- x
Tarihe Geçmiş İnsanlar
197 Cevap53477 Görüntüleme1 Favori
Bu konudaki kullanıcılar: hiç
  Seçkin Yorumlar Yazdır
Sayfa: [1] 3 4      >>
Arama Terimi: Yazarı:
Konu içi arama ayarları
Sadece Arananın bulduğu yerler
Arama terimleri En önemli Üst minimum sıralama: /1000

Arama tercihlerinizi belirlediyseniz yukarıdaki kutuya arama terimini yazıp "Konu içi ara" butonuna tıklayınız.
Giriş
Mesaj


739 Mesaj
4 Eylül 2008; 22:56:34 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz. Şikayet PM

Konuyu bilim adamlarıyla sınırlamak istemediğim için tarihe geçmiş insanlarıda tanıyalım diye düşündüm.
Paylaşım yaparken siyasi ve dini çatışma çıkarmayacak kişilerin biyografilerini paylaşın.

Sir Joseph Wilson Swan (1828 - 1914)
0


31 ekim 1828'de Newcastle yakınlarındaki Sunderlan'de doğdu, 27 mayıs 1914'te Londra'nın güneyindeki Warlnigham'da öldü. ailesinin mali durumu bozulunca 14 yaşında okuldan ayrılıp,birkaç yıl eczacı çıraklığı yapıktan sonra, Newcastle'de fotoğraf levhaları üreten bir firmada çalışmaya başladı.sonradan ortak olduğu bu firmada fotoğraf levhalarına ilişkin bir çok buluşun patentini aldı ve giderek başarılı bir iş adamı oldu.özellikle karbon filamanlı elektrik ampulünü geliştirmesiyle tanınan Swan, 1884'te Londra'daki Royal Society'nin üyeliğine seçilmiş. 1904'te kendisine sir unvanı verilmiştir.

Swan'ın fotoğrafçılık alanındaki en önemli buluşları ,1856'da fotoğraf levhalarına ışığa duyarlı maddeyi sıvamakta kullanılan ve nitroselülozun bir alkol_eter karışımındaki çözeltisi olan kolodyumun elde edilmesi yönteminin geliştirilmesi, 1872'de, o zamana değin kullanılan yaş fotoğraf levhası (camı) yerine,bugünkü fotoğraf filmine ulaşılmasında önemli bir adım olan kuru fotoğraf levhasını, 1871'de de gümüş bromürlü fotoğraf kağıdını bulmasıdır.

Asıl ününü karbon filamanlı elektrik ampulüne borçlu olan Swan, 1848'de, kömürleştirilmiş kağıttan yaptığı ilk filamanı, havası boşaltılmış cam tüp içine yerleştirerek deneylerine başladı. Ancak, yüksek vakum tekniğinin ampul içinde tam bir boşluk sağlayabilecek seviyede olmaması ve elektrik kaynağı olarak sadece pil tipindeki üreteçlerin bilinmesi nedeniyle, uzun süre ara çalışmalarına ara verdi. 1870'lerde vakum pompalarındaki gelişmeler ve elektrik üretici olarak dinamonun ortaya çıkması,Swan'ın tekrar çalışmalarına devam etmesini sağladı.geliştirdiği karbon filamanlı ampulü 18 aralık 1878'de Newcastle kimya derneğinde sergileyen Swan'dan sonra, deneylerini platin filaman kullanarak sürdüren Edison'da kısa sürede karbon filamana geçti ve elektrik ve elektrik direnci yüksek olduğu için daha kullanışlı olan bir ampul geliştirdi.Edison ile Swan arasında İngiltere mahkemelerinde patent kavgası sürerken, iki buluşçu anlaşarak 1883'te Edison-Swan limitet şirketini (ediswan)şirketini kurdular ve birlikte çalışmaya başladılar aynı yıl Swan, nitroselülozlu asetik asit içinde eritip ince deliklerden geçirdikten sonra kimyasal yollarla selüloza dönüştürerek filaman yapma yöntemini buldu. Bu yöntemde yapay elyafın özellikle viskozlu yapay ipeğin üretimi için başlangıç adımı oldu.



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi CfgMaster -- 7 Eylül 2008; 18:22:49 >


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
4 Eylül 2008; 23:03:03 

Şimdiki Bilimadamı ise Ali Kuşcu konuyu bir çok resimle zenginleştirmeyi isterdim ama yeterli resimler bulamıyorum.

Ali Kuşcu ( .... - 1474)

0


Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur'un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey'in doğancıbaşısı idi. "Kuşçu" lâkabı buradan gelmektedir.


Ali Kuşçu, Semerkand'da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmî (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey'den habersiz Kirman'a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey'e armağan etmiş ve Ali Kuşçu'nun kendisinden izin almadan Kirman'a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.


Ali Kuşçu, Semerkand'a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi'nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî'nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zîci'nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey'in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand'dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih'e elçi olarak gönderilmiştir.


Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz'e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul'a geri döner. İstanbul'a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu'yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü'd-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul'a gelen Ali Kuşçu'ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya'ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi'nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul'un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu'nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu'nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi onaltıncı yüzyılda ürünlerini verecektir.


Ali Kuşçu'nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih'e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer'in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer'e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu'nun diğer önemli eseri ise, Fatih'in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


3460 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
Reasonable
4 Eylül 2008; 23:23:56 


quote:

Orjinalden alıntı: CfgMaster

özellikle karbon filamanlı elektrik ampulünü geliştirmesiyle tanınan Swan, 1984'te Londra'daki Royal Society'nin üyeliğine seçilmiş.

1884 olacak sanırım.


_____________________________

You are weak. Why are you weak? Because you lack... hatred!!


739 Mesaj
4 Eylül 2008; 23:26:39 

Biraz uzun olsada tamamını okumanızı öneririm şahsen okurken eğlendim.
Aslında ilk telefonu bulan bazı yerlerde Marconi olarak geçerken bazı yerlerde Graham Bell olarak geçiyor.Ama ben Graham Bell'i telefonu bulan kişi olarak tanıtıyorum.

Alexander Graham Bell (1847 - 1922)

0



3 Mart 1847 Edinburgh, İskoçya'da doğdu. 1876'da telefonun icadı ile tanınan Alexander Graham Bell önce Ontario'ya, daha sonra Boston'a yerleşti.(İlk telefonun neye benzediğini bulamadığım için resim koymadım)


Aslında Graham Bell, sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama her gün yeni bir özelliğe kavuşan telefonla birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların birbirlerini duymalarını sağladı.


Telefonun yaratıcılarından olan Graham Bell'in annesi doğuştan sağırdı. Dedesi ve babası yıllarını sağırlara adadı. Özellikle babası sağırlara duymasalar bile konuşmayı öğretmenin yollarını geliştirmeye çalıştı. İki kardeşi veremden ölünce, babası kalan tek oğlunun sağlığı için Kanada'ya göçtü. Babasının ölümünden sonra onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için çabalayan Graham Bell ABD'ye gitti. Burada bir süre sağırlara dil öğretmeni yetiştiren okulda çalıştı. Daha sonra kendi okulunu kurdu.


Ünü kısa sürede yayılan Bell, Oxford Üniversitesi’ne konuk öğretmen olarak çağrıldı. İngiltere'de eline geçen Alman Hermann von Helmholz adlı bilginin işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okudu. Müzik sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabilineceği düşüncesi üzerinde yoğunlaştı. Bu sırada başka bilim adamları da bu konularda çalışmalar yürütüyordu. Ilisha Gray bunlardan biriydi.


İngiletere'den dönen Bell, Boston Üniversitesi İnsan Sesi Fizyolojisi dalı profesörlüğüne getirildi. Kuramsal bilgilerini teknik destekle yaşama geçirmeye ve işitme engelliler için duymalarını sağlayacak aletler yapmaya girişti. Thomas Watson adlı bir elektrik mühendisi ile birlikte çalışmaya başladı. Çalışmalarını yürütmek için maddi destek gerektiğinde kendisine Avukat Gardnier Greene Hubbart yardım elini uzattı. Bell ve Watson 1875 yılında sesin tel üzerinden bir başka yere gittiğini ortaya çıkardı. Ancak ses anlaşılmaz bir durumdaydı. 14 Şubat 1876 günü Bell ve Gray telefon patenti almak için ayrı ayrı başvuru yaptı. Bell'e 7 Mart günü istediği patent verildi. 174.465 nolu patentini alan Bell atölyede denemelerini sürdürürken telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna asit döküldü. Watson'u yardıma çağırdı:


"Bay Watson, çabuk buraya gelin. Sizi istiyorum."


Bell yardımcısını yardıma çağırırken farkında olmadan ilk telefon görüşmesini yaptı. Watson Bell'in sesini "telefon"dan duydu. ABD'nin 100’üncü kuruluş yıldönümüne denk gelen bu buluşu ona düzenlenen Yüz Yıl sergisinde birçok ödül kazandırdı. Bell bilimsel çalışmalarını yürütmek için maddi ve manevi destek gördüğü Hubbart Ailesi’nden Mabel ile bir yıl sonra evlendi.


Eşi dört yaşından beri sağırdı. Bell öğrencisi olarak tanıdığı ve daha sonra evlendiği Mabel'e derin bir sevgi duydu. Artan ününe karşın hiçbir zaman ne eşini ne de sağırları unuttu. Eşine yazdığı bir mektupta "Eşin, hangi noktaya çıkarsa çıksın, ne denli zengin olursa olsun, emin ol sağırları ve onların sorunlarını her zaman düşünecektir" diye yazmıştır.


Bugün öne çıkan buluşlarının gölgesinde kalan yapıtlarının çoğu sağırlık konusundaydı. Sağır annesinin ve eşinin duyamadığı sesleri kaydetmeyi başardı. "Gramofon"dan kazandığı parayı bugün de sağırlar için çalışmalar yürüten Alexander Graham Bell Sağırlar Kurumu’na harcadı.

0

O günlerin gramofonu değil ama bilmeyenler için resmini koyayım.

Fransa hükûmeti insanlığa hizmetinden dolayı onur ödülü ve para ödülü verdi. Verilen parayı Washington'da Sağırlar için Volta Enstitüsü’nü kurmada kullandı. İlk el telefonunu geliştirmek için Bell teknik sorunları alt etmeye çalışırken bir yandan da kendisini dava eden Gray'a karşı hukuk savaşı verdi. Telefon atölyeden 4 yılda çıkabildi. 1880 yılında Bell'e yardım eden Tainer radyofon adını verdikleri aleti denedi.


Bir okulun tepesine çıkan Tainer çok uzaktan görebildiği Bell'e telefonla seslendi "Bay Bell. Bay Bell. Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne gelip şapkanızı sallayın." Bell şapkasını salladığında artık telefon doğumunun ardından emeklemeye başladı. Sekiz yıl sonra Connecticut eyaleti ilk telefon şebekesine sahip kent oldu.


Telefon yakın yıllara dek Türkiye'de olduğu gibi santraller ve memurlar aracılığı ile yürütülüyordu. Bir süre sonra santrallerde erkek memur yerine kadın memurun çalışması geleneği başladı. İlk kadın santral memuru da Boston'da çalışmaya başlayan Emma Nut oldu.


Kimi siyah beyaz filmlerde gülme konusu yapılan "manyetolu telefon" görüşmeleri 1899 yılında Almon B. Stowger adlı birinin katkısı ile otomatikleşmeye yöneldi. İşin garip tarafı Stowger telefoncu değil cenaze levazımatçısıydı. Rakibinin eşi telefon şirketinde çalışıyordu. Cenaze işleri için Strowger'ı arayanları bu memur kendi eşine bağlıyordu. Bu zor durum karşısında çözüm bulmak için kolları sıvayan Strowger otomatik santralı yapmayı başardı. Halk yeni telefona "kızsız telefon" adını taktı.

0


Bir manyetolu telefon.

Bugünkü telefonlara benzemeyen bir biçimdeydi. Üzerinde birler, onlar, yüzler basamağını temsil eden üç tuş bulunuyordu. Bağlanmak istenen numara tuşlara aranan numarada yer alan rakamın değeri kadar basılarak sağlanıyordu. Arayan kişi tuşa kaç kez bastığını sık sık şaşırdığı için karmaşaya da yol açıyordu. Bunun da çözümü çok geçmeden bulundu.


Kısa sürede New York sokaklarını telefon direkleri ve kablo hatları örümcek ağı gibi kapladı. Yürünmez bir hale gelen sokaklardaki bir telefon direği kabloları tutan 50 çapraz tahta taşıyordu. Telefon günlük yaşama değişik biçimlerde girmeye başladı.


O yıllarda yayımlanan gazetelere verilen bir reklamda telefon şöyle tanıtıldı:


"Sohbet. Ağızdan kulağa telefonla konuşarak çok daha rahat..."


Bell 1915 yılında New York'u San Francisco'ya bağlayan ilk uzun kentlerarası telefon hattını açtı. Karşısında yine yardımcısı Watson vardı. Aradan geçen onca yıla karşın Bell ilk günü unutmadı. Watson'a "Watson seni istiyorum, buraya gel" dedi.


Telefonun olanaklarından yararlanarak müşteri çekmek isteyen oteller arasında kıyasıya bir savaş başladı. Oteller ünlü müzik, tiyatro, opera, konser salonlarına bağlanan telefon "Tiyatrofon" hattı ile aldıkları sesi lobilerinde oturan müşterilerine dinletmeye başladı. Bu evlere ve iş yerlerine yayıldı.


Graham Bell belleklerde telefonun bulucusu olarak yer etse de adının öne çıkmadığı çalışmaları da vardı. Bunlardan biri büyük bir ilgi ile tüm dünyanın izlediği National Geographic dergisindeki yöneticiliğiydi. Yüzyirmi yıl önce silahlı saldırıya uğrayan ve ağır yaralanan ABD Başkanı Garfield'ın bedenindeki kurşunların yerini belirlemede ilk kez kullandığı telefonik sonda, Röntgen'in X ışınları ile tanıyı geliştirilmesinde kullanıldı. Deniz ve hava taşımacılığı için projeler gerçekleştirdi.


Sağırlığa karşı yürütülen savaşımın sonucu insanlık dünyasının sağırlığını gideren bir buluşu armağan eden Bell öldüğünde ona duyulan büyük saygı ve sevgiden ötürü soyadından yola çıkarak telefonu simgelemek için kırmızı "çan" resimleri kullanıldı.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
4 Eylül 2008; 23:29:07 


quote:

Orjinalden alıntı: Reasonable



1884 olacak sanırım.

Teşekkürler.
Böyle önemli bir şeyi kaçırdığıma inanamıyorum.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


 
1440 Mesaj
4 Eylül 2008; 23:47:45 

Sigmund Freud (1856 - 1938)

0


Sigmund Freud geliştirdiği psikanaliz yöntemiyle insan davranışlarının nedenleri üstündeki çalışmalarıyla tanınmıştır.

Sigmund Freud bugün Çekoslovakya sınırları içinde kalan Moravya'da doğdu. Dört yaşında ailesiyle birlikte yerleştiği Viyana'yı, Naziler'in Avusturya'yı işgali yüzünden 82 yaşında terk etmek zorunda kaldı. Viyana Üniversitesi'nde tıp eğitimi gören Freud, meslek yaşamının ilk yıllarında sinir sisteminin yapısı ve işleyişi ile ilgili yoğun araştırmalar yaptı. Paris'te sinir hastalıkları uzamanı Charcot ile çalıştı ve sinir hastalıklarının psikolojik kökenlerini araştırmaya koyuldu. Charcot bir sinir hastalığı sayılan histeriyi iyileştirmek için hastasını sözleri ve bakışlarıyla etkileyerek uyutuyor, yani hipnotize ediyordu. Daha sonra Viyanalı bir tıp doktoru olan Josef Breuer'le çalışan Freud, sinir hastalıklarının konuşturma yoluyla iyileştirilebileceğini keşfetti ve bundan Freud'un ünlü psikanaliz yöntemi doğdu. Başlangıçta sinir hastalıklarının zihinlerinden geçenleri öğrenmeye çalışmakla başlayan bu uygulama çok geçmeden, sağlıklı olsun olmasın, zihnin nasıl çalıştığının ipuçlarını vermeye başladı. Freud böylece hastalarını rahatlatıcı bir ortamda konuşturarak çocuklukta başlayan cinsel içgüdülerin gelişimini açıklamayı başardı. Özellikle rüyalardan hareketle, günlük davranışları ve düşünceleri yönlendiren biliçaltı ve bilinçdışı güçlerin varlığını keşfetti.

Bazı davranışların nedenleri kolaylıkla açıklanabilirken, bazılarını nlamak çok güç, hatta olanaksızdı. Freud'a göre bunun nedeni, insan davranışlarının bazılarının bilinçli, bazılarının bilinçsiz olmasındandı. İnsanlar anımsamak istemekdikleri, onlara acı veren olayları bilinçaltına ya da bilinçdışına itiyorlardı. Yasaklanmış yaşantıların tümü bilinçdışıydı. Freud saklı geçmişi açığa çıkarmakla ruhsal sorunların kaynağına inilebileceğini saptadı. Bunu yapmanın bir yolu da hastaya rüyalarını anlattırmaktı. Freud'a göre bir insanın küçüklükten beri bastırılmış korkuları ya da cinsel istekleri, değişik biçimlerde de olsa, rüyalarda açığa çıkabiliyordu.

Freud'un görüşleri bilimsel çevrelerde sert eleştirilere uğradı. İki önemli izleyicisi Carl Jung ve Alfred Adler daha sonraları Freud'un yöntemlerini reddettiler ve kendi kuramlarını oluşturdular.

1938'de Naziler Avusturya'yı işgal etti. Yahudi olduğu için yaşamı tehlikeye girenFreud, İngiltere'ye sığındı. Yakalandığı damak kanserinden kurtulamayarak bir yıl sonra Londra'da öldü.

Singmund Freud, psikanaliz kuramıyla yalnızca psikoloji, tıp, eğitim değil, din, felsefe, sanat ve edebiyatı da derinden etkiledi. Bu alanlarda köklü değişikliklere ve yeniliklere yol açtı.


_____________________________



776 Mesaj
4 Eylül 2008; 23:59:00 

İlk Önce GüzeL Konu Olmuş TebrikLer.
Câbir bin Hayyân
Modern kimyanin kurucusu, meshur Islam alimi. Horasanli, Tuslu, Harranli ve Kufeli oldugu söylenen Câbir'in ailesi hakkinda çok az bilgi vardir. Islam aleminde Sufi , Avrupa 'da Al-Geber ismiyle söhret oldu. Dogum tarihi tam olarak bilinmemekte ve yaklasik 815 yilinda vefat ettigi kabul edilmektedir.

Asrinin fen alimiydi. Bütün Islam alimleri gibi fen ilmini Islami ilimlerle beraber okudu. Tip , astronomi , fizik , kimya ve zamanin diger ilimlerinde yetisti. Ilim arastirmalarinda hususi metotlar gelistirdi. O zaman meshur olan simya (büyücülerin olmasi mümkün olmayan seyleri yapiyorlar gibi göstermeleri) ilminin bir fen ilmi olmadigini ispat edip, ondan ayri olarak tecrübeye, analize ve matematige dayali kimya ilmini kurdu. Böylelikle bugünkü modern kimyanin temellerini atmis oldu.

Kristallesme , damitma , kalsinasyon , sublimasyon gibi kimyevi teknikleri kimya ilmine kazandirdi. Sülfürik ve nitrik asitler gibi birçok asitler ile sodyum karbonat ve potasyumu buldu. Zehir ve zehirli maddelerin yapilarini inceledi. Bu konuda Kitâb-üs-Sümum adli eseri yazdi. Bitkilerden elde edilen bir boya ile derilerin nasil boyanacagini ortaya koydu. Ateste yanmayan kagit imalini gerçeklestirdi. Ilk defa imbik yapti. Çesitli :-):-):-):-)llerin kullanilir hale getirilmesi, çeligin gelistirilmesi, su geçirmez kumaslarin verniklenmesi, cam imalinde mangan dört oksidin kullanilmasi, paslanmanin önlenmesi, altin yaldizli süsleme, boyalarin ve yaglarin tespiti gibi alanlarda bir çok bulus yapti.

Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapisini gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdigini söyledi. Atom hakkinda, ancak asirlar sonra anlasilabilecek su sözleri söyledi: "Maddenin en küçük parçasi olan "el-cüz'ü la yetecezza" da yogun bir enerji vardir. Yunan bilginlerinin söyledigi gibi bunun parçalanamayacagi söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalaninca da öyle büyük bir güç olusur ki bir anda Bagdat'in altini üstüne getirebilir. Bu, Allahü tealanin kudret nisanidir."

George Sarton onu "Orta çaglarin ilimler ansiklopedisi" olarak degerlendirmekte, söhret ve tesirlerinin 17. asra kadar devam etmis oldugunu belirtmektedir. Gerçekten 17. asra gelinceye kadar kimya ilimleri alaninda onun seviyesine kimse çikamamis, kimse onu gölgede birakamamistir.

Islam aleminde Ebu Bekir Razi, Ibn-i Sina, Mesleme el-Macriti, Farabi ve daha birçok bilgin onun eserlerinin gölgesinde yetismistir.

Ünlü Fransiz bilim tarihçisi M. Berthelot, Orta Çağlarda Kimya Tarihi adli eserinde söyle demektedir: "Aristo'nun mantik ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân'in kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantigin kurucu ve üstadi olarak kabul edildigi gibi, Câbir bin Hayyân da kimyanin kurucusu ve üstadidir".

Câbir bin Hayyân tip, astronomi ve mantik, felsefe, fizik, mekanik gibi ilim dallarinda da çalismalar yaparak bunlarla ilgili eserler verdi. Maalesef Câbir'in eserlerinin büyük bir kismi kayboldu.


_____________________________



776 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:05:08 

Socrates
0469-0399


Yunan filozof. Felsefenin kurucularından biri olarak kabul edilir. İnsanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan ilişkisinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştırmış olan Socrates, temelleri “Soruya Soruyla Karşılık Verme” üzerine kurulu Socrates Metodu’nu(Diyalektik) düşünce dünyasına kazandırmıştır. Diyaloglarıyla, Plato, Aristophanes ve Xenophon’ı derinden etkilemiş, ahlak felsefesi diğer adıyla “Değer Öğretisi”ni kurmuş, ardında daha iyi bir dünya bırakarak hayata gözlerini yummuştur. Hayatını insanlığın kişisel gelişimine adamış olan filozofun öğretileri, etkilerini yüzyıllardır sürdürmektedir. Socrates felsefesini ve dünya görüşünü dialoglar yoluyla yaymış, bir şey yazmamıştır. Bilgiye ulaşmanın anahtarlarını insanoğluna hediye ederek, insanlık tarihinin gerçek kahramanlarından biri olmuştur. Binlerce yıl önce yaşadığımız dünyanın yanılsama, gerçeğinse düşüncede olduğu ve gerçeğe akıl yoluyla ulaşabileceğimiz fikrini ortaya atan Socrates, yönetmenliğini Wachowski Kardeşler’in yaptığı “the-matrix” filminin de ilham kaynağıdır. Filmin gördüğü büyük ilgiden sonra, yazılan Matrix ve Felsefe isimli kitapta ünlü filozofun düşünceleriyle film ilişkilendirilmiştir. Filmde Socrates’in hayatının anlatıldığı yönünde görüşler de vardır

M.Ö. 469’ta, heykelci Sofroniskos ile ebe Fenarete'nin oğlu olarak Alopeke, Attika’da dünyaya geldi. Her zaman yazmak yerine konuşmayı ve sorgulamayı tercih eden Socrates’in yazılı hiçbir çalışması bulunmamaktaydı. Bu nedenle yaşamıyla ilgili detaylar konusunda kendi dönemindeki diğer filozoflarla olan diyalogları referans olarak alındı. Socrates’ın hayatıyla ilgili olarak en önemli referans Plato’ydu. Zira Plato, ünlü filozofu en çok anlatan, onun kişiliği ve çalışmalarıyla ilgili en çok bilgiyi veren meslektaşıydı.
Socrates’ın, çocukluğunda, sıradan bir Atinalı olarak o dönemdeki bilimsel ve toplumsal gelişmelere paralel olarak verilen geometri, aritmetik ve Astronomi derslerini aldığı belirtilir. Yunanlı şairleri okuduğu ve ana dilini en iyi şekilde öğrenmeye çalıştığı söylenmektedir.

Eğitim sürecinden sonra canlı varlıkların ortaya çıkış nedenleri, varlıklarını sürdürme, üreme ve ölümleriyle ilgili olarak doğa bilimleri üzerine yoğunlaşan düşünür, insan hayatını sorgularken düşüncelerini bu temeller üzerinden değerlendirmeye başlamıştı.

Socrates, her türlü disiplini reddeden, kutsal ses olarak tanımladığı aklından geçen fikirler doğrultusunda hareket eden, dindar ancak dini ve değerleri yararlılık ölçüsünde değerlendiren bir yapıdaydı. Dünyevi zevklere aldırış etmez ancak, güzellikten etkilenirdi. Bilginin temelinin insan mantığı olduğuna inandığı ve insan mantığına bu denli güvendiği için kesin bir “Akılcı”ydı.

Atina’da, 5. yüzyılın entelektüel gelişimini derinden etkileyen ve değiştiren Socrates’in yaşamını nasıl kazandığına dair net bir bilgi bulunmamaktaydı. Timon of Phlius’a göre babasından öğrendiği taş oymacılığı işini yaparak geçimini sürdürdüğü belirtilse de Plato’nun da dâhil olduğu daha eski kaynaklarda, Socrates’in filozofluk dışında başka bir işle meşgul olmadığı bilgisi yer aldı. Xenophon’un Symposium’unda Socrates, hayatını felsefik tartışmalara adamış bir profil çiziyordu. Taş oymacılığı yaptığını söyleyen kaynaklar, Socrates’ın orta yaşlarında bu işi bıraktığını ve tamamen felsefeye adandığını belirtmekteydiler. Bu dönemde, bir zaman sonra filozof olarak oldukça ünlenmesine rağmen ne inzivaya çekilmiş ne de öğretilerini yaymak için bir okul açmıştı.

Bir öğretmen olarak anılmak istemeyen Socrates, Atina sokaklarında, hiyerarşik yapıda hangi konumda olduğuna bakmaksızın, karşılaştığı herkesle konuşmaktaydı. Sabahın erken saatlerinde başlayan yürüyüş turlarını, kentin en işlek yerlerinde yaptığı ve gün boyunca Atina halkıyla iç içe olduğu söylenmekteydi. Hayat ve anlamı hakkında derin sohbetler şeklinde gerçekleşen bu konuşmalarda, hiçbir görüşe bağlı kalınmaksızın esnek, önyargısız ve aydınlanmacı bir eksende karşılıklı sorgulamalar yapılırdı. Konuşma sırasında genellikle karşısındaki kişinin kendi düşünce biçimindeki zayıflıkları ve çelişkileri görmesini sağlardı. Bu şekilde, konuştuğu kişi köşeye sıkışabiliyor, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalıyordu. Socrates hiç bir şey bilmiyormuş gibi yaparak, insanları mantığını kullanmaya zorluyor, “Cahili " oynuyordu ya da olduğundan daha aptalmış gibi davranıyordu. Buna "Socratesçi İroni" denilmektedir.

Yüzeysel bilgiyi aşma ve gerçek bilgiye ulaşma isteğiyle, bireylerin davranışlarında ve yaşamlarında temel aldıkları inançları sorgulamaya yönelen Socrates, her türlü edinilmiş bilgiyi yadsıyan bir düşünce yöntemi geliştirmişti. Diyalog sanatı ya da diyalektikle, insanların aslında bildiklerini düşündüklerine farklı gözlerle yeniden bakmalarını sağlıyor, her türlü koşullanmayı bir kenara bırakarak saf düşünceye ve bilgiye ulaşmanın önemine dikkat çekiyordu. Batı felsefesine yaptığı en büyük katkılardan biri olarak kabul edilen ve “Socrates Metodu” da denen, dialektikle bilginin sorgulandığı bu öğretinin temeli “Soruya Soruyla Karşılık Verme” üzerine kuruluydu. Düşünür, metoduyla, kişilerin ya da grupların bir düşünce ya da kavramla ilgili bilgilerini, bu bilgilerin oluşmasının altındaki nedenlerle ortaya çıkarmaya çalışıyor, bilginin sınırlarını anlamaya uğraşıyordu.

"Hiç bir şey bilmediğinden başka şey bilmediğini" söyleyip kişilere peş peşe sorular soruyor, birlikte kavramların anlamlandırılmasını sağlayan tanımlar bulmayı amaç ediniyordu. Kişinin kendi düşüncelerinin doğruluğunu ve geçerliliğini sınamak için kendisine de sorular sorması gerektiğiyle ilgili olarak Socrates, şunları söyledi: “Bana inanmayacaksınız ama, insanlığın en yüksek formu kendisine ve başkalarına sorular sormaktır. “

Socrates’in, iyilik ve adalet gibi ahlaki konuları sorgulamada anahtar olarak kullandığı “Socrates Metodu”, ilk olarak Plato’nun Socratic Dialogues’unda yer aldı. Bu yüzden, Socrates, “Politik Felsefe” ve “Ahlak Felsefesi”nin babası ve batı felsefesinin temellerinin kurucusu olarak kabul edildi.

Socrates’in diyaloglarda kullandığı yöntem, tüme varım (epagoge, inductio) yöntemiydi. Aristoteles, Socrates’i bu yöntemi bulan kişi olarak göstermektedir. Ancak, Socrates, gelişigüzel bir araya getirilmiş tek tek haller arasında bir karşılaştırma yaptığı için, tümevarım yöntemine giden yolu açmış, bu yöntem sonraları son halini almıştı.

Socrates’in düşüncelerinin bir kısmı Plato’nunkilerden farklı olmasına rağmen, tarihçiler var olan kaynaklara dayanarak, düşünürün savunduklarıyla ilgili olarak ayrım yapmada sıkıntı çektiler. Zira Socrates’ı anlamak için başvurulan, uzak ara en iyi kaynak Plato’la yaptığı diyaloglardı ve Plato, filozof olarak Socrates’tan oldukça etkilenmiş ve onun stilini benimsemiş görünüyordu. Dolayısıyla ayrım yapmak güçleşiyordu. Bu görüşün karşısındaki tarihçiler her ne kadar Plato’nun kendine özgü bir stili ve düşünceleri olduğunu benimsedilerse de Plato’yu Socrates’ten ayırmakta onlar da güçlük çekiyorlardı. Sonuç olarak Platon ve Xenophon’ın felsefi görüşlerini Socrates’inkilerden ayırmak kolay değildi ve Socrates’e atfedilen her şey yansımasını bu düşünürlerin görüşlerinde buluyordu.

Socrates’in ahlaki, entelektüel ve politik görüşleri hakkındaki genel görüşler, filozofun, dönemin Atina’sında benzersiz bir noktada olduğunu göstermektedir. Zira topluma ya da dine uygun olmayan davranışların yargılandığı mahkemelerde, soruya soruyla karşılık verme yöntemini kullanarak, jürinin ahlaki değerlerini sorguluyor, yanlış düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlıyor ve en adil kararın verilmesi için uğraş veriyordu. Onlara ilgilendikleri noktaların esas olarak bencilce kendi ruhlarının rahatı olduğunu, önceliklerinin doğruya ulaşmaktan çok aileleri, kariyerleri ve politik sorumlulukları ekseninde kendilerine yöneldiğini anlatmaya çalışıyordu. Socrates, ruhun ölümsüzlüğüne inanıyor, görüşlerinin provokasyon etkisi göstererek en kötü ihtimalle gülünç bulunacağı ya da baş ağrıtacağı düşüncesini yürekten benimsiyor ve Tanrıların bu iş için onu görevlendirdiklerini hissediyordu.

Socrates, Sofistler ile aynı dönemde yaşamış olmasına rağmen onlardan ayrıldığı önemli birçok nokta vardı. Onu suçlayanlar, anlayışsızlıklarından, cahilliklerinden ve düşüncelerini ayırt etmeyi bilmediklerinden, Socrates’i Sofist sayıyorlardı. Ancak Socrates’i Sofistlerden ayıran özellikleri oldukça fazlaydı. Öncelikle Sofistler, kendilerini, eğitimli ve bilge kişiler olarak adlandırıyorlardı. Ancak Socrates kendisi için bu tanımlamaların kullanılmasından hoşlanmıyordu. Kendisiyle örtüşen tek tanımın kelime anlamı "Bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişi” olan filozofluk olduğunu düşünüyordu. Sofist yani “Bilgici” değil, filozof yani “Bilgi sever” olduğunu sık sık belirtiyordu. Bilgiyi elde bulundurduğuna değil, onu sevip aradığına inanıyordu. Tek bir şey bildiğini söylüyordu, bu da hiç bir şey bilmediğiydi.

O da, Sofistler gibi, insan hayatının pratik sorunlarıyla ilgilendi ancak, sadece yararı ve faydacılığı göz önünde bulundurdukları için utilitarist olan Sofistlerden çok başka bir yolda yürümeyi tercih etti. Zira, Socrates her türlü soruna gerçek ve derin bir ahlaki ciddiyetle yöneliyordu ve tüm argümanları bu anlayışla besleniyordu. Socrates ayrıca Sofistlerin yaptığı gibi öğrettikleri için para almıyor, bir okula bağlı kalma düşüncesini sevmiyor, onlar gibi bir akım yaratmaya çalışmıyordu. Sofislerin bilgi anlayışı, relativizm odaklıydı. Socrates’in ise göz önünde bulundurduğu; sağlam, herkes için geçerli olabilecek bir bilgiye varmaktı.

O, doxanın(sanı) karşısına epistemeyi (bilgi) koyuyordu. Socrates’e göre, episteme hazır, hemen öğrenilebilecek ve öğretimle hemen benimsettirilebilecek bir şey değildi, tersine; birlikte çalışarak, uğraşılarak varılacak bir amaçtı. Onun için Socrates, Sofistlerin yaptığı gibi, öğretim aracılığıyla bilgileri edindirmeye kalkışmadı, çevresindekilerle doğruyu birlikte arama yoluna gitti. Onun kendine özgü öğretme ve araştırma metodu olan dialog da (konuşma) bunun üzerinde temelleniyordu. Konuşmada düşünceler ortaya konulduğu ve bunlar karşılıklı olarak eleştirildiği için böylece herkesin kabul edeceği bir noktaya varılabiliyordu. Sofistler düşünceleri meydan getiren psikolojik mekanizmayı inceliyorlardı. Socrates ise, doğruyu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanıyor ve çevresindekilerle işbirliği yaparak doğruyu araştırıyordu.

Ancak filozofun Sofistlerle tek ortak paydası, onlar gibi gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke edinmesi, hayata yol gösteren değer ve ölçülere körü körüne inanmayıp bunları akılla bulmak isteyişiydi.

Bilgeliğinin sınırlarını, kendi bilgisizliğini kabul ettiği felsefesi, bilgiyi sürekli olarak sorgulayan yapısıyla çizdiği kabul edilen Socrates, yanlış davranışların nedeninin az bilgi olduğu sonucuna varmıştı. Eğer biri herhangi bir konuda yanlış yapıyorsa, bu daha fazlasını bilmediği içindi. Herkesin yaratılırken iyi yaratıldığını, kimsenin bile bile kötü olmadığını, her kötülüğün bilgi sanılan bir bilgisizlikten ileri geldiğini savunuyordu. Socrates, "Doğruyu bilen doğru davranır" diyor, doğru bilginin doğru eylemi gerçekleştireceğini düşünüyordu. Bilgi edinmek için sanat aşkı duymak gibi bilgelik aşkı duymak gerektiğini iddia ediyor, hiçbir zaman kendisini bilge gibi görmüyor, ancak eğer seçilen yol bilgelikse, bu yolda devam edebilmek için rotayı bilgiye duyulan aşka çeviriyordu. Kaynaklara göre, Socrates’in bir insanın gerçekten bilge olup olamayacağı ile ilgili fikirleri konusundaki düşünceleri de tartışmaya açıktı. Çünkü bir taraftan cahil insanlık ve ideal bilgi arasında oldukça net bir hat çiziyor, diğer yandan da Plato'nun Symposium’u (Diotima'nın Konuşmaları) ve Republic’inde (Mağaranın Alegorisi) bilgeliğe yükselme metodunu tanımlıyordu.

Socrates'in uğraşındaki temel unsur, onun kimseye bir şey öğretme peşinde olmayışıydı. O, tersine, konuştuğu insanlardan bir şeyler öğrenmek istediğini dile getirmiş, “Kırlardaki ağaçlar bana bir şey öğretemez” demişti. Konuşmanın başında genellikle soru soran Socrates, hiç bir şey bilmediğine inanıyor ve öyle davranıyordu.

Dilin doğasıyla da yakından ilgilenmiş olan düşünür, anlam, mantık ve tanım konusu üzerine yoğunlaşmıştı. Yaşadığı dönemde yoğun bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğünü, bunun ahlaki alanları da kapsadığını düşünen Socrates, bilgelik, adalet, cesaret ve ahlakla ilgili diğer kavramların anlamları bilinmedikçe, hiçbir eylemin, bilgece, adil ya da cesurca olarak tanımlanamayacağını iddia etmişti. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyor olabilirlerdi ve Socrates'e göre, eğer böyle bir durum söz konusuysa, insanların gerçekten anlaştıklarından söz edilemezdi. Bu insanların sadece anlaştıklarını zannederek konuştukları anlamına geliyordu ve sonuç kargaşadan başka bir şey değildi.

Filozof, felsefe dünyasındaki asıl rolünün, düşüncelerin doğmasına neden olduğu için bir ebe gibi anlaşıldığını iddia ediyordu. Kendisinin teori üretmediğini, ancak başka insanların, teoriler ortaya atmasına ve bu şekilde tezlerin doğmasına, bunların tanımlanmasına, hangisinin değerli hangisinin işe yaramaz olduğunun karar verilmesine giden süreçte başrolü oynadığını düşünüyor, tüm bu teorilerin ortaya nasıl çıkartılacağını bildiği için de kendisinin ebe gibi tanımlandığını söylüyordu. Ustaca sorularla gerçeği karşısındakine buldurtan Socrates’e göre bilgi karanlık ve derin bir yerlerde yatıyor ve bulup çıkarmak gerekiyordu. Konuşma süreci şu şekilde ilerliyordu: Konuşmaya başlarken Socrates, hep kendisinin bir şey bilmediğini söylüyordu ve karşısındaki de doğal olarak bildiklerine çok güvendiğini sanıyordu. İşte “Socratesçi İroni” de bu karşıtlık içinde beliriyordu. Bundan sonra Socrates, konuştuğu kimsede doğruyu meydana çıkarmaya girişiyor; onun deyişiyle: “Ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri “doğurtmaya” uğraşıyordu. Socrates, kullandığı yönteme, annesinin de yaptığı ebelik mesleğine anıştırma olarak doğum yardımcılığı yani ebelik adını veriyordu. Bu tekniğin temelinde, disiplinli, sıkı bir düşünme ile doğrunun bulunabileceğine duyulan büyük inanç gizliydi. Ruhta saklı olan ve herkes için ortak olan doğrular; sorup soruşturarak, üzerlerinde durup düşünerek yukarıya çıkarılabiliyor, bilinir bir hale getirilebiliyorlardı.

Socrates’in önemle üzerinde durup parmak bastığı nokta, en büyük zenginliğin fazilet ve erdem olduğu düşüncesiydi ve ona göre ideal hayat, iyinin arandığı bir hayattı. Bu yüzden, bütün çalışmaları ahlaka yönelmişti. Çıkış noktası, “Erdem ile bilginin özdeş, aynı oldukları” görüşüydü. Bu görüş aynı zamanda düşünürün yaşadığı dönemde ülkesinin içinde bulunduğu durumdan da besleniyordu. Yunan toplumu o ara çok sarsıntılı bir değişim süreci yaşıyordu. Bu yüzden, öteden beri bilinen, alışılmış ve katı yaşam kurallarına ayak uydurmak çok güçleşmişti. Bu değer anarşisi içinde bir sürü yaşama kuralı öğütleniyor, diğer taraftan da demokratik gelişme bir savaşa ve yarışmaya yol açıyordu. Bu kaosun ve karmaşanın yaşandığı dönemde, değerler zincirinin gelişmesi ve demokratikleşmesi gerekiyordu. Henüz tanımlar, kavramlar tam olarak yerine oturmamıştı. Gelenekçilik, yobazlık ve demokrasi arasında sıkışmış bir toplum vardı ve değişime uygun olarak düşünce yapısının da oturtulmasına ihtiyaç vardı. Kötülük ve iyilik üzerine söylenenler, bu iki kavram arasında çizilen keskin sınır, adaleti ve değer yargılarını da çok etkiliyordu. Bu noktada Socrates, kötülük ve iyilik algılamasında kendi dönemini ve sonrasında da tüm dünyayı büyük ölçüde etkileyecek olan sözünü söyledi: “Hiç kimse bile bile kötülük işleyemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir”. Yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana –erdem olan bilginin içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilip öğretilebilirler.

Ahlak ve erdemlerin öğrenilip öğretilebileceği düşüncesini kendi toplumunun gelişim sürecinde kullanmak isteyen Socrates, içinde bir “Daimonion”’u barındığını söylemişti. Kafasındaki kutsal ses olarak tanımladığı “Daimonion” için hayatının önemli anlarında kendisine yol gösteren bir güç ifadesini kullandı. Alıkoyucu bir rolü de olan ama en çok da uyarıcı bir sesleniş olarak nitelendirdiği “Daimonion”ı, içindeki Tanrısal bir ses sayıyor ve ona göre hareket ediyordu. Bu sesin ne olabileceği üzerine, sonraları çok çeşitli yorumlar yapılmıştı. Ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın -vicdan, ahlaki bir sezi, peygamberlerde görülen içgüdü gibi bir unsur, vs- Daimonion için, tek yanlı rasyonalizmi tamamlayan ve Socrates’in ahlak görüşünü bütünleyen bir güç değerlendirmesi yapılmıştır. İrrasyonel, dini ve mistik bir öğe olan Daimonion, insan hayatının ahlaki bakımdan düzenlenmesinde direkt bir rolü olmasa da Socrates’a yön veren bir güç olduğundan tüm dünya için önemli olmuş ve Socrates’ın mistik açıdan değerlendirilmesinde anahtar görevi görmüştür.

Ahlak ve erdeme adanan Socrates’ın, dinsiz ya da küfre sapmış bir kimse olduğu asla düşünülemez. Muhtemelen o da Xenophanes’ten beri gelişen bir din anlayışının içinde yer almıştı. Ancak boş inançların, hurafelerin ve Tanrı için yapılan yakışıksız tasavvurların ortadan kalkmasını istemişti. Çevresini düşünceleriyle büyüleyen ve etkileyen düşünürün insanlarda yarattığı bu etki, aslında düşüncelerinden çok, bu düşünceleri doğrudan doğruya yaşaması, neyi düşünüyorsa onu yaşaması yoluyla olmuştu.

Socrates’e Sophistic Doktrini’ni çocuklarına öğretip öğretemeyeceği konusunda da sorular sorulmuştu. Düşünür bunun üzerine, general Pericles’in de aralarında olduğu başarılı kişilerin çocuklarını yetiştirirken mesleki incelikleri değil de ahlaki değerleri temel aldığını gözlemlediğini ve bu yüzden çocuklarına bırakacağı en iyi mirasın “Ahlaki açıdan mükemmellik” olduğunu düşündüğünü belirtmişti. Düşünürün bu sözleri oğullarının geleceğiyle ilgili kaygısı olmadığı şeklinde yorumlanmıştı.

Ünlü filozof düşüncelerinin hepsinin kendisine ait olmadığını ve retorik konusunda bilge Prodicus’la fizikçi Anaxagoras’tan çok şey öğrendiğini sık sık yinelemiştir. Ayrıca annesi dışında 2 kadından çok etkilendiğini belirten Socrates, aşk ve eros konularında bildiği her şeyi büyücülük de yapan rahibe Mantinea’dan, cenaze törenlerindeki konuşma sanatını da Pericles’in metresinden öğrendiğini söylemişti.

Atina İmparatorluğu’nun yükseliş döneminden Spartalılar tarafından yenilgiye uğratıldıkları Peloponnesian Savaşı’na kadar olan süreçte hayatını sürdüren Socrates, böylelikle ülkesinin en zengin ve refah dönemiyle birlikte savaşın etkileriyle ortaya çıkan gerileme koşullarına da tanıklık etti. Plato’nun birkaç dialoğunda, Socrates’in, askerlik hizmetinde bulunduğuna dair bilgiler yer almaktaydı. Bu dialoglarda, Socrates, tecrübeli bir asker olarak Potidaea, Amphipolis ve Delium’da görev alarak Atina ordusuna hizmet verdiğini belirtiyordu. Symposium’da, general Alcibiades, Socrates’in bir savaşta hayatını kurtarmak için ne yaptığını kendisine anlattığını, Potidaea ve Delium’da da kahramanca savaştığını dile getirdi.

Socrates, yaşamanın en iyi yolunun, maddi zenginlikler yerine kişisel gelişim üzerine odaklanmak olduğunu söylüyordu. İnsanların ruhlarına özen göstermeleri gerektiğini anlatmaya çalışıyor, bu düşüncesini ifade etmek, onu eylemleriyle somutlaştırmak için de, yaz kış çıplak ayakla ve ince bir giysiyle dolaşıyordu. Dikkatleri, arkadaşlık değerleri üzerine çekmek için Atinalıları sık sık verdiği davetlerle bir araya getiriyordu. Düşünür, bir halk olarak birlikte büyümenin en iyi yolunun bu olduğunu hissediyordu. Zira ona ölüm cezası verildiğinde bile, ordudaki büyük kahramanlıklarıyla ve verdiği önemli hizmetlerle ilgili serzenişte bulunmaksızın, çoğu kişinin tahmininin aksine, ne Atina’dan kaçmaya kalkmış ne de kendi toplumuna karşı düşmanca bir tavır içine girmişti.

Socrates, kendi toplumu ve tüm insanlık tarihi için çığır açan çalışmalarda bulunmuş, düşünce dünyasını kökünden değiştiren metotlar kurmuş ve hem kahramanca savaşması hem de oldukça ahlaklı bir insan olması nedeniyle Atina’nın büyük çoğunluğunun takdirini kazanmış olmasına rağmen, hakkında çıkan gençlerin ahlakını bozduğu ve yeni tanrılar yarattığı gibi asılsız söylentiler nedeniyle ölüm cezasına çaptırıldı.

Socrates savunmasını yaptıktan sonra Atina’daki adalet mercii olan “Beşyüzler Meclisi”nde, 220’ye karşı 281 oyla, ölüme mahkûm edildi. Atina yasalarına göre 24 saat içinde baldıran zehri içirilerek infaz edilmesine karar verilen Socrates’in cezası, Delos'a gönderilen kutsal geminin çıktığı seferden 1 ay geç dönmesi nedeniyle bir ay süresince ertelenmişti. Bu süre içerisinde dost ve yakınlarının kendisini kaçırmak istemelerine karşın onlara şu cevabı verdi: "Devletin izni olmadan hapishaneden çıkılmaz, meşru bir mahkeme kararına yanlış da olsa uymak gerekir."

Hayatının son saniyesine kadar oldukça onurlu ve ahlaklı davranan büyük düşünür, MÖ. 399 yılında baldıran zehrini içtikten sonra ve arkasında kuşkusuz çok daha iyi bir dünya bırakarak hayata veda etti.

Platon, etkisinde çok kaldığı büyük düşünürün ölümünden yıllarca sonra Socrates’in mahkemede yaptığı savunmasını “Socrates’ in Savunması” isimli kitapta kaleme aldı. Socrates bu kitapta anlatılanlara göre savunmasının bir yerinde şunları söylüyordu;


İçinizden biri “Başkalarından tamamen farklı bir şey yapmamış olmasan bu söylentilerin çıkması zor olurdu, senin hakkında tahminlere dayalı düşünceler geliştirmemizi istemiyorsan, bize bunların sebebini anlat” diyebilir. Bu kötü şöhrete belli tarz bilgelikten başka bir nedenle sahip olmuş değilim. Ne tür bilgelik nedeniyle? Sanırım insanı ölçü alan bilgelik. Size çok güvenilir bir tanık göstereceğim. Anlayacağınız, bilgeliğimin bir bilgelik olup olmadığı, öyleyse nasıl bir bilgelik olduğu konusunda Delfi’deki Tanrıyı tanık göstermek istiyorum. Khairephon’u tanırsınız, huyunu bilirsiniz; bir zamanlar Delfi’ye gittiğinde, oradaki kahinlerin yerine uğrayıp, benden daha bilge biri var mı diye sormaya çekinmemiş, Pythiaona olmadığını söylemiş.
Bunun cevabını öğrenince “Tanrı, bu sözle ne demek istiyordu?,Önüme nasıl bir bulmaca koyuyor?” diye düşündüm. En sonunda sorunun cevabını şu yolla aramaya karar verdim. Benden daha bilge bir adam bulabilirsem elime bu kehaneti çürütecek bir kanıt geçeceği aklıma geldi. Bunun üzerine adı bilgeye çıkmışlardan birine (Bir devlet adamına) gittim. Çok kimsenin ama özellikle kendisinin yargısına göre bilge gözüküyordu. Ama gerçekten bilge olmadığını düşünmekten kendimi alamadım Bunun üzerine, kendisine, bilge olduğuna inandığını ama öyle olmadığını göstermeye çalıştım. Sonuç olarak, onun da, orada bulunup beni dinleyen birçok insanın da düşmanlığını kazandım.

Ancak yanından ayrılırken kendime dedim ki: “Doğrusu belki ikimizin de iyi, güzel, öyle doğru dürüst bir şey bildiği yok; gene de ben ondan daha bilginim, çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor, ben ise bilmiyorum ama, bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben ondan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum.”

“Ey dostlarım! Oğullarım büyüdükleri zaman, eğer maddi zenginlik konusunda ya da herhangi bir şey konusunda fazilet için, olduğundan daha fazla endişe ederlerse veya gerçekte birer hiç iken bir şeymiş gibi davranırlarsa, sizden onları cezalandırmanızı isteyeceğim. Benim sizlere sıkıntı verdiğim gibi onlara sıkıntı vermenizi isteyeceğim. Uğruna endişe duymaları gereken şeyler için endişe duymazlarsa ve hakikatte bir hiç iken bir şey olduklarını düşünürlerse benim sizleri azarladığım gibi siz de onları azarlayın. Eğer bunu yaparsınız, hem bana hem de oğullarıma hakça davranmış olursunuz”



Romalı filozof Cicero Socrates için şunları söylemiştir:


"O felsefeyi gökyüzünden Dünya'ya indirip şehirlerde barındırdı. Felsefeyi evlere sokup insanları hayat ve töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorladı."


SOCRATES’DEN

“Kötü insanlar yemek ve içmek için yaşar. İyi insanlar yaşamak için yer ve içerler.”

“Yalnız bir iyi vardır: Bilgi, bir de kötü: Cehalet.”

“Sorgulanmamış bir hayat, hayat değildir.”

“Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan farklıyım.”

“İnsanlar her zaman her yerde acıkmışlardır. Ama her zaman her yerde erdemli olmamışlardır.”

“Kendini bil.”

“Ben bir şey biliyorum, o da bir şey bilmediğimdir.”

“Fazilet ruhun güzelliğidir.”

“Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir.”

“Görüp yapan, bilip yapan kadar muvaffak olamadığı gibi, bilip yapan da hissedip yapan kadar muvaffak olamaz.”

“Hayatta gütmemiz lazım gelen biricik gaye ruhumuzu yükseltmektir; düşüncemizin, ahlaki kudretlerimizin ilerlemesini sağlamak, düşüncemizi her an biraz daha aydınlatmak; kendimizi günden güne daha hür ve mükemmel duymaktır.”

“Kimse bile bile kötü değildir, her kötülük bilgi sanılan bir bilgisizlikten gelir.”

“Yeşillikler toprağın çirkinliğini kapattığı gibi, tatlı sözde insanın birçok kusurlarını örter



_____________________________



739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:05:24 

Aslında Albert Einstein'ıda yazmak istiyorum ama herkes az çok kim olduğunu ve neler yaptığını bildiği için yazmıyorum.
Sıradaki evrenbilimci olan Stephen William Hawking'le devam ediyoruz.


Stephen William Hawking (8 Ocak 1942-....)
0


İngiliz evrenbilimci Hawking sekiz yaşındayken, kuzey Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans'a gitti. Onbir yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford Üniversitesi kolejine devam etti.

Hawking'in babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği seviyordu. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik okumaya başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi.

Hawking daha sonra Kozmoloji (Evrenbilim) üzerine çalışmak üzere Cambridge'e gitti. O zamanlar Oxford'da evren bilimi üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de danışman olarak Fred Hoyle'u istemesine karşın Dennis Sciama atanmıştı. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College'de profesör asistanı oldu. 1973'de Astronomi Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Hawking Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlemento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669'da Isaac Newton'a verilmişti.

Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein'ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının Big Bang'le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı'nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucuda karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.

Stephen Hawking 1960'ların başında tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz hastalığına yakalandı. 21 yaşındayken Charcot (ALS) hastalığı tanısı kondu. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking'i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. Ünlü bilim adamı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için, koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyor. Kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla, bugün yaşayan bilim adamları arasında dünyada en çok tanınan isimdir. Kitapları, 40 dile çevrildi; evrenle ilgili çılgın teorik bilgilerini popüler hale getirmek için gereken maddi bağımsızlığı sağlayacak ve Cambridge Üniversitesi'ndeki uygulamalı matematik ve teorik fizik laboratuvarını geliştirecek kadar da sattı. Hawking, hastalığıyla gizemli bir kişilik oluşturmaktadır. Son kitabı “Ceviz Kabuğundaki Evren”de, dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek uzayda insan kolonileri kurulmasını gündeme getirmiş, bu önerisiyle de ilahiyat profesörü Y. Nuri Öztürk tarafından Dabbetü’l–Arz yani kıyameti haber veren yaratık olarak nitelendirilmişti. Bir fenomen haline gelen ve milyonlarca satan “Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere” kitabı, Hawking'e asıl şöhreti getirmişti. İlk kitabının yayımlanmasından bu yana gerçekleşen önemli buluşların ardındaki sırrı açığa çıkaran “Ceviz Kabuğundaki Evren”, “Zamanın Kısa Tarihi”nin bir devamı sayılabilir. Yeni kitabıyla yazar, bizleri çoğu kez gerçeklerin kurmacadan daha şaşırtıcı olduğu teorik fiziğin en üst noktalarına çıkarıyor ve evrenin temel ilkelerine dair anlaşılır yorumlarda bulunuyor. Görelilik kuramından zaman yolculuğuna, süper kütle çekiminden süpersimetriye, kuantum teorisinden M-Kuramı’na ve bütünsel beyin algılanımına kadar evrenin bilinen en kışkırtıcı sırlarına kapı aralayan kitap, Einstein’in “Genel Görelelik Kuramı” ile Richard Feynman'ın çoklu geçmiş düşüncesini birleştirerek evrende olup bitenleri tanımlayabilecek eksiksiz ve tek bir teori geliştirmeye çalışıyor. Okur, kitabı bir bilimsel eser olarak algılayabileceği gibi, rahatlıkla bir bilim–kurgu romanı gibi de değerlendirebilir. Hawking'in “karmaşık önermeleri günlük yaşamdan çekip aldığı analojilerle resmetme becerisi” buna imkan tanımaktadır.

Stephen Hawking, Einstein’dan bu yana dünyaya gelen en parlak teorik fizikçi olarak kabul edilmektedir. 12 onur derecesi almıştır. 1982'de CBE ile ödüllendirilmiş, bundan başka birçok madalya ve ödül almıştır. Royal Society'nin ve National Academy of Sciences (Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi (N.A.S.) ) üyesidir.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


776 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:10:09 

YAKUP İBN İSHAK EL-KİNDİ

(İS. 800 - 873)

Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi İS. 800 civarında Kufe'de doğdu. Babası Harun el-Reşit'in bir memuru idi. El-Kindi; el-Memun, el-Mutasım ve el-Mütevekkil'in bir çağdaşı idi ve büyük ölçüde Bağdat'ta yetişti. Mütevekkil tarafından resmi olarak bir hattat olarak görevlendirildi. Onun felsefi görüşlerinden dolayı, Mütevekkil ona sinirlendi ve bütün kitaplarına el koydu. Ancak, bunlar sonradan iade edildi. El-Mutamid'in hükümdarlığı esnasında 873'te öldü.

El-Kindi, bir filozof, matematikçi, fizikçi, astronom, hekim, coğrafyacı ve hatta müzikte bir uzman idi. Onun bu alanların tamamına özgün katkılar yapmış olması şaşırtıcıdır. Eserlerinden dolayı, Arapların Filozofu olarak bilinir.

Matematikte, sayı sistemi üzerine dört kitap yazmıştır ve modern aritmetiğin büyük bir bölümünün kuruluşunu hazırlamıştır. Arap sayılar sisteminin büyük ölçüde el-Harizmi tarafından geliştirilmiş olduğundan şüphe yoktur, ancak El-Kindi de bu konu üzerine zengin katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda, astronomi ile ilgili çalışmalarında yardım etmesi için küresel geometriye de katkıda bulunmuştur.

Kimyada, baz metallerin değerli metallere dönüştürülebileceği fikrine karşı gelmiştir. Hüküm süren simya ile ilgili görüşlerin aksine, kimyasal reaksiyonların elementlerin transformasyonunu meydana getiremeyeceğinde ısrarlı olmuştu. Fizikte, geometrik optiğe zenign katkılarda bulunmuş ve bunun üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitap daha sonra Roger Bacon gibi ünlü bilim adamlarına rehberlik ve ilham sağlamıştır.

Tıpta, başlıca katkısı, sistematik olarak o zaman bilinen tüm ilaçlara uygulanabilecek dozları belirleyen ilk kişi olması gerçeğini kapsamaktaydı. Bu, hekimler arasında reçete yazmada zorluklara neden olan dozaj üzerine hüküm süren çelişkili görüşleri çözmüştür.

Onun zamanında müziğin bilimsel yönlerine ilişkin çok az şey bilinmektedir. Armoni üretmek için bir araya getirilen çeşitli notaların her birinin belirli bir perdeye sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu yüzden, perdesi çok düşük veya çok yüksek olan notalar hoş değildir. Armoninin derecesi notaların frekansına bağlıdır, vb. Aynı zamanda bir ses çıkarıldığında, bunun havada kulak zarına çarpan dalgalar oluşturduğu gerçeğini ileri sürmüştür. Eseri perdenin belirlenmesi üzerine bir terkim usulünü içermekteydi.

O, üretken bir yazardı: onun tarafından yazılan kitapların toplam sayısı 241 idi. Göze çarpanları, aşağıdaki gibi bölünmüştü: Astronomi 16, Aritmetik 11, Geometri 32, Tıp 22, Fizik 12, Felsefe 22, Mantık 9, Psikoloji 5, ve Müzik 7.

Buna ilaveten, onun tarafından yazılmış çeşitli biyografiler, gelgitler, astronomi ile ilgili cihazlar, kayalar, değerli taşlar vb. ile ilgilidir. Aynı zamanda, Yunanca eserleri Arapça'ya çeviren ilk tercümanlardan biriydi, fakat bu gerçek onun sayısız özgün eserleri tarafından büyük ölçüde gölgelenmişti. Kitaplarının çoğunun artık mevcut olmaması büyük bir talihsizliktir, fakat mevcut olanlar onun oldukça yüksek alimlik standardını ve katkılarını ortaya koymaktadır. Latince'de Alkindus olarak bilinir ve çok sayıdaki kitabı Cremonalı Gherard tarafından Latince'ye çevrilmiştir. Orta çağ boyunca Latince'ye çevrilen kitapları Risale der Tanzim, İhtiyarat'ül-Ayyam, İlahiyat-e-Aristu, el-Mosika, Met-o-Cezr, ve Edviyeh Murakkaba idi. El-Kindi'nin bilim ve felsefenin gelişimine etkisi, dönemdeki bilimlerin uyanışında önemlidir. Orta Çağda, Cardano onu en büyük on iki dahiden biri olarak düşünmekteydi. Eserleri, gerçekten, yüzyıllar boyunca, başta fizik, matematik, tıp ve müzik olmak üzere çeşitli konuların ilerideki gelişimine öndelik etmiştir.



EL-KİNDİ

El-Kindi 9. yy’da Bağdat’ta yaşamış bir düşünürdür. Çeviri çalışmalarının yanısıra matematik., astronomi, fizik ve kimya kapsamındaki konularla da ilgilenmiştir.

Kindi, kimya ile ilgili çalışmalarında, Cabir İbn Hayyan’ın aksine minerallerin aynı temel maddelerin birleşmesinden meydana geldiğini ve birbirine dönüşebileceğini savunun görüşe karşı çıkar. Mineraller, doğada oluşur ve her biri kendine özgü özelliklere sahiptir;birini diğerine dönüştürülmesi söz konusu olamaz. dolaysıyla altın ya da gümüşün daha az değerli olan bakır ya da kurşundan elde edilmesi mümkün değildir.”

(Bilim Tarihi, Doruk, s: 73)

El-Kindi, eski çevirileri gözden geçirdi, düzeltti ve o zamana dek yapılmamış Aristo çevirilerini yaptı. Zamanının doğa filozoflarıyla tartışmalara girmiş, ilk rasyonalist filozoftur. Çeviri ve şerh olarak 150'ye yakın eseri vardır. Bununla birlikte orjinal kitabı pek azdır. Eserlerinin önemli bir kısmını zamanındaki akımlara karşı “hücumlar ve reddiyeler”dir. En orjinal eseri Kitab-ül-akl ve’l-makul’ dür.

El-Kindi’ye göre felsefenin yöntemi kanıtlama ve amacı da Allah’a yaklaşmaktır. Temrinle kanıtlama ilmi artar;ruh maddeden ayrı manevi şekilleri kavramak için kuvvetlenir. Onları temsil eder ve kendisi bir bütün halinde manevi suret olur. Ölümle bedenden ayrılınca fiilen manevi suret olur. Bilginin amacı bilenle bilinenin aynılığıdır. Bu fikir ona, Yeni Eflatunculuk’tan gelir.

Kanıtlama yöntemine gelince, El-Kindi, Aristo’nun İkinci Analitikler ’ ini Öklides geometrisine dayanarak tefsir ediyor. Mantıksal kanıtlamayı kullanmazdan önce örneklerini daha çok duyulara ait olan geometriden almalıdır. Aristo ilkelerinin değerini onda görüyoruz. Bir şeyin varolduğu ve ne olduğu bilinmeden onun kanıtlanmasına girişilmemelidir. Bu da aklın kendisi tarafından bilinen ilk verilere dayanmaktadır. Öklides aksiyomları gibi El-Kindi de bir metafizik ve fiziğe vasıl olmak iddiası bütün Ortaçağda Batı ve Doğu’da rastlanan aynı tür çelişkiler ve engellerle karşılaşıyor. Onun akıllar nazariyesi bunlara açıklamak için ileri sürülmüştür. Burada El Kindi kanıtlamanın dayandığı ilkeleri kurmaya çalışıyor.

Kanıtlamanın konusu temellendirici şekillerin bilgisidir. Kanıtlamanın hareket noktası da mahiyet (köken) bilgisidir(s: 172)

1. Birinci adımda sonuç olarak daha çok bilinen özelliklerden daha az bilinen özelliklere, yani arazdan zata (belirtiden oluşuma) gider.

2. İkinci adımda, klasik Öklides kanıtlamasındaki tanımlara dayanır. Bu iki aşama arasında çelişki vardır: Eğer kökenlere ulaşmak için kanıtlardan başka bir yol izlenmezse bu çelişki kaldırılamaz. El-Kindi, hep bu sorun çevresinde ve sorunu çözmeksizin dolaşır. Eflatun’un yöntemi olan “taksim”, Sokrates’in yöntemi olan “tarif” ve Aristo’nun yöntemi olan “kıyas” ona tam bir hal sureti veremez. Bu suretle taksim ile elde edilen cins, kıyasın halliyle ulaşılan fert, tarifle elde edilen nevidir.

Çünkü El-Kindi mantığın küllilerini(bütünlerini,tümellerini) gerçek saymaz. Varlık duyularla tanındığı gibi köken de tefekkür, mürakebe ve teemmül ile elde edilir. El-Kindi’nin hal sureti kelamidir:O,bütün makulleri halen ve ezeli olarak düşünene fiil halinde bir akıl kabul eder. Buna bilfiil akıl der. Bu, insan ruhunda bulunamaz. Ruhta kuvve halinde bir akıl vardır ki kendi kendisiyle değil,ancak fiil halinde aklın tesiri altında fiile geçmeye elverişlidir. ruhta iki derece arasında kazanılmış akıl (muktesep akıl) doğar. O bütün makulleri saklar.

El-Kindi bu akıllar derecesi (akıllar hiyerarşisi) kuramını Eflatun ve Aristo’ya atfediyorsa da o herhalde kendisine aittir. Gerçi ilham aldığı kişi İskender Afrodisi (Alexandre d’Aphrodise)'de buna yakın bir akıllar kuramı vardır, fakat bunun kadar tam değildir. El-Kindi’nin amacı mahsus nizam ile makul nizam arasında bir köprü kurmaktı. Bu gayret onu izleyen bütün Meşşai filozoflarında devam etmiştir. Kesin olan nokta şudur ki: El-Kindi ilk mefhumlar kuramında küllileri, makul suretleri ve her ilme özgü olan genel kavramları birbirine karıştırmıştır. Asıl zaafı buradadır. Bu suretle El-Kinde aynı ilkelerle hem Meşşai fiziğini, hem metafiziği, hem de mantığı açıklamaya çalışıyordu:

Ona göre alemde boşluk yoktur. Alemin dışında da boşluk ve doluluk yoktur. Ruh uzvi hareketin illetidir. Ruh bir cevherdir gibi fikirler aynı ilkeden çıkarılmıştır. Bu suretle Aristo’ya muhalif olarak alemin sonu geleceğine inanıyor. Madem ki göğün hareketini,gezegenin hareketini gezegenden ayrı bir hareket ettirici meydana gerektirmiyor;o halde o bitebilir ve bitecektir.

El-Kindi çok öğrenci yetiştirdi. İçlerinde büyük alimler ve filozoflar vardır. Bunlardan en ünlüsü Ahmed Serahsi ve Ebu Ma’şer Belhi ’dir. Serahsi mantıkçı, Belhi ise alim ve tabiiyeci idi .Ahmed Serahsi, Arap nahvi ile(syntaxe) Yunan mantığını ilk defa karşılaştırandır. İsogaci düzenlemesine göre Arap dilini mantıki bir şekle soktu. Her ne kadar Arap nahvını kuranlar Sibeveyh ve Sekkaki iseler de bu dili tam mantıki şekle sokan Ahmed Serahsi oldu.

Yahya bin Adi, El-Kindi ve Farabi’nin çağdaşı olan Bağdatlı Monophysite bir Hıristiyan filozofudur. Bütün ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Türk ve Arap bilgeleriyle tartışmalara girdi. İslam rasyonalist felsefesinin gelişmesinde rolü oldu. Aristo’nun eserlerinden önemli bir kısmını Arapça’ya çevirdi. İslam düşünürlerine karşı, aynı kanıtlara dayanarak Hıristiyanlığın teslis(trinite=üçlük) ve tecessüt(incarnation) akidelerini savundu.(s:173) Bu konuda karşıtlarının ona karşı yalnız felsefi kanıt kullandıklarını görüyoruz. Bu tartışmalara o devirdeki düşünce özgürlüğünün derecesini gösterir. Tartışmalarda dinsel dogmaların gerçekliği bilgilerin gerçekliği veya doğruluğu değil,mantıki imkanı söz konusu idi. Ortak bazı ilkeler kabul edildiğine göre,bu bilgilerin düşünülebilir olması gerekirdi. Örneğin El-Kindi’nin itirazlarına karşı Teslis Akidesini Savunma adlı kitabında Yahya bin Adi her itiraza açık yanıtlar verdi.

İslam filozofu (düşünürü) herkesçe kabul edilen Tanrı’nın birliğinin kişilerin teslisi(üçlüğü) ile uzlaştırılıp uzlaştırılamayacağını soruyor. El-Kindi’nin itirazı şöyledir: Her kişi madde (cevher) özelliklerden oluştuğu için bir eserdir (yaratılmıştır). Hiçbir eser,ezeli değildir. Bundan başka kişinin kesinlikle Porphyrios’taki beş tümelden birine (cins, nevi, fasıl, araz, hassa) girmesi gerekir ki bu da Allah’ın ezeliliğini inkara varır.

Yahya bin Adi, bu zemin üzerinde tartışmayı kabul eder, yanıtı şöyledir: El-Kindi kabul ediyordu ki, illete (sebebe, nedene)bağlı olan hiçbir şey ezeli değildir. Tersine olarak her zaman bir neden bir eser meydana getirirse-Güneş’in ışığı doğurduğu gibi- eser illetle (nedenle) beraberdir. Böylece illetin ezeli eseri vardır. İslam filozofları bu kanıtı, maddenin ezeliliğini ispat için kullandıkları halde İbn Adi aynı kanıtı,teslisi makul yapmak için kullanır. Ayrıca o Allah’la insanın İsa’nın şahsında birleşmesini açıklamak için yine El-Kindi’deki tecelli(görünüş) ve akıllar kuramını kanıt olarak kullanmaktadır.



_____________________________



776 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:13:10 

FARABİ, 870 yılında Türkistan'da Siderya (Seyhun) nehri ile Aris'in birleştiği yerde kurulmuş eski bir yerleşim merkezi olan Farab'da (Otrar'da) doğdu. Babası, Mehmed adında bir kale komutanı idi. Hayatı hakkında sağlam ve ayrıntılı bilgi pek yoktur. Zaten filozof, bilgin ve sanatkâr olarak, yaşadığı yıllarda bugün tanındığı kadar tanınmamıştı. Hakkında bilgi veren kaynaklar kendisinden 150-200 yıl sonra yazıldığı için, güvenilir olmaktan uzaktır. Efsanelerle süslenerek anlatılan bır ilim ve sanat adamıdır .Ebu Nasrı Farabi, Arısto'' nun bütün eserlerini açıkladığı ve incelediği için Ustad-ı Sani, Hâce-i Sani, Muallim-i Sani gibi sıfatlar almıştır .Bunlardan başka Ebu Nasri Farabi-i Türki, Hakim Farabi gibi isimlerle de anılır. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzlug'dır. Batı kaynaklarında adı ''Alpharbius ya da Alphartabi'' olarak geçer .


İlk öğrenimini doğduğu yerde yaptı. Gençliğinde Türkistan'dan göç ederek bir süre Iran'da dolaştı. Daha sonra o zamanın ilim ve sanat merkezi olan Bağdat'a gelerek yüksek öğrenimini burada tamamladı. Böylece anadili olan Türkçe' den başka Farsça ve Arapça'yı hristiyan hocalardan ilim dili olan Latince ve eski Yunanca'yı öğrendi. çağının ünlü bilginlerinden Ebu Bişr bin Yunus'tan Mantık, Ebu Bekr Ibn el Sarrac'dan dilbilgisi dersleri aldı. Bundan sonra Harran Üniversitesi'ne giderek felsefe çalışmaları yaptı ve burada Yuhna bin Haylan'dan Mantık bilgisini ilerletti. Aristo üzerindeki çalışmalarını burada yaptı. Bağdat'a döndükten bir süre sonra Mısır'a gitti. 941 yılında Mısır'dan Halep'e gelerek Emir SeyfüddevIe Hemedani'nin sarayında bulundu. Zamanının devlet adamlarından saygı gördü. Mütevazi bir hayat süren Farabi, Emir'in teklif ettiği yüksek maaşı kabu1 etmeyerek, ''Dört Dirhem''lik küçük bir ücretle yaşamayı yeğledi.Mısır' da kaldıpı sürece Türk kıyafeti ile dolaşır ce Türkçe konuşurmuş.


Eski Yunanlı. filozof ve ilim adamlarının eserlerinin Arabça'ya çevrilerek öğrenilmesi Farabi ile başlamıştır denebilir.Önce Abbasiler , sonra Endülüs medeniyeti içinde yetişen islâm bilginleri bunları Batı'ya tanıtmıştır .Orta çağ Avrupası bu filozofu Arab dilinden, özellikle Kurtuba'lı ibn-i Rüşd' den öğrendi. Batılı bilginler Ibn-i Rüşd'ü öğrenmek isterken Farabi'yi okumak zorunda kaldılar.

Farabi'nin eserlerinin yüzyıllarca Avrupa'da tanınmasının nedeni budur.Bütün Orta çağ boyunca Avrupa'da böylesine tanınan, hattâ XX. yüzyılda bile hakkında araştırmalar yapılan, eserleri yayınlanan Farabi, 950 yılında Şam'da öldü ve Babüssagir'e gömüldü. Cenaze namazını Emir Seyfüddevle'nin kıldırdığını çeşitli kaynaklar belirtiyor .Farabi'yi bir kaç yönden incelemek gerekir.

FİLOZOF FARABİ

Hekim ve"hakim (doktor ve filozof) olmasına rağmen, onun bütün sıfatları felsefe ile ilgili yönü için kullanılır .Felsefeyi öğrendikten sonra, görüşlerini Aristo felsefesi doğrultusunda geliştirdi ve bunları bir temele oturtarak kendine özgü bir okul kurdu; olgun eserler yazmaya koyuldu. Psikoloji, metafizik, mantık, zekâ, madde, zaman, vahdet, boşluk, mesafe ve sayı gibi kavramlarla ilgili görüşler ileri sürdü. Iyi bir matematikçi oluşu ile de ünlüdür .


Felsefeye mantık yolundan girerek metafizik üzerinde durdu. Din ile felsefenin ayrılmaz bir bütün olduğunu gördükten sonra islâm felsefesinin kurucusu oldu. Farabi'ye göre din ile felsefe arasındaki uyuşmazlık temelde değil, dışta kalan yorumlarla düşüncelerin değerlendirilmesindeki farklılıktan ileri gelir .Böylece mantık ve kavramcılığı geliştirdiğinden, bu etki ile Kelâm gibi Islami ilim dalları kanıtlarını mantıktan almaya başlamıştır. Bu yoldan hareket eden Farabi, o zamanki ilim dallarını ikiye ayırır. Ona göre mantık, metafizik gibi ilimler nazari(teorik), ahlâk, siyaset(politika), matematik, musiki ise ameli yâni pratik ilimdir .
Eserlerinin sayısı yetmişe yaklaşır. Yazılarını tenha yerlerde, su kıyılarında, ağaç altında yazdığı, eserIerindeki boşlukların, defterlere yazmayıp kâğıtlara not etmesinden, daha sonra bunların bir bölümünün kaybolmasından ileri geldiği söylenir. En tanınmış alanları Ed-Talimü's-Sani ile İhsanü'I-Ulûm'dur. Sonuncu su Doğu dünyasında yazılmış ilk ansiklopedik eserdir.

MIJSİKÎŞİNAS FARABİ

Mûsikîdeki önemi, Doğu mûsikîsinin nazariyatı ile ilgili, Kindî'den sonra ilk önemli eseri yazmış olmasın dandır. Mûsikînin sanat yönünü iyi bildiği, bazı mûsikî âletlerini çaldığı ve icad ettiği söylenirse de, eserlerin de ve hakkında bilgi veren kitoplarda bu konu ile ilgili geniş bilgi yoktur. Mûsikî ile astroloji arasındaki ilgiyi reddetmiş ve Kindî'nin kurup geli;tirdiği okulun ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Kitabü'I-Mûsikîü'I-Kebîr (Bü yük Mûsikî Kitabı) adındaki eseri biri sekiz, diğeri dört bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde mûsikî teori lerini anlattıktan sonra, ikinci bölümde kendisinden önceki mûsikîşinasların ileri sürmüş oldukları fikirleri eleştirir. Ayrıca İran mûsikîsi ve sazlarından söz ettikten sonra, mûsikî öğrenimi ile ilgili fikirler ileri sürer. Bu ve EI Methal Fi'I-Mûsikî adındaki kitapları Aristo ile eski Anadolu filozofları, özellikle Pythagoras'ın görüşle rini yansıtır. İhsanü'I-Uliım adındaki eserinde ise mûsikînin hangi ilim ve sanat dalına bağlı olduğuna değin miştir. Farabî'nin mûsiki ile ilgili görüşlerine etken olan şu iki konudan söz etmek gerekecektir:

İ.Ö. VI. yüzyılda Sisam adasında doğan PYTHAGORAS, eski çağın en önemli matematikçisi, fizikçisi ve filozofudur. Seste ahengin(uyum'un) değerinin tellerin boyu ile orantılı olduğunu ortaya koymuş ve ses fiziğini incelemiştir. Bugün "Pyıhagoras Gamı" denen bu sistem, bir oktav aralığına bir "Doğal Beşliler"dizisini meydana getiren sesler yerleştirilerek elde edilir. Pratikte kullanılmaya elverişli değilse de bir çok telli saz buna göre akord edilir; "Kemancılar Gamı" da denir. Bu Gam'ın üstün yanı yapısı itibariyle bütün "Do ğal Beşliler"i vermesidir. "Doğal Dörtlü"ler bir oktav i5inde, "Doğal Beşliler"in tamamlayıcısı olduğundan, "Doğal Dörtlüler"i de verir. Bu konuyu inceleyen Farabî, mûsikînin müsbet yönünü ele almış ve tenkitçi bir bakışla, tam bir "Pythagoras"çı olarak görüşlerini açıklamıştır. Arabça olarak yazmış olduğu mûsikî kitabı, bir sanat kitabı olmaktan çok "Akustik" konularla ilgilidir.

Arab Mûsikîsi ile ilgili ilk kaynaklara, Hicret'in II. yüzyılından sonra rastlanı~. Şairlerin Rebab'a benze yen tek telli bir saz çalarak şiir okudukları biliniyor. Bu yüzyıldan başlayarak Arab Mûsikîsi'nin geliştiğini, perde sistemlerinin tek oktavdan çıkarak gelişmeğe bağladığını görürüz. Oysa bu yüzyıllarda Doğu'dan ge lerek İran ve Suriye'de yaygınlık kazanmış, zamanına göre gelişmiş bir mûsikî vardı. İşte bu mûsikî Arab Mûsikîsi'ni etkilemiş, özellikle ritm teşekkülüne yardımcı olmuştur. Îsa bin Abdullah, İbn Musaccah gibi ustalar, Müslim İbn Muhriz ve bu kişinin çıraklarından yararlanmışlardır. Abbasiler'den himaye gören Ibrahim el Mosilî, oğlu İshak gibi sanatkârların etkisi ile mûsikî merkezi âdeta Şam'dan Bağdat'a taşınmıştır. Bu sûretle mûsikîye Horasan'ın etkisi egemen olmuştur. Farabî'nin mûsikî hakkındaki görüşlerini yazması bu döne me rastlar. Kitabı en eski Arabca mûsikî eseri olmasına rağmen, işlenen konunun Arab Mûsikîsi ile ilişkisi yoktur.

FARABÎ hakkında pek çok eser bilgi verir. Bunların bir bölümü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, efsaneler le karışık, inanılması güç bilgilerdir. Ibn Ebi Usaybia "Tabakatü'I-Etıbbâ" adındaki eserde "Bir saz icad etmiştir; mûsikînin amelî ve nazarî yönlerini iyi bilirdi" diyor. Tezkeretü'I-Hükûm-u Fi-Tabakatü'I-Ümen'de şöyle bir bölüm var : "Emir Seyfüddevle-i hemedanî'nin saz sanatkârları bir süre çalıp söylediler. Mecliste bulunan Farabî daha sonra cebinden tahta parçaları çıkartarak birbirine ekledi ve çalmaya başladı. Orada bulunanlar önce güldüler. Sonra sazın yapısını değiştirerek çaldı, herkes ağladı. En sonunda herkesi uyutarak sessizce meclisi terk etti," Buna benzeyen başka hikâyeler de vardır.

Hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız Hasan bin Ahmed(Amed), "Emrâz-ı Ruhiye-i Nagâmat-ı Mûsikîye" adın daki risalesinde Farabî'nin bir çok ilim dalında olduğu gibi mûsikînin de tıpta kullanıldığını, Hoca Nasırî Tusî, Hoca Abdülmümin Sofî ve Safiyüddin'den önce yeni yöntemler ileri sürdüğünü yazar. Şeyhülis lâm Esad Efendi, Lehcetü'I-Lügat'inde Farabî'yi metheder. Ayrıca bir çok eserde Kemaleddin, Ebû Ali bin Sina gibi ustalarla Mısır'da toplanarak o günkü sistemleri gözden geçirdikle~inden söz eder bu toplantılar da 24 terkibin 48'e çıkartıldığına değinilir.

Bir başka eserde Farabî'den naklen şu bilgiler veriliyor: Bu bilgilere göre Farabî, Ezan mûsikîsi ne de yer vermiş ve vakitlere göre okunacak ezanın makamlarını şöyle anlatmış: Sabahleyin Rehavi, Subh-ı Sadık'ta Hüseyni, Güneşin iki rehm yükseldiği zaman Rast, vakd-i Hüda'da Bûselik, nısf-ı neharda Zengûle,vakd-i huzûrda Uşşak, vakd-i gurup'tn Isfahnn, akşam naımazındc Neva, yatsı namazında Büzürg, vakd-i nevmde Zirefkand makamı.

Ud ve Kanun'un Farabî tarafından icad edildiği ileri sürülmekle birlikte, doğruluğunu kanıtlayacck bir belge yoktur. Belki de Ud üzerinde yeni düzenlemeler yapmıştır; çünkü, Ud hakkında Kindî Farabî'den önce bilgi vermiştir. Nitekim, Prof.Dr. Ahmed Süheyl Ünver bu konu ile ilgili bir belgeden söz ediyor. Yazar bu belgeyi İsmnil Saib Efendi'den aldığını belirterek başka kaynak göstermiyor. XIII. yüzyıldan kalan bu belgede, "İste Farabî'nin son icadı olan Ud; Musullu İbrahim, İbn Muid, Musullu İshak'ın tellerini yerine koyarak farsça sözlerle islah ettikleri Ud ül-Müsemmen budur" dendikten sonro şekli akordu ve perdeleri hakkında bilgi veriliyor. Günümüze Farabî'den mûsikî eseri gelmemiştir. Ona izafe edilen bazı eserlerin aslı olmasa gerektir.

İbni Sina kadar olmamakla birlikte, tıp ilmi ile de uğraşmış, eserlerinde bu konuya yer vermiş, felsefe kadar ileri götürememiş ve tedavi yöntemleri ile uğraşmamıştır.


_____________________________



776 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:15:56 

İbni Sina
--------------------------------------------------------------------------------
Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

İbni Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu.

Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphanesinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınamayarak yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.

İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir.
Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır.

Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.
Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sina’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.

İbni Sina, 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü.
İbn-i Sina’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn-i Sina’nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.
İbn-i Sina’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de, Er Razi’de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina’nın Kanûn’u yer almıştır.
Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Razi’ye aittir.


_____________________________



776 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:18:05 

Babası askeri doktor Ahmet Reşit Gürsey, annesi ise Türkiye Cumhuriyeti'nin öncü bilim kadınlarından kimyager Remziye Hisar'dır. Anne-babasının çocuklarının eğitimi üzerine titizlikle eğilmesi ve küçük yaşta İstanbul aydın çevresinin içinde yer almak onun çok yönlü ve sanata düşkün kişiliğinin oluşmasını sağladı.

Feza Gürsey Galatasaray Lisesi'ndeki eğitimini 1940 yılında tamamladı. 1944 yılında da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik–Fizik Dalı'ndan mezun oldu. İstanbul Üniversitesi’ndeki fizik asistanlığı sırasında M.E.B. tarafından yapılan sınavı kazanarak İngiltere’de Imperial College’de doktora yapma imkanını elde etti. Kuaterniyonların alan teorisine uygulanmaları konusunda yaptığı ve 1950'de tamamladığı çalışması, bilim dünyasında uyandırdığı yankıların yanısıra, onun için de yaşam boyu sürecek bir araştırma ilgisinin odak noktası oldu.

1950-51 yılları arasında Cambridge Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yaptıktan sonra 1951'de İstanbul Üniversitesi'ne fizik asistanı olarak tayin edildi. 1952'de kendisiyle birlikte fizik asistanlığı yapmakta olan Suha Pamir ile evlendi. Bu evlilikten Yusuf isminde bir çocukları oldu.

1953'de İstanbul Üniversitesi’nden doçent unvanını aldı. 1954-61 yılları arasında süre öğretim üyeliği boyunca Türk bilim tarihinin ilk ve son Teorik Fizik Kürsüsü'nün temelini oluşturan iki öğretim üyesinden biri olarak kürsünün geleceğini hazırlamıştı. Bu arada 1957-61 yılları arasında Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda, Princeton Üniversitesi'nde İleri Araştırma Enstitüsü'nde ve Columbia Üniversitesi'nde araştırmalar yapmış olan Feza Gürsey'in bu dönemi onun bilimsel açıdan en verimli dönemlerinden biri olmuş, bu sırada ona hayatının sonuna kadar hayranlık duyan ve onu destekleyen Nobel Fizik Ödülü sahibi Wolfgang Pauli ile, atom bombasının babası olarak bilinen J.R. Oppenheimer ile, yine Nobel Ödüllü fizikçiler olan E. Wigner, T.D. Lee ve C.N. Yang ile tanışmış, onlarla dostluklar kurmuştu.

Uluslararası ününe ve önünde açılan yurtdışı prestijli iş olanaklarına rağmen 1961'de Türkiye'ye döndü ve ODTÜ’nün sunduğu profesörlük unvanını kabul ederek ODTÜ Teorik Fizik Bölümü'nün kurulmasında önemli bir rol üstlendi. 1960'lı yıllarda Kiral Bakışım Kuralını ortaya koyarak uzay-zaman bakışımı çalışmalarının genişletilmesine ön ayak olan Gürsey, kuantum renk dinamiği kuramı çerçevesinde çalışmalara imza atmıştır.

1974 yılına kadar ODTÜ'de ve Yale Üniversitesi'nde dönüşümlü olarak öğretim üyeliği görevine devam eden Feza Gürsey, sayısız [öğrenci[ yetiştirdi ve etkin bir araştırma grubu kurdu. 1974'de Yale Üniversitesi'nde kürsü başkanlığına getirildi. [1990]'lı yıllarda emekli olarak Türkiye'ye dönmeye hazırlanırken prostat kanserine yakalandı. Feza Gürsey, bu hastalıktan 13 Nisan 1992'de ABD'nin New Haven kentinde hayata gözlerini kapattı.

1993'te Ankara'da kurulan Türkiye'nin ilk bilim merkezine adı verilmiştir.


Fiziğe katkıları [değiştir]Amerikan Fizik Derneği'nin çıkardığı 'Physics Today' dergisinin Mart 1993 sayısında, Yale Üniversitesi Fizik Bölümü'nden çalışma arkadaşları Prof. S.W. MacDowell ve Prof. C.M. Sommerfeld'in yazdıkları anma yazısından kısaltılan aşağıdaki bölüm, Feza Gürsey'in fiziğe olan katkılarını ve yurt dışında gördüğü saygınlığı çok iyi anlatır:

"Yale Üniversitesi'nde J. Willard Gibbs Emeritus Profesörü Feza Gürsey 13 Nisan 1992'de 71 yaşında hayata veda etti. Kendisi fiziksel problemlerde kullandığı matematiksel yöntemlerin (özellikle grup teorisi) özgünlüğü, zerafeti ve etkililiği ile hem de çok sayıdaki öğrencisi ile gayet yakından ilgilenen olağanüstü bir hoca olarak hatırlanacak...

"Feza'nın temel parçacıkların grup teoretik özellikleri ve kuvvetli ve zayıf etkileşmelerin simetrileri hakkındaki ilk çalışmaları hemen ilgi çekti. Bunlarda kuvvetli etkileşmelerin 'kiral' adı verilen yeni bir simetrisi bulunduğu ilk defa öneriliyordu: Bu simetri son ve tam şeklini daha sonra meşhur lineer olmayan sigma modeli çerçevesinde buldu...

"1962 yazında Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda Luigi Radicati ile beraber kuvvetli etkileşmelerin spin ve üniter spinden bağımsızlıkları hakkında bir makale yazdı. Bunda SU(6) grubunun kuarklar için alçak enerjilerde geçerli bir yaklaşık simetri grubu olduğu ortaya konuyordu. Bu makalenin temel parçacıklar fiziğinde çok büyük ve kalıcı bir etkisi oldu...

"Feza, bütün temel parçacık etkileşmelerini birleştirmeye aday teorilerin kurulmasına, E(6) ve E(7) gruplarına dayanan simetrileri önererek çok önemli bir katkı yaptı. Bu, istisnai Lie gruplarının fizikte ilk kullanılışları oluyordu. Feza'nın matematiksel fiziğe katkıları derin ve yenilik getirici cinstendi...

"Mesela savunduğu kuaterniyonlara dayalı analitik fonksiyonların ayar teorilerinde kullanılması fikri, multi-instanton probleminin çözümünde daha sonra uygulandı. Derin ve geniş matematik bilgisini, fizikçiler ve matematikçilerin arasındaki iletişim kopukluğunu gidermek için kullandı. Özellikle Yale'de fizik ve matematik bölümleri arasında canlı bir alışveriş kurulmasında kuvvetli etkisi oldu...

"Fizik ve matematik Feza'nın ilk aşklarıydı.Fakat o aslında çok daha geniş ilgileri olan bir insandı. Engin tarih bilgisi hem fizik ve matematiğin tarihini, hem de Ortadoğu'nun geçmişini ve geleneklerini kapsıyordu. Merakları edebiyat ve sanat dallarına, dünya olaylarına ve üçüncü dünya ülkelerinin adalet ve kalkınma arayışlarında çektikleri zorluklara kadar uzanıyordu...

"Ölümü bütün fizik camiası için çok büyük bir kayıp oldu; fakat Feza'nın bıraktığı miras dostları ve gelecek fizikçi [nesil]leri arasında yaşamaya devam edecek


_____________________________



739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:19:15 

Çok eskilerde yaşamış İntegral hesabının babası.

Archimedes (Arşimet) (M.Ö. 287-212)

0


Arşimet (Archimedes), M.Ö. 287 - 212 yılları arasında yaşamış Sicilya doğumlu Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis. Bir hamamda yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır ancak pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın babası da Arşimet'tir.

Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes adlı bir mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hatta Archimedes'in aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Archimedes'i de öldürdüler. Söylendiğine göre, bu sırada Archimedes toprak üzerine çizdiği bir problemin çözümünü düşünüyormuş ve yanına yaklaşan Romalı bir askere oradan uzaklaşmasını ve kendisini rahat bırakmasını söylemiş; ancak asker Archimedes'e aldırmayarak hemen öldürmüş. Tarihin nadir olarak yetiştirdiği bu çok yetenekli bilim adamının öldürülüşü Romalı generali de çok üzmüş.

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4πr2 ve hacminin ise 4/3 πr3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi'nin değerinin 3 l/7 ve 3 10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.

Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f1 · a = f2 · b
Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Arşimet, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Arşimet'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Arşimet 'in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, 23 yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.


@Jr_Tito paylaşımların için teşekkürler.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


3551 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:20:25 

İbni Sina'yı en üste yazmanı yeğlerdim , onu en altta görmek pek iyi değil açıkcası


_____________________________

Hayat yaşamaya değer. Yaşamak güzeldir.
Bodybuilding - Fotoğraf - Dil


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:23:39 


quote:

Orjinalden alıntı: Necessa®i

İbni Sina'yı en üste yazmanı yeğlerdim , onu en altta görmek pek iyi değil açıkcası

Üzgünüm ama şu üstte olsun şu en altta olsun gibi bir niyetim yok.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:26:17 



Samuel Finley Breese Morse (1791 - 1872)



Samuel Finley Breese Morse (27 Nisan 1791 – 2 Nisan 1872) Amerikan Mucit, portre ve tarih sahnesi ressamı.

Samuel F. B. Morse coğrafyacı ve papaz Jedidiah Morse ile Elizabeth Ann Breese Morse'un ilk çocukları olarak Massachusetts, Charlestown'da doğdu. Daha küçük bir çocukken Phillips Akademisi'ne katıldı daha sonra 14 yaşında yüksekokula başladı. Kendini sanata ve çok tanınan bir Amerikan ressam olan Washington Allston'ın öğrencisi olmaya adadı. Yale Üniversitesi'nde iken, Benjamin Silliman ve Jeremiah Day'in elektrik hakkındaki konferanslarına katıldı. Portre resimler yaparak para kazandı. 1810'da Yale Üniversitesi'nden mezun oldu. Morse daha sonra 1811'de Allston'a Avrupa'ya giderken eşlik etti.

Morse bir taşı yada mermeri 3 farklı boyutta yontabilen mermer kesme makinesini icat etti. Morse bunun patentini alamadı, çünkü 1820'de Thomas Blanchard'ın benzer bir icadı vardı.

Morse 1837'de elektrikli telgrafı icat etti. Joseph Henry, bugün Princeton Üniversitesi'nde bulunan çalışan ilk prototipi yapmıştı. Henry ayrıca, Morse'un O'Reilly'ye karşı dava açmasına rağmen yayınlayamadığı bilimsel dokümanlara da sahipti. Patent denemesi sürecinde, Morse'un avukatı, Morse'un kendi el yazısıyla yazılmış olan bilimsel dokümanların yakıldığını iddia etti. Joseph Henry zamanının açık kaynaklı teşebbüs sahiplerindendi ve Morse gizlilik avantajlarını elinde bulunduruyordu. 1837'de Morse cihazın patentini aldı. 1832'de, Morse elektomanyetik telgraf ve Dr. Charles T. Jackson'la yaptığı telgraf görüşmelerinde kullandığı Morse Kodları olarak bilinen sinyal alfabesi fikirlerini geliştirdi.

0

Sanırsam bu ilk elektrikli telgraf modeli.

1830'da Roma'da öğrenim görürken, Danimarkalı/İzlandalı heykeltıraş Bertel Thorvaldsen tarafından eğitildi; Bazen bu iki sanatçı Antik Roma yıkıntılarında yürüyüşe çıkardı. Morse ayrıca Thorvaldsen'in portresini de yaptı. 1835 sonbaharında, Morse hareketli kâğıt şerit üstüne kayıt yapan bir telgraf geliştirdi ve sergiledi. 1836 başlarında, Morse kayıt yapan telgrafını Dr. Leonard Gale'e sundu. Aynı yıl topladığı 1496 oyla New York belediye başkanlığı seçimlerinde başarısız oldu.

1836'da Morse çalışan ilk telgraf örneğini bitirdi. Bu telgraf tek elementli bir pil ve basit bir manyetizma kullanıyordu. Bu örnek 13 – 14 metre gibi çok kısa mesafelerde çalışıyordu. 1836 kışında Morse ilk örneğini Leonard Gale'e gösterdi. Gale, Joseph Henry'nin elektromanyetik röleler üzerine çalışmalarından haberdardı. Bu bilgilere dayanarak Gale, Morse'a birkaç gelişme tavsiyesinde bulundu ve Henry'nin bu gelişmeleri anlatan 1831 tarihli bilimsel yayınlarını okuması için teşvik etti. Bu gelişmelerle birlikte Morse ve Gale 16 kilometrelik bir alandan gelen mesajları kaydedebilecekti. Aynı yılın Eylül ayında, Alfred Vail New York Üniversitesi’nde telgrafın gösteriminde asistanlık yaptı. Vail’in babası iyi bağlantıları olan mucit, avukat, topluluk lideri ve teknoloji yatırımcısıydı. Morse’un telgraf üstündeki çalışmalarını finanse etti.

1838’de, Morse her harfe bir nümerik kod atanmış olan telgrafik sözlüğünü, telgrafik bir şifreyle değiştirdi. Alfred Vail ilk günlerden beri tartışılan bu basit kodların asıl mucididir. Bu konuda ki birçok yazıya göre Vail gerçek mucitti, buna karşın Morse ve taraftarları bunun akisini iddia etti.

Morse telgrafı 24 Ocak’ta yüksekokullarda sergiledi. Morse elektrikli telgrafın ilk halka açık sunuşunu 8 Şubat 1838’de Philadelphia Pensilvanya’da bulunan Franklin Enstitüsü’nde bir bilim komitesinin karşısında gerçekleştirdi(İlk çalışma tarihi 6 Ocak’tır). Morse 21 Şubat’ta telgrafı başkan Martin Van Buren’e sundu. Kısa bir zaman sonra, Birleşik Devletler Ticaret Temsilcileri Komitesi başkanı F.O.J. Smith Maine, Morse’un arkadaşı oldu ve Kongrede 30,000 Amerikan Dolarını geçmeyen telgraf hattı projesini önerdi. Morse ayrıca bir su kütlesi üstünden, demiryolu altından veya iletken herhangi bir şeyden sinyal gönderebilen radyo telgrafın icadına öncülük etti.

1839’da Samuel Morse (Paris’den) Louis Daguerre tarafından Daugerreptype Fotoğrafçılığın ilk Amerikan tanımlamasını yayınladı. Morse Amerikan daugerreptypelara öncülük etti. 24 Mayıs 1844’de Morse Washington D.C.’de bulunan Yüksek Mahkeme binasından Baltimore, Maryland’de bulunan asistanı Alfred Vail’e şu telgraf mesajını gönderdi; “What hath God wrought” (İncil’den alıntı, Numaralar 23:23).

1850’ler de Morse Kopenhag’a gitti ve heykeltıraşın mezarının da bulunduğu Thorvaldsen müzesini ziyaret etti. Kral VII. Frederick tarafından kabul edildi ve Thorvaldsen’in 1830’da yapmış olduğu portresini vasiyeti gereği kraliyet ailesine bağışladı. Thorvaldsen’in portresi halen Danimarka Kraliçesi II. Margaret’tedir.

1872 yılında 80 yaşında New York 5 West 22. Sokakta ki evinde öldü ve Brooklyn, New York’ta bulunan Gren-Wood Mezarlığına gömüldü.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:33:30 

Sıra tıpta çığır açan Wilhelm Conrad Röntgen'de.

Wilhelm Conrad Röntgen (27 Mart 1845-10 Şubat 1923)

0


Hayatı ve Akademik Kariyeri
Prusya'nın Lennep şehrinde (bugün Remscheid, Almanya) doğdu. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda'da ve İsviçre'de geçti. 1865 yılında girdiği Zürih Politeknik'te üniversite eğitimi gördü ve 1868 yılında makine mühendisi olarak mezun oldu. 1869 yılında Zürich Üniversitesi'nden doktorasını aldı. Mezuniyetinin ardından 1876'da Strassburg'da, 1879'da Giessen ve 1888'de Würzburg Üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900'de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi.

X Işınlarını Bulması
Öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırmalar da yapmaktaydı. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. 1890'lı yılların ortalarında çoğu araştırmacı gibi o da katot ışın tüplerinde oluşan lüminesans olayını incelemekteydi. Crookes tüpü adı verilen içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen iki elekroddan (anot ve katot) oluşan bir deney düzeneği ile çalışıyordu. Katottan kopan elektronlar anoda ulaşamadan cama çarparak, floresan adı verilen ışık parlamaları meydana getirmekteydi. 8 Kasım 1895 günü deneyi biraz değiştirip tüpü siyah bir karton ile kapladı ve ışık geçirgenliğini anlayabilmek için odayı karartıp deneyi tekrarladı. Deney tüpünden 2 metre uzaklıkta baryum platinocyanite sarılı olan kağıtta bir parlama farketti. Deneyi tekrarladı ve her defasında aynı olayı gözlemledi. Bunu mat yüzeyden geçebilen yeni bir ışın olarak tanımladı ve cebirde bilinmeyeni simgeleyen x harfini kullanarak x ışını ismini verdi.


23 Ocak 1896 yılında Röntgen tarafından çekilmiş bir radyografi, bu buluşundan sonra Röntgen farklı kalınlıktaki malzemelerin ışını farklı şiddette geçirdiğini gözlemledi. Bunu anlamak için fotoğrafsal bir malzeme kullanmaktaydı. Tarihteki ilk tıbbi x ışını radyografisi de (Röntgen filmi) yine bu deneyleri sırasında gerçekleştirdi. Ve 28 Aralık 1895 tılında bu önemli keşfini resmi olarak duyurdu.

Olayın fiziksel açıklaması 1912 yılına kadar net olarak açıklanamasa da, buluş fizik ve tıp alanında büyük bir heyecan ile karşılandı. Çoğu bilim adamı bu buluşu modern fiziğin başlangıcı saydı. Amerikalı mucit Thomas Edison 1896 yılında tıpta fizik tedavide kullanılmak üzere x ışınları üreten bir aygıt geliştirdi. Ama çok miktarda X ışınlarına maruz kalındığında meydana gelebilecek sağlık sorunlarını kimse farketmedi.

Aldığı Ödüller
X ışınlarının bulmasından dolayı kıskanç diğer bilimadamları tarafından çeşitli saldırılara uğramasının yanı sıra kendisine sayısız ödül verildi. 1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü. Ödülün tüm gelirini Würzburg Üniversitesi'ne bağışladı. Tüm insanlığın özgürce kullanabilmesi için x ışını olayının patent altına alınmasını reddetti.

Son Yılları
Karısının ölümünün dört yıl ardından 1923 yılında, I. Dünya Savaşı'nın yarattığı yüksek enflasyon ekonomisi ortamında parasız olarak, Münih'te öldü.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


776 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:38:53 


quote:

Orjinalden alıntı: Necessa®i

İbni Sina'yı en üste yazmanı yeğlerdim , onu en altta görmek pek iyi değil açıkcası


Bence Sırası Bir Önem TeşKiL Etmiyor Detaylıca Okuyan Anlar Neyin Ne Oldugunu


_____________________________



739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:43:51 

Bu kadar uzun yazılar yeter dediğinizi duyar gibiyim.

Sıra önemli buluşlarda.

Yazı (M.Ö. 3500)
Tarih kitaplarımızda yazının Sümerler tarafından bulunduğu yazar. Daha yenilikçi yaklaşımlar ise yazının aynı dönemde Mısır uygarlığı tarafından bulunduğunu, yani yazının dünyadaki iki farklı uygarlığın aynı zamanda bulduğu bir şey olduğunu söylüyor. Yazının bulunması, insanlık tarihinde bilgi adına atılmış ilk adımdır.

Şu anda resimler koyamıyorum Google'ın görsellerine tıklayınca sayfa açılmıyor.

Pusula (206)

Pusula, eski Çin hanedanlıklarından Qin'in(Çin) bilim adamları tarafından keşfedilmiş. Çinli büyücüler, mıknatıs taşlarını fal bakarken kullanıyormuş. Sonunda birileri mıknatıs taşlarının belirli bir yönü gösterebildiğini fark etmiş ve ilk pusula böylece ortaya çıkmış. Ancak bu pusuladan çok, bir platformun üzerine bırakılmış bir kaşıkmış. Manyetize edilmiş bir iğnenin yuvarlak bir kutuya konması ise 850 ile 1050 arasında bir zamanda, yine Çin'de gerçekleşmiştir.
0

Galiba ilk pusula buna benziyordu.

Şimdikiler ise buna;
0


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:52:44 

Mekanik saat (16. yy)
Saati öğrenmenin tarihi kısmıyla ilgilenmeyelim, o kısım epey uzun. 1577'de dakikayı gösteren ilk saat yapılmış. Jost Burgi'nin amacı, astronomların kullanacağı bir yardımcı üretmekmiş.1656'da sarkaç icat edilmiş, bu da saatleri daha güvenilir hale getirmiş. Koluna saat takan ilk kişi ise Fransız matematikçi ve filozof Blaise Pascal. Yıllardan 1660. Saat kavramını standartlarına oturtan ise 1878'de Sir Sanford Fleming olmuştur.

İlk mekanik saatlerde biri olan ağırlık takılarak çalışan bu saattir.
0


Mikroskop (16. yy)
Lensler ve büyüteçler, Antik Yunan uygarlığında bile biliniyormuş. Ancak onlar bu lensleri yapmayı değil, sadece ortası kenarlarından daha geniş kristallerin etkilerini biliyormuş. 1590'da iki gözlük imalatçısı Zaccharis Janssen ve oğlu Hans, bir tüpün içine dizdikleri lenslerin yakındaki bir cismi 10 kat yakına getirdiklerini fark etmiş. 1700'lü yılların başında Anton van Leeuwenhoek, 270 kat büyüten bir mikroskop yapmış ve olaylar gelişmiştir!

İlk mikroskop nasıl birşeydi bilemiyorum ama buna benzer birşey olsa gerek.Resim biraz küçüktür.
0



Teleskop (1608)
Cam, M.Ö. 3500 gibi bulunmuş ama lens haline gelmesi için 5000 sene geçmesi gerekmiş. Hans Lippershey, ilk lensi 1600'lü yılların başında yapmış. Aslında doğruyu söyleyelim, mikroskopta da okuduğunuz gibi çok önceleri de lensler yapılıyormuş ama nedense tarihe adını o yazdırmış. Teleskop ise 1609'da, ünlü İtalyan bilim adamı Galileo Galilei tarafından icat edilmiş. Bu teleskop cisimleri 30 kat büyütebiliyormuş. Aynalarla ışığı toplayarak daha performanslı bir teleskobu bulan kişi ise 1704'de Isaac Newton olmuştur.

Daha fazla yazmak isterdim ama yoruldum.Bugünlük bu kadar.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


 
1440 Mesaj
5 Eylül 2008; 0:57:16 

Galileo Galilei (1564-1642)

0


Hemen her zaman önadıyla anılan İtalyan bilim adamı Galileo, bugüne kadar yaşamış en büyük astronomi, fizik ve matematik bilginlerinden biridir. Gökyüzünü teleskopla ilk kez o incelemiş, yeni bir fizik dalı olarak mekaniğin temellerini atmış ve doğa da matematik ilkelerinin geçerli olduğunu kanıtlamıştır.

Bir müzisyen oğlu olan Galileo, 15 Şubat 1564'te İtalya'nın Pisa kentinde doğdu. Floransa yakınlarındaki Vallombrosa Manastırı'nda temel eğitimini tamamladıktan sonra 1581'de Pisa Üniversitesi'nde tıp öğrenimine başladı. Gözlem yeteneğinin ilk belirtileri de daha o yıllarda ortaya çıktı. Söylendiğine göre, Pisa Katedrali'nin tavanında asılı bir lambanın sallanışını izlerken, salınım süresinin genliğe bağlı olmadığını fark etmişti. Başka bir değişle, lamba denge konumundan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın her salınımını eşit zaman aralığında tamamlıyordu. Galileo yıllar sonra bu gözlemden yola çıkarak zaman ölçümünde sarkaçtan yaralanılabileceğini saptadı. Bu arada bilime duyduğu ilgi giderek arttığı için, tıp öğrenimini yarım bırakarak kendini matematik ve fizik çalışmalarına verdi.

1589'da, katı cisimlerin ağırlık merkezine ilişkin kitabının yayımlanmasından sonra, Pisa Üniversitesi'nde matematik dersleri vermeye ve hareket kuramı konusundaki araştırmalarına başladı. 1592'de, önemli çalışmalarından çoğunu gerçekleşticeği ve 1610'a kadar kalacağı Padova Üniversitesi'nde matematik profesörü oldu. 1604'te, düşen cisimlerin hreketlerini inceleyerek, kütlesi ne olursa olsun bütün cisimlerin hafif cisimlerden daha hızlı düştüğü yolundaki eski inanışı çürüterek düzgün hızlanan hareket yasasını ve ivme kavramını ortaya attı.

1609'da teleskobun icat edildiğini öğrenen Galileo bu aleti hiç görmeden hemen kendine bir teleskop yaptı. İlk yaptığı teleskop cisimleri ancak üç kat büyütüyordu, ama çok geçmeden aletin büyütme gücünü 32'ye çıkarmayı başardı. Böylece, o güne kadar çıplak gözle görülemeyen gökcisimlerini ilk kez teleskopla inceleyerek çok önemli gözlemler yaptı. 7 Ocak 1610'da Jüpiter gezegeninin dört büyük uydusunu keşfetti; bu uydular bugün onun adıyla anılır.

Galileo'nun yaşadığı çağda hâlâ M.Ö 2. yüzyılda yaşamış Eski Yunanlı astronom Batlamyus'un evren kuramı geçerliydi. Bu kurama göre Dünya evrenin merkezinde hareketsiz duruyor, bütün gökcisimleri de Dünya'nın çevresinde dolanıyordu. Polonyalı astronom Mikolaj Kopernik'in, evrenin merkezinin Dünya değil Güneş olduğu ve Dünya ile birlikte bütün öbür gezegenlerin Güneş çevresinde dolandıklarını savunan yeni kuramına inananlar pek azdı. Galileo'nun Jüpiter'in uydularını keşfetmesi, ardındann Merkür ve venüs gezegenlerinin Dünya'dan tıpkı Ay gibi değişik evrelerde görüldüğünü saptaması, bu gezegenlerin Güneş çevresinde dolandıklarının kanıtı olarak Kopernik kuramını destekleyen önemli gelişmelerdi.

1610'da Toskana Dükü'nün ''başfilozofu ve matematikçisi'' olmak üzere Padova'dan ayrılan Galileo, bu görevdeyken çalışmalarına daha çok zaman ayırabildi ve 1613'te Lettere sulle machie solari(Güneş Lekeleri Üstüne Mektuplar) adlı kitabını yayımladı. Bu kitapta hem Güneş'in yüzeyinde görülen lekelerin öbür gökcisimlerinin gölgesi olmadığını savundu, hem de Dünya'nın Güneş çevresinde dolandığını öne süren Kopernik kuramına inancını ilk kez açıkça dile getirdi. Bu açıklama, hala Batlamyus'un kuramını geçerli sayan ve bütün Hıristiyanlar'ın buna inanmasını isteyen Roma Katolik Kilisesi ile Galileo'yu karşı karşıya getirmişti. Öne sürüldüğüne göre, Kilise'nin ileri gelenleri, bundan böyle Kopernik'in düşüncelerini savunmaktan ve yaymaktan vazgeçeceği konusunda Galileo'dan söz aldılar. Bunun üzerine Galileo Floransa'daki evine çekierek çalışmalarını uzun bir süre sessizce sürdürdü. Ama, 1632'de yayımlanan ve bütün Avrupa'da övgüyle karşılanan Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo (İki Büyük Dünya Sistem Üstüne Konuşmalar) adlı kitabında gene Kopernik sistemi savununca Engizisyon'da yargılanmak üzere Roma'ya çağrıldı. 1633 Haziran 'ında aylarca süren sorgulamadan sonra, Kopernik kuramı konusundaki görüşlerini ve inancını yadsıması koşuluyla suçunun bağışlanacağı bildirildi. Ölüm tehditi altında bu isteği yerine getiren Galileo'nun, inancından döndüğünü ve pişmanlık duyduğunu belirten belgeleri imzaladıkttan sonra ''Gene de Dünya dönüyor'' dediği söylenir. Engizisyon'un verdiği hapis cezası papanın isteğiyle ev hapsine dönüştürüldü ve büyük bilgin Floransa yakınlarındaki Arcentri'de kendi evine çekildi.

1634'ten başlayarak ömrünün son sekiz yılını bu evde geçiren Galileo 1637'de görme yeteneğini tümüyle yitirdi. Ama 8 Ocak 1642'de öünceye kadar çalışmalarına ara vermedi ve 1638'de önemli yapıtlarından biri sayılan Discorsi e dimostrazioni matematiche interno a due nuove scienze attenenti alla meccanica'yı ( Mekanikle İlgili İki Yeni Bilim Üzerine Söylevler ve Matematiksel Kanıtlar) yayımladı. Bu kitabında, sonradan Sir İsaac Newton'ın geliştireceği yeni bir bilim dalı olan mekaniğin temellerini attı.


_____________________________



776 Mesaj
5 Eylül 2008; 1:01:47 

Önemli buluşlar
1280 İlk gözlük İtalya'da yapıldı.
1450 Johannes Gutenberg'in baskı makineleri kitap üretiminde çığır açtı. Bunun sonucunda yeni icatlar hakkındaki bilgilerin yayılması hızlandı.
1453 Copernicus, gezegenlerin Dünyanın etrafında değil, Güneş'in etrafında döndüğünü ortaya atan kuramını yayımladı.
1592 Galileo, cisimleri 30 kez büyüten bir teleskop yaptı.
1614 İskoçyalı matematikçi John Napier logaritma cetvelini icat etti.
1618 Johannes Kepler, gezegenlerin Güneş'in çevresinde çizdikleri elips biçimindeki yörüngeleri betimleyen yasaları yayımlar.
1622 Blaise Pascal, babasının vergi hesaplarında kullanması için bir toplama makinesi icat etti.
1643 Evangelista Torricelli, hava basıncını ölçmek için şimdi civalı barometre denilen cihazı icat etti.
1656 Christian Huygens, Galileo'nun fikirlerine dayanan hassas bir sarkaçlı saat tasarladı.
1668 Isaac Newton ilk aynalı teleskopu yaptı.
1682 Edmond Halley, daha sonra kendi adıyla anılacak bir kuyrukluyıldızın yörüngesini çizip betimledi.
1687 Newton'un, evrensel çekim yasalarını formülleştirdiği Principia başlıklı kitabının yayımladı.
1690 Edmund Halley, dalış makinelerine hava pompalayacak bir yöntem geliştirdi.
1698 Thomas Savery'nin yaptığı ilk buhar makinesi, su altında kalan madenlerdeki suyu dışarı pompalamada kullanıldı.
1733 İngiliz bir dokumacı tarafından icat edilen "uçan mekik" adındaki alet bir kişinin bir günde üretebileceği kumaş miktarını ikiye katladı.
1752 Benjamin Franklin, yıldırımın elektrikten kaynaklandığını gösterdi.
1783 Marquis de Jouffroy d'Abbans ilk buharlı gemiyi yüzdürdü.
1783 Montgolfier Kardeşler bir sıcak hava balonunu başarıyla uçurdu.
1789 Lavoisier'nin, 33 elementi sıraladığı ve bu elementlerin adlandırılması ile ilgili modern sistemi sunduğu "Kimyasal Adlandırma Yöntemi" yayımlandı.
1796 Edward Jenner, bir çocuğu çiçek hastalığına karşı aşıladı.
1799 Alessandro Volta, ilk elektrik bataryasını yaptı.
1801 İlk denizaltılardan olan Nautilus ilk yolculuğunu tamamladı.
1804 Richard Trevithick raylar üzerinde giden ilk buharlı lokomotifi yaptı.
1814 Friedrich König elle çalışan matbaadan çok daha hızlı olan buharlı matbaayı geliştirdi.
1819 Augustus Siebe basınçlı bir dalgıç elbisesi tasarlayarak insanların daha derinlere dalabilmesini sağladı.
1820 Hans Oersted, elektrik akımının pusulanın iğnesi üzerinde manyetik etki yarattığını gösterdi.
1821 Charles Babbage, karmaşık matematiksel tabloları otomatik olarak hesaplamak için tasarladığı "fark makinesi" nin üzerinde çalışmaya başladı.
1826 Fransız fizikçi Joseph Niepce tarihteki ilk fotoğrafı çekti.
1829 George Stephenson, en iyi buharlı lokomotif tasarlama ve yapma yarışmasını kazandı. Rocket adlı bir lokomotif üretti.
1830 İlk dikiş makinesi Fransız terzi Barthelemy Thimonnier tarafından tasarlandı.
1836 Samuel Colt, yaptığı hızlı ateş eden tabanca "altıpatlar" ın patentini aldı.
1837 Isambard Kingdom Brunel, ilk kıtalararası buharlı gemiyi yüzdürdü.
1837 İki İngiliz mucit William Cooke ve Charles Wheatstone ilk elektrikli telgraf makinesini yaptı.
1838 Samuel Morse kendi geliştirdiği Morse alfabesini ilan etti.
1839 Louis Daguerre vesikalık fotoğraflarda çok tutulan daguerrotype fotoğraf tekniğini icat etti.
1841 Michael Faraday, hareketli bir mıknatıstan elektrik akımı elde etti.
1843 Samuel Morse, telgraf mesajlarında kullanılmak üzere nokta ve çizgilerden oluşan ünlü mors alfabesini icat etti.
1846 Amerikalı bir dişçi bir çene ameliyatında acıyı hissettirmemek için eter kullandı.
1848 İlk yürüyen merdiven, New York'ta turist çekmek için kuruldu.
1849 Çengelli iğne icat edildi.
1857 New York'ta bir dükkân asansörü olan ilk bina oldu.
1860 Belçikalı Etienne Lenoir ilk içten yanmalı motoru yaptı.
1863 İlk metro (yeraltı demiryolu) hattı Londra'da işletmeye açıldı.
1868 Gregor Mendel, bezelye bitkileriyle yaptığı, modern genetik kuramının temellerini oluşturan araştırmalarını bitirdi.
1868 Bir gazetenin yazı işleri müdürü olan Christopher Sholes ilk kullanışlı daktiloyu yaptı.
1872 Fotoğrafçı Eadweard Muybridge ilk ardışık fotoğraflar dizisini çekti.
1876 Alexander Graham Bell ilk telefon konuşmasını yaptı.
1877 Edison fonografı icat etti.
1878 Joseph Swan elektrik ampulünü icat etti.
1879 Ernst von Siemens elektrik döşenmiş bir hat üzerinde giden ilk elektrikli treni sergiledi.
1881 Emile Berliner, yassı plaklar kullanan ilk gramofonu yaptı.
1885 Louis Pasteur, bir dizi aşı yaparak, kuduz bir köpek tarafından ısırılmış bir çocuğun yaşamını kurtardı.
1885 Fizikçi Heinrich Hertz elektromanyetik dalgaların varlığını gösterdi.
1885 Avusturyalı kimyacı Carl Auer, muma göre daha kullanışlı ve güvenli olan bir havagazı lambası icat etti.
1886 Linotip adlı makine, gazetelerin ve kitapların daha hızlı hazırlanmasını sağladı.
1888 George Eastman, Kodak no.l adlı fotoğraf makinesini üretti ve müşterilerinin filmlerini banyo etti.
1889 Edison'un yardımcısı Charles Batchelor sinema filmlerinin seslendirilmesi üzerine deneyler yaptı.
1890 Daimler motor şirketi, dört tekerlekli ve akaryakıtla çalışan otomobil üretimine başladı.
1890 Herman Hollerith'in icat ettiği elektrikli sayma makinesi sayesinde Amerika'da nüfus sayımı işlemi çok hızlı bir şekilde sonuçlandırıldı.
1895 Paris'te Lumiere Kardeşler 10 hareketli filmden oluşan bir gösteri yaptı.
1895 Wilhelm Röntgen, X-ışınlarını buldu.
1898 Valdemar Poulson, modern teybin öncüsü olan bir cihaz yaptı.
1901 İlk radyo transistörünü Marconi geliştirdi.
1902 İtalyan Guglielmo Marconi, Manş Denizi üzerinden radyo dalgalarıyla mesaj iletmeyi başardı.
1903 Amerikalı Wright Kardeşler ilk motorlu uçağın uçuşunu gerçekleştirdi.
1903 Henry Ford, yeni araba fabrikasıyla seri üretim tekniğini getirdi.
1903 Willem Einthoven, kalbin işleyişini kaydeden elektrokardiyografi cihazını icat etti.
1904 John Fleming'in geliştirdiği cam diyotlar radyo cihazlarının vazgeçilmez parçası oldu.
1908 Adını mucidinin adından alan Geiger sayacı radyasyonu saptamak ve ölçmek için kullanılmaya başlandı.
1910 Fransız Henri Fabre, tekerlekleri olmayan ve su üzerinde seyredebilen bir uçak geliştirerek ilk deniz uçağını icat etti.
1911 Marie Curie, radyoaktiflik konusunda kendi başına yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel Ödülü aldı; böylece de bu ödülü iki kez alan ilk kişi oldu.
1911 Ernest Rutherford, atomun merkezinde bir çekirdek olduğunu gösterdi.
1919 Einstein, "Genel Görelilik" konusundaki yazısını yayımladı.
1921 Philip Drinker, hastaların solunum yapmasına yardım etmek için "demir ciğer"i icat etti.
1922 İlk mikrofilm tanıtıldı.
1926 John Logie Baird ilk televizyon görüntüsünü başarıyla iletti.
1926 Robert Goddard ilk sıvı yakıtlı roketi fırlattı.
1926 ABD'li Profesör Robert Hutchinson Goddard ilk sıvı yakıtlı roketi geliştirdi. Gaz ve sıvı oksijenle işleyen roket, 12,5 metre yüksekliğe çıktı ve 56 metre yol aldı.
1928 Bugün penisilin dediğimiz bir oluşumun bakterileri öldürmesi Alexander Fleming'in dikkatini çekti.
1933 İki Alman bilim adamı Max Kroll ve Ernst Ruska elektron mikroskobunu yaptı.
1935 Alman şirketi AEG, sesi kaydetmek için plastik manyetik teyp bandını geliştirdi.
1938 Macar mucit Lazlo Biro, bıro da denilen bilye uçlu tükenmez kalemi icat etti.
1938 Amerikalı Chester Carlson ilk fotokopi makinesini icat etti.
1939 İgor Sikorsky adlı bir Rus mühendis tarafından ilk helikopter yapıldı.
1940 İlk elektronlu mikroskop Philedelphia'da tanıtıldı.
1942 Wernher von Braun, Almanya'nın ilk uzun menzilli füzesi olan V-2'yi fırlattı.
1942 Enrico Fermi, ABD'nin Chicago kentinde, nükleer enerjinin denetim altına alınabildiği bir nükleer reaktör yaptı.
1943 Jacques-Yves Cousteau ve Emile Gagnan, ilk dalış tüpünü tasarladılar.
1945 Amerikalı mucit Percy Spencer, ilk mikrodalga fırını tasarlayarak patentini aldı.
1946 John Mauchy ve John Eckert'in geliştirdiği, Amerika'nın ilk elektronik bilgisayarı ENIAC halka gösterildi.
1947 Edwin Land bir dakikadan az bir sürede siyah beyaz fotoğraf çıkaran polaroid makineyi icat etti.
1953 Francis Crick ile James Watson DNA molekülünün yapısını keşfetti.
1957 Sovyetler Birliği tarafından Dünyanın çevresinde dönen insan yapımı ilk cisim Sputnik I fırlatıldı.
1960 Theodore Maiman ilk lazeri yaptı.
1962 Telefon konuşmalarının yanında canlı televizyon görüntülerini de ileten Telstar adlı uydusu fırlatıldı.
1977 Dünyanın tekrar kullanılabilen ilk uzay gemisi olan Uzay Mekiği, ABD tarafından fırlatıldı.
1982 Philips ve Sony şirketleri kompakt diski çıkardı.
1987 İlk sayısal ses bantları (DAT) üretildi.
1990 Yüksek netlikte televizyon (HDTV) yayını ilk kez yapıldı.


_____________________________



739 Mesaj
5 Eylül 2008; 12:51:42 

Felix Bloch (1905 - 1983)

0


23 Ekim 1905 yılında Zürih, İsviçre'de doğmuştur. Burada ve Eidgenössische Technische Hochschule de eğitim görmüştür.


1927 de fizik mühendisliği eğitimini tamamlamasının ardından University of Leipzig'e geçerek doktorasını vermiştir. Alman akademilerinde Werner Heisenberg, Wolfgang Pauli, Niels Bohr ve Enrico Fermi gibi bilim adamları ile çalışmıştır.


1933 yılında Almanyayı terk ederek Stanford Üniversitesine geçmiştir. 1939 yılında Amnerikan vatandaşlığına geçmiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında Los Alamos National Laboratuarında atom enerjisi üzerinde çalışmıştır.


Savaş sonrası dönemde nükleer indüksiyon ve manyetik nükleer rezonans konularına yoğunlaşmıştır. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) olayının temellerini atmıştır. O ve Edward Mills Purcell 1952 Nobel Fizik Ödülü'nü nükleer manyetik alanındaki çalışmalarından dolayı almışlardır.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 12:56:16 




Ernest Orlando Lawrence (1901 - 1958)

0



8 Ağustos 1901'de Güney Dakota Canton'da doğdu. Annesi ve babası Norveç göçmeni Carl Gustavus ve Gunda Lawrence idi. İlk öğrenimini Canton Lisesi'nde, sonra St. Olaf College'de tamamladı. 1919'da Güney Dakota Üniversitesi'nden kimya diploması aldı. Chicago Universitesi'nde bir yıl fizik çalıştı. 1925'te Yale Universitesi'nden doktora derecesi aldı.


Sonraki iki yılında ulusal araştırma üyesi, bir yılında asistan olarak Yale Universitesi'nde çalışmaya devam etti. 1928'de doçent olarak, Berkeley California Üniversitesi'ne atandı. İki yıl sonra Berkeley'in en genç profesörü oldu. Üniversitenin 1936'da ölünceye kadar sürdüreceği radyasyon laboratuvar şefliğine atandı. 2. Dünya Savaşı sırasında atom bombası çalışmalarında birçok görev alarak hayati katkılarda bulundu. Savaş yıllarından sonra 1958'deki Cenova Konferansı'nda Amerika'nın delegesi olarak atom bombası testlerinin durdurulması için antlaşma sağlanmasına çalıştı.


İlk olarak iyonlaşma ve metal buharının iyonlaşma potansiyeli konularında çalıştı. 1929'da düşük voltajlarda nükleer parçacıkları çok yüksek hızlara çıkarabilecek "Egetron"u keşfetti.


Üniversitenin tıbbi fizik laboratuvar şefi olan kardeşi Dr. John Lawrence ile birlikte "Cyclotron" denilen yeni bir parçacık bulundu, tıp ve biyoloji alanlarındaki uygulamalarda kullanıldı. Sonra Columbia Universitesi Kanser Araştırmaları Enstitüsü danışmanı oldu. Lawrence, Cyclotron'un daha büyük ve güçlü modellerini geliştirdi.


1941'de Cyclotron, kozmik parçacık meson'un yapay olarak üretilmesinde kullanıldı. Daha sonra çalışmalarını antiparçacıklar üzerine genişletti. Lawrence iyi bir yazardı. 1924'le 1940 arasında 56 yayıma imza attı. Elektrik yükü boşaltılmasıyla saniyenin milyarda biri zamanı ölçen bir yöntem geliştirdi. Bundan başka evrenin temel sabitlerinden biri olan e/m oranını çok kesin olarak veren bir yöntem buldu. Çalışmalarının çoğunu "The Physical Review" ve "The Proceedings of the National Academy of Sciences" kitaplarında topladı.


Aldığı biçok ödülden bazıları; Franklin Institute'nın "The Elliott Cresson Madalyası" , National Academy of Sciences'ın "The Comstock Prize" ödülü, Royal Society'nin "The Hughes Madalyası", Royal Physical Society'nin "Duddell Madalyası", "Faraday Madalyası", "The Enrico Fermi" ödülü ve 1939 Nobel Fizik Ödülü'dür. Ayrıca "Liyakat madalyası" ile onurlandırıldı. On üç Amerikan ve İngiliz üniversitesinden (Glasgow) onursal doktora aldı. Birçok Amerikan derneğinin ve yabancı derneğin üyesiydi. Lawrence, Mary Kimberly Blumer ile 1932'de evlendi. Altı çocukları oldu. Tekne, tenis, buzpateni ve müzik ilgi alanlarındandı. 27 Ağustos 1958'de Kaliforniya'da öldü.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 13:07:52 

Pakistan,Hindistan,İran ve Kuzey Kore'deki nükleer çalışmalara önderlik etmiş olan Abdülkadir Han'ı tanıyacağız.

Abdülkadir Han (1935 - .... )


0



Abdülkadir Han, 1935 yılında Hindistan'da doğdu, Pakistan 1947 yılında kurulduktan sonra 1952 yılında ailesiyle birlikte bu ülkeye göç etti. Pakistan'da üniversite eğitimini tamamlayan ve daha sonra Belçika'da metalurji dalında doktora alan Han, bundan sonra Hollanda'da bir nükleer reaktörde uzman olarak çalışmaya başladı. Çalıştığı yer URENCO adıyla bilinen İngiliz Alman Hollanda ortaklığından meydana gelen bir nükleer konsorsiyumdu. Han burada 1972–1976 yılları arasında çalıştı ve daha sonra ülkesine döndü. 1983 yılında bir Hollanda mahkemesi Hanı UREMCO'dan uranyum zenginleştirme ve başka nükleer konuları kapsayan gizli bilgi, dosya ve şemaları çalıp kaçırmakla suçlayan bir dava açtı. Han, davanın sonucunda suçlu bulundu ve 4 yıl hapse mahkum oldu ama bir teknik eksiklikten dolayı karar iptal edildi ve Han aleyhindeki dava düştü.


Han, Hollanda'dan gereken nükleer bilgi ve tecrübe ile ülkesine döndükten sonra bir ekip ile Pakistan'ın nükleer programını gizlice başlattı, kendi adıyla anılan Han Laboratuvar'ını kurdu ve sonunda Pakistan en başta onun çaba ve dehasıyla 1998 yılında ilk nükleer silah denemesini başarıyla gerçekleştirdi. Bu denemeden sonra birkaç başarılı deneme daha yapıldı ve sonunda Pakistan resmen dünya nükleer kulübünün yeni üyesi oldu. Şüphesiz Pakistan bu çalışmaları yaparken Hindistan da aynı tür çalışmaları yaptı, bu ülke de nükleer kulübe Pakistan'dan önce üye oldu. Esasen Pakistan'ın nükleer programı Hindistan'ı dengelemek, bu ülkenin nükleer programına karşılık olarak doğdu ve gelişti. Bu çalışmalarda Abdülkadir Han en önemli, en belirleyici, en başarılı rolü oynadı ve ülkesine nükleer gücü kazandırdı.


Ne var ki, 2003 ün kasım ayından itibaren Abdülkadir Han'ın itibarına gölge düştü, hakkında çok ciddi iddialar, suçlamalar yapılmaya başlandı. Pakistan'ın en ünlü bilim adamı olarak bilinen Abdülkadir Han, Pakistan'ın gizli nükleer bilgilerini, dosyalarını İran, Libya ve Kuzey Kore'ye kanunsuz yollardan aktarmakla ve bu ülkelere Pakistan dizaynı nükleer yakıt zenginleştirici santrifüj cihazlarını satmakla suçlandı. Esasen bu iddiaların menşei de büyük ölçüde İran'dan kaynaklanıyordu. Milletlerarası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA)'nun İran'a yaptığı baskılar sonucunda İran'ın bu kuruma verdiği gizli bilgilerden hareketle bu kurum İran'ın nükleer programında kullanılan bazı kaynaklar bakımından Pakistan'a ve Abdülkadir Han'a ulaşmış bulunuyordu. Nitekim daha sonraki süreçte Han, bu suçlamaları kabul etti.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 13:14:04 

Charles Darwin (1809 - 1882)

0


Charles Darwin 1809da Birminhanda hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 16 yaşında tıp eğitimi görmesi için Eidinburgh Üniversitesine gönderildi. Ancak bu konu ilgisini çekmediği için babası ona rahip olmasını ve bu amaçla Cambridge Üniversiteside öğrenim görmesini önerdi. Bununla birlikte Charlesi en çok ilgilendiren konu doğa tarihiydi. Cambridgede öğretim görevlisi olan Joseph S. Henslowla tanıştı ve daha sonra da dost oldu. Darwin, Henslowun sayesinde Güney Amerika kıyılarına yapılan resmi keşif gezisine katılma imkanı buldu. Yine bu dönemde Darwinin doğa bilim görüşlerini etkileyen bir başka şey de Alexander von Humboldtun kitaplarıdır. Humboldtun kitapları ona kendi deyimiyle doğabiliminin soylu yapısına bir katkıda bulunmak isteğini uyandırdı. Darwin, bu bağlamda 27 Aralıkta başlayacak ve 5 yıl sürecek bir deniz yolculuğuna çıktı.

Charles Darwin, yolculuk dönüşü zooloji ve jeoloji konusundaki incelemelerini ve yolculuk günlüğünü yayınladı. Bütün bunlar onun kamuoyunda ün kazanmasını sağladı.

Türlerin Kökeni

Darwin nihayet bu geziler ve araştırmalardan sonra temel eseri olan Türlerin Kökenini yayınladı. (1843)Bu eserin yazarken Darwin özellikle Thomas Malthusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesine Etkileri Açısından Nüfus Üzerine Bir Deneme eserinden etkilenmişti. Malthusa göre, bir insan veya hayvan topluluğu, bütün bireyleri yetişkin yaşa gelir ve ürerse çok büyük bir hızla iki katına çıkabilir. Buradan hareketle de Darwin meşhur Doğal Ayıklama tezini geliştiri. Teze göre; hayvan topluluklarının az çok kararlı bir nüfusu korumalarını, çok sayıda bireyin üreme yaşına gelmeden ölmesine bağlıdır. Ancak kendilerini yaşam koşullarına iyi uyarlayanlar üreyecek yaşa gelebilmektedir. Her şey sanki yaşam zorlukları üremeye yatkın bireyler arasında bir ayıklama yapıyormuş gibi gerçekleşmektedir.


Bu ve bunun gibi bir çok iddia içeren kitap o dönemde bir çok kişinin tepkisini çekmişti. Özellikle dini ve felsefi eleştiriler yapıldı. Tartışmanın en can alıcı bölümlerinden biri, İngiliz Bilimsel İlerleme Derneğinin 30 Haziran 1860ta Oxfordda toplanan yıllık oturumunda meydana geldi. Anglikan Piskoposu Samuel Wilberforce bu toplantıda Darwinin tezine çok sert eleştiriler getirdi.

Bir çok bilim adamı türlerin evrimini kabul etmekle birlikte doğal ayıklama tezine karşı çıktılar. Felsefi karşı çıkışlar ise Darwin’in bu tezinin ırkçılığa varabilecek sonuçlar doğuracağı yönündeydi.

Charles Darwinin mücadele dolu hayatı 1882de sona erdi. Geliştirdiği kuramlar halen günümüzde tartışılmaktadır.



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi CfgMaster -- 5 Eylül 2008; 13:11:32 >


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 13:26:35 

Alfred Russel Wallace (1823 - 1913)


0


8 Ocak 1823 yılında doğdu.


İngiltere Galler'de Usk-Monmouthshire da dokuz çocuklu bir ailenin sekizinci çocuğu olarak doğdu. Hertford'da bir dilbilgisi okulunu bitirdi. 1840-1843 yılları arasında harita - kadastrocu ağabeyinin yanında çalıştı. 1844 yılında bir süre Leicester'de bir okulda görev yaptı , 1845 yılında ağabeyi William'ın ölümü ile tekrar harita - kadastro işine geri döndü.


1848 yılında Leicester'dan tanıştığı doğa bilimci Henry Walter Bates ile Amazon yağmur ormanlarından örnekler toplamak üzere Brezilya'ya gitti. Türlerin kökenlerini araştırma fikri kafasında bu gezi sırasında şekillendi. 1852 yılında İngiltere'ye geri döndü.


1854-1862 yılları arasında araştırmalar yapmak ve örnekler toplamak üzere Malay takımadalarında bulundu. Burada yaptığı çalışmaları 1869 yılında yayımlanan Malay Takımadaları adlı eserinde topladı.


Charles Darwin ile aynı zamanlarda evrim kuramı konusunda çalışmıştır. Darwin , dinsel ve muhafazakar çevrelerden tepki çekeceğini düşünerek çalışmalarını ölümünden sonra yayınlanmak üzere rafa kaldırmışken , benzer bir çalışma hazırlayan Wallace'dan 1858 yılında aldığı bir mektup çalışmalarını yayımlaması için ona cesaret vermiştir. Darwin ile Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımlamışlardır.

Eserleri
Malay Takımadaları (1869)
Doğal Seçilim Kuramına Katkılar (1870)
Hayvanların Coğrafi Dağılımları (1876)
Aşılama (1898)

Aldığı Ödüller
Merit Nişanı (1908)
İngiliz Kraliyet Topluluğu Copley Madalyası (1908)
İngiliz Kraliyet Coğrafya Topluluğu Kurucu Madalyası (1892)
Linnean Topluluğu Altın Madalyası (1892)


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


 
1440 Mesaj
5 Eylül 2008; 15:24:41 

Paul Ehrlich (1854 - 1915)

0


Alman bakteriyoloji bilgini Ehrlich, başta difteri olmak üzere birçok hastalığın önlenmesini ve frengi gibi bazı hastalıkların tedavisini sağlayan çalışmalarıyla tanınır. Ayrıca, hastalıkların kimyasal bileşiklerle tedavisini öngören kemoterapinin de öncüsüdür.

Strehlen'de doğan Ehrlich Almanya'daki Breslau (bugün Polonya sınırları içindeki Wroclaw), Strasbourg, Freiburg ve Leipzig üniversitelerinde öğrenim gördü. 1878'de tıp öğrenimini tamamlayınca, hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde kimyasal maddelerden nasıl yararlannılabileceğini araştırmaya koyuldu. Bakterilerin vücut dokularına yerleşerek kolera, tifo, verem, tetanos, kangren gibi birçok hastalığa yol açtıklarını biliyordu. Deneyleriyle bu bilgileri daha da zenginleştirerek bazı bakterilerin doğrudan dokuları yıkıma uğrattığını, bazılarının da toksin denen zehirli salgılarıyla vücuda zarar verdiğini saptadı. Bunun üzerine bütün ilgisini antitoksinlere, yani zehirlere karşı etkili olabilen serumlara yöneltti.

O yıllarda, sağlıklı bir hayvana toksin şırınga edildiğinde hayvanın vücudunda bu maddeye karşı bir antitoksin geliştiği biliniyordu. Demek ki bu hayvanların kanından hazırlanan serum insanlara şırınga edildiğinde hastalıklara karşı bağışıklık kazandırılabilirdi. 1906'dan başlayarak Frankfurt'taki Speyer Deneysel Tedavi Enstitüsü'nde Ehrlich'in yönetiminde sürdürülen araştırmalarda, difteriye karşı bağışıklık yaratmak için at serumu kullanıldı ve Ehrlich difteri antitoksinlerini üretebilmek için başka hayvanlar üzerinde de araştırmalar yapıldı. 1908 Nobel Tıp Ödülü, bağışıklık konusundaki çalışmaları nedeniyle Paul Ehrlich ile İlya İliç Meçnikov arasında bölüştürüldü.

Ehrlich'in önemli buluşlarından biri de kimyasal boyaların kullanımına ilişkindir. Fareler ve kobaylar üzerinde deneyler yaparak, kömür katranından elde edilen bazı anilin boyaların canlı dokuları ve sinirleri boyadığını buldu. Böylece şilk kez sinir sisteminin çalışmasını inceleme olanağı doğdu. Ayrıca, boyanan dokularda bakteri ve toksinlerin yol açtığı olumsuz etkiler de gözlemlenebildi. Ehrlich daha sonra bazı boyaların insan ve hayvan dokularına zarar vermeksizin bakterileri yok ettiğini saptadı. Tripanozoma adıyla bilinen tekhücreli asalakların yol açtığı bir hastalığa yakalanan fareler mutlaka ölüyordu. Ama hayvana tripan kırmızısı denilen kimyasal bir boya verildiğinde hastalık denetim altına alınabiliyordu. Ehrlich boyalarla yüzlerce deney yaptı ve sonunda Afrika'da çok yaygın olan uyku hastalığının tripan boyasıyla tedavi edilebileceğini buldu.

Ehrlich 1909'da da frengi tedavisinde kullanılabilen birleşik geliştirdi. Frengi bugün bile dünyanın her yanında görülen son derece bulaşıcı bir hastalıktır. Salvarsan adıyla piyasaya sürülen bu bileşik daha çok ''606'' olarak anılır. Çünkü frengiye karşı etkili olabilecek çeşitli kimyasal bileşikleri deneyen Ehrlich bu bileşiği 606. deneyde bulmuştu. Salvarsan'ın bulunması kemoterapinin gerçek anlamda başlangıcı sayılır.




< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi *Bozkır* -- 5 Eylül 2008; 15:30:34 >


_____________________________



739 Mesaj
5 Eylül 2008; 18:49:14 

Fritz Henkel (1848 - 1930)

0


Alman girişimci Henkel ürettiği Persil'le "kendi kendine" çamaşırı yıkayan ilk deterjanı piyasaya sürerek, Henkel firmasının dünyanın en büyük kimya şirketlerinden biri haline gelmesi için temel taşı koymuş oldu.

Henkel bir ilkokul öğretmeninin oğlu olarak Vöhl/Hessen'de dünyaya geldi. Okula devam ettiği yıllarda bile ilgisini en çok çeken ders kimya idi. 17 yaşına geldiğinde, Batı Almanya'nın gelişmekte olan endüstri bölgesi sayılan Elberfeld'e gitti. Gessert Kardeşlerin Boya ve Lake Fabrikasında çıraklık eğitimini tamamladıktan sonra, burada asli eleman olarak işe alındı ve aradan kısa bir zaman geçtikten sonra şirketin imza yetkili müdürlüğüne yükselmeyi başardı. 1873'te evlendiği Edith Steinen ile dört çocuk sahibi oldu (karısı 1904'te öldü).

Henkel, 1874'te işinden istifa etti ve Aachen'de bir kimyasal madde ve boya toptancısına ortak oldu. İki yıl sonra potas silikatı ile soda karışımından geliştirdiği çamaşır tozunu piyasaya sürmeyi düşündü. Gerekli parasal olanaklara sahip olmadığı için iki ortak buldu ve 1876'da Henkel & Cie adlı çamaşır tozu fabrikasını kurdu. Aachen'de bir evde kurulan bu işletmeye alınan üç eleman hemen bu "Universal-Waschmittels"in üretimine başladılar. Henkel, piyasaya atılır atılmaz, gazete ve dergilerde ürününün reklamını yapmaya başladı. Önceki adı, kendi düşüncesine göre bir kişiliğe sahip bulunduğundan, çamaşır tozuna kısa bir süre sonra "Henkel'in Ağartıcı Sodası" adını verdi.

Henkel firmasını 1878'de daha iyi trafik bağlantısı bulunan Düsseldorf'a taşıdı. Ağartıcı Soda ile yaptığı işler hızla ilerleyince, durmak dinlenmek bilmeyen girişimci Henkel, yeni ürünlere eğilebildi. 1880'li yıllarda hammadde ve kimyasal madde ticareti ile uğraştı ve çay işine girdi. Öncelikle sömürge ürünleri satıcılarından oluşan rakip şirketlere karşı, reklam ve yeni ambalajlama biçimiyle savaşmaya çalıştı. "Henkel Thee" çayını, yalnız aromayı korumakla kalmayıp, ayrıca reklam alanı olarak da kullanabildiği, bir teneke kutu içinde satışa sundu. Henkel'in yıllık cirosu 1899'da ilk kez milyonu aştı. Aynı yıl içinde Düsseldorf-Holthausen'de 55.000 metre karelik devasa bir fabrika arazisi satın aldı. Önceleri bu alanın onda birini bile kullanamadı. 1905'te sayıları 100'ü aşan çalışanlarına aralarında şirketin sağladığı yaşlılık sigortası da bulunmak üzere, Henkel örnek olacak sosyal avantajlar sağladı.

Henkel KG'nin Önemli İş Alanları

• Organ kimya (plastik, laklar, boyalar)

• İnce kimya (kozmetik ve farmakolojik kimya için ürünler)

• Kimyasal-teknik marka ürünleri (yapıştıncı ve tutkallar)

• Kozmetik, vücut bakım ürünleri sabun, deodorant, krem, parfüm, ağız hijyeni, saç bakım ürünleri)

• Yıkama/temizlik ürünleri (deterjan,bulaşık deterjanı, WC-temizleyici ürünler, ayakkabı bakım ürünleri, bitki köruyucu ürünler)

Henkel 1907 yılının Haziran ayında gazetelere verdiği küçük ilanlarla müşterilerini "bir- seferlik kaynatma ile, zahmetsizce, çitilemeden bembeyaz pırıl pırıl çamaşır" sağlayan yeni bir çamaşır tozu hazırladı. İçerdiği en önemli bileşikleri olan Perborat ve Silikat'tan adını alan PERSIL. O zamanlara göre muazzam sayılan 1 milyon markı bulan reklam bütçesiyle Henkel, kendi kendine çamaşırı yıkayan dünyadaki ilk deterjanın piyasada tutunmasını sağlayabildi. Böylelikle Almanya'nın günlük bir gazetesinde tam sayfa bir ilan verdi ve beyaz güneş şemsiyeleriyle bembeyaz giysiler içinde büyük kentlerin kalabalık caddelerinde dolaşan adamlardan bir ekip kurdu. Bu kampanya çok başarılı oldu.

Cirosu altı yıl içinde 50 misli artarak 30 milyon markı buldu. Bu çamaşır tozu Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce Avrupa'nın hemen hemen tüm ülkelerinde "Persil bleibt Persil" (Persil, her zaman Persil'dir) reklam sloganıyla satılmaktaydı. Henkel Avrupa kıtasının en büyük deterjan üreticisi olma payesine erişmişti. 1926 yılında 78 yaşına gelen Henkel, şirket sermayesinin ölümünden sonra çocuklarına geçmesini karar altına aldı. Henkel, dört yıl sonra halefi Fritz Henkel jr.'un ölümünden birkaç ay sonra 1930'da Düsseldorf'ta öldü.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 18:56:13 

Karşınızda periyodik tabloyu bulan Dimitri İvanoviç Mendeleev.

Dimitri İvanoviç Mendeleev (1834 - 1907)

0


On yedi kardeşin en küçüğü olan Mendeleev,Sibirya'nın Tobolska şehrinde doğmuştur (1834). Babası bir lise müdürü, büyük babası ise Sibirya'nın ilk gazetesinin yayımcısı idi. Dimitri ilk tahsilini sürgünde iken yaptı. Babasının ölümünden sonra annesi onun daha iyi bir eğitim alması için St. Petersburg'a göç etti.

Dimitri, St. Petesburg Üniversitesinde kendini tanıttı. Tezini "alkol ve suyun birleşmesi" konusu üzerine yaptı (1856). Fransa ve Almanya'da, Bunsen ve bir çok Avrupalı bilim adamıyla buluşup, çalışan Mendeleev, 1858 yılında Almanya'daki Karlsruhe (Kalzrue) konferansına katıldı. Bu konferansta "Avogadro hipotezi" üzerine şiddetli tartışmalar olmuştu. Daha sonra ilk petrol kuyularını görmek üzere Pensilvanya'daki petrol sahalarını gezdi. Rusya'ya dönüşünden sonra yeni bir ticari damıtma usulü geliştirdi. 32 yaşında St. Petersburg Üniversitesinin inorganik kimya kürsüsünde profesör oldu.

Elementlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki düzenlilikten yola çıkarak elde ettiği periyodik tablo, onun en büyük çalışması idi. Bu düzenleme esnasında,o güne kadar bulunamamış bazı elementlerin varlığını ve özelliklerini tahmin etti (1869). Bir kaç yıl içinde varlığını haber verdiği elementlerin keşfedilmesi Mendeleev'i kısa sürede dünya çapında ünlü bir kimyacı hâline getirdi.

Periyodik tablo, Mendeleev'in mükemmel yorumculuğu ve üretici zekasının çarpıcı bir ürünüdür. Mendeleev'in 25 büyük kitaptan oluşan diğer çalışmaları da oldukça ilginçtir. O'nun İzomorfizm hakkındaki bilgileri organize etmesi, jeokimyanın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca, kritik kaynama noktasını bulup, çözeltilerin hidrat teorisini geliştirmesi onun büyük bir fizikokimyacı olarak anılmasına sebep olmuştur. Mendeleev, 70 kadar akademi ve ilim topluluğunun üyesi idi. Kendi deyimiyle onun birinci hizmeti ilmi araştırmaları, ikincisi ise öğretmenlikti. St. Petersburg'un bir çok okulunda öğretmenlik yapmıştır. 1907 yılında zatürreden ölmüştür.

Mendeleev, periyodik tabloyu ilk defa bastırdığı zaman bilinen 63 element vardı. Ölümünden bir yıl sonra ise bilinen elementlerin sayısı 86'ya yükselmişti. Bu kadar hızlı artış, kimyanın en önemli genelleştirmesi olan elementlerin periyodik tablosu sayesinde sağlanmıştı. Mendeleev hiç bir yeni element keşfedememiş olmasına rağmen, bilim dünyasına yaptığı hizmetten dolayı, 1955 yılında G.T.Seaborg başkanlığındaki Amerikalı fizikçiler tarafından sentezlenen 101 atom numaralı elemente, Dimitri Mendeleev onuruna "mendelevyum" adı verilmiştir.



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi CfgMaster -- 5 Eylül 2008; 18:54:04 >


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 19:01:17 

Hazarfen Ahmed Çelebi ( .... - .... )

0


Hezarfen Ahmed Çelebi, dünyada ilk kez uçmayı başaran Türk bilginidir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı, 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan Dördüncü Murad zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında Hezarfen olarak anıldığı bilinmektedir.


Evinde deneylerle uğraşıp, çeşitli konularda araştırmalar yapan Hazerfan Ahmed Çelebi, İsmail Cevheri adlı bir başka Türk bilginini örnek alarak, bugünkü hava taşıtlarının ilkel şeklini gerçekleştirmişti. Kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı'nda deneyler yapmış ve bir sabah kıyılarda biriken İstanbul halkının gözleri önünde, Galata kulesinden kendisini boşluğa bırakarak, kanatlarını hareket ettirerek boğazı aşmış ve Üsküdar semtine inmiştir.


Sarayburnu'ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan Dördüncü Murad, Ahmed Çeleb ile önce çok yakından ilgilenmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli bir adamın varlığından kuşkuya düşerek onu Cezayir'e sürgün etmiştir. Ahmed Çelebi orada vefat etmiştir.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 19:05:53 

Batlamyus ( .... - .... )


0


Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır.


Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.


Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.


Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.


Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.


Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.


Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a (.... - ....) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.


Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.


Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney'den 65* Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.


Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır.


Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.


Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:


1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.


2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.


3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.

(*BOT = *GOT)


Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B' * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal'dir.


Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.


Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.


Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:


1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.

2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.

3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.

4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.

Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.


Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.


Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 19:13:19 

Abram İsaakoviç Alihanov (1904 - .... )

0



1904 yılında Gence'te doğmuştur.


Kardeşi Artemis İsaakoviç Alihanyan'la birlikte radyoaktif çekirdeklerin elektron-pozitron çiftleri saldıklarını bulan Abram İsaakoviç Alihanov,yapay radyo elementlerinin beta tayfı üstüne araştırmalara başladı(1934).


Kozmos ışınlarının bireşimini ve gücünü inceledi.SSCB'de ağır suyla ayarlanan ilk çekirdek reaktörünü çalıştırdı(1949).SSCB'deki ilk atom bombasını gerçekleştirenler arasında yer aldı.
1970 yılında Moskova'da öldü.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 19:17:39 

Descartes (1596 - 1650)

0


1596 yılında doğdu. 1604-1612 yılları arasında Cizvit öğrencisi olan Descarter, bu dönemde eski edebiyat ve matematik eğitimi aldı. 1618-1629 yılları arasında seyahat ederek geçiren Renenin bu dönemki hayatı aynı zamanda bazı görüşlerinin şekillenmesinde çok önemli pay sahibi oldu. Felsefeye yönelme tarihi de işte bu dönemin başlarına (1619) rastlar. 1629da Hollandaya göç eden filozof, yeni bir felsefe geliştirmek amacındadır. Hollanda’da kaldığı süre içinde Üç defa Fransaya -kısa olmak kaydıyla- yolculuk yapar. Bu yolculuklardan birinde Pascal ile tanışır ve ona boşluk üzerine deney yapmasını tavsiye eder.


Büyük bir değişimin arefesindeki Avrupada hayatını sürdüren Descartes, 1633 yılında Galileinin mahkum edilmesi üzerine biraz kenara çekilmek istese de, Aristotales yandaşlarının, Fransız Cizvitlerinin ve Hollanda'daki Protestan yöneticilerin şiddetli saldırılarına maruz kalmaktan kaçamaz. 1642 yılında eserleri üniversitelerde okutulması yasaklanır. Gerekçesi ise, çünkü, bir kere bu felsefe yenidir ve sonra, gençliği eski ve sağlıklı felsefeden uzaklaştırmaktadır...


1649 yılında Hollandadan ayrılan Descartes, Kraliçe Chiristina'nın daveti üzerine İsveçe gider. İklimin sertliği sebebiyle hastalanır ve bir ciğer iltihaplanması sonucunda Şubat 1650 de ölür.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


3499 Mesaj
5 Eylül 2008; 19:27:32 

Maxwell'e büyük bir saygım vardır. "Önemli" deyince olmazsa olmazlardan.


_____________________________



2300 Mesaj
5 Eylül 2008; 20:27:09 

Piri Reis


Pîrî Reis (d. 1465-70, Gelibolu - ö. 1554), Osmanlı denizcisi. Amerika'yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır.

Piri Reis eşsiz bir kartograf ve deniz bilimleri üstadı olmasının yanı sıra, Osmanlı deniz tarihinde izler bırakmış bir kaptandır.

Piri ve amcası Kemal Reis, uzun yıllar Akdeniz'de korsanlık yaptılar. 1486'da Granada’nın (Gırnata) Osmanlı Devleti'nden yardım istemesi üzerine 1487-1493 yılları arasında Piri ve amcası, gemilerle Granadalı (Gırnatalı) müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdılar.

1499-1502 yıllarında Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı gemi komutanı idi. Piri Reis Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.

Piri Reis, 1511'de amcasının ölümünden sonra, bir süre için açık denizlere açılmadı ve Gelibolu'ya yerleşti. Burada, önce 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, Kristof Kolomb'un hala bulunamamış olan Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olmasıdır.

Piri Reis haritasını, Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında, 1517'de padişaha sundu.

Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına bakmış ve 'Dünya ne kadar küçük...' demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve 'biz doğu tarafını elimizde tutacağız..' demiştir.. Padişah, daha sonra 1929'da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir...

Piri Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi..

Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Piri, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pergeli İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1526'da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye'sini Kanuni'ye sundu.

Piri Reis'in 1526'ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye'den izlenebilir. Piri Reis, 1528'de de ikinci dünya haritasını çizdi. Bugün elimizde olan Kuzey Amerika haritası bu haritanın bir parçasıdır.

Sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalışan Piri Reis, bu dönemde, Hint Kaptanlığı yapmış, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlandı.

Piri Reis'in Osmanlı donanmasında yaptığı son görev, acı olaylarla biten Mısır Kaptanlığı'dır. 1552'de çıktığı ikinci seferin son durağı Basra'da, tamire ve dinlenmeye muhtaç donanmayı bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a döndüğü için, burada hapsedildi. Donanmayı Basra'da bırakması, Basra valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi, Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsı yüzünden 1554'te hizmette kusurla suçlandı ve idam edildi. Ne var ki O, yarattığı evrensel boyuttaki eserleri olan, iki dünya haritası ve çağdaş denizciliğin ilk önemli yapıtlarından birisi sayılan Kitab-ı Bahriye ile günümüzde de halen yaşamaktadır...

İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Piri Reis'in terekesine devletçe el konuldu.



0


0


_____________________________



2300 Mesaj
5 Eylül 2008; 20:30:35 

Anders Celcius(1701-1744)



Uppsala da Doğan ve calısmalarını bu kentte gerceklestiren isveçli fizikçi ve astronom anders celsius 1730 da uppsala universitesinde astronomi profösoru oldu.

Yapımi 1740 ta tamamlanan uppsala gozlemevini kurarak yasamının son 4 yılında orada çalıstı.biri dünyanın gunese uzaklıgının hesaplamasına yarayan yeni bir yonteme öburu dünyanın biçimini saptamaya yonelik iki astronomi kitabı yazdı.dünyanın kutuplarda hafifce basık olduğunu gözem yoluyla bulan ilk bilimadamlarından biri oldu.

Celsius günümüzde kendi adını tasıyan sıcaklık olceğinin bulucusu olarak tanınır.sanigrat olarakta adlandırılan bu ölçek dünyanın her yanında özellikle bilimsel olcümlerde kullanılır.daha once kullanılan sıcaklık olceğini Danzigli bir alman fizikçi olan daniel fahrenheit 1714 te geliştirmişti.

Çalısmalarını daha cok hollandada yürüten fahrenheit ın adıyla anılan bu olcek suyun donma noktasını 32F kaynama noktasını 212F olarak gosterir.Celcius 1742 de farklı bir sıcaklık olceği geliştirdi.sıcaklık aralığını 10 esit parcaya boldu.aslında celcius buzun erime noktasını 100 suyun kaynama noktasını 0 olarak kabul etmişti.

Daha sonra 0 ile 100 u yer değiştirdi.baslangıcta bu olceğe yüz adım anlamındaki latince centum gradus tan gelen santigrat ölçeği demişti.ama 1948 de toplanan uluslararası konfreansta adını bulucusunun adı olan celsius la değiştirdiler.celsius derecesi C olarak adlandırılır.


_____________________________



2300 Mesaj
5 Eylül 2008; 20:33:10 

Farabi

Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin, fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî'nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.


Fârâbî'ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.


Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir.

Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:


1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.


2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.


Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir.


Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır.

Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açıklaması, sonradan Batı'da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.


_____________________________



2300 Mesaj
5 Eylül 2008; 21:18:45 

Blaise Pascal


Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren dehalardandır. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde, daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlamış, bir üçgenin içi açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine bulmuştur. Avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunanca’yı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak, Pascal’ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştır. Pascal çocukluğunda “ Geometri neyi inceler?” sorusunu babasına sormuş, o da “ Doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler” demiştir. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başlamıştır. Sorunda babası onun yeteneğini anlamış ve ona Eukleides’in Elementler’ini ve Apollonius’un Konikler’ini vermiştir. Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Paskal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerin mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti. Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve özgün bir araştırmacıydı. 23 yaşında, Torriçelli’nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tutuğunu , yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayılar ıvermiştir. “ Pascal Üçgeni” nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris’de öldü.


_____________________________



2300 Mesaj
5 Eylül 2008; 21:20:48 

Ernest Rutherford

İngiltere’de Cambridge’in Cavendish laboratuvarında ünlü fizikçi J.J. Thomson’la çalışmakta olan 27 yaşındaki Yeni Zelandalı genç fizikçi Ernest Rutherford,1898 yılında, o sırada İngiliz dominyonu olan Kanada’nın Montreal McGill Üniveristesi’ne profesör olarak gelmeyi kabul etti. Onu çeken şey, kendine sağlanan alçakgönüllü olanaklar değil, radyoaktiflikle ilgili arşatırmalarına cömertçe yardım yapılacağıydı. İngiltere’den ayırılmadan önce de Kanada’ya uranyum ve toryum tuzları gönderdi. Toryum ve türevlerinin radyoaktifliğinin üzerinde duruyordu. Toryum,gümüş beyazlığında,ama görece yumşak bir metaldi ve adını İskandinav mitolojisindeki Tanrı Tor’dan alıyordu. Genç araştırmacı,rekabet duygusuna sahipti. Ona göre, bu bilimsel yarıştaki en iyiler, Becquerel ve Curie’lerdi. 1901’de J.J. Thomson’a yazdığı bir mektupta “yalnızlık duygusu” çektiğinin altını çizmektedir. Kendini, fizik dünyasının,Avrupa laboratuvarlarının çok uzağında hissetmektedir. Bununla birlikte bir yıl geçmeden her şey değişiverdi. Avrupa’nın en dinamik genç bilim adamları Montreal’a, Rutherford’un yanına gelmeye can atıyordu. İyi de o arada ne olmuştu?

Tartışmadan Doğan Büyük Dostluk

Rutherford yukarıda anılan mektubunda(1901) şöyle yazıyordu: “ Yarın bizim yerel Fizik Cemiyeti’nde büyük bir tartışmalı toplantımız olacak ve bu vesileyle kimyacıları alaşağı etmeyi umuyoruz” .Genç fizikçi,kılıç çektiği kimyacılara,tıpkı dört yıldan az bir süre önce hocası J.J.Thomson’un keşfettiği elektron gibi,atomun da, daha küçük parçaları bulunduğunu ve bir kimyasal elementin,kimyasal yöntemleriyle değil, kendi ışımasıyla “bölündüğünü” göstermek istemekteydi. Karşısında, kendine yaraşır bir rakip vardı: Bu Mc Gill’de asistanlığa yükselmiş,genç ve yetenekli bir kimyacı olan Frederic Soddy idi.Frederic Soddy (1871-1937), Oxford’dan gelmişti;çelişkileri yakalamada usta, tartışmalara tutkun ve konuşma yeteneğiyle karşısındakileri etkileyen bir kişiydi. Soddy,değişmez ve bölünemez olan atomun kimyanın temelini oluşturduğunu anımsatarak,ışınımların, kendi başına alındığında tartılabilir nitelikteki bir kimyasal tözle aynı maddi dayanıklılığa sahip olmadıklarını savundu. Elbette bu savunma doğru değildi. Bununla birlikte, bu unutulmaz tartışmanın ardından,Rutherford, Soddy’e kendisiyle birlikte çalışmasını önerdi. Toryumun ışımasının yapısını çözebilmek için bir kimyacıyla çalışması gerektiğini görmüştü Rutherford.Rutherford,coşkulu, büyük bir enerjiye sahip,ani öfke krizlerine girebilen bir kişiydi; kanıtlamaların gücüyle ikna etmeyi başarırdı. Kavrayış gücü ünlüydü:bir sürü çelişik olgunun ortasında,anlamlı olanı görebilir ve dirençle ipucunun peşinden koşabilirdi. Çözümü sezebilme gücü vardı onda. Deneyleri her zaman için basitti ve gereksiz zorlamalardan arınmıştı. Deneyin önceliği, mutlak bir buyruk niteliğindeydi; gözlemlere dayanmayan bir kuramsal varsayımın onun gözünde hiçbir değeri yoktu. Üniversitedeki meslektaşlarından bir edebiyat profesörü,onun karşısındakilerde bıraktığı izlenimin bir tek terimle betimlenebileceğini söylemiştir : Rutherford “radyoakitf”ti. Frederick Soddy’ye gelince,o keskin bir zekalı bir insandı. Kültürlüydü. Akıl yürütmeleri hızlı ve parlaktı. Tartışmayı da seviyordu.Bu iki kişilik uzlaştı ve son derece verimli bir18 ay geçti. Soddy,kimyasal araştırmaları Rutherford da fiziksel ölçümleri üstlenmişti. Dönüşümü hemen kabullenen kimdi biliyor musunuz? Soddy idi. Katı bir madde olan toryumun sürekli olarak bir gaz oluşturmasını yorumlayan Soddy, Rutherford’a “Bu bir transmutasyon. Toryum parçalanıyor ve bir başka element dönüşüyor” dediğinde Rutherford ona şöyle karşılık veriyor: “ Tanrı aşkına Soddy,çeneni kapat,bizi simyacı sanacaklar”.Atomun değişmezliğine ve bölünmezliğine ilişkin düşünceler altüst oluyordu. Rutherford ve Soddy’nin açıklamaları Mc Gill Ünvisersitesi’nin tutucu profesörlerini dehşete düşürmüştü. Bunlar, Rutherford ve Soddy’nin üniversitenin saygınlığına gölge düşürecekleri vaazlarını verdiler. Bereket kıdemli,yaşlı ama ileri görüşlü fizik profesörleri de vardı. Bunlardan John Cox, Rutherford ve Soddy’nin çalışmaları için “bu yeni kavrayış Üniversite’nin ününe katkıda bulunacaktır” diye savundu.Aslında yeni kuram bilimsel topluluk tarfından hemen benimsendi. Yaşlı Lord Kelvin’in bazı itirazları olduysa da,bunlar uzun sürmedi. Bu buluş Rutherford’a ve Soddy’ye dünya çapında bir saygınlık kazandırdı.Radyoaktiflikle ilgi çalışmaları ona daha 1908'de Nobel Kimya Ödülü’nü getirmişti. Rutherford ve Soddy, daha önce değişmez olarak düşünülen kimyasal elementlerin radyoaktiflik sürecinde başka elementlere dönüştüğünü bulmuşlardı. Soddy, yeni olayı “radyoatif dönüşüm” olarak adlandırmayı önerdi. Kurşunun altına dönüşümü gibi, elementlerin dönüşümü,19. yy kimyacılarının ve fizikçilerinin reddettiği bir eski simya düşüydü. Soddy’nin önerisine Rutherford’un yanıtı “Zeus aşkına Soddy, bizi simyacı sanacaklar” demek olmuştu.

Rutherford, 1908 yılında Nobel Ödülü’nü aldı. Hangi branştan mı ? Kimyadan. Nobel Komitesi, gerekçeyi şöyle anlatıyordu:“Parçalanma kuramı ve üzerinde temellendiği deneysel sonuçlar kimyanın temel kavramlarının yeni ve çok daha geniş bir şekilde yorumlanmasına yol açmıştır. 19. Yy boyunca atom ve kimyasal element,kimyasaal ayrıştırma yoluyla ulaşılabilen nihai birimleri göstermekle ve böylece deneysel araştırmanın sınırını oluşturmaktaydılar. Bu sınırın ötesinde neyin varolabileceğinin bilinmesi,şu ya da bu ölçüde belirsiz ve kısır spekülasyonların konusundan ibaretti. Uzun süre anlaşılamayan bu sınır,şimdi artık ortadan kalkmıştır… Elementlerin değişmezliği yasası artık savunulamaz ve atomların yapısı ile bu yapıyı yöneten yasalar, tıpkı onlardan önce moleküller için olduğu gibi,bundan böyle kesin ölçümlere dayanan bilimsel yöntemlerle araştırılabilecektir.”Aslında bilim dünyası Rutherford’u, Nobel Komitesinin ödüllendirdiği radyoaktif dönüşüm yasasından çok, birkaç yıl sonra Manchester’de yaptığı iki keşif nedeniyle daha çok tanır. Bunlardan birincisi 1911 yılında “atomun çekirdeği”nin varlığını kanıtlaması, ikincisi de 1919’da ilk yapay çekirdek dönüşümünü, azot atomunun oksijen atomuna dönüşümünü gerçekleştirmesidir.

Alfa ışınları ile atom incelemeleri ve radyoaktivite ile ilgili çalışmaları nedeniyle 1908'de Nobel Ödülü’nü aldı. kendisi alfa saçılma olayını şöyle yorumlamıştır: “ Alfaların geri saçılmasının tek bir çarpışma sonucunda meydana geldiğini düşündüm. Hesapları yaptığımda elde ettiğim sonuç şaşırtıcıydı. Alfa parçacığının yaklaşma uzaklığı çok küçük bir değere sahipti. Bu, ancak atom kütlesinin büyük bir kısmının çok ufak bir hacimde, çekirdekte yoğunlaşmış olması halinde mümkün olabilirdi Böylece, bir atomun, merkezinde ufak bir hacimde yoğun kütle ve yük içeren bir yapıda olduğu sonucuna vardım”


_____________________________



739 Mesaj
5 Eylül 2008; 21:59:55 


quote:

Orjinalden alıntı: feylesof

Maxwell'e büyük bir saygım vardır. "Önemli" deyince olmazsa olmazlardan.

İlginiz için teşekkür ederim.

James Clerk Maxwell (13 Haziran 1831 – 5 Kasım 1879)

0


İskoçya doğumlu dahi matematikçi ve fizikçi. Elektriğin ve manyetizmanın temel kurallarını ve karşılıklı etkileşimini açıklayan Maxwell denklemlerini oluşturmuş ve gazların kinetik teorisi ile ilgili Maxwell dağılımını geliştirmiştir. Bu katkılarıyla özel görelilik kuramı ve kuvantum mekaniğinin temellerini atmış, dolayısıyla da modern fiziğin doğumuna önayak olmuştur. Ayrıca 1861'de ilk renkli fotoğrafı basmıştır. ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği çevresinde küçük bir heykeli vardır.

Avukat olan babası Edinburg'un tanınmış bir ailesinden geliyordu. Ailesinin tek çocuğuydu. Annesini 8 yaşındayken yitiren Maxwell, kent yaşamından uzakta geçen çocukluk yıllarından sonra 1841-47 arasında Edinburg Akademisi'nde okudu. İlk bilimsel makalesini henüz 14 yaşındayken yayımladı. 1847'de Edinburg Universitesi'ne giren Maxwell, burada okurken iki bilimsel makale daha yayımladı. Kuantum fiziği öncesi bilinen bütün elektrik ve manyetik görüngüleri açıklayan ve Maxwell denklemleri olarak bilinen dört temel denklem 1864 yılında onun tarafından ortaya atılmıştır. Yaşamı boyunca bilimsel unvan ve ödül almamış olan Maxwell, kısa süren bir hastalık sonucunda öldü ve İskoçya'da bulunan Parton köyündeki kilise bahçesinde toprağa verildi. Elektriksel akı ("magnetic flux") birimi Maxwell'in adını taşımaktadır


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 22:41:37 

Toricelli Evangelista

0


Açık hava basıncı üzerinde yaptığı deneyleriyle tanınan İtalyan fizik ve matematik bilgini. 15 Ekim 1608'de İtalya'nın Faenza şehrinde doğdu. Çocukluğunda matematiğe olan merakıyla dikkatleri çekti. 1627'de Roma'ya giderek, hidrolik ilminin kurucusu ve Galile'nin talebesi olan Benedetto Castelli ile birlikte çalıştı. 1632'de Galile ile mektuplaşmaya başladı. 1641'de Castelli'nin tavsiyesi üzerine Galile, Toricelli'yi Tuscany'ye davet etti. Galile ile görüştükten birkaç hafta sonra, Galile ölünce, Tuscany büyük dükü Toricelli'yi onun makamına tayin etti.

1644'te geometri ve mekanik üzerinde bir kitap yayınladı. Matematik sahasında mühim bir boşluğu dolduran bu kitapta aynı zamanda Galile'nin mekanik üzerindeki ilk çalışması, birbirine bağlı cisimlerin ortak ağırlık merkezleri aşağıya doğru hareket ederken, ani hareket edebilecekleri prensibi bir neticeye bağlanıyordu. Toricelli bu çalışmalarını yaparken açık hava basıncı üzerindeki deneylerine de devam etti. Basınçtan faydalanarak, cıva doldurulmuş tüplerle yaptığı deneyler neticesinde deniz seviyesinde 1 cm2ye düşen basıncı 1033 gr/cm2 olarak tespit etti.

0


Geometri ve mekanik alandaki fikirleriniyse ilk önceleri kimse önemsemedi. Toricelli aynı zamanda hocası Galile'nin teleskopunu ve kendi mikroskobunu geliştirmeye de uğraştı. 25 Ekim 1647'de Floransa'da öldü.

Yayınlanmamış olan matematik kitabının kıymetiyse ancak bu yüzyılın başında anlaşılabildi. Akademik Çalışmalar isimli kitabı ölümünden sonra defalarca basıldı.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


739 Mesaj
5 Eylül 2008; 23:16:28 

Daniel Gabriel Fahrenheit, ya da Gabriel Daniel Fahrenheit

0


24 Mayıs 1686 Danzig'da doğdu, 16 Eylül 1736 Lahey'de öldü
Alman fizikçi.Hollanda ve İngiltere gezilerinde deneysel fizik ve meteoroloji alanlarında kullanılan kimi araçların yapımını öğrendi. 1710 da yaptığı termometre başlangıç noktası olarak soğuk bir karışımın sıcaklığını bitiş noktası olarak da ağız boşluğunun sıcaklığını ilke saydı. Daha sonra bu termometreyle ölçtüğü suyun donma sıcaklığını 32, kaynama sıcaklığını da 212 derece olarak saptayarak kısaca °F simgesiyle gösterilen Fahrenheit derecesi ölçeğini ortaya koydu. 1720 termometresini daha da geliştirerek ispirto yerine ilk kez civayı kullandı. İngiltere'de, Royal Society üyeliğine seçildi. Maddenin kaynama noktasının hava basıncıyla değiştiğini gösterdi. 1721'de suyun aşırı soğuma özelliğini 1724'te de içine tuz karıştırılan suyun donma ve kaynama sıcaklıklarının değiştiğini ortaya koydu.Günümüzde İngiltere ve ABD'de sıcaklık ölçü birimi olarak kullanılmakta olan Fahrenheit derecesi ile Celcius derecesi arasında
TFahrenheit = 1,8 · TCelsius + 32 şeklinde bir bağıntı vardır.


_____________________________

Her daim akılcı olmaya çalışan bir üye.
�Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."
Socrates
“Primum non nocere”


2300 Mesaj
6 Eylül 2008; 0:30:47 

Enrico Fermi

Enrico Fermi İtalyan fizikçi. 1901 yılında Roma’da Dünya’ya geldi. 1926’da Roma Üniversitesi’nde kuramsal fizikçi profesörü olan Enrico Fermi, 1938’de çekirdek fiziği üzerine yapmış olduğu araştırmalarıyla Nobel ödülünü kazandı. İkinci Dünya savaşı’nın başlarında ABD’ye göç edip, atom bombası yapmayı amaç alan Manhattan tasarısına katıldı. Bu arada Nükleer reaktörü gerçekleştirdi.1945’te Chicago Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. Atom fiziğiyle ilgili çalışmalarıyla ve yapay radyoaktiflik incelemeleriyle ün yaptı; ayrıca parçacıkların istatistik mekaniği üstüne önemli bir kuram ortaya attı: Fermi Dirac İstatistiği Aslında elektronlara uygulanan sonuçlar, n değişik durumda bulunabilen N taneciklerin dağılım yasasının bulunmasına olanak verir.

Enrico Fermi 29 Eylül 1901'de Roma'da doğdu. Babası polis şefi Alberto Fermidir. Ilk olarak dilbilgisi okuluna kaydoldu.Onun ilk matematik ve fiziğe olan yeteneğini keşfeden ve destekleyen babasının arkadaşlarından A. Amidei olmuştur. 1918'de Pisa Üniversitesinin bursunu kazandı. Pisa Universite'sinde 4 yıl kaldıktan sonra 1922' de professör Puccianti'den doktorasını aldı.

Bir yıl sonra 1923'de Italyan hükümetinden burs kazandı. Ve Göttingen'de professör Max Born'la birkaç ay birlikte çalıştı. Rockefeller bursuyla 1924'de Leyden'e P. Ehrenfest'le birlikte çalışmaya gitti. Aynı yıl Florence üniversite' sinde matematiksel fizik dersleri vermek için Italya'ya gitti.

1926'da Fermi günümüzde Fermi istatistiği olarak bilinen Pauli parçaçıklarının istatistiğini keşfetti.Bose-Einstein istatistiğine göre hareket eden bosonların tersine, bu parcacıklar fermion olarak bilinir. 1927'de Fermi, Roma üniversite'sinde teorik fizik profesörü oldu.Bu görevini 1938' de Mussolini' nin faşist diktatörlüğünden kaçıp Amerika'ya göç edinceye kadar sürdürdü(Nobel ödülünü aldıktan hemen sonra).

Roma'daki ilk yıllarında kendini elektromanyetik problemlerin çözümüne ve bazı spectroskopik olayların teorik olarak açıklamasına verdi.Fakat asıl ilerlemesini çalışmalarını elektron ve atom çekirdeği üzerine yaptığı zaman gerçekleştirdi.1934'de Beta bozumu Teorisini geliştirerek Pauli'nin radyasyon Teorisi ile birleştirdi. Curie ve joliot' un yapay radyasyonu keşfinden sonra notron bombardımanına tutulan aşağı yukarı her elementin nükleer dönüşüme tabi olduğunu keşfetti. Bu araştırma, yavaş notronların ve Nükleer Fission'un keşfine, ayrıca o zamana kadar periyodik tabloda bilinen elementlerden farklı elementlerin bulunmasına yol açtı.

1938'de Fermi tartışmasız notronlar konusunda en iyiydi. Bu çalışmalarına Amerika'da da devam etti.Amerika'ya varışından hemen sonra Columbia Universite' sine fizik profesörü olarak atandı.Hahn ve Strassmann'nin 1939'un başlarında fission'u keşfinden sonra ikincil notronların yayılma ve zincirleme reaksiyon olasılığını hesapladı.Bu çalışmalarına büyük bir istekle devam etti ve birçok deneyden sonra kontrol altındaki ilk zincirleme reaksiyonu gerçekleştirdi. Bundan sonra atom bombası yapımındaki sorunların aşılmasında önemli rol oynadı, Manhattan Projesi liderlerinden biriydi.

1944'de Fermi Amerikan vatandaşı oldu. II. dünya savaşından sonra 1954' de ölümüne kadar sürecek olan nükleer çalışmaları için Chicago Universite 'sinden profesörlük teklifini kabul etti. Burada yoğunluğunu yüksek enerji fiziğine verdi ve pion-nucleon etkileşimi çalışmalarına öncülük etti. Yaşamının son yıllarında Fermi kozmik ışınların kaynağını araştırmakla geçirdi.Sonunda kozmik ışınların çok büyük enerji kaynakları olduğunu gösteren bir teori geliştirdi.

Fermi'nin teorik ve deneysel fiziği konu alan bir çok yayımı vardır. Bunlardan bazıları ,elektronik gazların istatistiğinin hesabı ve Paul'i parçacıklarından oluşan gazları konu alan "Sulla quantizzazione del gas perfetto monoatomico", Rend. Accad. Naz. Lincei, 1935, Atomun istatistiksel modelini(Thomas-Fermi atom modeli) ve atomik özelliklerin hesaplanmasında yeni bir yaklaşımı (semiquantitative method) inceleyen Quantentheorie und Chemie, Leipzig, 1928, "Uber die magnetischen Momente der AtomKerne", Z. Phys., 1930, "Tentativo di una teoria dei raggi ß", Ricerca Scientifica, 1933 sayılabilir.

Söz konusu tertip nötronları, termik hızlarla yavaşlatan grafit blokları ile bir araya getirilmiş uranyum içerecek şekilde Chicago Üniversitesinin bahçesinde kurulmuştur. Nötronları soğurmak ve böylece reaksiyonun hızını kontrol etmek amacıyla, atom piline kadmiyum çubuklar yerleştirildi. Kadmiyum çubuklar yavaş yavaş çekildi ve kendi kendine devam eden zincir reaksiyon gözlendi. Ferminin bu başarısı, dünyada ilk nükleer reaktörün imali ve atom çağının başlangıcı olmuştur. Fermi 53 yaşında iken kanserden öldü.Bir yıl sonra yüzüncü element keşfedildi ve kendisinin onuruna bu element fermium olarak adlandırıldı.

Ona Nobel ödülü yavaş notronların yarattığı radyasyon ve nükleer enerji alanındaki çalışmalarından dolayı verildi. Profesör Fermi Laura Capon ile 1928'de evlendi.Giulio adında bir oğlu Nella adında bir kızı vardır. Boş zamanlarında yürümeyi,tırmanmayı ve kış sporlarını severdi. 29 kasım 1954'de Chicago'da öldü.


_____________________________



2300 Mesaj
6 Eylül 2008; 0:32:52 

Öklid

M.Ö.300 yıllarında yaşamış olan Öklid hakkında bilinenler çok azdır. Elementler adlı meşhur kitabını 40 yaşında yazdığı söylenmektedir. Gençliğinde Atina’da, Platon’un Akademisinde eğitim görmüş, astronomi, aritmetik, geometri ve müzik konularına burada ilgi duymaya başlar. Elementleri İskenderiye’ce yazmıştır. Öklid geometrisinin aksiyomları şunlardır:

1- Aynı şeye eşit olan şeyler birbirlerine de eşittirler.

2- Eğer eşit miktarlara eşit miktarlar eklenirse, elde edilenler de eşit olur.

3- Eğer eşit miktarlardan eşit miktarlar çıkartılırsa, eşitlik bozulmaz.

4- Birbirine çakışan şeyler birbirine eşittir.

5- Bütün, parçadan büyüktür.

Öklid geometrisinin postülaları ise şunlardır.

1- İki yol arasını birleştiren en kısa yol, doğrudur

2- Doğru doğru olarak sonsuza kadar uzatılabilir.

3- Bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların geometrik yeri çemberdir.

4- Bütün dik açılar birbirine eşittir.

5- İki doğru bir üçüncü doğru tarafından kesilirse, içte meydana gelen açıların toplamının 180 dereceden küçük olduğu tarafta bu iki doğru kesişir.

6- Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir.

7- Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir tek paralel çizilebilir.

Öklid ‘in üç tane de uzay kabulü vardır.

1- Uzay üç boyutludur.

2- Uzay sonsuzdur.

3- Uzay homojendir


_____________________________



2300 Mesaj
6 Eylül 2008; 0:34:52 

Koslu Hipokrates


Hipokrates, M.Ö. 460 yıllar dolaylarında Kos’ta doğmuş ve Asklepiades’in soyundan gelmesi nedeniyle, tıpla ilgili ilk bilgileri babasından almıştır. O da diğer birçok yunan bilgini gibi çok gezmiştir. Hipokrates, “ Bir insanın beden ve ruh yapısının bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir.” demiştir. Aristoteles de Politica’sında bir doktor olarak Hipokrates’in büyüklüğünden söz etmiştir.

Hipokrates’in anatomiye ilişkin bilgileri oldukça ilkeldi; döneminin diğer doktorları gibi, kemikleri hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına karşın, iç organları fazla tanımıyordu. Damarlara, sinirlere ve adalelere ilişkin bilgileri yüzeyseldi. Yunan düşünürleri ve hekimleri, bu boşluğu kapatmak ve insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdi ve bunlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayanmaktaydı. Yapılan gözlemler, insan bedeninin kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi bir takım sıvılar içerdiğini ve hastalık sırasında bu sıvıların görünür duruma geldiğini gösteriyordu; örneğin üşütmeden kaynaklanan hastalık sırasında burundan bir sıvı akıyordu. Pythagorascu Alkmeon, hastalığı, bedendeki dengenin bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Empedokles’in dört öğe kuramına bağlı olarak geliştirilen dört sıvı kuramı, beraberinde dört nitelik ( kuru, yaş, soğuk ve sıcak) kuramını da getirdi ve böylece yavaş yavaş cansız yapılarla birlikte çanlı yapılarda niteliklerin bireşimi ve kaynaşımı olara görülmeye başlandı..

Hipokrates’in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşı; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildi. Hipokrates’e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru değil; ama bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldın için değerlidir.

Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Bir doktor olara en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Hastalar rahiplere de danışıyorlar ve genellikle yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptanmıştı. Doktorlar bu kritik günlerer yaklaşıldığında, hastanın direncini arttırmaya çalışırlardı.

Tedavide, ilk önce bedendeki dengenin bozulmuş olduğunu gösteren belirtilere bakılırdı. Ateş en temel belirtilerden biriydi. Ateşi ölçmek için özel bir araç yoktu; ancak deriyi, dili, gözü, terlemeyi ve üreyi kontrol ediyorlar ve bunlar arasındaki farklılıktan yararlanarak hastalığı teşhis etmeye çalışıyorlardı.

Nabza bakmayı düşünmemişlerdi. Oysa Mısırlı hekimler nabzın işlevini biliyorlardı. Hipoktartes’in Corpus’unun bir yerinde nabızdan söz edilir ve “ Damarların atışı ve solunum ve yaşa bağlı olara düzenli ve düzensiz oluşlar, sağlık ve hastalık işaretidir.” denir. Ve ayrıca ele alınan hastalıklar sıtmalar, zatülcenp, zatüriye ve verem ateşleridir.

Ateşli hastalıklarla ilgili hipokrates şunları söyler: “ Bazı ateşler süreklidir; bazılar gündüz yükselir, gece düşer ve bazıları ise gündüz düşer, gece yükselir. Akut hastalıklarda ateş çok şiddetli ve öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer; ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da uzun sürer ve vereme eğilimi ortaya çıkarır.”

Tedavide, müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası uygulamaları yapılır. Hipokrates’in en önemli ilkesi, doğanını iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir. Hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun uzun yürümektir.

Hipokrates, doğanını iyileştirici etkisinden söz ederken, bunun fiziksel olduğu kadar ruhsal olduğunu da kabul ediyordu. Yalnızca bedenin rahatlaması yeterli değildi; ruhunda sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle hasta neşelendirilmeli ve iyileşeceği konusunda ümitlendirilmeliydi. Ona göre, hekimin hastasına çok yumuşak bir biçimde yaklaşması gerekir. Geç bir dönemde yazılmış olmakla birlikte Hipokrates şöyle der:

“ Hastanıza karşı katı olmamanızı ve ayrıca onun durumunun dikkate almanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve içinde bulunduğu tatminkar durumu düşünerek, bazen karşılıksız hizmet götür. Parasal sıkıntı içinde bulunan bir kişiye hizmet verme fırsatı çıkmışsa, bu gibilere her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir. Hastayı iyileştirmek ve şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında bulundurmak isabetlidir. Ayrıca bir hekimin neyin uygun olduğunu belirleyebilmesi için kendisine de dikkat etmesi gerekir.”

Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir e esasen asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerinin dinlemiş olmalıdır. Bu yöntemin yararına inanmıştır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin iyi olması düşünülemez.


_____________________________



2300 Mesaj
6 Eylül 2008; 0:36:56 

James Watt

Bir söylentiye göre ünlü İskoçyalı mühendis watt, buhar makinesini henüz küçük bir çocukken, içine kaynar su bulunan bir çaydanlığın kapağının açılıp kapanmasını gözlemleyerek tasarlamıştır. Elbette bu söylenti doğru değildir. Ama onun buharın bir metal kaşık üzerinde su tanecikleri haline dönüşmesiyle ilgilendiğini biliyoruz. Gerçi Watt buhar makinesini bulmamıştır. Ama onu geliştirerek 19 yy sanayi devriminde çok önemli bir rol yüklenmesini sağlamıştır. Watt Clyde ırmağı yakınlarındaki Greenock da doğdu. Babası gemi yapımında çalışan bir marangozdu. Greenock lisesinde öğrenim gören Watt bir yandan da babasının atölyesinde ona yardım etti. Burada model yapımında büyük bir başarı gösterdi. 17 yaşındayken alet yapımcılığını öğrenmek amacıyla Londra ya gitti. Ama sağlığı bozulduğu için 1 yıl sonra kadar geri döndü. Daha sonra Glasgow Üniversitesinde alet yapımcısı olarak işe girdi. 1763 de Thomas Newcomen in buhar makinelerinden biri onarılmak üzere Watt’a getirildi. Aslında makine bozulmuş değildi; aksaklık, makine kazanının yeterli buharı üretebilecek büyüklükte olmamasından kaynaklanıyordu. Watt matineyi dikkatlice inceledi ve Newcomen tipi bir makinenin bu kadar çok buhar kullanmak zorunda olmasının nedenlerini araştırdı. Aksaklıkları tam olarak ortaya çıkarmak için basınç, yoğunluk ve buharın yoğunlaşması üzerine çalıştı. Newcomen’in makinesinde, silindir içindeki buhar su püskürtülerek yoğunlaştırıldıktan sonra, atmosfer basıncı pistonu aşağıya doğru itiyordu. Watt su püskürtüldüğünde silindirin kendisinin de soğuduğunu ve pistonun geri çekilebilmesi için silindire giren buharın önce silindiri tekrar ısıtması gerektiğini anladı. Isı kaybı yakıt kaybına neden oluyordu. Watt’ın buhar matinesine katkısı 1765 de ayrı bir yoğunlaştırıcı geliştirmesi oldu. Bu bir boruyla silindire bağlanmış boş bir kaptan oluşuyordu. Buhar bu kapta yoğunlaştırılıyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Watt ayrıca silindiri “ buhar ceketi” denen bir metal kılıfla çevreleyerek silindirdeki ısı kaybını en aza indirdi. Bu buluşlar önemli ölçüde yakıt tasarrufu sağladı.

Watt 1775 de Birmingamlı işadamı Matthew Boulton (1728-1809) ile ortaklık kurdu ve bu kentin yakınlarındaki Soho atölyelerinde geliştirilmiş buhar makinesinin üretimine girişti. Watt ile Boulton arasındaki ortaklık oldukça verimliydi. Watt yeni buluşlar yapıyor, modern bir fabrikaya sahip olan Boulton ise işin ticari yanını yönlendiriyordu. Watt 1782 de çift etkili buhar makinesini geliştirdi. Bu makinede silindirin her iki ucu da kapatılmıştı ve buhar silindire önce bir uçtan sonra öbür uçtan besleniyor, böylece makine atmosfer basıncına bağımlılıktan kurtulmuş oluyordu. Watt ayrıca piston belirli bir yok aldıktan sonra silindire buhar girişini kapatan bir vana geliştirdi; vana kapandığında silindir içindeki buhar genleşiyor ve pistonun geri kalan yolunda daha büyük bir güçle itiyordu. Watt pistonun ileri geri hareketini dönme hareketine dönüştüren çeşitli yöntemlerde uyguladı. Pistonlu makinelerin gücünü ölçmek için kullanılan bir basınç göstergesi de geliştiren Watt’ın adı daha sonraları elektrikte güç birimi olarak geliştirilmiştir. Watt’ın araştırmaları buhar makinesiyle sınırlı değildi. Suyun hidrojen ve oksijen gazlarının bir karşımı olduğunu başkalarının yanı sıra oda keşfetmişti. Watt yaşamının sonraki yıllarını Birmingham yakınlarındaki Heathfield Hall da geçirdi. Burada pek çok buluş yaptı. Bu arada heykellerin kopyasının çıkarmak içi