsümânı bile! - Uzak mı yol? Daha çok var
    mı?
    - Ancak üç beş adım.
    Mecâli kalmamış artık
    zavallının... Baktım:
    Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
    Yavaş yavaş yürüyor. Geldi
    bin belâ ne ise!
    Sokuldu haymeye, indirdi
    arkasından unu:
    - Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
    Hemen çakılları çömlekten
    indirip attı,
    Uzandı testiye, yağ koydıı,
    sonra un kattı.
    Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
    Hemen sönüp gidecek...
    - Teyze, yok mu hiç yakacak?
    Kadın getirdi beş on parça yaş
    diken Ömer'e;
    Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
    Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i
    hârıyle;
    Zemîni lihye-i beyzâ yı
    târumârıyle,
    Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
    İçinde rûhu yanar, cebhesinde
    ter köpürür!
    Döner muhît-i nigâhında tûde
    tûde duman;
    Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan! Ocak tutuştu, yemek pişti;
    - Var mı teyze kabın?
    Getir de ****...
    - Var büyükçe bir kap, alın.
    Yemek sıcaktı, fakat kim
    durup da bekliyecek! Ömer çocuklara bir bir yedirdi
    üfliyerekl
    Kesildi haymede mâtem,
    uyandı rûh-i süıûr;
    Çocuklar oynaşıyorlar, kadın
    ferîh ü fahûr. Ömer bu âlemi gördükçe gaşy
    içindeydi...
    Dedim:
    - Sabâh oluyor kalkalım...
    - Evet, haydi!
    Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
    Emîr'e söyleriz elbette hayr
    olur me'mul.
    ***
    Yüzü gülmüştü teyzenin,
    baktık, Biz de çıktık vedâ edip artık
    Hiç görünmeksizin gelip
    geçene,
    Doğru indik Halife'nin evine.
    "Şimdi nerdeysegün doğar,
    kalıver." Diye, koyvermiyordu, çünki,
    Ömer.
    Etti az sonra subh-i velveledar
    Uyuyan şehri kamilen bidar
    Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
    -Galiba, teyze, uykusuz kaldın! İşte bağlanmak üzredir
    nafakan,
    Alacaksın her ay gelip
    buradan.
    Şimdi affeyledin değil mi beni?
    -Böyle göster fakat adaletini. Eklenme Tarihi: 26.11.2000 Mehmet Akif Ersoy

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
    _____________________________
    Amacımız bir renge ve isme malik olmak. Türk olmayan takımları yenmektir.




  • Yapay Zeka’dan İlgili Konular
    HASRET TÜRKÜSÜ
    5 ay önce açıldı
    Daha Fazla Göster
    
Sayfa: 1
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.