- x
Anlamlı, İnsanın "İçine İşleyen" Hikayeler.. Mutlaka Okuyun!!
504 Cevap62422 Görüntüleme175 Favori
Bu konudaki kullanıcılar: hiç
  Seçkin Yorumlar Yazdır
Sayfa: <<      [2] 4 5 6 7 8 9      >>
Arama Terimi: Yazarı:
Konu içi arama ayarları
Sadece Arananın bulduğu yerler
Arama terimleri En önemli Üst minimum sıralama: /1000

Arama tercihlerinizi belirlediyseniz yukarıdaki kutuya arama terimini yazıp "Konu içi ara" butonuna tıklayınız.
Giriş
Mesaj


3103 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:09:51 

beyler devam edin hepsini okudum..


TEMİNAT
Çok şık giyimli adamın biri New York şehrinin en iyi bankalarından birine girer. Sırasını bekledikten sonra, müşteri temsilcisinin önündeki koltuğa oturur ve utangaç bir eda ile;
- Çok acele 5,000 dolara 3 haftalığına ihtiyacım var, bunu sizden hemen temin edebilir miyim diye sorar ?
Müşteri temsilcisi adamın giyiminden ve konuşmasından çok etkilenmesine rağmen, kendi bankaları ile daha önce hiç çalışıp çalışmadığı veya herhangi bir referansı olup, olmadığı gibi beylik sorularını, ezberletildiği şekilde sorar.
Adam, bunun üzerine kibarca ve ezilerek bunların aslında hepsini kendisine temin edebileceğini, fakat çok acelesinin olduğunu ve müşteri temsilcisinin temkinli yaklaşımını da gayet anlayışla karşıladığını anlatır ve sorar:
- Benim aklıma bir çözüm yolu geliyor; kapınızın önünde 200.000 dolar değerinde Rolls Royce arabam var, bunu size teminat olarak bırakayım, 3 hafta sonra 5.000 doları ve faizini ödedikten sonra arabamı geri alırım, böyle bir çözüm sizce uygun mu?
Müşteri temsilcisi bunu hemen sevinçle kabul eder, adamın Rolls Royce'u bankanın garajına park edilir ve adam arzu ettiği 5.000 doları alıp gider.
Adam 3 hafta sonra yine aynı müşteri temsilcisinin önüne gelir, borç aldığı 5.000 doları ve 3 haftalık süre için tahakkuk eden 15 dolar 42 cent faizi öder. Müşteri tam Rolls Royce'u ile bankanın önünden ayrılırken, müşteri temsilcisi biraz utanarak:
- Kusura bakmayın ama, sizin gibi bir beyefendi nasıl olur da, kredi kartı ile çekebileceği 5.000 dolar için 200.000 dolar değerindeki Rolls Royce arabasını rehin bırakıp 5.000 dolar kredi alır ? diye sorar.
Bunun üzerine müşteri:
- Peki siz New York'da Rolls Royce'umun başına bir şey gelmeyeceğinden bu kadar emin olduğunuz ve 3 haftalık park ücretinin 15 dolar 42 cent tuttuğu başka bir park yeri biliyor musunuz? sorusuyla cevap verir.



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Unzerstörbar -- 4 Mayıs 2012; 21:13:04 >


_____________________________

Alle wollen in den Himmel, aber niemand will sterben.


3103 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:16:28 

Bu cok iyimis..


TERSTEN YAŞAM
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içersinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliginize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
Tabuttan dogruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel , hazır maaş , hazır ev...
Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor
Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz..
Ve Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz.
Herkes karşınızda elpençe divan...
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor, gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz
Diğer hormonal aktiviteler artıyor , fevkalade..... Aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada Babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun..."
Keyfe bakar mısınız ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, Diskotekler, Kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve Babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor. Araba kullanma derdi de yok artık...
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur, keyfine bak oyuncaklarınla oyna" diyorlar...
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar , hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok , bir kordondan besleniyor sıcacık yumuşacık gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor....
Nasıl ama ; İŞTE YAŞAMAK


_____________________________

Alle wollen in den Himmel, aber niemand will sterben.


1478 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:17:34 

Çok bilinen bir öykü, ama bilmeyenler vardır belki...


Adam yorgun argın eve döndüğünde,
5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.

Çocuk babasına,
"Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu..

Zaten yorgun gelen adam,
"Bu senin işin değil" diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk,
"Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.

Adam,
"İllâ da bilmek istiyorsan 20 lira" diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk,
"Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu.

Adam iyice sinirlenip,
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü.

"Belki de gerçekten lazımdı"...

Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
Yatağında olan çocuğa,
"Uyuyor musun" diye sordu.

Çocuk,
"Hayır" diye cevap verdi...

"Al bakalım, istediğin 10 lira.
Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm.
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi..

Çocuk sevinçle haykırdı,
"Teşekkürler babacığım"...

Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı.
Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek,

"Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun, diye bağırdı.

Çocuk,
"Param vardı ama yeterince yoktu " dedi
Ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;

"İşte 20 lira... Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."


1478 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:20:01 

KURABİYE HIRSIZI

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, Daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına.
Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer.

Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde Aralarında duran paketten birer birer kurabiye Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.

Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken,
Gözü saatteydi, "kurabiye hırsızı"yavaş yavaş Tüketirken kurabiyelerini.
Kulağı saatin tik tak larındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik tak lar sinirlenmesini.
Düşünüyordu kendi kendine, "Kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini!"

Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca
"Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle
Uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.
Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına.

Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve
"Aman Allahım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam,
Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!"
Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında,

Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla.
Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,
Dönüp bakmadı bile "kurabiye hırsızı" na.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna,
Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.

Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla.
Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye!
Çaresizlik içinde inledi, "Bunlar benim kurabiyelerimse eğer;
Ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!"
Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
Kaba ve cüretkar olan,"kurabiye hırsızı"kendisiydi işte.


66 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:35:09 

Mükemmel konu, mükemmel hikayeler


_____________________________

Forza Beşiktaş!


 
72 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:46:07 

mesajım bulunsun


_____________________________

2,3 GHz Quad-Core İşlemci | Qualcomm MSM8974AB Snapdragon 801 | 3 Gb Ram | LTE 150 Mbps | Android 4.4 Kit Kat | 3.200 Mah Battery |
|Full HD 1920 x 1080 IPS LCD | 5.2 Inc | 4K 3840 x 2160 | 424 PPI | 16M Colors | RDS Radyo | 20.7 Mp G Lens Kamera |


5779 Mesaj
4 Mayıs 2012; 21:50:45 

Güzel



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________



563 Mesaj
4 Mayıs 2012; 22:08:31 

her hikayeyi ayrı bi keyifle okudum, paylaşan arkadaşlara teşekkür ederim :) devamını bekliyoruz



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________

4. Nesil Intel® Core i7-4700MQ Dört Çekirdekli işlemci | 2.4 GHz Turbo Boost ile 3.4 GHz |
NVIDIA GeForce GT750M GDDR5 128BIT SLI 4 GB
| 8 GB 1600 MHZ DDR3 RAM | 1 TB SATA HDD / 8 GB SSD Hybrid HDD | LED Full HD 1920x1080


3449 Mesaj
4 Mayıs 2012; 22:17:21 

bunca yıl konu dışına takılıyorum böyle konu görmedim


_____________________________

2012 Doblo classic safeline
2011 Master kamyonet


520 Mesaj
4 Mayıs 2012; 22:18:32 

takipteyim konuyu apaçi hikayeleri olmasında


_____________________________

Nexus 4 Kullanıcıları Kulübü


364 Mesaj
4 Mayıs 2012; 22:25:45 

Harbi çok kısaymış. O yazıyı kim okuyacak? Bunu ne düşündün de yazdın?


_____________________________

İmzanız kural dışıdır! || Uymanız gereken imza kurallarını okumak için tıklayınız.


1478 Mesaj
4 Mayıs 2012; 22:27:15 

HAYATA HEP GÜZEL BAKMAK

Hastahanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu.Bunlardan
koğuşa ilk gelen pencerenin önüne,ikincisi ortaya,üçüncüsü ise kapı
kenarına yatırılmıştı.
Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için,neşeli konuşmalarıy-
la ötekileri eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu.
Soğuk bir kış gecesi,pencerenin yanındaki hasta öldü.Onu kaldırdık-
tan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne,kapının yanındakinide
ortaya yatırarak,boşalan yere yeni bir hasta getirdiler.
Pencerenin önüne alınan iyimser hasta,dışarıda gördüklerini anlatmaya
başladı.
Yol kenarındaki parkı,dev çınar ağaçlarını,cıvıldaşan kuşları
işlerine koşan insanları,neşeli çocukları ve karşı dağlardaki çiçek
dolu tarlaları uzun uzun anlatarak,çaresiz durumdaki arkadaşlarını
rahatlatıyordu.Adam kısa bir süre sonra,gelip geçenlere isimler tak-
maya başladı.Öteki hastalar,artık sabah işe gidenlerin,seyyar satıcı-
ların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin öykülerini dinleye
dinleye,onları gözleri önünde canlandırıyordu.
Kısa bir süre sonra hastahanenin ruha ağırlık veren havası dağıl-
mış ve türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı öyküler doldur-
muştu.Bir gün ortadaki hastanın aklına bir fikir geldi.Eğer pencere-
nin önündeki hastaya birşey olursa oraya kendisi geçecek ve onun öy-
külerini dinlemektense,dışarıdaki renkli ve canlı yaşamı kendi göz-
leriyle görecekti.Bu düşünce günlerce kafasına yer etti.Yattığı yer-
den hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu.Sonunda onuda buldu
Pencerenin önündeki hastaya bazen kalp krizleri geliyordu.Adam bu
durumda komodinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve odada hasta
bakıcı olmadığından ilacı kendisi alıyordu.
Bir gece,pencere önündeki hastaya yine bir kriz geldiğinde,ortadaki
hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacını devirevirdi.Şişe
yere düşmüş ve paramparça olmuştu.Ertesi sabah,pencerenin önündeki
hastayı ölü buldular.Ve onu kaldırdıktan sonra,ortada yatan hastayı
cam kenarına geçirdiler.Adam göreceği manzaranın heyecanıyla dışarıya
baktığında beyninden vurulmuşa döndü.!
Pencerenin bir kaç metre ötesinde,simsiyah bir duvardan başka
hiç birşey yoktu...


1618 Mesaj
5 Mayıs 2012; 0:28:11 

arkadaslar hikayeler super, ellerinize saglik, takipteyim



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________



213 Mesaj
5 Mayıs 2012; 0:49:34 

kan kusana altın tas yaramaz mış vay be.uygun bir ara okucam çok uuzn yazmayın


_____________________________

Hayat devam eder.Acı,ekşi,tatlı,tuzlu.Sen inadına gül.Düşsede kafana uçak motoru..


1583 Mesaj
5 Mayıs 2012; 1:24:48 

konu amacına ulaştı.. herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum güzel paylaşımları için.. tam gaz devam.. lütfen aynı kalitede hikayeler paylaşmaya devam edelim


_____________________________



DH Body Builders + DH Fight Club [Boxing]

Atam izindeyiz.. (sahip olduğum pahalı teknolojik ürünleri imzama koymayım da herkesten bir farkım olsun)


1478 Mesaj
5 Mayıs 2012; 10:33:55 

Yeni bir gün... Yeni bir öyküyle başlangıcı yapayım...


Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarindayken bir trafik kazasi geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş.

Oysa çocuğun büyük bir ideali varmiş. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş.

Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nin ünlü bir Judo ustasına gidip yapilacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..

Hoca: Getir çocuğu ..bir bakalim, demiş.

Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına.. Hoca çocuğu süzmüs ve: Tamam demiş.. Yarın eşyalarını getir, Çalışmalara basliyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "bu hareketi çalış" demiş.



Çocuk bir hafta aynı hareketi çalısmış.. Sonra hocasınin yanına
gitmiş. Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?" diye
sormuş.

Hocanın cevabı: - Çalışmaya devam et olmuş...

2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş.. Çocuk bu bir
yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.

Hocanın yanına tekrar gitmiş: Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana baska hareket
göstermeyecek misiniz?

- Sen aynı hareketi çalış oglum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..

2 yıl ,3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş.

Bir gün hocası yanına gelip. ..."Hazir ol ! " demiş.. "Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!"..

Delikanlı şok olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket var.

Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.

Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmis. Derken.. ikinci ,üçüncü maç....çeyrek, yari final ve final...

Finalde Delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. ....

Tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına kosmuş.. "Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var.. Bu kadar bana yeter.. Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim.."

- Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.

Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç baslamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldiktan sonra hocasının yanına koşmuş:

-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var.

Nasıl oldu da ben kazandım ?

-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.

Bu bir,

İkincisi de o hareketin tek bir karşi hareketi vardir. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!

Bunu anlatan kişi bir de şunu ekledi:

"İnsanlarin eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!!"


1478 Mesaj
5 Mayıs 2012; 10:48:40 

TUZLU KAHVE (Richard Fawler)

Kıza bir partide rastlamıştı. Harika birşeydi. O gün peşinde koşan o kadar çok delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi. "Kahveme koymak için".
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı...
Kahveye tuz!..
Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi.
Delikanlı anlattı:
"Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki".
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.
İçini bu kadar samimi döken, evini ailesini bu kadar özleyen bir adam evi, aileyi seven bir olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri. Ev duyusu olan biri.
Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu. Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine, içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında:
"Sevgilim, bir tanem.
Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim. Tuzlu kahvede. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken "tuz" çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok. İşte gerçek. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da".
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl birşey?" diye soracak oldu.
Gözleri nemlendi kadının.
"Çok tatlı!.." dedi.


1583 Mesaj
5 Mayıs 2012; 11:10:24 

herkese günaydın, unsal güzel bir başlangıç yapmış, devamını getiriyim bende..


> Yayin Tarihi 1 Ekim, 2008
>
> Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan
> ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88
> yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru
> yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi
> ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları
> doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak
> yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu.
> Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa
> yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler
> atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos
> masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü
> çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının
> üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
> Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara
> yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği
> göz alan bir kadın birbirlerine bakarak
> gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne,
> Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu
> çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir
> çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay
> üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı.
> Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
> 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu
> çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son
> çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu.
> Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp
> 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere
> kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok
> özledim' dedi.
>
> Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için
> bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır
> doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi.
> Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan
> adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi.
> Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi.
> Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu
> merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır
> ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi
> şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu.
> 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi.
> 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki
> şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir
> sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni
> taşırmısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira
> veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile,
> 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze'
> dedi.
>
> Kadın gülümsedi
>
> 'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'
>
> 'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım.
> İlk önce nereye gideceğiz?'
>
> 'Anıtkabir'e'
>
> 'Anıtkabir'e mi?
>
> 'Evet'
>
> 'Tamam teyzeciğim'
>
> 'Yaş kaç teyzeciğim?'
>
> 'Seksen sekiz'
>
> 'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'
>
> 'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'
>
> 'Haklısın teyzecim'
>
> Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför
> 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın
> 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi.
> 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii
> teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya
> alırlar mı?' diye sordu.
>
> O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda
> irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek
> almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi
>
> 'Hayır'
>
> 'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'
>
> 'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'
>
> 'Ee o zaman'
>
> 'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram
> olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'
>
> Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.
>
> Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere
> kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför
> kuşkulu bir şekilde
>
> 'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.
>
> 'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'
>
> 'Her ay geliyormusun?'
>
> 'Evet'
>
> Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye
> doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi.
> Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının
> koluna girmişti. Kadının nefes alışları
> sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın
> şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını
> açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru
> ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla
> olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin
> döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana
> verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır
> ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya
> başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona
> katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi
> gidelim' dedi.
>
> Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya
> döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye
> başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.
>
> Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de
> çok yoruldum' diye cevapladı.
>
> 'Nereye gidiyoruz?'
>
> 'Bankaya'
>
> Şoför arabasındaki kadının herhangi biri
> olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının
> Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda
> dayanamadı.
>
> 'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?'
>
> 'Sor bakalım evladım'
>
> 'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi
> söylemiştiniz. O söz nedir?'
>
> 'Uzun hikaye evladım'
>
> 'Olsun be teyze anlat ne olur'
>
> 'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk.
> Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği
> verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim.
> Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi.
> 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire
> dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine
> çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki
> dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur.
> Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'
>
> 'Sen ne dedin peki?'
>
> 'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'
>
> 'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'
>
> 'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.'
>
> 'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'
>
> 'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin
> hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların
> hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha
> anlayışlı davranabilirsin'
>
> 'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek
> istediğin'
>
> 'Evet'
>
> 'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'
>
> 'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi
> evladım'
>
> 'Osman teyzeciğim'
>
> 'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al
> olur mu?'
>
> 'Tamam teyzeciğim'
>
> Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman
> öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek
> boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler
> yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam
> vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık
> gecikme ile geldi.
>
> 'Hoş geldin Hakim Teyze'
>
> 'Çok uzun zamandır bana Hakim
> denmemişti.'
>
> 'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'
>
> 'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'
>
> 'Nereye gidiyoruz?'
>
> 'Seyranbağlarına'
>
> 'Tabii'
>
> 'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir
> sen'
>
> 'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik
> rahmetli kocamla'
>
> 'Ne iş yapardı amca?'
>
> 'Subaydı.'
>
> 'Ne zaman vefat etti?'
>
> '1952²de'
>
> 'Çok olmuş.Gençmiş'
>
> 'Kore savaşında şehit oldu.'
>
> 'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'
>
> ' Sağol'
>
> 'Seyranbağları'na geldik nereye
> gideceğiz?'
>
> 'Sağa sap. İkinci binanın önünde
> dur.'
>
> 'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi
> ben'
>
> 'Yok bekle burada'
>
> Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti.
> Binanın uzaktan görünen levhasına baktı.
> 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını
> okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar
> ki?' diye düşündü.
>
> Yarım saat sonra Adalet hanım göründü.
> Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet
> hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet
> Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman
> yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur
> arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.
>
> Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara
> selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara
> iyi bakın' dedi.
>
> Araba hareket etti.
>
> 'Nereye Hakim Teyze?'
>
> 'Hemen iki sokak öteye'
>
> Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir
> binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara
> Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.
>
> 'Bekle beni'
>
> 'Tabii Hakim Teyze'
>
> Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu
> sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla
> çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra
> oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet
> Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.
>
> 'İyi misin Hakim Teyze'
>
> 'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş
> oluyor'
>
> 'Nereye gidiyoruz?'
>
> 'Cebeci Asri Mezarlığına'
>
> 'Tamam'
>
> 'Teyze nerelisin sen?'
>
> 'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev
> hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa
> gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle.
> Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye
> döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim
> döndü savaştan.'
>
> 'Sonra ne oldu?'
>
> 'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada
> Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için
> İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada
> rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu
> o zaman. Mezun olunca evlendik..'
>
> 'Çocuğunuz var mı?'
>
> 'Bir kızım bir oğlum vardı.'
>
> 'Neredeler şimdi?'
>
> 'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'
>
> 'Ne güzel'
>
> '1978de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'
>
> 'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da
> babası gibi şehit oldu yani'
>
> 'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye
> evlat acısı vermesin.'
>
> 'Amin. Ya kızın?'
>
> 'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu.
> Öğretmendi. 1999da depremde hepsi vefat ettiler.'
>
> 'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm
> seni Hakim Teyze kusura bakma'
>
> 'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı
> evladım.Sen üzülme sağol'
>
> 'Geldik Teyze'
>
> 'Tamam evladım. Al işte paran artık
> gidebilirsin.'
>
> 'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni
> bekleyeyim eve bırakayım.'
>
> 'Yok beni alacaklar buradan'
>
> 'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan
> söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet
> beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para
> istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal
> karşılığı yok zaten.'
>
> 'Çocukların var mı?'
>
> 'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin
> güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp
> gösterdi.
>
> 'Adları nedir?'
>
> 'Kemal ve Ayşe'
>
> 'Oğlumun adı da Kemaldi.'
>
> Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı
> ittirdi Adalet Hanım..
>
> 'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama
> yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile
> büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi
> içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de
> vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'
>
> Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi
> evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım
> mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;
> Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en
> büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı
> acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından
> almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar
> verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.
>
> Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu.
> Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden
> almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran
> gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
> Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli
> olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı.
> Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri
> genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber
> dikkatini çekti.
>
> 'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında
> bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın
> Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi.
> Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine
> ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün
> bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye
> bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme
> yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi.
> Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için
> gittiğini düşünüyor.'
>
> Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel
> olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey
> anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu
> yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın
> bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında
> 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek
> ağladığı...
>
> NOT: Bu Öykü, Nuriye ÖZDİNÇER tarafından
> gönderilmiştir.


_____________________________



DH Body Builders + DH Fight Club [Boxing]

Atam izindeyiz.. (sahip olduğum pahalı teknolojik ürünleri imzama koymayım da herkesten bir farkım olsun)


1349 Mesaj
5 Mayıs 2012; 11:47:03 

Ulan Snn yuzunden duragi kacirdm nyse takip aksam devam ederm



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________



1478 Mesaj
5 Mayıs 2012; 11:58:38 

Frank Lapidus'un Adalet Teyze ile ilgili öyküsü gerçekten başlığa uygun bir şekilde içime işledi. Diğer arkadaşlardan da katkılar bekliyoruz.




Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni akşam yedikleri değil, uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün, 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.
'Bitmeli!' dedi içinden. 'Hergün bu tatsız uyanış bitmeli!' Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gök yüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor,onlar bile ağlıyor halimize...'
Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü. Şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı.
Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti ki bugün ayrılık çanlarının çalacağını...
Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe'de oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine birşey söylemek istediğini. 'Bana bir şey mi söylemek istiyorsun?' diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçırarak 'Evet.' dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun?' dedi. Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?' diye sordu. Genç kız, 'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı:
'Birkaç ay önce akşam 23.00'te sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana 'Sırası mı şimdi canım yaa, işin gücün yok mu?' demiştin. Biliyor musun, o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra benden bu şiiri hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sende gelmiş, Meral'in 'Sen şanslısın, sevgilin sana bakar.' sözüne 'İşim yok da sana mı bakacağım, annen baksın.' demiştin. Hatırladın mı?
Genç kız, 'Biliyorsun, ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakıcı gibi göründüğümü kimse söyleyemez.' diye yanıtladı. Genç adam güldü, 'Evet canım, haklısın. Zaten olmak istesen de, bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın.'
Genç adam devam etti... 'Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj cektin? Hiç! Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen, seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine, kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşam, her gece, yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben akla kara gibiyiz.' Genç kız anlamamıştı, 'Yani ne istiyorsun benden, şair olmamı mı?'
Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün geceki ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. 'Hayır.' dedi, 'Şair olmanı istemiyorum. Olamazsın da... Biz ayrılmalıyız. Ayrılırsak, ikimiz için de en hayırlısı bu olacak.'
Genç kız şaşırmıştı, 'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.'
Genç adam iç çekerek 'Hayır canım, sen beni sevdiğini zannediyorsun. Eğer beni sevseydin, şimdi başka şeyler konuşurduk' dedi.
Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek 'Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyosundur...' dedi.
Genç adam 'Nasıl böyle birşey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum.' yanıtını verdi. Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları bu masada artık iki yabancıydı. Birkaç dakika sessizce oturdukdan sonra genç kız 'Tamam o zaman, sana mutluluklar dilerim.' diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam, 'İstersen arkadaş kalabiliriz.' dedi. Birbirlerine son kez sarıldılar.
Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp işe gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7'de saatin ziline uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu için duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyodu:

Sadece onları sevmeyi sevdim
Hepsini onlarsız yaşadımda
Bir seni sensiz yaşayamıyorum
Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyuorum
Sana yemin güzel gözlüm, bir tek seni sevdim
Ve seni severek öleceğim,elveda birtanem...

Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın beşinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam 'Nalan'la görüşebilir miyim?' dedi. Ama karşıdaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı...
Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi. Olduğu yere yığılıp kaldı...
Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktorlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi...
'Haaa, o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu hiç elinden bırakmamış. Devamlı birşeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken, gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mı bilmem, ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş...'


3481 Mesaj
5 Mayıs 2012; 12:03:17 

Hikayelere birden yüklenmeyelim günde 4-5 tane iyidir fazlası sıkabiliyor.

Paylaşım yapanlara teşekkürler, hepsini okuyorum paylaşımlara devam


_____________________________


Ibanez Prestige RG1451 + Marshall Amfi

Lenovo Y500 SLI

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
5 Mayıs 2012; 12:18:54 

quote:

Orijinalden alıntı: korbiy

Cidden bayağı kısaymış



 
91 Mesaj
5 Mayıs 2012; 13:02:26 

takip


_____________________________





458 Mesaj
5 Mayıs 2012; 13:07:55 

Takip..


_____________________________


Nokia Lumia 520
Marketteki Eksik Uygulamalar
Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir - Albert Einstein


hayaleturk.com


36 Mesaj
5 Mayıs 2012; 14:23:30 

Takip. Elim ayağım titredi, gözlerim yaşardı bazı yazıları okurken. Ulan duygusallık başa bela.


_____________________________

Bu mesaj kendini 5 dakika içinde yok edecektir.


Yazıya tıklayarak Facebook sayfama katılabilirsiniz.


75 Mesaj
5 Mayıs 2012; 14:56:02 

Hiç kısaya benzemiyolar


_____________________________



1478 Mesaj
5 Mayıs 2012; 15:44:15 

Doğan Cüceloğlu'nun eğitimdeki katılımcılarla aralarındaki konuşma:

Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?

Katılımcılardan Biri: Allaha şükür, hocam, bildiğimiz kadarı ile yok.

Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz?

Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar:

Katılımcılardan Biri: Ölüm.

Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Diğer hiç biri insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu . göstermez mi?

Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır. Şu şekilde devam ederim: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?

Katılımcılardan Biri:Hayır

Cüceloğlu: Şu saniye içinde olma olasılığı var mı?

Katılımcılardan Biri:Var.

Cüceloğlu: Yarın?

Katılımcılardan Biri:Evet.

Cüceloğlu: 30 yıl sonra?

Katılımcılardan Biri:Olabilir.

Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?

Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle hiç bakmamışlardır.
Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti?

Katılımcılardan Biri: Yoktur hocam.

Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz, az sonra telefonumuzun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?

Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar.

Katılımcılardan Biri: Hocam konuyu değiştirsek?

Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?

Katılımcılardan Biri: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular,tartışma ya da gerginlik konusu yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona "yüreğinizin taa derininden gelen bir "seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?

Burada bazı katılımcıların ağladığı olur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim?" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?


275 Mesaj
5 Mayıs 2012; 16:34:13 

Mukemmel ve otesi tesekkurler...



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________



1583 Mesaj
6 Mayıs 2012; 10:10:01 

Japonya'da yaşanmış gerçek bir olay şöyledir:

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce.

Muhtemelen bu çivi 1-2 yıl önce, duvar yapılırken çakılmıştı. Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan o kadar zaman boyunca yaşamayı başarmış ? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan uzun süre yaşamak çok zor olmalı.

Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar. Sonra nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle... Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, bir kaç yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir...

KALBİNİZDEKI SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN, SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN !


_____________________________



DH Body Builders + DH Fight Club [Boxing]

Atam izindeyiz.. (sahip olduğum pahalı teknolojik ürünleri imzama koymayım da herkesten bir farkım olsun)


1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 12:08:55 

Bugün başımdan geçen 1-2 gerçek olay anlatmak istiyorum. Diğer öyküler gibi damar olmasa da gerçekten yaşadığım ve ilginç bulduğum olaylar.




Antalya'da 19 yıldır 5 yıldızlı otellerde çalışıyorum. İşim gereği otel misafirleriyle sürekli dialog halindeyim. Her insanın anlatacağı bir hayat hikayesi mutlaka vardır. Ve ben de bu hikayeleri dinlemeyi seviyorum. Dinlemeyi sevdiğim için de insanlar günlük ve sıradan konulardan yavaş yavaş daha önemli ve kendilerini etkileyen olayları anlatmaya başlarlar.

Bunlardan beni en çok etkileyen hayat hikayesi 78-80 yaşlarındaki Alman bir çiftin anlattıklarıydı...
3 yıl üstüste aynı otele gelmişlerdi kış sezonunda. Bundan dolayı da samimiyetimiz bayağı ilerlemişti. Bu çift 15-16 yaşlarında sevgililermiş ve 2-3 yıllık bir sevgililik döneminden sonra ufak ve önemsiz bir sebepten dolayı tartışmışlardı. Bu tartışma o kadar büyümüş ki (her ikisinin de çok inatçı olmalarından dolayı) ayrılığa kadar gitmiş. Okul bittikten 1 yıl sonra birisi (erkek mi kadın mı hatırlamıyorum) yaşadıkları kasabadan taşınıyor.

Her ikisi de başka insanlarla evleniyorlar, fakat birbirlerini hiçbir zaman unutamıyorlar. Bu sebepten dolayı ikisi de çocuk yapmıyor. Zamanın ve yaşın ilerlemesiyle kadının kocası, erkeğin de karısı ölüyor. Aradan birkaç yıl geçiyor ve bunlar bir mağazada tesadüfen karşılaşıyorlar. Gençlik yıllarından beri ilk birbirlerini görmeleri. Hemen birbirlerini (geçen 60 civarı yıla rağmen) tanıyorlar ve kısa sürede evleniyorlar.

Ben onları tanıdığımda 4-5 yıllık evliydiler. Ve gözlerindeki sevgi ve birbirlerine saygı ve hürmetleri hiç eksik olmuyordu. Ertesi yıl yine geldiler, fakat kadının sağlık durumu her geçen yıl daha kötüye gidiyordu. Sonra bir daha gelmediler. Muhtemelen kadın ölmüştür diye tahmin ediyorum.




10 yıl kadar önce. Yine bir gün otelin barında oturup otel misafirleriyle muhabbet ederken yanıma genç ve güzel bir bayan oturdu. İsviçre'den yeni gelmişti otele. Ufak bir tanışma faslı vs. Barmen dedi ki bana, "Abi, bunu bana ayarlasana." Barmen yabancı dil bilmediği için benden rica ediyordu. Ben de kıza barmeni överek ondan hoşlandığını söyledim. Kız ilgilenmedi. Memleketinde erkek arkadaşı varmış, onu çok seviyormuş, onu aldatamazmış vs. vs. Tabii bizde pes etmek yok, kızı ikna etmeye çalışıyorum. "Kaç aydır birliktesiniz?" diye soruyorum. "1 yıldır." diyor. Ben de diyorum ki "Bak, şu an tatildesin, onun ne yaptığını bilemezsin, belki seni aldatıyordur..." gibi laflarla barmene bir kıyak yapmaya çalışıyorum. Ama nafile. Kız kesinlikle öyle bir ihtimali reddediyor, erkek arkadaşı çok sadıkmış ve onu kesinlikle aldatmazmış. Neyse, zorla güzellik olmaz. Barmene umudunu kesmesini söyledim.

Aradan 2-3 gün geçti, lobinin kuytu bir köşesinde o kızı hüngür hüngür ağlarken gördüm. Yanına gittim, ne olduğunu, bana anlatmak isteyip istemediğini sordum. (Aklıma barmenin ona bir saygısızlık yapıp zorla asılması gibi bir ihtimal geldi.) Anlatmaya başladı:
"Dün yine barda oturup birşeyler içiyordum. (Otelin barı da resepsiyon ve ana giriş kapısını gören bir konumdaydı.) Birden beynimden vurulmuşa döndüm. Erkek arkadaşım yanında bir kızla kapıdan içeri girip resepsiyona check-in yapmaya gitti. Gözlerime inanamadım vs. vs."

O sadakatine çok güvendiği erkek arkadaşı başka bir kızla, üstelik aynı otele tatile geliyor. Bunlar bağrış çağrış birbirlerine giriyorlar.
Yahu, insan bir araştırmaz mı, sormaz mı diğer kıza, hangi otele tatile gittiğini. Böyle tesadüf de zor olur. Sen git, koca dünyada sevgilinin gittiği oteli bulup oraya diğer sevgilinle tatile git.

Kız bunları anlatırken hüngür hüngür ağlıyor, ben de yangına körükle gidiyorum. "Ben sana demiştim, erkek arkadaşına güvenme, belki seni aldatıyordur." diye. Neyse, kız rehberiyle görüşüp uçak biletinin tarihini değiştirtti ve ertesi gün otelden ayrıldı. Olan bizim barmene oldu.




Son olay başlığa uygun değil, insanın içine işlemeyebilir, ama yine de paylaşmak istedim.


519 Mesaj
6 Mayıs 2012; 12:28:22 

konu fena...



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________

Dreams come true...


 
296 Mesaj
6 Mayıs 2012; 13:21:11 

quote:

Orijinalden alıntı: inuY

Hayatımızda hep kadınların zorluğundan anlaşılmazlığından bahsederiz.Hatta yerine göre kadınlar bunu kabul ederler.Ama kısa bir öykü ile kadınların aslında düşündüğümüz kadar zor olmadıklarını anlaycağız.

Kadın Dili(Bükçe)

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.
Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe`yle üç dil oluyor.
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.
Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
-Kadınların ayrı bir dili mi var?
-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe`yi öğrenmeli.
;İyi de niye Bükçe?
-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını ;Bükçe" koydum.
-"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.
-Biz de bazen Canan`la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.
-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
-Var dedik ya oğlum, Bükçe`yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
-Hazırım baba.
-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe`de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.
-Hikaye dili yani.
-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
-Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demen in?
-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
-Bu önemli. Bükçe`de dinlemek sevmektir diyorsun.
-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
-"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
-Peki ne demem gerekiyordu?
-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı.
-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
-Ve asla unutmazlar, değil mi?
-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayaca ksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgu num, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
-Bu Bükçe`de kısa konuşma yok mu acaba?
-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
-Bükçe`de "Hiçbir şey yok." demek ";Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor, o zaman.
-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
-Bir arkadaşım da "Kadınların `Peki.` demesi tehlikelidir" demişti.
-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir `peki`, `olur`, `tamam` her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe`de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.
-Zor bir dil baba.
-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağl anırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
-Anlamak da pek kolay değil ama.
-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
-Nasıl yani?
-Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.
-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretm em. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
-En değerli sözcük nedir?
-Sen bil bakalım.
-"Seni seviyorum." herhalde.
-Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.
Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe`yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek .
-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe`yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
-Şanslısın oğlum.
Benim seninki gibi bir babam yoktu.
Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı.
Sen yine iyisin, hazıra kondun.
Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın.
Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

kadınlarla ilgili gerçek bir ders. çok etkilendim eminim bana faydası olacak bu hikayenin. @inuY buraya bu hikayeyi yazdığın için de teşekkür ederim kız arkadaşımla barışmama vesile oldun


_____________________________

DİK DUR !

BU BİR UYARIDIR !


 
296 Mesaj
6 Mayıs 2012; 13:30:13 

quote:

Orijinalden alıntı: unsal07

Frank Lapidus'un Adalet Teyze ile ilgili öyküsü gerçekten başlığa uygun bir şekilde içime işledi. Diğer arkadaşlardan da katkılar bekliyoruz.




Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni akşam yedikleri değil, uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün, 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.
'Bitmeli!' dedi içinden. 'Hergün bu tatsız uyanış bitmeli!' Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gök yüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor,onlar bile ağlıyor halimize...'
Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü. Şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı.
Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti ki bugün ayrılık çanlarının çalacağını...
Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe'de oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine birşey söylemek istediğini. 'Bana bir şey mi söylemek istiyorsun?' diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçırarak 'Evet.' dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun?' dedi. Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?' diye sordu. Genç kız, 'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı:
'Birkaç ay önce akşam 23.00'te sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana 'Sırası mı şimdi canım yaa, işin gücün yok mu?' demiştin. Biliyor musun, o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra benden bu şiiri hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sende gelmiş, Meral'in 'Sen şanslısın, sevgilin sana bakar.' sözüne 'İşim yok da sana mı bakacağım, annen baksın.' demiştin. Hatırladın mı?
Genç kız, 'Biliyorsun, ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakıcı gibi göründüğümü kimse söyleyemez.' diye yanıtladı. Genç adam güldü, 'Evet canım, haklısın. Zaten olmak istesen de, bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın.'
Genç adam devam etti... 'Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj cektin? Hiç! Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen, seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine, kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşam, her gece, yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben akla kara gibiyiz.' Genç kız anlamamıştı, 'Yani ne istiyorsun benden, şair olmamı mı?'
Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün geceki ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. 'Hayır.' dedi, 'Şair olmanı istemiyorum. Olamazsın da... Biz ayrılmalıyız. Ayrılırsak, ikimiz için de en hayırlısı bu olacak.'
Genç kız şaşırmıştı, 'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.'
Genç adam iç çekerek 'Hayır canım, sen beni sevdiğini zannediyorsun. Eğer beni sevseydin, şimdi başka şeyler konuşurduk' dedi.
Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek 'Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyosundur...' dedi.
Genç adam 'Nasıl böyle birşey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum.' yanıtını verdi. Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları bu masada artık iki yabancıydı. Birkaç dakika sessizce oturdukdan sonra genç kız 'Tamam o zaman, sana mutluluklar dilerim.' diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam, 'İstersen arkadaş kalabiliriz.' dedi. Birbirlerine son kez sarıldılar.
Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp işe gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7'de saatin ziline uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu için duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyodu:

Sadece onları sevmeyi sevdim
Hepsini onlarsız yaşadımda
Bir seni sensiz yaşayamıyorum
Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyuorum
Sana yemin güzel gözlüm, bir tek seni sevdim
Ve seni severek öleceğim,elveda birtanem...

Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın beşinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam 'Nalan'la görüşebilir miyim?' dedi. Ama karşıdaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı...
Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi. Olduğu yere yığılıp kaldı...
Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktorlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi...
'Haaa, o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu hiç elinden bırakmamış. Devamlı birşeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken, gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mı bilmem, ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş...'

intahar edebilecek kadar sevebiliyorsa neden bunu belli edemez ki bir insan bunu.


_____________________________

DİK DUR !

BU BİR UYARIDIR !


1100 Mesaj
6 Mayıs 2012; 13:49:07 

takipp güzel konu ilk 2 hikayeyi okudum gayet güzel sarıyor


_____________________________



1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 14:21:15 

quote:

Orijinalden alıntı: nmesiz_

intahar edebilecek kadar sevebiliyorsa neden bunu belli edemez ki bir insan bunu.

Duygusallığı sevmediğini belirtiyor zaten kız. Sebep bu olabilir veya gurur. Sonuçta bir öykü. Fazla kurcalamamak lazım.


1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 14:29:33 

Yeni evli bir cift vardi. Evliliklerinin daha ilk aylarinda, bu isin hic de hayal ettikleri gibi olmadigini anlayivermislerdi. Aslinda birbirlerini sevmiyor degillerdi. Son zamanlarda o kadar sik olmasa da, evlenmeden önce sik sik birbirlerini cok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüslerdi. Ama simdilerde,
kücük bir soz, ufak bir hadise aralarinda orta capli bir kavganin cikmasina
yetiyordu. Bir aksam oturup, iliskilerini gozden gecirmeye karar verdiler. Her
ikisi de, bosanmayi istememekle beraber, islerin böyle gitmeyeceginin
farkindaydilar. Erkek, "Aklima bir fikir geldi" dedi. "Bahceye bir agac dikelim
ve eger bu agac uc ay icinde kurursa bosanalim. Kurumaz da buyurse bunu bir daha
aklimizdan gecirmeyelim. Bu süre içinde de ayri ayri odalarda kalalim." Bu ilginc fikir haniminin da hosuna gitti. Ertesi gun gidip bir meyve fidani aldilar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay gecti. Bir gece bahcede karsilastilar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardi...


 
296 Mesaj
6 Mayıs 2012; 14:53:12 

quote:

Orijinalden alıntı: unsal07

Yeni evli bir cift vardi. Evliliklerinin daha ilk aylarinda, bu isin hic de hayal ettikleri gibi olmadigini anlayivermislerdi. Aslinda birbirlerini sevmiyor degillerdi. Son zamanlarda o kadar sik olmasa da, evlenmeden önce sik sik birbirlerini cok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüslerdi. Ama simdilerde,
kücük bir soz, ufak bir hadise aralarinda orta capli bir kavganin cikmasina
yetiyordu. Bir aksam oturup, iliskilerini gozden gecirmeye karar verdiler. Her
ikisi de, bosanmayi istememekle beraber, islerin böyle gitmeyeceginin
farkindaydilar. Erkek, "Aklima bir fikir geldi" dedi. "Bahceye bir agac dikelim
ve eger bu agac uc ay icinde kurursa bosanalim. Kurumaz da buyurse bunu bir daha
aklimizdan gecirmeyelim. Bu süre içinde de ayri ayri odalarda kalalim." Bu ilginc fikir haniminin da hosuna gitti. Ertesi gun gidip bir meyve fidani aldilar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay gecti. Bir gece bahcede karsilastilar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardi...

devamını da sal gelsin


_____________________________

DİK DUR !

BU BİR UYARIDIR !


1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 15:20:14 

Gazi Çiftliği'nde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.

- Merhaba nine.

Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;

- Merhaba dedi.

- Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duralayıp,

- Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?

Paşa gülümsedi.

- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.

- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.

- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?

- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da.... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.

- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.

- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,

- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.

Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;

- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.

Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.

Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;

"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."


1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 21:52:21 

Diğer arkadaşlardan da katkı bekleriz...




Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:

"Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?"
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı.

"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

"Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi ... O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar...O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiç birşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim yaşlı adama dönerek;

-"Diyeceğin bir şey var mi, baba?" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu :

-"Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..."

dedi adam. O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım..."
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...

Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukça cimri olalım…


3481 Mesaj
6 Mayıs 2012; 22:12:51 

konu çok iyi gidiyor her gün azar azar hikaye paylaşımı tam tadında bırakıyor. Eminim oldukça fazla kişinin favoriler listesinde


_____________________________


Ibanez Prestige RG1451 + Marshall Amfi

Lenovo Y500 SLI


265 Mesaj
6 Mayıs 2012; 22:23:32 

bence 2. hikayede o adam kolpadan ölüyor :D


_____________________________



1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 22:26:26 

quote:

Orijinalden alıntı: -quasar

bence 2. hikayede o adam kolpadan ölüyor :D

Limonatada zehir olduğunu anlamadınız mı?


60 Mesaj
6 Mayıs 2012; 22:46:52 

Gerçekten çok güzel şeyler var. Mesajim bulunsun hepsini okuyacağım



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________



1478 Mesaj
6 Mayıs 2012; 22:57:59 

Yarın ben yokum, eminim Frank Lapidus'tan yine damar bir (veya daha fazla) kısa öykü gelir.

(Bu arada... Kısa-uzun muhabbeti yapan arkadaşlara tavsiyem: Google'dan "kısa öykü" veya "kısa hikaye"nin ne anlama geldiğini araştırsınlar. Öyle 5-10 satır olacak diye birşey yok. Okumaya üşenen okumasın...)

Herkese iyi geceler...





Küçük bir kız yatak odasına gitti ve gömme dolaptaki gizli yerinden camdan bir reçel kavanozu çıkardı. Tüm bozuk paraları yere döktü ve onları dikkatle saydı. Üç kere saydı. Toplam, tam olarak mükemmel olmalıydı. Hata yapma şansı yoktu. Madeni paraları kavanoza dikkatle geri koydu ve kapağı kapattı, arka kapıdan gizlice çıktı ve 6 blok ilerdeki kapısının üzerinde Yerli Şefin büyük kırmızı işareti olan Rexall eczanesine doğru yola koyuldu. Eczacının dikkatini ona vermesi için sabırla bekledi, ama eczacı o anda çok meşguldü. Tess bir sürtme gürültüsü yapmak için ayağını döndürdü. Hiçbir şey olmadı. Yapabileceği en gürültülü ses ile boğazını temizledi. Faydası olmadı.

Sonunda kavanozdan bir çeyreklik çıkardı ve onu cam tezgahın üzerine çarptı. İşe yaramıştı ! "Ne istiyorsun?" diye sordu eczacı, kızgın bir ses tonu ile. "Şikago'dan gelen, asırlardır görmediğim erkek kardeşim ile konuşuyorum" dedi sorusunun yanıtını beklemeden.

"Evet, size erkek kardeşimden bahsetmek istiyorum" diye yanıtladı Tess, aynı kızgın ses tonu ile. "O gerçekten, gerçekten çok hasta...ve ben bir mucize satın almak istiyorum".

"Pardon ?" dedi eczacı.

"Onun adı Andrew ve başının içinde giderek büyüyen kötü bir şey var ve babam sadece bir mucizenin onu kurtarabileceğini söylüyor. Bir mucizenin fiyatı ne kadar?"

"Burada mucize satmıyoruz, küçük kız. Üzgünüm, ama sana yardım edemem" dedi eczacı, biraz yumuşayarak.

"Dinleyin, onu ödeyecek param var. Eğer yetmezse, kalanını getiririm. Sadece bana fiyatını söyleyin."

Eczacının kardeşi iyi giyimli bir adamdı. Öne doğru eğildi ve küçük kıza sordu, "Kardeşinin ne tür bir mucizeye ihtiyacı var?"

"Bilmiyorum," diye yanıtladı Tess, gözleri sulanarak. "Sadece onun gerçekten hasta olduğunu biliyorum ve annem onun bir ameliyata ihtiyacı olduğunu söylüyor. Ama babamın bunu ödeyecek parası yok, onun için paramı kullanmak istiyorum."

"Ne kadar paran var?" diye sordu Şikago'dan gelen adam.

"Bir dolar ve on bir sent" diye yanıtladı Tess, ancak duyulabilir bir sesle. "Ve bu sahip olduğum tüm para, ama eğer daha lazımsa biraz daha getirebilirim."

"Evet, ne tesadüf" diye gülümsedi adam. " Bir dolar ve on bir sent - küçük kardeşin için bir mucizenin tam ücreti. Bir eli ile parayı aldı, diğer eli ile kızın elinden tuttu ve "Beni yaşadığın yere götür" dedi. "Kardeşini görmek ve anne baban ile tanışmak istiyorum. Gereksinim duyduğunuz mucizeye sahip olup olmadığımıza bir bakalım."

Bu iyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong idi, nöro - cerrahide uzman bir cerrah. Ameliyat ücretsiz yapıldı ve Andrew'in eve dönmesi ve iyileşmesi uzun sürmedi. Anne ve baba onları buraya kadar getiren olaylar zinciri ile ilgili mutlu şekilde konuşuyordu. "Bu ameliyat gerçek bir mucize" diye fısıldadı annesi. "Ameliyatın maliyetini merak ediyorum"

Tess gülümsedi. O, bir mucizenin fiyatının ne olduğunu tam olarak biliyordu...bir dolar ve on bir sent.


5732 Mesaj
6 Mayıs 2012; 23:13:42 

Beyler yazılar zaten uzun, alıntı yapıp konuyu işkenceye çevirmeyin.

Bu arada 2. hikayeyi beğnmedim.


_____________________________

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.
Tek rakibim kangal.


512 Mesaj
6 Mayıs 2012; 23:19:36 



_____________________________

Hobilerim arasında tabiki de kitap okumak ve müzik dinlemek var.


3395 Mesaj
6 Mayıs 2012; 23:42:03 

Rezerve



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________


Brace Yourself.
You don't have to endure to Skyrim sh1t.


213 Mesaj
7 Mayıs 2012; 0:01:52 

kısa bir tane de benden gelsin acıklı değil ama hoş.

Sultan 2.Mahmud tebdil-i kıyafet giyip halkın arasında gezerken,ufak bir balıkçı tezgahına yaklaşır balıkçı ile sohbet eder.adam çok fakirdir,padişah adamın haline üzülür ve kimliğini açıklamadan,ramazan boyu hergün 1 tepsi baklava göndereceğini söyler,sarayda baklavanın altına bir sıra altın dizmelerini söyler,balıkçının yanındaki komşusu uyanıktır,saraydan gelen baklavayı görünce kuşkulanır ve balıkçıya ;
-Kardeş sen ve ailen bu baklavayı aç karnına yersen hasta olursunuz bunu bana ver bende sana yemek vereyim der,balıkçının aklına yatar ve değişirler.ertesi gün altını gören komşusu balıkçıya sen gelen baklavaları bana yemek karşılığında verirmisin der balıkçıda ramazan boyu gelen baklavaları komşusuna verir.padişah ramazan sonu tekrar kıyafet değiştirip halkın arasına karışır balıkçı artık zengin olmuştur diye düşünürken,aynı durumda görünce yanına gidip sorar;
-sen gönderdiğim tepsileri almadın mı?balıkçı: komşum sağolsun beni düşünmüş onları yemek karşılığı değiştik deyince padişah üzülür,ertesi gün balıkçıyı saraya çağırtır,hazinenin küreğini verip ;
-Hadi bakalım küreğe ne kadar altın gelirse senin olacak der,balıkçı heyecandan küreği ters daldırır kaldırınca da kürekte 1 altınkalır,balıkçı da padişahta üzülür duruma.emir vererek altın bir gülle yaptırır ve topa koyarlar der ki:
-Topu ateşle güllenin gittiği yere kadar olan her yer senin olacak gülleyle birlikte der.balıkçı sevinçle topu ateşler ama top geri teper ve balıkçıyı öldürür.
bunu gören padişah ise -ee vermeyince mabud,neylesin Mahmut der


_____________________________

Hayat devam eder.Acı,ekşi,tatlı,tuzlu.Sen inadına gül.Düşsede kafana uçak motoru..


4492 Mesaj
7 Mayıs 2012; 0:47:18 

Çok güzel hikayeler var gerçekten.



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________

"ENTERESAN SİTELER" için TIKLA !


215 Mesaj
7 Mayıs 2012; 0:58:05 

gece gece kotu oldum



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


_____________________________

Gamertag : Un4Given 2z


1583 Mesaj
7 Mayıs 2012; 13:52:32 

yaşanmış bir hikaye..

Her iyi anne gibi Karen de bir bebegin yolda oldugunu ögrenince, üç yasindaki oglu Michael'i yeni bir kardes için hazirlamaya baslamisti. Bebegin kiz olacagi anlasildi ve Michael annesinin karnindaki kiz kardesine her gün, her aksam sarki söylemeye basladi. Onunla tanismadan önce aralarinda bir sevgi bagi olusmaya baslamisti. Hamilelik normal bir sekilde gelisiyordu. Karen de Tenesse'de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi'nde aktif bir üye olarak çalismalarini da sürdürüyordu.

Vakti gelince, dogum sancilari basladi. Sonra her bes dakikada bir, üç dakikada bir ve her dakika..... Fakat dogum aninda ciddi bazi sorunlar ortaya çikti ve Karen'in sancilari saatler sürdügü halde bebek dogmadi.

Bir sezeryan mi gerekecekti? Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael'in kiz kardesi dünyaya geldi. Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarisi çalan ambulans sirenleri arasinda Tenesse Knoxville'deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yogun bakim ünitesine kaldirildi.

Günler geçtikçe küçük kiz kötülesiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir sekilde "Çok az bir ümit var. En kötü son için hazirlikli olmalisiniz" dedi.

Karen ve esi cenaze töreni için mezarlik yetkilileriyle konustular. Evlerinde bebekleri için harika bir oda hairlamislardi. Oysa simdi cenaze için tören hazirliyorlardi. Michael, öte yandan anne ve babasina kiz kardesini görebilmek için yalvarip duruyordu. "Ona sarki söylemek istiyorum" diyordu. Yogun bakimdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacagini isaret ediyor gibiydi Michael sarki söylemek konusunda israr ediyordu. Ama yogun bakim ünitesine çocuklarin girmesi kesinlikle yasakti. Ancak Karen kararini verdi. Onu oraya soracakti. Izin verseler de vermeseler de... Eger kiz kardesini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi. Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yogun

bakim ünitesine soktu. Sanki yürüyen bir kirli çamasir torbasiydi. Ama bas hemsire onun

bir çocuk oldugunu anladi ve:

"O çocugu buradan çikarin. Çocuklarin girmesi yasak." diye uyardi. Genelde uysal bir kadin olan Karen'in içindeki anne birden güçlü bir sekilde baskaldirdi ve bas hemsirenin yüzüne çelik gibi bakislarla bakarak:

"Kiz kardesine sarki söylemedikçe buradan gitmeyecek."dedi. Michael'i kiz kardesinin yatagina götürdü. Savasi kaybetmek üzere olan küçük kiza bakti. Bir süre sonra sarki söylemeye basladi, saf temiz kalpli 3 yasindaki çocugun piril piril sesiyle. "You are my sunshine, my only

sunshine, you make me happy when skies are grey..." (Sen benim gün isigimsin, tek gün isigim, gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kiz tepki verdi. Kalp atislari sakinlesti ve düzenli olmaya basladi. "Sarkiyi sürdür" dedi Karen gözleri yas dolu. "You never know, dear how much I love you. Please don't take my sunshine away!" (Seni ne çok sevdigimi asla bilmeyeceksin, sevgilim. Lütfen gün isigini benden alma.)

Micheal, sarki'yi sürdürdükçe, bebegin sorunlu, kesik kesik olan solunumu küçük bir kedicigin nefes alis verisi gibi düzenli bir hale girmeye basladi.

"Sarki söylemeye devam et bebegim."

"The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms."

(Geçen gece uyurken, rüyamda seni kollarimda tuttugumu gördüm sevgilim.)

Michael'in küçük kardesi sakinlesmeye devam etti. Ama bu bir iyilesme de gösteren bir sakinlesmeydi.

"Devam et Michael" Simdi o diktatör tavirli bas hemsirenin bile yüzü yaslarla islanmisti. Karen de coskuyla sarkiya katildi.

"You are my sunshine, my only sunshine. Please don't take my sunshine away."



Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kiz eve gidebilecek kadar iyilesmisti.


Women's Day isimli dergi bu olaya "Abinin sarkisinin mucizesi"adini verdi.

Bilim adamlari ise ona sadece "mucize" dediler. Karen ise "Tanri sevgisinin mucizesi" dedi.

Sevdiginiz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin. Sevgi inanilmayacak kadar güçlüdür.


_____________________________



DH Body Builders + DH Fight Club [Boxing]

Atam izindeyiz.. (sahip olduğum pahalı teknolojik ürünleri imzama koymayım da herkesten bir farkım olsun)


1583 Mesaj
7 Mayıs 2012; 16:37:41 

Sevdiği, etkilendiği kısa hikayesi olan varsa paylaşsın lütfen


_____________________________



DH Body Builders + DH Fight Club [Boxing]

Atam izindeyiz.. (sahip olduğum pahalı teknolojik ürünleri imzama koymayım da herkesten bir farkım olsun)


3481 Mesaj
7 Mayıs 2012; 17:00:30 

Hikayeler iç parçalıyor dozu kaçırmadan okumak gerek


_____________________________


Ibanez Prestige RG1451 + Marshall Amfi

Lenovo Y500 SLI


 
205 Mesaj
7 Mayıs 2012; 17:23:57 

takip


_____________________________

Elime siyah boyalar tutuşturulmuş,mutluluğun resmini çizmem bekleniyor


SAMSUNG GALAXY S III

Super AMOLED 720p HD Gorilla Glass 2 Ekran | Exynos 4412 Quad Chipset | Quad-core 1.4 GHz Cortex-A9 İşlemci | Mali-400MP GPU | 16/32/64 GB Depolama | 64 GB kadar MicroSD ile Arttırılabilir Hafıza | 1 GB RAM | Bluetooth v4.0 A2DP, EDR | 8 MP 3264x2448 pixels, Autofocus, LED Flash Kamera | 1080p HD Video Kayıt | TV - Out MHL | Android OS, v4.0.4 (Ice Cream Sandwich) İşletim Sistemi