Şimdi Ara

Bu bölümün hangi kitaba ait olduğu hakkında yardım

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
3 Misafir (2 Mobil) - 1 Masaüstü2 Mobil
5 sn
3
Cevap
0
Favori
361
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
Öne Çıkar
0 oy
Sayfa: 1
Giriş
Mesaj
  • Merhaba arkadaşlar içinizde okuyan ve hatırlayan olduğunu umaraktan sizden bu 10-15 paragraflık yazını hangi kitaba ait olduğunu soracağım. Umarım biriniz yardımcı olur. Şimdiden teşekkür ederim

    Tanrı Bilir

                                       Saat on ikide ballı ağaçta bulaşmak üzere sözleşmişlerdi. Yarım saat önceden geldi kadın. Heyecanını yatıştırması gerekti. Eskileri yad etmeyi de pek severdi, yalnızlık kadar. Zaten yalnızlığı hep kederden, uzaklardan, olup bitenlere feryat, olmayanlara hasretinden değil miydi? Fakat eskisi gibi değildi artık. Değişmişti. Gülüyordu.

           Bu sefer ballanmamak için yine, oturacağı yeri eliyle kontrol etti. Ağaçtan düşmüş yaprakları itti. Hala yaşayan bu büyük parçasına yaprakların, selam vererek oturdu. Ayaklarını falezlerden aşağı sarkıttı. Kim bilir kaç defa burada hayatını sonlandırmaya karar vermişti, kaç defa sarhoşken ölmekten kıl payı kurtulmuş, kurtarılmış. Hele o yüreği ağzına getiren intihar şiirleri. . Neyse ki böyle bir anda nereye gideceğini bilen birileri vardı.

                           Güneş tepeydi. Değişmeyecek şeylerden biri de; onu hala sevmiyordu. Yine de bu açık alanda ondan kurtulmak pek olası değildi. Ağaçların gölgesi vardı tabii. İnsan kendinden kurtulabilirdi burada bir ihtimal( çokta yüksek değildi denizle arası) fakat geriye kalan insanlık, dünya, ondan kurtulabilir miydi? Hatta o olmasa dünya. . ? Zaten böyle bir kararda pek de önemi yoktur bunun. Ya da öyle mi sanar insan? Kendinden neden kurtulmak ister ki kişi?

                            Neler olmamıştı ki, bu kimsesin bilmediği( aslında birileri olurdu hep bir çift bazen de içmeye gelmiş bir kaç ne idüğü belirsiz adam) ya da öyle bilinmek istenildiği yerde, bu özgürlük sahnesinde. . Kim bilir nereye gitti o anılar. Bir an yaşananları ne kadar az anımsadığını farketti kadın. Kızdı kendine. Nasıl unuturdu onları? Geçmişini özleyerek geçirdiği yıllar kafasında derinleşen bir kaç güzel anın ukdesiydi. Gerçekten, geçmiş, şimdi üzüldüğüne değecek kadar güzel miydi, şimdiye gözlerimizi açamayacak kadar? Her yaşlı neslin dilinde aynı söz ’’ Eski bayramların tadı yok artık’’.  Peki ya ‘yeni(ler)’ nasıl memnun halinden? Bayramlar çocukların mı yani sadece? Yoksa artık bir geçmişimiz ve dünyevi ağırlıklarımız olduğu olduğu için mi suçluyuz? Şimdiye ayak uyduramadığımız için mi? Kadınsa onları(anıları) benimsemek istemişti hep. Onlarla yaşamak onlarla hatırlanmak hatta. Bir an kederlendi yine. Ne çok sevmişti onu.  Gündüzleri dünyaya düşen yıldızını. Bir an olsun sönmek bilmeyen gözlerini, kokusunu, dudaklarını, deli gibi okuldan partiye koşuştururken zar zor araya sıkıştırılan buluşmalar ve bir gün habersizce çekip gidişi... O ana dek sevmiş miydi acaba? Mutluluktan bunu düşünecek halde miydi ki? Ardından yıllarca süregelen anlamsız bekleyiş. Neyeydi, neye olan güvenceyeydi bu? Sevgisine mi? Yoksa gizli bir not mu yerleştirilmişti beyninin ücra köşelerine? Bir an irkilip  ‘’Hadi be sende’’ dedi kendi kendine. ‘’ Koca kadın oldun. Bak ellerinin haline. Hala dertlenecek şey mi arıyorsun kendine? Onca düşünce, yazı, resim. .  Deli hastahanesini bile boyladın bir zaman. Tabii insanı taklit edebilecek kadar iyi bir deliydin orası aşikar. Oyunculuğundan tıkamış olmalılar seni içeri. Ama iyi oynadığından değil de oyuna gelemediğindendi herhalde. E onca yürüyüş, eylem, çatışma. Bu çizgiler, bu döküklük, ayaklarının sızısı. . Kederden mi savaştan mı bu kalıntılar ha? Belki hepsi, belki birinin birininden. . Ama hepsinden.

                    Sabırsızlaşmıştı iyice. Ara sıra arkasına dönüp baktığında adamın bedenini görür gibiydi, bir kaç merdiven yukarıdaki zeminde denize karşı durmuş elleri ceplerinde kadına dikmişti sanki gözlerini. Geçmişten tanıdık gelen, bir ayrılışın daha getirdiği mesafeydi bu. Kalbi gittikçe hızlanınca silkelendi, sakinleşmek için gözlerini denizin maviliğine dikti. Hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Artık her şey geride kalmıştı. Bir tanrı gibi yücelttiği ama bir türlü anlayamadığı aşklar, acılar, isyanlar. Ve bunların etrafından şaire hissiyatıyla bulanıklığın getirdiği kör düğüm. Nasıl oldu da anlayamamıştı? Üzerine onu seven adama anlamadığı, anlayamayacağı için kızmış dayanamadığı zamanlar nefret dolu sözler yağdırmıştı . Eskiden birlikte not aldıkları defterini açtı. Adamın yazdığı notlardan bir sayfayı açtı. ‘’Cinayet bence bu. Kimsenin suçlu olmadığı. Hayalinin kendine ihaneti. Aklın bedene intiharı. Fakat arabanın üzerine atlamak kadar somut değil. Ölümün bile neyi ifade etiğinin unutulduğu, hayatın önemi yitirdiği, varlığın değerini reddettiği asırlardır süregelen bir felsefi hastalık. Psikolojinin desteklediği. İz bırakma içgüdüsünün getirdiği destanlaşma ve tanrılığa yükselme, yükseltme. Fakat kan kadar somut değil. Karar verilmiş değil bu insanın hormonlarında doğan ve içgüdüye kayan dogmatikleşme.’’ Şimdi bu kadar süre sonra anlamıştı hepsini. Fakat o zamanlar onun duygusuzun teki olduğunu düşünmüştü. Kelimeleri bile bilimsel bir şey anlatıyor gibiydi. Her şeyin mantıklı bir açıklması vardı, yapılan şey mantıklı olmalıydı ona göre. İnsan karşılıksız, birini sevemezdi. Oysa aşktan bahsediyorlardı İlk görüşte çarpan ve ayaklarını yerden kesen.  Bir anda yerdeki kuru çalılıkların çatırtısını duydu kafasını hemen o yana çevirdi. Gelmişti. Seveceği ve mutlu olacağı adam gelmişti işte.

                                                                                                       

            -Merhaba.

            -Merhaba.

            -Geciktin. Hep ben gecikirdim eskiden. Tüm gün lafını eder dururdun.

           - Saatiniz yanlış ya da erken gelmiş olmalısınız bayan. Laflarımsa, geçtiler ya işte.

           -Dikkat et ballanma otururken.   Hala eskisi gibisin ha? Sadece biraz daha ağır yürüyüşlü biraz daha sarkık dudaklı ve böyle giderse bir kaç yıla iki büklüm.

          - Hadi be sende!   (sessizlik bir süre)  Hala gençliğindeki güzelliğinden ödün vermemişsin sende. Fakat yüzünde parlayan gülücükler de neyin nesi? Doğru kişiyle miyim? (gülerler.)

          -Değiştim. Yani artık hayata daha mutlu bakıyorum. Sen gittikten sonra çok düşündüm. Notlarını anlamaya çalıştım. O kadar çaresizdim ki onları bile sabredip okudum. Epey uzun süre bir dergide yazmıştın onlara sardım.

         - Neden aramadın?

        -Aramak istedim ama cesaret edemedim bir türlü. Karışmak istemedim hayatına. Yine sana zarar verebileceğimden korktum. Ama beklemek işe yaramış olmalı ki şimdi daha aydın ve özgüvenli karşındayım. Sen nasılsın? Pek iyi görünmüyorsun? Böyle beklemiyordum seni.

        -Durgunum bayadır. Eş dostlada pek görüşmez oldum. Yani zaten ne kadar görüşüyodum ki. Anlıcağın kimse yok. İşler kötüye sarınca da yazı işlerini de unuttum hastane yolunu da. Sen artık, bana bakarsın ha?

                    

               Adamın üstünde zorlama bir samimiyet ve tebessüm etme çabası vardı. Gözlerinin altı haftalardır uyuyamıyormuş gibi derinleşmiş kırışıklar onu daha da yaşlı bir hale sokmuştu. Kıyafetleriyse eskiden iyi olan hal durumundan eser kalmadığının gösteriyordu. Pek de dalgın idi. 

        Kadının evine doğru yol alırlarken kadın ilk diyaloglarını hatırladı.

    -          Nerden?(gülüşürler)

    -          Bir önemi var mı?   Nereye?

    -          Nereye olursa. (kadın tatlı bir anmayla bunu söyler ve ardından daha ciddi ve umutlu bir tavırla) Artık, ne kadar kaldıysa, ne kadarı kaldırırsa…

     

       Geceyi kadının evinde geçirdiler. Adam pek iyi hissetmiyordu. Ona karşı o kadar uzaktı ki olmayacak yere büyük tepkiler veriyordu anlık, bir yandan da onu kırmamak isteyişiyle aralarda sergilediği sahte samimiyet gösterileri… Bunlar sanki iki başka kişiye sergilenen iki farklı davranışlardı. Anlamaya çalıştı bir süre yine araya soğuk bir mesafe girince kendini toparlamaya karar verdi. Sevdiği kadın gelmişti ya. Kadın garipliği hissetmişti ve yeniden sıcak bir ortam yaratmak için lafa girdi:

          -Dergideki son yazıların sanki sana ait değildiler. Melankolik bir adamın sevgiliye sergüzeştleri vardı  satırlarda git gide daha sarhoş. Korktum da ha, acaba beni gerçekten unuttun mu diye. Bir başka kadına mı tutulmuştu gönlün? Ama sonra ondan bahsediyoruz dedim. Beni bile çıkaralı yıllar olmuştur aklından.

        Sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra öyle bir öksürdü ki şimdiye kadar içtiklerinin hesabını çok ağır ödediği belliydi.

       -Buralardan gitmeye meraklıydım hep biliyorsun. Senle geçirdiğimiz o yorucu ve güzel zamanlar epey bağladı beni buralara. Sen gitmişsin sonra İngiltere’ye duydum birilerinden. Nedense gidemedim ben. Son gidişin fazla etkiledi beni. İşlere yoğunlaşayım derken aklım başka yerlerde kalınca onları da batırdım. Avrupa da Alaska da hayalde kaldı. Hayal etmemeliydim belki de çekip gitmeliydim bir gün çat diye habersiz, plansız. Bir kaç eşyadan başka bir şey almadan yanıma. Sonra da nasıl oldu ne ara oldu anlamadığım böyle sarhoş herifin teki olup çıktım. Bekledim öyle. Gitmeye korktum. Parayı bahane ettim bazen kışı. Ama sen vardın hep güzelim hep. Aklımın en tepesine yerleşmiştin. Öyle özlüyordum ki seni… Şimdiyse

      Lafını keserek

       -Gerçekten mi? Bunlarını duyduğuma inanamıyorum, senin beni böyle sevdiğine. Bak birazda ben haklıymışım ha? Her şey o kadar da mantık çerçevesinde değilmiş. Sığmayan kareler de varmış poşetlerde buruşmaya mahkum olan.

         O gece kadın adamın huzurlu koynunda uykusuna daldı. Sabah uyandığında adam yoktu yanında. Diğer odalara baktı, belki sigaradır diye balkona. Bekledi bir müddet. Hava almaya çıkmıştır diye düşündü. Sokağa çıktı. Ballı ağaca gitti. Akşama kadar her yerde aradı onu. Hiç bir yerde yoktu. Telefonunu burada kalmıştı. Ev adresini aldı yakın bir dostundan. Yarın ilk iş erkenden oraya gitti. Merkeze uzak bi semtte Güllü sokağı. Köşedeki marketin üstündeki apartman. İkinci kat. Kapı aralık. Mutfak. Salon. Boynu ipe bağlı bir ceset. Masada bir not:

                        Beklenen neydi? gitmek varken. Neyeydi? beklemekle yüklendirdiğimiz beden. Mesafeler mi yüce kılar yani sevgi-li-yi? Yok kılmak kime mahsus peki? Kimin işi bu? Tanrı(lar) bilir.



    _____________________________




  • Yukarı
    _____________________________
  • Up
    _____________________________
  • Yapay Zeka’dan İlgili Konular
    Daha Fazla Göster
    
Sayfa: 1
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.