Şifremi/Kullanıcı Adımı Unuttum
Bağlan Google+ ile Bağlan Facebook ile Bağlan
DonanımHaber'de AraYENİ GELİŞMİŞ ARAMA
ForumBu Bölümde Ara

Antik Yunan Medeniyeti

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
1 Misafir Kullanıcı
45
Cevap
2
Favori
27.383
Tıklama
Cevapla
Sayfaya Git:
Sayfa:
Giriş
Mesaj
    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      14 Ağustos 2008 17:16:49 Konu Sahibi
      Antik Yunan Medeniyeti

      M.Ö. 2.000 yıl önce, Girit Adası'nda ve Yunanistan Yarım adası'nda yaşayan insanlar ileri bir uygarlık kurmuşlardı. Bu eski uygarlıklara ilişkin bilgiler, büyük ölçüde, arkeologlarca bulunan yerleşme bölgelerinin ve o dönemlerden kalma yazılı metinlerin incelenmesinden elde edilmiştir.

      M.Ö. 2.000 dolaylarında ilk kabileler kuzeyden Yunanistan Yarımadası'na inmeye başladılar. İlk gelenler Akhalar'dı. Akhalar'ı İyonyalılar ve Aioloslar izledi. Her biri Yunanca'nın değişik bir lehçesini konuşan bu kabileler, yarımadada öteden beri oturanlarla karıştılar. Yarımadanın yerlilerinin M.Ö. 3.000'lerde Anadolu'dan geldikleri sanılmaktadır. Yeni gelenler onlardan kentler kurmayı ve bu kentleri düşman saldırılarından korumayı öğrendiler; bazo tanrılar onların da tanrısı oldu; dilleri birbirine karıştı.

      Ege Uygarlığı

      O çağlarda Girit Adası'nda yaşayan Ege halkı ileri bir uygarlık kurmuştu. Buranın halkı, efsanevi Kral Minos'un ardından Minoslular olarak tarihe geçti. Minos uygarlığının asıl merkezi, Girit'te bulunan Knossos kendiydi. Mioslular Mısır, Mezopotamya ve Yunanistan'la denizyoluyla ticaret yaparlardı. Büyük saraylar, altın, gümüş ve çeşitli madenlerden araç gereç ve silahlar yaptılar. Üstün nitelikte çanak çömlek ürettiler. İngiliz arkeolog Sir Aarthur Evans 20. yüzyılın başlarında Knossos Sarayı'nda yaptığı kazılarda, o çağda insanların nasıl yaşadıklarını gözümüzde canlandırabilmemizi sağlayan kalıntılar buldu. Sarayın koridorları canlı resimlerle süslüydü. Bunlardan, boğaların Minos dininde önemli bir yeri olduğu anlaşılıyordu. Kral Minos dinsel törenleri yürütürken boğa başlı canavar Minotauros'u öldüren Theseus'un efsanesinin de bu törenlerle bağlantılı olduğu sanılmaktadır. Minoslular boğa şıçraması diye bilinen bir tür jimlastik de yaparlardı.

      Minos uygarlığı yavaş yavaş Yunanistan Yarımadası'nın iç kesimindeki kentlere de yayıldı. Yunanlılar Konossos'a haraç ödemeye zorlandılar. Bazı tarihçiler Minoslular'ın Yunan kentlerini işgal etmiş oldukları düşüncesindedir. Theseus efsanesinde Atina'nın haraç olarak her yıl Knossos'a yedi genç erkek ve kadın göndermek zorunda olduğu anlatılır.

      Öte yandan gene bu sırada Yunanistan'daki Miken kenti de giderek güçlü bir krallığa dönüşüyordu. Mikenler'in güçlü bir ordusu vardı ve Korint Körfezi ile Yunanistan Yarımadası'ndan hemen hemenayrılmış olan Mora Yarımadası'nın(Peloponnesos) büyük bölümüne egemen olmuşlardı. M.Ö. 1500-1400 arasında Mikenliler Knossos'u ve Miken, Ege uygarlığının merkezi oldu. Kentin taş duvarlarının kalınlığı 6 metreyi geçiyordu. Aslanlı Kapı olarak da bilinen büyük girişte iki dev aslan kabartması vardı. Arkeolog Heinrich Schliemann kentin iç kısınmlarında binlerce altın eşyanın gömülü olduğu kuyu mezarlıklar buldu. Çıkarılan eşyalar arasında ince işli mücevherler, kamalar, kılıçlar, zırhlar, maskeler ve tabak çanak bulunmaktaydı. Zengin Miken uygarlığı 300 yıl boyunca Yunanistan'da, Girit'te ve Ege Adaları'nda varlığını sürdürdü. Miken uygarlığı, Yunan ve Minos uygarlıklarının bir bileşimiydi.

      M.Ö. 1200'de Miken ve öbür kentler Anadolu kıyısında önemli bir kent olan Truva'yı alabilmek için bir sefer düzenlediler. Bu çarpışma ünlü Truva Savaşı olarak bilinir.

      Dor İstilası

      Miken uygarlığı M.Ö. yaklaşık 1100'de sona erdi. O dönemde, kuzeyden gelen Dorlar Yunanistan'ı istila etti. Dorlar'ın demir silahları, Akhalar'ın ve iyonyalılar'ın kullandıkları tunç silahlardan daha üstündü. Dorlar yarımadayı işgal ettiler, yerli halk sürerek kentlerini yerle bir ettiler. Çoğunlukla Yunanistan'ın batı bölgelerine ve Mora'ya yerleştiler. Yarımadada eskiden oturanların birçoğu doğuya, Ege Adaları'na ya da Anadolu kıyılarına göç etti. Anadolu'nun batıkıyılarında İzmir ile Büyük Menderes arasındaki bölgeye İyonya dendi. Eski Yunan sanat, edebiyat ve felsefesi bu yörede doğdu.

      Dor istilası Yunanistan için bir yıkım oldu. Ülke ''Karanlık Çağlar'' diye adlandırılan, yoksulluk ve kargaşanın egemen olduğu bir döneme girdi. Miken kültürünün nerdeyse yok olduğu bu dönemin ardından, yavaş yavaş da olsa Yunan dünyası yeniden canlanmaya başladı. ''Geometrik Dönem'' adında yeni bir kültür gelişti. Bu dönem, adını M.Ö. 10., 9. ve 8. yüzyıl çanak çömlekleri üzerine çizilen geometrik desenlerden aldı.

      Homeros ve Hesiodos

      Yunan edebiyatının en eski örneklerinden Homeros ve Hesiodos'un şiirlerinin, Eski Yunanistan'ın Karanlık Çağlar'dan çıkmakta olduğu sıralarda yazıldığı söylenir. Homeros, İlyada ve Odysseia adlı epik şiirlerin kimine göre ise bir bölümünün yazarıdır. Homeros'un M.Ö. 9. yüzyıl dolaylarında yaşamış olduğu sanılmaktadır, oysa yapıtlarında Miken dönemi ve M.Ö. 12. yüzyıldaki Truva Savaşı'nı anlatır. Büyük kahramanların yetiştiği bu döneme Homeros Çağı ya da Kahramanlık Çağı da denir. Homeros'un yazılarından, o dönemde halkın kentlerde toplantığını ve bu kentlern, birer kralı ve meclisi bulunan bağımsız devletler olduklarını öğreniyoruz. Çiftçilik ve çobanlıkla uğraşan halk aynı zamanda savaşta ustaydı. Savaş yüceltilir, direnç, yüreklilik ve onura çok önem verilirdi.

      Homeros Çağı'nda Yunanlılar'ın birçok tanrısı vardı. Tanrılar insana benzer, ama ölümlülerden daha büyük, daha güzel ve daha güçlü olarak betimlenirlerdi. Tanrıların, Kuzey Yunanistan'da Ülkenin en yüksek dağı olan karlarla kaplı Olympos Dağı'nda oturduklarına inanılırdı.

      Gökyüzü tanrısı Zeus tarınların kralı, tanrı ve tanrıçalar ailesinin reisiydi. Hera onun karısı, genç tanrıların çoğu ise Zeus'un çocuklarıydı. Bunlar arasında akıl, erdem ve savaş tanrıçası Athena; savaş tanrısı Ares; tanrıların habercisi Hermes; hekimlik, sanat ve gerçeğin tanrısı Apollon; av ve bereket tanrıçası Artemis; demirciler tanrısı Hepdaistos ve şarap tanrısı Dionysos vardı. Zeus'un erkek kardeşi Poseidon denizlere, Hades ise yeraltındaki ölüler dünyasına hükmederdi. Bu tanrılara ilişkin efsane ve mitlere mitoloji denir.

      19. yüzyıla kadar, Homeros'un şiirlerinde geçen öykülerin gerçek tarihle bir ilgisi olabileceğini kimse sanmıyordu. Ne var ki, 1872' de Heinrich Schliemann, Homeros'un Truva olarak anlattığı yerde büyük bir kentin kalıntılarını buldu. O zamandan bu yana Eski Yunanistan'la ilgili birçok yerleşme bölgesinde arkeolejik keşifler yapıldı. Örneğin Tiryns, Argos ve Sparta'da zengin kalıntılar bulundu.

      Truva'da bulunan kalın duvar ve kapılar, Homeros'un yazdığı gibi, Akhalıl komutanların kenti 10 yılda aldıklarına inandırıcı bir kanıttır. Miken'de mezarlarda bulunan vazolar ve altın eşyalar, Homeros'un anlatığı kadar güzel ve zengindir.

      Homeros'un tarihsel destanlarının aksine, günümüze ulaşan ''İşler ve Günler'' adlı şiirinde Hesiodos, M.Ö. 8. yüzyıldan, yani kendi yaşadığı dönemden söz eder. Hesiodos'un çiftçi ya da çoban olduğu sanılmaktadır. ''İşler ve Günler'' 'in birinci bölümünde, insanların çok çalışarak ve tanrılara saygı göstererek iyi bir yaşam sürebilecekleri anlatılır. Başka bir bölümde çiftçilikle ilgili bilgi verilir. Hesiodos'un betimlediği dünya, Homeros'unkinden farklıdır.

      Koloniler Dönemi

      M.Ö. 8. yüzyıla doğru Yunanistan'ın nüfusu, tarıma elverişli olmayan bu engebeli topraklardan elde edilen ürünlerle beslenemeyecek kadar artmıştı. Yunanlılar'ın daha fazla toprağa gereksinimi vardı. Bu nedenle bir çok kentin yöneticisi, halkı başka topraklarda koloniler kurmaya özendirdi. Belki bu yolla yönetimden hoşnut olmayanlardan kurtulmayı da umuyorlardı. Birçok Yunanlı doğuya göç ederek Karadeniz kıyılarına yerleşti. Bir bölümü de batıya gitti; İtalya'nın güneyindeki sicilya kıyıları ile güney Fransa'ya yerleşti. Bu yayılmayla Yunanlılar yalnızca yeni topraklar değil, ticeret yapabilecekleri yeni pazarlar da elde ettiler.

      Kolonilleri kuranlar eski ülkelerinden çanak çömlek ve metal eşyalar getiriyorlardı. Bu mallar tanındıkça, bunlara duyulan talep de arttı. Tüccarlar M.Ö. 7. yüzyılda Korint'te ve Khalkis'te üretilen nitelikli çanak çömleği Akdeniz çevresindeki birçok bölgeye götürdüler.

      Yeni kurulan Yunan kentlerinden biri de, Mısır'da Nil Irmağı üzerindeki Naukratis'ti. Kent zamanla büyük bir ticaret merkezi olmuştu. Yolları Naukratis'e düşen gezginler, Mısır'da metemetik ve astronomi alanlarındaki yeni gelişmeleri öğrendiler ve geri döndüklerinde bu bilgileri kendi ülkelerine taşıdılar. M.Ö. 7. VE 6. yüzyıllarda, ilk Yunan filozofları Thales ve Anaksimandros dünya ve dünyanın nasıl oluştuğuna ilişkin kuramlar geliştirdiler. Birçok İyonyalı şair lirik şiirler yazmaya başladı. Bu şairler Homeros'un yaptığı gibi kahramanlık öyküleri anlatmıyor, tanrılar, aşk, savaş ve siyaset üzerine kendi düşünce ve duygularını dile getiriyorlardı. Bunların en ünlüleri M.Ö. 6. yüzyılın başlarında Midilli Adası'nda yaşayan kadın şair Sappho ve Alkaios'tur. Askeri başarıların hayranlık uyandırdığı Dor kenti Sparta'da ise, savaşa ve cesarete ilişkin şiirler yazıldı.

      Ticaret ve üretimin artması, kent devletleriinde tüccar ve zanaatçıların güçlenmelerine yol açtı. Ayrıca, M.Ö. 7. yüzyılda soyluların savaş arabalarından ve süvarilerden oluşan eski orduların yerini, büyük ölçüde hoplite denilen piyadelerden oluşan ordular almış ve kentlerin savunulmasında, giderek orta sınıftan yurttaşlar söz sahibi olmuştu. Soylulara çok borçlanmış, yönetimden hoşnut olmayan köylüler ile birlişen bu yurttaşlar daha fazla hak istemeye başladılar. Eski ailelerden gelen soylular giderek güçlerini yitirdiler. Artık yurttaşların desteğini kaznabilen yetenekli herhangi bir kişi kent devletinin önderi veya yöneticisi olabiliyordu. Yunanistan'ın dört bir yarnında ortaya çıkan bu yeni yöneticiler kentlerinin yenileşmesine ve güçlenmesine yardımcı oldular. Soylu oldukları için değil kendi güçleriyle iktidara gelen bu yöneticilere ''Tiran'' dendi. O dönemde ''tiran' sözcüğü günümüzde olduğu gibi ''zalim'' ve ''gaddar'' anlamına gelmiyordu. Tiranlar ticareti geliştirdiler ve bayındırlık işlerine başladılar. Şairleri, ressamları ve heykeltraşları desteklediler, sıradan yurttaşları soyluların haksız davranışlarından korudular. Böylece tiranlar kent devletlerini daha demokratik yönetim biçimlerine geçmeye hazırladılar. Korintli Periander ve Sikyonlu Kleisthenes bu tiranların en çok tanınmışlarındandır.

      M.Ö. 6. yüzyıla doğru, Yunan kentşerinin çoğu bağımsız kent devletlerine dönüştü. Bir bölümü ise Amphiktyonia adı verilen dinsel birliklere katıldı. Bazı kentler ise Delfi Kâhinleri'ni destekleyen bir birlikte yer aldı. Bu kentlerde yaşayanlar, anlaşmazlıklarının çözüme bağlanması için sık sık Delfi'ye başvururlardı.

      Büyük Dinsel şenliklere tüm Yunan kentşeri katılırdı. Bu şenliklerin en önemlilerinden biri de Zeus'un onuruna her dört yılda bir Olympia'da düzenlenen ve ilki yaklaşık M.Ö. 776'da yapılan atletizm oyunlarıydı. Oyunlar öylesine önemliydi ki, Yunanlılar zamanı Olimpiyatlar'la yani dört yıllık sürelerle ölçerlerdi.

      Bu tür ortak etkinlikler, siyasal ayrılıklara karşın Yunanlılar'da, yavaş yavaş tek bir halk oldukları duygusunu geliştirdi. Kendilerine ''Helenler'', üzerinde yaşadıkları topraklara da ''Helas'' demeye başladılar. Helenler öteki bütün halkları, ''Yunanca konuşmayanlar'' anlamında barbarlar olarak adlandırdılar.

      Atina ve Sparta

      Yunanistan tarihi giderek, yaşam biçimleri birbirinden çok farklı olan Atina ve Sparta kentlerinin mücadelesine dönüştü. Kent devletlerinden birkaçı, komşu köylerin bu kentlerle birleşmesiyle büyümüştü. Atina da bunlardan biriydi. Sparta ise, M.Ö. 8. yüzyılda, Messenia'nın da içinde bulunduğu bütün komşu toprakları alarak genişlemişti. Fethrdilen topraklarda yaşayan halka Helotlar denir ve bunlara köle gibi davranılırdı. M.Ö. 6. yüzyıla doğru Yunanistan'daki en büyük askeri güç Sparta'nın elindeydi. Kent, Mora Yarımadası'ndaki hemen hemen tüm kent devletlerinin savunma amacına yönelik olarak kurdukları Peloponnesos Birliği'nin merkezi oldu.

      Sparta kent devletinde yurttaşların bireysel özgürlükleri yoktu; onlardan beklenen, yaşamlarını devlete adamalarıydı. Sanat ve kültür neredeyse yok olmuştu. Saparta yurttaşlarının tümü savaş eğitiminden geçirilir ve onlara savaşta yiğitlik göstermenin en övünç duyulacak erdem olduğu öğretilirdi. Sparta kent evletinin, beş yargıçtan oluşan ephoros ile gerousia denilen bir yaşlılar kurulu yönetirdi. Buı yönetim örgütünün, yasa koyucu Lykurgos tarafından kurulduğu sanılmaktadır.

      Atina' nın gelişme çizgisi Sparta'nınkinden farklı oldu; çünkü Atina'da denetim altında tutulması gereken tutsak bir halk yoktu. Attika'da yaşayanlar Atina yurttaşı ve phyle adı verilen dört kabileden birinin üyesiydiler. Ne var ki, onlar da hakları için soylularla mücadele etmek zorunda kaldılar. Demokratik bir yönetim doğrultusunda atılan ilk adım, M.Ö. 621'de Drakon'un çıkardığı yazılı yasalar oldu. Cinayet suçlarında, öldürülen kimsenin akrabalarınca öç alınması yerine, kamuya açık bir yargılama sistemi getirmesi dışında, Drakon Yasaları'na ilişkin fazla bir bilgi yoktur.

      M.Ö. 594'te Solon Atina'da başyargıç seçildi ve yönetimde reformları başlattı. Borçlanma nedeniyle köleleştirmeyi kaldırdı. Devlete asker olarak hizmet veren herkeze yurttaşlık hakkı tanındı. Mülk sahibi olan bütün yurttaşlar, ceza yargılamalarında sonucu belirleyen jürilere katılabileceklerdi. Nevarki, Solon'un reformları da soylular ile yoksul sınıflar arasındaki mücadeleyi sona erdiremedi. Atinalı yurttaşlar, bir süre de, tiran Pisistratus'un soylulara karşı kendilerine yardımcı olacağına inandılar.

      Pisistratus Dönemi

      Yoksullara yardımcı olarak ve ticareti destekleyerek Pisistratus büyük bir varlık dönemine ön ayak oldu. Şairler ve sanatçılar Atina'ya akın ettiler. Kent kısa zamanda Yunanistan'ın edebiyat ve sanat merkezi durumuna geldi. Boyalı Attika çömleklerinin yapımı hem güzel sanatlar içinde bir dala, hem de önemli bir sanayiye dönüştü. Çanak çömlek yapımında en iyi hammedde olan kırmızı kil Atina dolaylarında bulunuyordu. Yerel sanatçıların bu kili kullanarak yaptıkları vazolar dünyadaki een güzel örnekler arasındadır.

      Kil, tanrı heykellerinin yapımında ve tanpınak süslemelerinde kullanıldı.En eski Yunan tapınakları ahşaptı ve bunların üzerleri, ahşabı kötü hava koşullarından korumak üzere boyalı kille kaplanırdı. Öte yandan, Yunanistan'ın birçok bölgesinde, özellikle de Atina yakınlarında mermer yatakları vardı. Mermer çok geçmeden yapılarda ve heykellerde kullanılmaya başlandı.

      Yunan sanatının ''arkaik'' dönemi olarak bilinen M.Ö. 6. yüzyılda heykeltıraşlar insan ve insan biçiminde tanrı heykelleri yaptılar. Seçilen heykel konularının bütün Yunanistan'da aynı olmasına karşın, Dor ülkesinde yani Batı Yunanistan'da yapılan heykeller üslup olarak İyonya'dakilerden farklıydı.

      Atina Demokrasisi

      M.Ö. 6. yüzyılında Atina'da tiranlık yönetimi sona erdi ve Kleisthenes adlı bir soylu başa geçti. Kleisthenes yamaçlardaki çiftçiler, kıyılardaki tüccarlar ve ovalardaki soylu toprak sahipleri arasındaki siyasal kavgayı sona erdirmeyi başardı. Tüm yurttaşlara aynı hakları tanıdı. Kabile temsilcilikleri bir danışma kurulu oluşturdular. Bütün erkek yurttaşlar yasaları yapan halk meclisi ekklesia'nın doğal üyeleriydi. Sistem bütünüyle demokratikti; çünkü bütün yurttaş gruplarına eşit haklar ve yönetimde eşit söz hakkı verilmişti. Ne var ki, var olan demokrasi anlayışı bugünkünden farklıydı. Yalnızca Atinalı ana babadan doğanlar yurttaş sayılıyordu, yabancılar ve köleler yurttaş sayılmadıkları için bu haklara sahip değillerdi.

      Pers Savaşları

      M.Ö. 5. yüzyılın başında bütün Yunanistan işgal tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Pers İmparatorluğu, bir dizi yetenekli kralın yönetiminde yavaş yavaş yayılmaktaydı. Kiros ve Darius'un yönetimindeki Persler, Anadolu'nun batı kıyılarındaki İyonya kentlerinin denetimini ellerine ggeçirmişlerdi. Ne var ki, İyonyalılar yabancı yönetiminden hoşnut değillerdi. M.Ö. 499'da Milet kentinde bir ayaklanma çıktı ve kısa zamanda öbür İyonya kentlerine de yayıldı. Atinalılar, Persler'in güçlenmesinin Yunanistan'ın bağımsızlığı için bir tehlike olduğunu anlamışlardı. Ayaklanan İyonya kentlerine yardım etmek üzere 20 gei gönderdiler, ama Persler ayaklanmayı bastırmayı başardılar. M.Ö. 494'te Milet'i aldılar, kenti yerle bir ettiler ve halkı da köleleştirdiler. Ardından, ayaklanmaya yardım eden Atinalılar'ı cezalandırmak için Darius Yunanistan'a saldırdı.

      M.Ö. 490'da büyük bir Pers ordusu Yunanistan'a girdi. Eretria kentini alarak yerle bir etti. Yetenekli general Miltiades'in komutasındaki 10.000 askerlik bir Atina ordusu, Persler'i karşılamak üzere ilerledi. Atinalılar Sparta ve öbür kentlerden yardım istedilerse de ancak 1.000 kişilik küçük bir güç yardıma gelebildi. Sayıca çok az olmalarına karşın Yunanlılar Maraton Savaşı'nı kazandılar.

      10 yıl sonra M.Ö. 480'de Pers Kralı Kserkses döneminin en büyük ordusunu toplayarak Yunanistan'ı kesinlikle almak amacıyla yola koyuldu. Sparta Kralı Leonidas, Thermopilai Geçidi'ni tutmak üzere küçük bir askeri kuvvetle Yunanistan'ın kuzeyine yürüdü. Leonidas Pers ordusunu bir hafta süreyle durdurmayı başardı. Persler birliklerinin bir bölümünü dağların çevresinden dolaştırarak Yunanlılar'a arkadan saldırınca, Leonidas ve askerleri geçitte kıstırılarak yok edildi.

      Pers saldırısı engellenemeyince, Atinalılar kenti boşalttılar. Kadınlar ve çocuklar Troizen ve Salamis'e sığındılar. Salamis Boğazı'nda bir araya gelen müttefik Yunan donanması çarpışmaya girmek istemedi. Ne var ki, Atinalı önder Themistokles, Yunanistan'ın kurtuluşu için kent devletlerinin birlikte hareket etmeleri gerektiğini anlamıştı. Persller'e gizlice haber salarak Yunan kentleri arasında görüş ayrılığı çıktığını ve gemilerden bazılarının koyu terkedeceğini duyurdu. Onlara her iki çıkışı da kapatmalarını önerdi. Themistokles'in hain olduğuna inanan Persler bu öneriye uydular. O gece Kserkses'in donanması Yunanlılar'ın çevresini sardı. Sabah olunca durumu gören Yunanlılar savaşın kaçınılmazlığını kavradılar ve çeşitli savaş taktikleriyle Pers donanmasının önemli bir bölümünü yok ettiler.

      Yenildiğini anlayan Kserkses ordusunu ve donanmasını geride bırakarak kaçtı. Son bir çarpışma için, bir yıl sonra M.Ö. 479'da Plataya'ya döndü. Kserkses burada da yenilince, Yunanistan'ı Pers İmparatorluğu'nun bir parçası yapma umutlarından vazgeçmek zorunda kaldı.

      Persler'e karşı karşı kazandığı zaferlerle Atina Yunanistan'ın en ünlü kenti oldu. Themistokles'şn önderliğinde, Atinalılar Persler'den gelebilecek yeni bir saldırıya karşı koyacak güçlü bir donanma kurdular. İyonya'yı Pers yönetiminden kurtarmak isteyen bir çok Yunan kenti Atina ile birleşerek M.Ö. 478 ve 477'de, merkezi Delos'ta olan Delos Birliği'ni kurdu. Asıl söz sahibi olan kent ise gene Atina'ydı ve bütün öbür kentler Atina donanmasının gereksinimlerini karşılamak için para ödüyorlardı. Kısa sürede bu parasal desteğe alışan Atina, bunu kaybetmemek için kentlerden herhangi birinin birlikten çıkmasına izin vermedi. Kentlerin ödediği vergi Atinalılar'ın yararına kullanıldı. Yunan kentlerinin kurduğu bu gönüllü birlik giderek Atina'nın denetlediği bir imparatorluğa dönüştü. M.Ö. 5. yüzyılda en parlak dönemini yaşayan Atina Doğu Yunanistan'ın büyük bir bölümünü, Ege Adaları'nın birçoğunu ve Anadolu'daki İyonya kıyısını denetimi altına almıştı.

      Atina - Sparta Savaşları

      M.Ö. 5. yüzyılın ilk yarısında Atinalılar ve Spartalılar Persler'e karşı birlikte zafer kazannırken, yüzyılın ikinci yarısında birbirleriyle savaşmaya başladılar.

      M.Ö. 431'de Atina ile Sparta arasında büyük bir savaş çıktı(Peloponnesos Savaşı). Ünlü önderleri Perikles Atinalılar'ı, hafif çarpışmalar dışında Spartalılar ile karada savaşa girmemeleri konusunda uyardı; çünkü Sparta'nın büyük ve disiplinli bir kara ordusu olmasına karşılık, Atina'nın temel gücü donanmasından geliyordu. Böylece Atinalılar kentin içine çekildiler ve zaman zaman yiyecek getirmek ve Spatalılar'ı tedirgin etmek için gemileriyle denize açıldılar. Spartalılar'ın, kenti almaya uğraşırken kaynaklarını ve güçlerini tüketeceklerini umuyorlardı. Ne var ki, M.Ö. 430'da kentte büyük bir veba salgını çıktı. Veba aşırı kalabalık kentte hızla yayılarak birçok insanın ölümüne, hastalığa yakalanmayanların paniğe kapılmasına yol açtı. Atinalılar Perikles'e sırt çevirdiler ve M.Ö 430'un sonuna doğru onu önderlikten çekilmeye zorladılar. Sonraki yıl ise yeniden önderliğe getirmekle kalmayıp daha büyük yetkiler tanıdılar. Ne var ki, iki oğlunu ve kız kardeşini vebadan yitiren Perikles sonbaharda aynı hastlıktan öldü.

      Peloponnesos Savaşı M.Ö. 404'te Sparta'nın zaferiyle sona erdi. Bu sürede Sparta da büyük bir donanma kurulmuştu. Lysandras'un önderliğinde Atina donanmasını yok eden Spartalılar, donanmaları olmaksızın yiyecek sağlayamayan Atinalılar'ı teslim olmaya zorladılar. Sparta'nın bu zaferiyle birlikte Atina'nın parlak günleri sona erdi. Ne var ki, Sparta da üstünlüğünü yalnızca 30 yıl koruyabildi. M.Ö. 371'de Epaminondas komutasındaki Thebai kent devleti, Korint'in kuzeyinde, Leuktra Savaşı'nda Spartalılar'ı yendi.

      M.Ö 4. Yüzyıl

      M.Ö 4. yılyılda Atinalılar yenilginin yaralarını bir ölçüde sardılar. Atina artık büyük bir siyaal güç olmasa da sanat merkezi olma özelliğini koruyordu. Atinalı heykeltıraş Praksiteles en iyi yapıtlarını yaratıyordu. Yunanistan'ın başka yörelerinden Paroslu Skopas ile Sikyonlu Lysippos da Praksiteles kadar ünlü heykeltıraşlardı. Bu sanatçıların üçü, Anadolu'da Kral Mausolos'un mezarı olarak yapılan görkemli mozolenin yapımında çalıştılar.

      M.Ö 399'da verdiği derslerle gençlerin ahlakını bozmakla suçlanan Sokrat, Atina meclisince ölüme mahkûm edildi. Sokrat'ın izinden, öğrencisi olan ve çoğunlukla Yunan filozoflarının en büyüğü olarak değerlendirilen Platon geldi. Platon Atina yakınlarında, Akademi adıyla bilinen bir okul kurdu.

      M.Ö. 371'de Sparta, Thebai'nin Boiotia kentince yenilgiye uğratıldıktan sonra, Yunan kent devletleri kendi aralarında savaşmaya başladı. Zayıflayan kentler, Anadolu'nun denetimini elinde bulunduran ve Yunan kentlerinin içişlerine sık sık karışmaya başlayan Persler'in gücüne karşı koyamıyorlardı.

      Kuzeyde güçlenen Makedonya da Yunan kentlerinin bağımsızlığı için bir tehlike olmaya başladı. Yunanlılar ile uzaktan akraba olan Makedonyalılar kültür ve uygarlık bakımından onlardan geriydi. Makedonya'da M.Ö 359'da başa geçen II. Philippos krallığını genişletmete başlad. Makedonya ordusunu yeniden örgütledi. Bazen rüşvet, bazen de güç kullanarak Ege Denizi'nin kuzey kıyısındaki kentleri ele geçirdi.

      Atina'da hatip Demosthenes yurttaşlarını öteki Yunan kentleriyle birleşerek II.Philippos'a karşı savaşan Olynthos kentine yardım etmeye çağırdı. Lakin, Atinalılar bu önerinin getireceği yararları anlayıncaya kadar iş işten geçmişti. M.Ö 338'de II. Philippos Atima ve Boiotia ordularını yenilgiye uğrattı. Bütün Yunan kentşerini egemenliği altına aldı ve Persler üzerine büyük bir sefer düzenlemeyi tasarladı. M.Ö 336'da öldürülünce bu tasarıyı gerçekleştirmek oğlu İskender'e kaldı.

      Büyük İskender

      İskender zekası, bilgisi ve gücüyle dünyanın büyük askeri önderlerinden biridir. Şaşırtıcı yeteneğiyle Persleri
      Granikos, İssos ve Gaugamela Savaşları'ında Kral Darius'u yenmeyi başardı. Ve Mısır'dan Hindistan'a kadar Pers yönetimi altındaki bütün toprakları elegeçirdi. İskender tüm dünyayı Yunan uygarlığına ve diline dayalı tek bir imparatorlukta birleştirmeyi düşünüyordu. Filozof Aristo'nun öğretisi ona Yunan kültürünü benimsetmişti. Aristo'nun yol göstericiliğinde İlyada'yı inceleyen İskender, kendisinin kahraman Aşil'in soyundan geldiği düşüncesineydi.

      İskender'in kurduğu imparatorluk o öldükten sonra M.Ö 323'te parçalandıysa da, ele geçirilen topraklarda yaygınlaşan Yunan dil ve kültürü daha sonra Roma İmparatorluğu yönetiminde birleşmeyi kolaylaştırmıştır.

      Helenistik Dönem

      İskender'in ölümünü izleyen döneme Helenistik Dönem (yaklaşık M.Ö 300-100) denir. Bu çağda Yunan dünyası dil ve kültür birliğini, bir ölçüde de olsa sağlamıştır. Siyasal bakımdan ise, imparatorluk İskender'in üç büyük generalinin yönettiği üç krallığa bölündü. Makedonya'yı Antigonos, Mısır'ı Ptolemaios ve Suriye'yi Selevkos yönetiyordu. Yunan Kentlerinden bazıları yenide bağımsızlığını kazandılar. Birlikler kurarak birleştiler ve Makedonya'ya karşı konumlarını güçlendirdiler. Atina ve Sparta bağımsız kentler olarak kalırken, öbür kentlerin çoğu ya Akhaia ya da Aitolia Birliği'ne katıldı. Her birliğin, kentlerin temsilci gönderdiği bir meclisi vardı. Bu fedarasyonlar Yunanistan'ın bir Roma eyaletine dönüştüğü M.Ö 2. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdü.

      Bu çağda insanlar kendilerini herhangi bir kentin ya da devletin uyruğunda olarak değil, dünya yurttaşı olarak düşünmeye başladılar. Stoacı ve Epikurosçu felsefeler bütün insanların kardeşliği düşüncesini işledi. Onlara göre, iyi bir yaşam onu arayan herkeze açıktı. İnsan ister zengin , ister yoksul, ister köle, özgür olsun bilgelik yoluyla erdeme ve mutluluğa ulaşabilirdi.

      Çeşitli yerlerde sanatçıların geliştirdiği ''okullar'' ortaya çıktı. Helenistik dönemin en ünlü yapıtları arasında Melo Adası'ndaki Afrodit heykeli ve Semadirek zaferini betimleyen heykel sayılabilir. Dönemin sanatçıları insanları, ideal tipler olmaktan çok gerçekte oldukları gibi gösterdiler. Heykeltraşler yoksulların ve gösterişsiz insanların, gençlerin ve yaşlıların heykellerini yaptılar. Sıradan insanları gündelik işleriyle uğraşırken betimlediler.

      M.Ö 2. ve 1. yüzyıllarda Romalılar doğuya doğru yayıldıkça Helen krallıkları da Roma İmparatorluğu'nun topraklarına katıldılar. Yunanistan da artık Romalı bir vali tarafından yönetilen ve vergilendirilen bir Roma eyaleti oldu. İmparatorluğun doğu yarısında Yunanca resmi dil olarak kaldı; kültür de Helenistik niteliğini korudu.

      Yunan sanatı, yötetimi, dini ve felsefesi Roma'nın gelişmesinde önemli rol oynadı. Romalılar Yunanlılar'ın ilk dönem ya da klasik yönetim biçimlerinden , sanatlarından ve edebiyatlarından etkilendiler. Yunan kültürünü kendi geçmişlerinin bir parçası olarak gördüler. Bu yüzden, Batı Avrupa'ya yayılan ve Batı dünyasının gelişimini etkileyen Roma uygarlığı Romalı olduğu kadr Yunanlı bir kimlik de taşır.



      Not: Bu yazı, bir özet niteliği taşımakta ve kişilerin ayrıntılı geçmişleri üzerinde durmamaktadır. Konunun ilerleryen zamanlarında olayları ve kişileri ayrıntılı bir şekilde üstünde durup irdeliyeceğiz.



      |
      |
      _____________________________





    • Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
      14 Ağustos 2008 18:34:01
      homeros'un ilyada ve odessa'sını ve en büyüklerinden bir mitoloji sözlüğünü okumanız size çok keyif verecektir.
      |
      |
      _____________________________

      Sarap içip güzel sevmek mi daha iyi,Iki yüzlü softalari dinlemek mi?Sarhosla asik cehenneme gidecekse,Kimselerin görecegi yoktur cenneti. Ömer HAYYAM

      ATATÜRK DÜSMANLARININ DÜSMANIYIM
    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      14 Ağustos 2008 19:45:24 Konu Sahibi
      Knossos sarayı





      Theseus



      Eski Yunan efsanelerinin en büyük kahramanlarından biri ve Atina Kralı Aigeus'un oğludur.

      Theseus'la ilgili en ünlü efsane, Minotauros adlı canavarı nasıl öldürdüğünü anlatan öyküdür. Efsaneye göre Atinalılar, Girit Kralı Minos'a her yıl yedi kızla yedi erkek göndermek zorundadır. Bu kurbanlar yem olarak Minotauros'a verilir. Adaya ayak basar basmaz, insan vücutlu, boğa başlı canavar Minotauros onları yutar. Kral Minos canavarı, bir girenin bir daha çıkamayacağı Labyrinthos adlı bin bir dehlizli bir sarayda saklamaktadır. Minotauros'u öldürmeyi aklına koyan Theseus, kurbanlarla birlikte Girit'e doğru yola çıkar. Geminin yelkenleri siyahtır. Theseus babasına, eğer zeferle dönerse, beyaz yelken açacağını söyler.

      Girit'e vardıklarında Minos'un kızı Ariadne'yle karşılaşır. Kız görür görmez Theseus'a aşık olur. Labyrinthos'un içinde canavarı ararken yolunu şaşırmaması içinde eline bir yumak iplik verir. Dehlizlerde ilerledikçe bu ipliği yere bırakan Theseus, Minotauros'u bulup öldürdükten sonra ipliği tuta tuta geri dönerek çıkış yolunu bulur. Canavardan kurtulan Atinalılar sağ salim ülkelerine geri döner. Lakin, Theseus siyah yelkenleri değiştirmeyi unutur. Oğlunun öldüğünü sana Aigeus da kendini denize atar. Yunanca'da Aigeus Pelagos olan Ege Denizi adını, sularında boğularak ölen bu kraldan almıştır.

      Theseus Atina kralı olur. Günün birinde ölüler ülkesinin tanrısı Hades'in karısı Persephone'yi kaçırmaya girişir. Lakin, Hades onu yakalar ve Herakles gelip kurtarıncaya kadar hapseder. Bu sırada Atina'da Theseus'a karşı bir ayaklanma başlamıştır. Böylece Theseus Skyros Adası'na kaçar ve bu adada ölür.
      |
      |
      _____________________________





    • Yüzbaşı
      266 Mesaj
      14 Ağustos 2008 22:30:49
      Antik Yunan medeniyetini gerçek anlamda bitirenler Türklerdir. Hatta bir çok Yunan Toplumunu Hem müslümanlaştırmışlar hem türkleştirmişler. bir çoğunu sadece türkleştirmişler bir çoğunuda türkleştirememişler ama içlerine sanki yunan kültürü gibi türk kültürünü çok açık biçimde sokmuşlardır. Yunanistanda bulunanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. Ve bunu birçok kültürü etkileyen Yunan kültürüne yapabilen yalnızca türklerdir.
      |
      |
      _____________________________

    • Binbaşı
      1207 Mesaj
      14 Ağustos 2008 22:56:30
      Sayın @lordofvarde gibi hamasi (kendi etnik kökenini öven) yazıları tasvip etmem mümkün değil.Ben Türk kültürü ile yetişmiş olamama, kültürümü çok sevmeme rağmen ; Yunanlıların insanlığa kattıklarını asla inkar edemem.Ki inkar etsem de bu bana bişey kazandırmaz,ancak kendi mi teselli ederim.


      Diğer yandan, Yunan medeniyetini, insanlık tarihinin ve gelişiminin ana merkezi görmediğimi söylemeliyim.İnsanoğlunun geçmiş birikimleri geleceği belirlemiştir.Geleceğe yön verirken kimileri daha fazla katkıda bulunmuştur kimileri daha az.Her ne olursa olsun yapılan her bir katkı insanoğlu içindir.Katkınız fazla olursa; ne güzel...

      Milattan Önce 5000 yıllarında; hem Sümerler ,hem Mısırlılar vardı ama Yunan medeniyeti yoktu!Sümerler çivi yazısını buldu.Mısırlılar bağlantılı veya bağlantısız hiyeroglif yazısını.Kim kimden ne aldı belirsiz.Fenikeliler ise bu yazıları günümüz yunan medeniyetinin ve latin alfebesinin temelini oluşturan "phonecian" yazısını icat ettiler.Yine M.Ö. 5000 ile 2000 yılları arasında sümer ve akad inanışları ile Mısır inanışları hem yunan mitlerinin ,hem de diğer dünya mitlerinin (Hint mitleri, Türk mitleri vs vs) oluşumunda etkin oldu.Ki bence semavi dinlerin oluşumunda da bu mitler etkindir.Zira Sümerlerin Gılgamış destanı, evrenin 6 gün 6 gece oluştuğunu iddia eder, 3 büyük semavi dinde aynısından...Sümerler sunaklarında tanrılarına adaklar adar, bizde kurban adarız.


      Lafın özü ; hiç birşey gökten zembille inmemiştir, silsileli bir şekilde gelişegelmiştir.İnsanlık birikimini arttıranlara şükranlarımı sunuyorum.

      Saygılarımla,



      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Massaimassai -- 14 Ağustos 2008; 22:56:13 >
      |
      |
      _____________________________

      Varsın bana " enayi" desinler dürüst olduğum için,
      Uyanık ve hilekar olduğum için "akıllı" demesinlerde!




    • Yüzbaşı
      266 Mesaj
      14 Ağustos 2008 23:12:14
      quote:

      Orjinalden alıntı: Massaimassai

      Sayın @lordofvarde gibi hamasi (kendi etnik kökenini öven) yazıları tasvip etmem mümkün değil.Ben Türk kültürü ile yetişmiş olamama, kültürümü çok sevmeme rağmen ; Yunanlıların insanlığa kattıklarını asla inkar edemem.Ki inkar etsem de bu bana bişey kazandırmaz,ancak kendi mi teselli ederim.


      Diğer yandan, Yunan medeniyetini, insanlık tarihinin ve gelişiminin ana merkezi görmediğimi söylemeliyim.İnsanoğlunun geçmiş birikimleri geleceği belirlemiştir.Geleceğe yön verirken kimileri daha fazla katkıda bulunmuştur kimileri daha az.Her ne olursa olsun yapılan her bir katkı insanoğlu içindir.Katkınız fazla olursa; ne güzel...

      Milattan Önce 5000 yıllarında; hem Sümerler ,hem Mısırlılar vardı ama Yunan medeniyeti yoktu!Sümerler çivi yazısını buldu.Mısırlılar bağlantılı veya bağlantısız hiyeroglif yazısını.Kim kimden ne aldı belirsiz.Fenikeliler ise bu yazıları günümüz yunan medeniyetinin ve latin alfebesinin temelini oluşturan "phonecian" yazısını icat ettiler.Yine M.Ö. 5000 ile 2000 yılları arasında sümer ve akad inanışları ile Mısır inanışları hem yunan mitlerinin ,hem de diğer dünya mitlerinin (Hint mitleri, Türk mitleri vs vs) oluşumunda etkin oldu.Ki bence semavi dinlerin oluşumunda da bu mitler etkindir.Zira Sümerlerin Gılgamış destanı, evrenin 6 gün 6 gece oluştuğunu iddia eder, 3 büyük semavi dinde aynısından...Sümerler sunaklarında tanrılarına adaklar adar, bizde kurban adarız.


      Lafın özü ; hiç birşey gökten zembille inmemiştir, silsileli bir şekilde gelişegelmiştir.İnsanlık birikimini arttıranlara şükranlarımı sunuyorum.

      Saygılarımla,



      arkdaşım ben kendi etnik kökenimi övdüm evet ama yunan kültürünün insanlığa kattıklarını inkar etmedimki neden düzgün okumuyorsun. ben ANTİK yunan kültürünün gerçek anlamda sonunu getirenin türkler olduğunu söyledim. burda antik yunan kültürü kötüdür diye bi anlam çıkarıp sonra bana hamasi yazarsan olmaz işte. çünkü öyle bi anlam açıkça yok. bencede antik yunan kültürü dünyanın şu anki felsefi, tıp gibi birkiminin temelini oluşturuyor. garip garip şeyler yazma hakkımda. önce düzgün oku.
      |
      |
      _____________________________





    • Binbaşı
      1207 Mesaj
      14 Ağustos 2008 23:23:25
      quote:

      Orjinalden alıntı: lordofvarde


      quote:

      Orjinalden alıntı: Massaimassai

      Sayın @lordofvarde gibi hamasi (kendi etnik kökenini öven) yazıları tasvip etmem mümkün değil.Ben Türk kültürü ile yetişmiş olamama, kültürümü çok sevmeme rağmen ; Yunanlıların insanlığa kattıklarını asla inkar edemem.Ki inkar etsem de bu bana bişey kazandırmaz,ancak kendi mi teselli ederim.


      Diğer yandan, Yunan medeniyetini, insanlık tarihinin ve gelişiminin ana merkezi görmediğimi söylemeliyim.İnsanoğlunun geçmiş birikimleri geleceği belirlemiştir.Geleceğe yön verirken kimileri daha fazla katkıda bulunmuştur kimileri daha az.Her ne olursa olsun yapılan her bir katkı insanoğlu içindir.Katkınız fazla olursa; ne güzel...

      Milattan Önce 5000 yıllarında; hem Sümerler ,hem Mısırlılar vardı ama Yunan medeniyeti yoktu!Sümerler çivi yazısını buldu.Mısırlılar bağlantılı veya bağlantısız hiyeroglif yazısını.Kim kimden ne aldı belirsiz.Fenikeliler ise bu yazıları günümüz yunan medeniyetinin ve latin alfebesinin temelini oluşturan "phonecian" yazısını icat ettiler.Yine M.Ö. 5000 ile 2000 yılları arasında sümer ve akad inanışları ile Mısır inanışları hem yunan mitlerinin ,hem de diğer dünya mitlerinin (Hint mitleri, Türk mitleri vs vs) oluşumunda etkin oldu.Ki bence semavi dinlerin oluşumunda da bu mitler etkindir.Zira Sümerlerin Gılgamış destanı, evrenin 6 gün 6 gece oluştuğunu iddia eder, 3 büyük semavi dinde aynısından...Sümerler sunaklarında tanrılarına adaklar adar, bizde kurban adarız.


      Lafın özü ; hiç birşey gökten zembille inmemiştir, silsileli bir şekilde gelişegelmiştir.İnsanlık birikimini arttıranlara şükranlarımı sunuyorum.

      Saygılarımla,



      arkdaşım ben kendi etnik kökenimi övdüm evet ama yunan kültürünün insanlığa kattıklarını inkar etmedimki neden düzgün okumuyorsun. ben ANTİK yunan kültürünün gerçek anlamda sonunu getirenin türkler olduğunu söyledim. burda antik yunan kültürü kötüdür diye bi anlam çıkarıp sonra bana hamasi yazarsan olmaz işte. çünkü öyle bi anlam açıkça yok. bencede antik yunan kültürü dünyanın şu anki felsefi, tıp gibi birkiminin temelini oluşturuyor. garip garip şeyler yazma hakkımda. önce düzgün oku.


      Peki ama, yazınız pek bir anlamsız:) yazınızı sizde iyi okuyun.Anlam düşüklüklerini düzeltin lütfen.Yazınızı tekrar okudum ama, bitirmek dışında ne ifade ettiğinizi pek anlamadım.

      Saygılarımla,



      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Massaimassai -- 14 Ağustos 2008; 23:22:56 >
      |
      |
      _____________________________

      Varsın bana " enayi" desinler dürüst olduğum için,
      Uyanık ve hilekar olduğum için "akıllı" demesinlerde!




    • Yarbay
      2880 Mesaj
      15 Ağustos 2008 11:15:47
      @Bozkır yine mükemmel bir paylaşım emeğe sağlık.

      Konuyu gereksiz tartışmalardan temizlerseniz herkes yazdığı anlamsız mesajları silerse aynı görüntü ve paylaşım güzelliği ile devam edebilir.
      |
      |
      _____________________________

      Büyümeyecektik itiraf et hadi.
    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      15 Ağustos 2008 17:24:20 Konu Sahibi
      Truva Savaşı

      Yaklaşık olarak M.Ö 1200'de, Yunanistan'dan gemilerle yola çıkıp Ege Denizi'ni aşarak Anadolu'nun batısındaki eski Truva kentine gelen Akhalar, burada Truvalılar'la savaşmış, Truva'yı kuşattıktan sonra ele geçirmiş ve sonunda yakıp yıkmışlardır.

      Ne ölçüde gerçeklere dayandığı bilinmeyen bu öykü Yunan mitolojisinin büyük bir bölümünü oluşturur. Eski Yunanlı şair Homeros İlyada ve Odysseia adlı iki destanında 10 yıl süren bu savaşla ilgili efsaneleri dile getirmiştir. Romalı şair Virgil de Aeneis adlı büyük destanında bu öyküye yer vermiştir.

      Efsaneye göre, Truva Savaşı'na bir deniz tanrıçası olan Thetis ile ölümlü Peleus'un düğün şöleninde çıkan bir olay neden olur. Konuklar arasında birdenbire kavga tanrıçası Eris belirir. Elinde, ''en güzele'' verilmek üzere altın bir elma vardır. Tanrıların kraliçesi Hera, bilgelik tanrıcası Athena, güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit bu güzellik yarışmasına katılırlar. Bu üç tanrıça arasında seçim yapmak üzere de Truvalı prens Paris çağrılır. Hera, Paris'e Avrupa ve Asya krallığını, Athena bilgelik, Afrodit de dünyanın en güzel kadınını eş olarak vereceğini söyler. Paris elmayı Afrodit'e verir.

      Afrodit'in Paris için seçtiği eş Zeus'un kızlarından Helen'dir. Ama Helen Sparta Kralı Menelaos'un karısıdır. Paris Menelaos'un sarayına gider ve kralın saraydan uzaklaştığı bir gün Helen'i kaçırıp Truva'ya getirir. Helen'i geri almaya karar veren Menelaos, görkemli Miken kentinin kralı olan erkek kardeşi Agamemnon'dan yardım ister. İki kardeş Truva'ya girişecekleri saldırı için Yunanistan'daki tüm kahramanları bir araya toplar. Thetis ve Peleus'un oğlu Aşil tüm savaşçılar arasında en güçlü olanıdır. Ordunun komutanı ise, akıllığı ve kurnazlığıyla tanınan Odysseus'tur. Navarin Kralı Nestor da görüşlerine saygı duyulan bir danışmandır.

      Yunanlılar büyük bir filoyla Truva'ya doğru yola çıkarlar. Oysa Truva da, bilge Kral Priamos ve onun oğlu olan yiğit Hektor'un koruduğu, büyük surlarla çevrili, güçlü bir kenttir. Truvalılar Helen'i geri vermeyi reddederler. Yunanlılar Truva çevresinde ordugâh kurarak beklemekten başka bir şey yapamazlar.

      Truva kuşatması, her iki taraf da pek bir üstünlük sağlıyamadan dokuz yıl sürer. Bu sürenin sonunda Aşil ile Agmemnon arasında bir kavga çıkar. İlyada destanı bu kavgayla başlar. Bunu izleyen çarpışmalara tanrı ve tanrıçalar da katılır. Paris'in elmayı Afrodit'e vermesine hala kızgın olan Hera ile Athena Yunanlılar'ın yanınında yer alırken , Afrodit ile Apollon da Truvalılar'ı destekler. Hektor ve Aşil arasında kıyasıya bir dövüş başlar. Aşil, Hektor'u öldürdükten sonra cesedini arabasının arkasına bağlayıp Truva surları çevresinde üç kez tur atar. Priamos oğlunun cesedini alıp gömmeye götürür.

      Lakin, Truva hala teslim olmamıştır. Kuşatma sürmektedir. Aşil, Paris'in attığı zehirli bir okla ölür. Paris de bir başka Yunanlı kahraman olan Philoktetes'in okuyla can verir. Odysseus da artık hileye başvurma zamanı geldiğine karar verir. Yetenekli bir Yunanlı marangoz olan Epeios'a, silahlı savaşçıların sığabileceği büyüklükte, içi boş tahta bir at yaptırır. Aralarında Odysseus, Menelaos ve Epios da olmak üzere bir grup Yunanlı atın içine girip gizli kapıyı kapatırlar. Sinon adlı tek bir Yunanlı dışarda bütün adamlar gemilere binip uzaklaşır ve yakındaki Tenedos Adası'nda (bugün Bozcaada) saklanırlar. Truvalılar, Yunanlılar'ın kuşatmayı bırakıp eve döndüklerini sanmaktadır.

      Truvalılar yavaşyavaş kentten çıkıp terk edilmiş ordugahı kolaçan ederler. Düzlükte duran kocaman tahta at onları çok şaşırtır. Aralarında konuşup onu içeriye taşımaya karar verirler. Buna yalnızca Apollon rahibi Laokoon karşı çıkar. Ama Truva, yenik düşmeye mahkümdur. Tanrılar, Truvalılar'ı rahibin yalan söylediğine inandırmak için denizden iki büyük yılan gönderirler. Bu korkunç yaratıklar rahibi ve iki oğlunu parçalar.

      Bunun üzerine Truvalılar tahta atın kutsal olduğuna inanırlar. En son kanır olarak Sinon bulunup Priamos'un huzuruna çıkartılır. Sinon Yunanlılar'ı terk ettiğini ve içeri alınırsa atın kenti koruyacağını söyler. Truvalılar daha kanıta gerek duymazlar. Güle söyleye atı surların içine çekerler. İçeri girdikleri zaman, Priamos'un kızı Kassandra korkunç bir felakete karşı onları uyarır. Aslında tanrı Apollon ona bilicilik yetisi vermiş, ama sonradan kıza öfkelendiğinde bu armağanını etkisiz kılarak onu cezalandırmıştır. Böylece Kassandra gelecekten haber verir, ama kimseyi söylediklerine inandıramaz.

      Truvalılar o akşam şölen düzenleyip eğlenirler. Ortalık sakinleşince Sinon gizlice tahta atın yanına gider, kapısını açıp kentliler uykudayken onlara saldırmayı tasarlayan silahlı Yunanlılar'ı dışarı çıkarır. Tenedos'tan sessizce geri gelen fiiloya ateşle işaret verilir. Böylece öbür Yunanlılar da Truva'nın yıkımına yardım etmek için gelirler. Çok geçmeden, sokak çarpışmalarına sahne olan Truva'da evler ateşe verilir. Priamos, Zeus Tapınağı'na sığınırsa da, Aşil'in oğlu Neoptolemos onu öldürür.

      Bir Truvalı kahraman kentten kaçmayı başarır. Bu, Afrodit'in oğlu Aeneas'tır. Babası, oğlu ve birkaç dostuyla birlikte gemiye binip yıkıma uğramış kentten kaçar. İtalya'ya ulaşıncaya kadar yıllarca dolaşır. Söylenceye göre, Roma'nın kurucusu olan Aeneas'ın öyküsü de Virgil'in Aeneis adlı yapıtında anlatılır.

      Truva'nın yağmalanmasından sonra Odyseseus, yurdu İthake'ye ve karısı Pelenelope'ye kavvuşuncaya kadar dolaşır. Homeros pnun serüvenlerini Odysseia adlı bir başka büyük destanda anlatmıştır. Agamemnon eve döner ve karısı Klytaimestra'nın bir aşık edindiğini görür. Karısı sevgilisiyle bir olup Agamemnon'u öldürür. Öte yandan, Menelaos Sparta'ya geri getirdiği Helen'le uzun yıllar mutluluk içinde yaşar.
      |
      |
      _____________________________





    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      15 Ağustos 2008 17:48:24 Konu Sahibi
      Truva



















      |
      |
      _____________________________





    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      16 Ağustos 2008 10:27:55 Konu Sahibi
      Odysseus'un Serüvenleri



      Odysseus, Truva Savaşı'ndan sonra İthake'ye dönmek için gemisine binip yola çıktığını, ama çok geçmeden sert bir fırtına yüzünden Lotophagoi ülkesine sürüklenir. Bazı denizciler orada Lotus'un meyvesini yedikleri için yolculuğun amacını unutur, arkadaşlarını bile tanımazlar. Odysseus onları zorla gemilere bindirip yeniden yola çıkarır. Derken dev soyundan, tepegöz yaratıklar olan Kikloplar'ın yaşadığı bir adaya çıkarlar. Orada, Polyphemos adlı dev Odysseus'un altı arkadaşını öldürerek yer, ama dev uyurken Odysseus bir sopayla onun gözünü kör ederek kaçmayı başarır.

      Polyphemos'un elinden canlarını kıl payı kurtardıktan sonra rüzgarlar tanrısının adasına varırlar; tanrı onlara, dönüş yolculuklarını engelleyebilecek bütün bütün rüzgarların içinde hapis tutulduğu bir torba verir. 10 gün sonra tam İthake'ye yaklaşırken, meraklarını ymeyen tayfalar Odysseus uykudayken, içinde ne olduğunu görmek için torbayı açınca, ne kadar rüzgar varsa dışarı çıkar ve korkunç bir fırtına kopar. Gemiler İthake'den çok uzaklara sürüklenir. Çok geçmeden de Laistrygon adlı dev yamyamların yaşadığı bir ülkeye varırlar. Yamyamların saldırısına uğrayan gemicilerden yalnızca Odysseus'un gemisindekiler canını kurtarabilir. Kalan bu tek gemideki denizciler, acı ve umutsuzluk içinde, tanrıça Kirke'nin yaşadığı adaya varırlar. Büyücü olan Kirke, sarayında düzenlediği şölene çağırdığı denizcilerin çoğunu domuza dönüştürür. Lakin, Odysseus tanrı Hermes'in verdiği sihirli bir otun yardımıyla onların imdadına yetişir. Kirke de büyüyü bozmaya razı olur. Odysseus ile arkadaşları bir yıl Kirke'nin sarayından kalırlar. Ama sonunda İthake'ye dönme istekleri ağır basar ve yeniden denize açılırlar. Ancak önce İthake'ye değil, bilge kâhin Teiresias'ın ruhuna akıl danışmak için ölüler ülkesine doğru yola çıkarkar. Teiresias, Odysseus'u yolculuk sırasında karşısına çıkacak tehlikelere karşı uyarır, bunlarla başa çıkabilmesi için öğütler verir.

      Gerçekten de serüvenler birbirini kovalar, ama Odysseus hepsinden de sağ çıkmayı başarır. Şarkılarıyla erkekleri sarhoş edip ölüme sürükleyen güzel sesli Sirenler'in tehlikeli büyüsünden kurtulduktan sonra bir yanda canavar Skylla'nın, öte yanda Kharybdis anaforunun bulunduğu boğazı da sağ salim geçer. Sicilya kıyılarına çıktıklarında Odysseus arkadaşlarını koyun ve sığır sürülerine dokunmamaları için uyarsa da, onlar bu uyarıya kulak asmaz. Ne var ki, kesip yedikleri koyunlar gerçek ve ışık tanrısı Apollon'un malıdır ve Apollon onları tam adadan ayrılırken korkunç bir fırtınayla cezalandırır. Gemi bir yıldırımla paramparça olur, tayfaların tümü boğulur. Tek başına kuttulan Odysseus dokuz gün denizle boğuştuktan sonra bugünkü Malta Adası olduğu sanılan, Kalypso'nun yaşadığı adada karaya çıkar.

      Bu acılı öyküden Kral Alkinoos öyle duygulanır ki, yurduna geri dönebilmesi için Odysseus'a hem bir gemi, hem de tayfa verir. Bu kez Odysseus sağ sağlim İthake'ye varır. Derin bir uykudayken dost denizciler onu yavaşça kumun üzerine yatırırlar. Uyanınca Athena ona Penelope ile evlenmek isteyenlerden söz eder ve Telemakhos'u öldürmeyi planladıklarını anlatır. Tanınmasın diye Odysseus'u dilenci kılığına sokar ve ona yardım etmesi için gizlice Telemakhos'u getirir. Yalnızca Telemakhos ve sadık bir uşak Odysseus'un kim olduğunu bilmektedir. Odyseus ne yapacaklarını planlarken hep birlikre uşağın kulübesine sığınırlar. Penelope'yle evlenmek isteyenler, Odysseus'u dilenci sanarak kendi sarayında aşağılarlar.

      Penelope sonunda, her kim Odysseus'un büyük yayını germeyi başarırsa onunla evlenebileceğini söyler. Herkes dener, ama bu işi kolayca başaran hala dilenci kılığındaki Odysseus olur. Üzerindeki yırtık pırtık giysileri atınca kim olduğu ortaya çıkan Odysseus, Telemakhos'un yardımıyla, Penelope ile evlenmek isteyenleri birer birer öldürür. Penelope'nin bile tanımakta güçlük çektiği Odysseus'un çilesi son bulur, karısına ve evine kavuşur.
      |
      |
      _____________________________





    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      17 Ağustos 2008 16:34:58 Konu Sahibi
      Akropolis

      Akropolis, Yunanca ''yukarıda bulunan şehir'' anlamına gelir. Eskiden bütün Yunan kentlerinin bir akropolisi vardı. Tapınaklar, hazinelerin saklandığı yapılar ve çeşitli kurumlar burada yer alırdı. Saldırı durumunda akropolis sonuna kadar savunulurdu. Akropolislerin en ünlüsü Atina Akropolisi'dir.



      |
      |
      _____________________________

    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      18 Ağustos 2008 15:52:09 Konu Sahibi
      Falanks

      quote:



      Falanks, genellikle mızrak ve benzeri silahlar kullanan askerlerin birbirinden ayrılmadan art arda saflar halinde savaşmasını esas kabul eden bir savaş düzenidir. İlk uygulamaları Arkayik Yunanistan'da Hoplites adı verilen ağır piyadelerin savaş düzeni olarak ortaya çıkmıştır. Falanks düzeninden önce savaşlar, düzensiz gruplar arasında bire bir çatışmalar şekliden yürütülmektedir. Falanks düzeni, kütlesel bir vuruş gücüyle son derece etkili bir savaş düzeni olarak ortaya çıkmıştır.

      Kökeni

      Falanks düzeni ile ilgili bilinen en eski tasvirlere Sümer dikilitaşlarında rastlanmaktadır. Bu örneklerde askerler mızrak, miğfer ve vücutlarının büyük bölümünü kaplayan kalkanlar ile tasvir edilmişlerdir. Mısır ordularının da geçmişte benzer taktikler kullandıkları bilinmektedir. Yunan orduları tarafından kullanılışı ile ilgili tarihçilerin mutabık kaldıkları bir nokta olmamasına karşın; benzer savunma ve kale savunma ilkeleri tarih boyunca büyük uygarlıkların orduları tarafından bilinmektedir.

      Bunlardan sonra bazı yazar ve tarihçiler Yunanlarda falanks düzeninin ortaya çıkış tarihi olarak M.Ö 8 yy.'ı ve yer olarak ta Spartya’yı göstermelerine rağmen, Falanks düzeni 7 yy. de Argos’ta Apsis savunmasının (yanlış olmasına rağmen bilinen yaygın adıyla hoplon) geliştirilmiş ve gözden geçirilmiş haliydi.

      Uygulama

      Falanks düzeninde hoplitler, omuz omuza dizilmiş saflar oluştururlar ve arkaya doğru en az dört sıra halinde düzen alırlar. Bu tertiplenişte hoplitler, kalkanlarını birbirlerine kilitlerler, bu sırada en öndeki askerler mızraklarının öne doğru tutarlar. İkinci sırada ki askerler de birinci sıradakilerin üzerinde mızraklarını öne doğru uzatırlar

      Her asker, sağ eliyle kavrayıp kaburgaları ve dirseği arasına sıkıştırdığı kargıyla düşman sıralarına koşarak ilerler ve düşman sıralarındaki kalkan boşluklarına saplamaya çalışırdı. Bu şekilde ileri uzanmış mızraklar, bir elin parmaklarını andırdığından, bu savaş düzenine falanks denilegelmiştir. Falanks, Latince bir tıp terimidir ve parmak kemikleri anlamındadır.

      Kalkan, vücudun sol yanını örttüğü için her asker, sağ yanını güvene alabilmek için sağındaki askere iyice sokulmak zorunda kalıyordu. Bu yüzden falanks sıraları ileri hareketleri anında hafifçe sağa kayardı.

      Bu tarz bir taarruz, düşman hatlarının dağıtılmasına yöneliktir. Düşman hatlarının düzeni bozulduğunda, yakın çatışmada kullanılması olanaksız olan mızraklar bırakılarak kılıçlarla savaşa devam edilirdi.

      Flanks düzeni makedonlarcada kullanılmış olup büyük İskenderin Pers İmparatoru III. Darius'la yaptığı Gavgamela savaşında da etkisini büyük ölçüde göstermiştir. Makedonların flanks düzeni biraz farklı idi İskeder bölükleri 16 ya 16 kare şeklinde sıralandırarak oluşturmuşdu. Yanlarında saritsa adında 5-5.5 metre uzunluğunda mızraklar ve kopis adı verilen kamaya benzeyen bir kılıç taşırlardı

      Silahlar

      Doru

      Doru Helen dünyasında kullanılan bir tür mızraktır. Çok çeşitli boylarda bulunmasına rağmen, genelde 5 - 5,5 metre uzunluğundaydı. Tek el ile tutulur, diğer elde ise kalkan olurdu. Mızrakların uçları yaprak şeklindeydi, bunun yanında bu silahı kullanan askerler; yakın çarpışmalarda avantaj sağlaması için yanlarında ikinci bir silah bulundururdu. Askerlerin, mızraklarını omuzlarının altında ya da üstünde tuttukları her iki ahvalde de avantajları ve dezavantajları mevcuttu. Mızrakları omuz altında tuttukları takdirde vuruşları daha etkisiz olurdu lakin duruşları ve hareketleri daha kontrollü olurdu. Savaş meydanında içinde bulundukları duruma göre mızrak tutuşlarını ayarlarlardı.

      Sarissa

      Sarissa, Makedonyalıların Yunanlar tarafından bilinen bütün dünyayı işgal ettikleri zamanlarda, Makedon Ordusu tarafından kullanılan bir tür mızraktır. Günümüzde, uzunluğu tam olarak bilinmese de Doru adlı mızrağın iki katı olduğu tahmin edilmektedir. Muazzam uzunluğu ve bunun sonucu olan ağırlığı, denge sağlamayı imkansızlaştıracağından, bu silah iki elde tutularak kullanılırdı. Bu yüzden bu mızrağı kullanan birlikler apsis zırhı yerine ondan daha küçük ve zayıf olan pelte adlı zırhı kullanırlardır. Mızraklarının uzunluğu sayesinden güçlü bir savunma hattı oluştururlar ve düşmanın belli bir mesafeden daha yakına yaklaşmasına izin vermezlerdi. Bu da daha zırhlarının daha küçük ve zayıf olmasından doğan dezavantajı kapatırdı. Zaten Sarissaları kullanan askerlerin, silahın uzunluğu ve ağırlığı nedeniyle hareket etmesi zorlaşıyordu, bunun yanında bir de ağır bir zırh kullanılamazdı. Sarissa birlikleri savaş alanlarında sarsılmaz bir ün bıraktılar ve özellikle Makedon Ordusu’na çok şeyler kattılar.

      Stratejileri

      Falanks birliklerini en etkili şekilde kullanabilmek için generaller çeşitli denemeler yapmışlar. Sıradan dizilişlerle ve çarpışmalarla yetinmeyen generaller, duruma göre en uygun adaptasyonu sağlamak için çeşitli yollara başvurmuşlar. Bunların en meşhurları Maraton Savaşı’nda Yunanların falankslarını seyreltmeleri ve cephe uzunluğu artırmalarıydı. Bu sayede Pers okçularının saldırılarından en az zararlar kurtulmuş ve Perslerin sayıca çok üstün olan Darius birlikleri tarafında arkadan kuşatılma tehlikesini bertaraf edebilmişlerdi. Bu uygulanan taktik kanatlardan kuşatma idi ve sonuç olarak Yunanlara ezici bir galibiyet kazandırdı.

      Leuctra Savaşı’nda, General Epaminondas uyguladığı falanks taktiği ile başarıya ulaşmıştı. Bu taktik, orta ve sağ aksamları biraz azaltıp en zayıf aksam olan sol cenabı güçlendirmeyi amaçlıyordu. Oblique (eğimli) Falanks olarak da bilinen bu taktik sayesinde, güçlendirilmiş sol kanat ile, Spartalılar mağlup edilmiştir. Sparta’nın Agema adlı seçkin birlikleri her zaman sağ tarafta konuşlanırlardı, Epaminondas’ın taktiği sayesinde Kral birlikleri ve Sparta ordusu büyük bir bozgun ile mağlup edildi ve Sparta’nın yenilmezlik efsanesine son verildi.

      Makedonya Falanksı Yunan savaş taktiklerinin çok önemli bir çeşididir. Epaminondas ve İphikrates reformları ile yenilenen falanks birlikleri sarissa adı verilen normalinden daha uzun mızraklar kullanmaya başladılar.

      Kaynak: wikipedia


      Doru mızrağı ile yapılan falanks







      Sarissa mızrağı ile yapılan falanks








      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi *Bozkır* -- 18 Ağustos 2008; 15:51:35 >
      |
      |
      _____________________________





    • Yarbay
      2880 Mesaj
      18 Ağustos 2008 16:45:30
      Aklın sınırlarını zorlayan bir mitolojiye sahipler,sınırları olmayan hayal güçleri var , çok defa bu kadar farklı yaratığı nereden uydurdular diye merak ediyorum doğrusu :)







      Çok başlı yılanlar , Ejderhalar , başı insan vucudu hayvan yaratıklar vs vs bu kadar hayalci kılan neydi acaba bu insanları ?
      |
      |
      _____________________________

      Büyümeyecektik itiraf et hadi.




    • Teğmen
      108 Mesaj
      18 Ağustos 2008 17:05:40
      Bozkır Güzel Bir paylaşım Olmuş Eline Sağlık
      |
      |
      _____________________________

      İçki Nedir Bilmezdim $imdi Bir Ayya$ oldum, Kederle Izdırapla ben Arkada$ Oldum
    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      18 Ağustos 2008 17:24:31 Konu Sahibi






















      |
      |
      _____________________________





    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      18 Ağustos 2008 20:38:02 Konu Sahibi






















      |
      |
      _____________________________





    • Binbaşı
      1440 Mesaj
      19 Ağustos 2008 15:11:25 Konu Sahibi

































      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi *Bozkır* -- 19 Ağustos 2008; 15:10:22 >
      |
      |
      _____________________________





    • Kurmay Yarbay
      5497 Mesaj
      19 Ağustos 2008 15:29:22
      Antik Yunan ve Yunan Mitolojisi midemi bulandırıyor benim. Beğenmemek açısından değil; Minotor denilen yaratığın varlığından dolayı...

      Düzeltme: Varlığı değil de yani garip...



      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi cagann -- 19 Ağustos 2008; 15:28:26 >
      |
      |
      _____________________________

      http://www.youtube.com/watch?v=UFRVi3f9hlQ
      http://www.youtube.com/watch?v=UfnshoM5YZ0
      http://www.youtube.com/watch?v=0IdREHTsyZA
      Intel i5 6600K / Noctua NH-D9L / MSI Z170A-G45 / Zotac GTX1070 AMP! Extreme Edition / Corsair Vengeance LPX 2*8GB 2400MHz / Western Digital wd10ezex / Samsung 850 EVO 250GB / Corsair RM750x / BenQ GL2460HM
      Asus Echelon Laser / Cooler Master MasterKeys MK750 RGB Cherry MX Red
    • Yüzbaşı
      837 Mesaj
      20 Ağustos 2008 00:51:53
      Arkadaşlar antik yunanda kaçtane zeus var.Bana gülebilirsiniz ama bir kaynakta gördüm birden fazla olduğu yszıyordu

      edit:isim olarak



      < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi oBLoOd -- 20 Ağustos 2008; 0:49:51 >
      |
      |
      _____________________________

    Hızlı Cevap




Reklamlar
nice türkiye
Kurumsal Web Tasarım Şirketi
web tasarım
son dakika
Bu sayfanın
Mobil sürümü
Tablet sürümü
Mini Sürümü

BR4
0,594
1.2.165

Reklamlar
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.