- x
••••TÜRK ve OSMANLI TARİHİ KULÜBÜ •••R
1819 Cevap389562 Görüntüleme20 Favori
Bu konudaki kullanıcılar: hiç
  Seçkin Yorumlar Yazdır
Sayfa: <<     7 [9] 11 12 13 14 15 16      >>
Arama Terimi: Yazarı:
Konu içi arama ayarları
Sadece Arananın bulduğu yerler
Arama terimleri En önemli Üst minimum sıralama: /1000

Arama tercihlerinizi belirlediyseniz yukarıdaki kutuya arama terimini yazıp "Konu içi ara" butonuna tıklayınız.
Giriş
Mesaj

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
1 Haziran 2008; 19:44:28 

Bu klübe OKS den sonra gelicem.


6506 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
VOITH
1 Haziran 2008; 19:46:56 

şimdi üye ol sorun değil


_____________________________

Vw fanatikliği değilde 1.6 bebek puseti gibi araçla V5.7 amerikana kafa tutmak en büyük fanatiklik olsa gerek..
Mercedesin yıldızından daha güçlü bir yıldız varsa o da chryslerın yıldızıdır..


 
65 Mesaj
1 Haziran 2008; 19:48:53 

süper bilgiler var paylasan arkadaslara sonsuz tesseküür


_____________________________


Osmanlı Tarihi Kulübü


6506 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
VOITH
1 Haziran 2008; 19:51:56 


quote:

Orjinalden alıntı: Askaray

süper bilgiler var paylasan arkadaslara sonsuz tesseküür


birazcık ara verdik soluk alıyoruz izleyin takip edin


_____________________________

Vw fanatikliği değilde 1.6 bebek puseti gibi araçla V5.7 amerikana kafa tutmak en büyük fanatiklik olsa gerek..
Mercedesin yıldızından daha güçlü bir yıldız varsa o da chryslerın yıldızıdır..


3282 Mesaj
1 Haziran 2008; 19:53:22 

Ekle Lütfen.


_____________________________


[sm=You_Rock_Emoticon.gif]
Çabalar sonuç verdi, efsane döndü.


6506 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
VOITH
2 Haziran 2008; 1:25:57 

nerdesin sen yav


_____________________________

Vw fanatikliği değilde 1.6 bebek puseti gibi araçla V5.7 amerikana kafa tutmak en büyük fanatiklik olsa gerek..
Mercedesin yıldızından daha güçlü bir yıldız varsa o da chryslerın yıldızıdır..


2622 Mesaj
2 Haziran 2008; 1:27:16 

Arkadaşlar konuyla pek alakalı olmayabilir.Ama Türk kılıcı Yatağan ı bilirsiniz.Yeniçeriler tarafından kullanılaln eğimli bir kılıç.Ben internette araştıma yaptık fakat pek birşey bulamadım.Sizlerden ricam elinizde Yatağan ile ilgili bilgiler varsa paylaşmanızdır.



_____________________________



6506 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
VOITH
2 Haziran 2008; 1:33:05 

quote:

Orjinalden alıntı: * Deniz *

Arkadaşlar konuyla pek alakalı olmayabilir.Ama Türk kılıcı Yatağan ı bilirsiniz.Yeniçeriler tarafından kullanılaln eğimli bir kılıç.Ben internette araştıma yaptık fakat pek birşey bulamadım.Sizlerden ricam elinizde Yatağan ile ilgili bilgiler varsa paylaşmanızdır.




4.5.6 bu sayfalardan birinde bilgiler var bununla ilgili



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi eggy13 -- 2 Haziran 2008; 1:33:44 >


_____________________________

Vw fanatikliği değilde 1.6 bebek puseti gibi araçla V5.7 amerikana kafa tutmak en büyük fanatiklik olsa gerek..
Mercedesin yıldızından daha güçlü bir yıldız varsa o da chryslerın yıldızıdır..


2622 Mesaj
2 Haziran 2008; 1:34:55 

Saol eggy13


_____________________________



68 Mesaj
2 Haziran 2008; 1:35:16 

ISTANBUL'UN FETİH TARİHİ 29 MAYIS DEĞİL,7 HAZİRAN 1453 TÜR!!!

[font="Times New Roman"]Herkese merhaba arkadaşlar....
Bir kaç haftadır maalesef yoktum bazı aksaklıklardan.Bu yüzden bir kaç haftadır,hiç bir paylaşıma maalesef ve doğal olarak iştirak edemedim...
Ama Allaha hamdolsun,işte gene buralardayız ve tarihin gizli ve sisli bulvarında pek bilinmeyen gerçeklere kaldığımız yerden yürümeye devam ediyoruz...
Evet geçen günlerden birinde 29 Mayıs da İstanbulun Fethi'nin 555.yıldönümünü kutladık...
Istanbullular bilir,bilhassa Istanbulda bu şenlikler bayağı şaşaalı geçti ve bir çok temsili Fetih görüntüleride yapılarak bu şanlı Fetih kalplerimizde bir kez daha yad olundu...
Ama yıllardır Türk Tarihinde artık unutulmuş bir gerçek vardı ki o da yıllardır kutlanan ve fethin tek tarihi olarak bilinen 29 Mayıs'ın aslında Istanbulun Fethinin gerçek Tarihi olmadığıydı...
Evet aslında yıllardır 29 Mayıs olarak kutlanan tarih hiç mi hiç gerçeği yansıtmıyordu ve işin bir perde arkası vardı ki işte biz bu konuda bunu işleyeceğiz...
Yıllar önce bir tesadüf eseri öğrendiğim Istanbulun Fetih Tarihi hadisesini,daha sonra günümüzün en yetkin ve kudretli kalem ve tarihçilerinden Mustafa Armağan'dan size nakletmeyi uygun buluyor ve sizi bu sisli bulvarı aralamaya davet ediyorum...

0

...Roma İmparatoru Jül Sezar’ın devrinde yapılan takvim, Sezar’ın ismine izafeten Jülyen Takvimi diye bilinir ve kendisine başlangıç tarihi olarak Roma’nın kuruluşunu almıştır. Miladi takvimin esası bu takvime dayanır. 6. yüzyılda Bodur Denis adlı keşiş tarafından bu takvim İsa’nın doğumu eksen alınarak yeniden düzenlendi ve Hz. İsa’nın doğduğu yıldan önce ve sonra diye ikiye bölündü (İsa’dan Önce ve İsa’dan Sonra). Gelin görün ki, bu takvim, yılı 365 gün olarak görüyor ve 4 yılda bir şubat ayını 29 gün çektirerek meseleyi hallediyor, bundan öte bir düzeltmeye gitmiyordu. İyi de güneş yılının günleri tam 365 gün 6 saat değildir ki! 365 gün, 5 saat, 48 dakika…

Şimdi sakın bana “Başa kaktığın topu topu 12 dakika mı?” demeyin. Çünkü bu 12 dakika uzun vadede o kadar önemlidir ki, 10 yılda 2 saat, 100 yılda 20 saat, 120 yılda ise tam bir gün kaymasına sebebiyet vermektedir takvimin. Diyelim ki, 1453’e geldiğinizde 9 günlük bir fark oluşmuştu. Takvimin yüzyıllar içinde bu şekilde kayması hep o 12 dk.nın başının altından çıkmaktadır işte.

Bu kayma en fazla din adamlarını kızdırmaktadır çünkü kozmik zamana endeksli dinî yortu ve paskalyalar yaklaşık her yüzyılda bir gün öne kaymış ve kaya kaya 1582’ye gelindiğinde aradaki fark tam 10 günü bulmuştur. İki arada bir derede kalan Papa 13. Gregor’un imdadına bir Cizvit matematikçi (Clavius) yetişmiş ve bu hatanın düzeltilmesini teklif etmiştir. Önerdiği çözüm gerçekten de tuhaftır. Clavius, takvimi zaman denizinde sarhoş bir gemiye çeviren o 12 dakikanın Hıristiyanlardan aldığı intikamı bu defa bir rövanşla geri almayı, yani takvimden gün atmayı teklif ediyordu. Evet, gün atmayı!

İşin tuhafı, bu yapılmıştır da. 1582 yılının 5 Ekim’inden 14 Ekim’ine kadarki tarihler Papa Hazretlerinin yüce emirleriyle takvimden bir kumaş gibi kesilip atılmış ve 5 Ekim’in bundan böyle 15 Ekim olmasına karar verilmiştir! (Tabii bu arada sevgili hicrî takvimimiz 17 Ramazan 990’ı gösteriyor ve komşu takvimdeki bu kesikten habersiz bir şekilde yoluna devam ediyordu.) Bize komik görünen Papa’nın bu kararı, bakın İstanbul’un fetih tarihini nasıl etkilemiş?

İsmail Hami Danişmend 1953’te İstanbul Fetih Derneği başkanıdır ve hiç değilse 500. yıl kutlamalarında İstanbul’un miladi fetih tarihi olarak tespit edilen 29 Mayıs’ın yanlış hesaplandığını birilerine kabul ettirmek için kapı kapı dolaşmaktadır. Ne yazık ki, bulduğu vesikaları götürüp gösterdiği kişilere bile derdini anlatamamış ve sonunda içini yazıya dökmüştür. Danişmend’e göre, 29 Mayıs 1453, Papa’nın makası eline almasından önceki takvime, yani Sezar’ın takvimine göre hesaplanmıştır ve “o zaman için” doğru bir tarihtir. Ama fetihten 129 yıl sonra gerçekleşen bu takvim makaslama eylemi sanki hiç olmamış farz edilerek fetih tarihi, o zamanki 29 Mayıs’ın üzerinden Papa’nın makası geçirilmeden bugüne postalanmıştır. Dolayısıyla 1453’te henüz 9 gün olan bu takvim farkını hesap etmeden fethin 29 Mayıs’ta gerçekleştiğini söylemek bugün kullandığımız “atlanmış” takvim açısından hatalıdır ve düzeltilmesi gerekir.

Öyleyse fethin doğru tarihini nasıl bulacağız? Aynen Papa Hazretlerinin yaptığı gibi elimize makası alıp 1453’teki 9 günü yine bir kumaş keser gibi takvimden eksilterek. 29 Mayıs’ın üzerine 9 günü ilave ettiğimizde 7 Haziran 1453 çıkar ki, fethin doğru tarihi budur.

7 Haziran 1453… İnanın benim bile dilim henüz alışmadı bu tarihe ama çocuklarımıza sağlam bir tarih bilinci vermek için bu tarihin değiştirilmesi gerekiyor. Böyle bir düzeltme yapmak belki birçok başka olayın tarihini de alt üst edecektir ama en azından bir tarih ve takvim bilincinin doğmasına da hizmet edecektir.

Maruz kaldığımız her şok bizi yeni bir düşünme hamlesine hazırlar çünkü.

KAYNAK:MUSTAFA ARMAĞAN...



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi magnum_1453 -- 2 Haziran 2008; 1:37:54 >


_____________________________



Eski nick: magnum_1453



6506 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
VOITH
2 Haziran 2008; 1:36:35 


quote:

Orjinalden alıntı: akın48

0

0


TÜRK Kılıcı "Yatağan" Yatağan, Osmanlı döneminde yaygın olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kullanılmış meşhur ve etkili bir tür kılıç. Yabancılar arasında Türk Kılıcı, halk arasında Kulaklı olarak da bilinir. Kılıcın ağırlık merkezi, kılıç yapımında Türk eğrisi olarak bilinen açısı ve ideal vuruş şekli diğer kılıçlardan farklı olduğu için kullanımı zordur. Ama iyi kullanan birinin elinde tahrip ve keski gücü, çağdaşı kılıçlardan çok yüksektir. Sırplar arasında da 19. yüzyılda ulusal kılıç haline gelmiştir.

Yatağanlar, herhangi bir kılıcın savunma ve saldırı görevini yapmakla beraber biçim, yapı ve ölçü yönünden birçok farklılık taşır. Beyaz veya siyah kemik, fildişi, ahşap ya da boynuzdan yapılan kabzanın baş kısmı iki geniş kulak şeklinde sağa ve sola ayrılır. Bunlar yatağanın hamle sırasında elden çıkmasını önledikleri gibi silaha ayrı bir estetik görünüm verir. Bu görünüm nedeniyle halk arasında Kulaklı diye adlandırılır.

Namlunun eğimine paralel eğim yapan kabza başı hafifçe içeri kıvrılarak tutulduğunda eli kavrayan bir tırnak meydana getirir, balçak bulunmazdı. Bir �Y� harfi meydana getiren kabza enli ve kalın bir metal bilezik altında namlu ile birleşir, namlu kabza içinde baş kısma kadar uzanırdı. Yatağanlarda namlu bildik kılıçlara göre daha kısa olur ve onların aksine iç bükey kenar keskin, dış bükey kenar düz olurdu. Dışbükey kenarda genellikle demir, keskin olan iç kenarda ise çelik kullanılırdı. En önemli özelliği, palalarda olduğu gibi eğimin uzun olan kenarının değil aşağı bakan ters kısmının keskin olmasıdır.

Osmanlı�da yeniçerilerin, piyadelerin ve leventlerin kullandığı bir silah olan yatağan kını içerisinde belde, kuşağa veya silahlığa sokulmuş olarak taşınırdı. Boyları 60-80 cm. arasındadır. Yatağanlar ve yatağan kınları üzerinde de kılıçlarda olduğu gibi çeşitli bitkisel geometrik motifli süslemeler yapılmış, kartuşlar içerisinde kitabelere yer verilmiştir. Süslemede daha ziyade gümüş, altın ve kıymetli taşlar kullanılmıştır. Kitabelerde kullanılan yazılar, hat sanatı açısından kılıçlarda olduğu gibi yüksek seviyede değildir. Özellikle ucuz ve adi yatağanlarda herhangi bir zanaatkârlık görülmez, yazılar özensiz, çoğu zaman yanlış yazılırdı. Yatağan'da motifler ve yazılar bazen bir şiir bazen bir özlü söz olmakla beraber çoğunlukla ayetler, kılıcın sahibinin ismi, dualar ve kılıcı yapan ustanın mührü ile yapım tarihi görülmektedir. Dua olarak genellikle "Ya Muhammed kıl şefaat" yazıldıktan sonra kılıç sahibinin ismi geçerdi. Üzerlerinde çoğunlukla kan oluğu da bulunurdu. Yatağanın ağzının çok keskin olmasından dolayı zamanla bir kullanım kültürü gelişmiştir. Örneğin yatağan sahibi, karşısındaki kişi zayıf ise yatağanın keskin ağzı ile değil de kesmeyen sırtı ile müdahale ederdi.

Yatağan�ın namlu motifleri kılıcın üzerine işlenirken genellikle iki yöntem kullanılırdı: İlk yöntemde, kakma sanatıyla motifler yapıldıktan sonra oluşan boşluklar erimiş altın veya gümüşle doldurulur, son olarak yüzey taşlanarak düzgünleştirilirdi. Ancak bu yönteme az rastlanılır, motifler genellikle gümüş olduğundan ikinci yöntem uygulanırdı. Bu yöntemde istenilen motifin şekli ince bir gümüş tele verildikten sonra kılıcın üzerine işlenirdi.

Halk arasında tek parça demirden özensiz yatağanlar yapılsa da sahibinin statüsüne uygun kaliteli yatağanların yapılabilmesi için kılıcın belli bölümünde uzmanlaşmış birden fazla ustaya ihtiyaç duyulurdu. Bir usta bıçak kısmını yaparken biri kabzayı öbürü kınını bir başkası da motifleri yapmaktaydı. Motif ustaları da kakma yapan ve tel işleme yapan olarak ikiye ayrılırdı.

Belde taşınırken dış bükey kısmı üstte bulunduğu ve yatan bir nesneyi hatırlattığı için yatağan (yatabilir, yatabilen) denildiği, Selçuklu komutanlarından demirci Yatağan Baba namıyla maruf Osman Bey'in, şimdi Denizli'nin beldesi olan Yatağan'ı fethettikten sonra yerleşip buraya sadece adını vermekle kalmadığı, kasabada üretilen ve tüm dünyaya nam salan kılıçların da isim babası olduğu söylenir. Pek çok kaynak ve belgede kılıçların Yatağan kasabasında yapıldığına dair yazılı bilgi bulmak mümkündür. Bu bilgiler kasabadaki sözlü tarihle karşılaştırıldığında paralellik taşımakla birlikte, yatağanların başta İstanbul, Bursa ve Filibe olmak üzere Osmanlı'nın önemli kentlerinde de üretildiği biliniyor. Özbeklerin Katağan boyu tarafından ortaya çıkarıldığı da, çok söylenilen ama kesinleşmemiş bir iddiadır.

Denizli Yatağan, artık eskisi gibi yatağan üretilmese de, bıçak yapımı konusunda Türkiye�nin önemli merkezlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Yatağan günümüzde turistik amaçlı hediyelik eşya olarak da üretilmektedir ama bunlar gerçek Yatağan ölçülerinde değildir, genellikle namlu ve kabza kıvrımları çok abartılıdır.





deniz


_____________________________

Vw fanatikliği değilde 1.6 bebek puseti gibi araçla V5.7 amerikana kafa tutmak en büyük fanatiklik olsa gerek..
Mercedesin yıldızından daha güçlü bir yıldız varsa o da chryslerın yıldızıdır..


2622 Mesaj
2 Haziran 2008; 1:43:31 

Yatağan harika bir kılıç gördüğümde aşık oldum diyebilirim.Elin japon kılıcını alıp duvarıma asacağıma Yatağan alıp duvarıma asarım .Kısmetse bir tane alacağım

Fetih hocam eklersen sevinirim



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi * Deniz * -- 2 Haziran 2008; 1:42:16 >


_____________________________



4156 Mesaj
2 Haziran 2008; 21:05:05 

Beni de ekleyebilirseniz sevinirim.


_____________________________

Tebessüm, iki insan arasındaki en kısa mesafedir.


2284 Mesaj
2 Haziran 2008; 21:10:22 


quote:

Orjinalden alıntı: EneRGy.

Beni de ekleyebilirseniz sevinirim.

saygılar sevgiler



_____________________________


Osmanlı ve Türk Tarihi Kulübü
Türk Tarihinin En Büyük Kumandanı Fatih Sultan Mehmet Han


2443 Mesaj
2 Haziran 2008; 22:15:32 

ufak bir rivayet

Sultan Mehmet Han

İstanbul Şehrini fethedince şehre ilk akıl hocası olan Akşemseddin in girmesini ister uzun konusmalar sonrası hocası kabul eder şehre girirken Akşemseddin in atından sıcrayan çamur
Fatih Sultan Mehmet Han ın kaftanına gelir Akşemseddin utanır,sıkılır.Bunu gören Fatih aman hocam sakın üzülmeyin sizin atınızdan üstüme gelen çamur benim için onur dur der ve devan eder.Akıl hocasına ne kadar değer veriyormuş Fatih.


_____________________________

Intel i5 4670k @3.8 GHz || MSI Z97 Gaming 5 || 2*8GB Kingston HyperX DDR3 1600 MHZ || EVGA GTX780 FTW Dual ACX || 128 GB HyperX SSD + 500 GB WD Caviar Black || Cooler Master RC-690 II || Corsair 750w


2284 Mesaj
2 Haziran 2008; 22:27:08 


quote:

Orjinalden alıntı: Déaron

ufak bir rivayet

Sultan Mehmet Han

İstanbul Şehrini fethedince şehre ilk akıl hocası olan Akşemseddin in girmesini ister uzun konusmalar sonrası hocası kabul eder şehre girirken Akşemseddin in atından sıcrayan çamur
Fatih Sultan Mehmet Han ın kaftanına gelir Akşemseddin utanır,sıkılır.Bunu gören Fatih aman hocam sakın üzülmeyin sizin atınızdan üstüme gelen çamur benim için onur dur der ve devan eder.Akıl hocasına ne kadar değer veriyormuş Fatih.



_____________________________


Osmanlı ve Türk Tarihi Kulübü
Türk Tarihinin En Büyük Kumandanı Fatih Sultan Mehmet Han

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
2 Haziran 2008; 22:38:53 

0

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
2 Haziran 2008; 22:58:09 

Hoşgeldiniz arkadaşlar.




••••2.Murat ••••
0


1403 yılında Amasya’da doğan Murad babası Mehmedin Edirne’de (1421) ölümüne kadar Amasya’da sancakbeyliği yapar. Babasının ölüm haberi üzerine Amasya’dan Bursa’ya gelir. Biat merasimi Bursa’da yapılır.

Murad'ın altı şehzadesi olur. En büyük oğlu Ahmet Çelebi Amasya valiliği sırasında ölür. İkinci oğlu Alaaddin Amasya valiliği yaparken Karaman savaşında şehit olur. Sonra Mehmet Çelebi geliyor ki Fatih adıyla dünya tarihine adını yazdıracaktır. Dördüncü oğlu Küçük Ahmet Çelebi, Fatih tarafından öldürülür, Orhan ve Hasan Çelebiler de hastalıktan ölürler.

Çok iyi bir şair olan II. Murad (halk dilindeki adı Koca Murad'dı) aruzla yazdığı şiirlere Muradi mahlasıyla imza atar.

İmar işleriyle sürekli ilgilidir. Babası Mehmedin ilk kez oluşturduğu surre alayını genişletir. Türk ordusunda top ilk kez onun döneminde kullanılır. Korint körfezindeki zamanın en müstahkem kalesi, kale önünde dökülen büyük toplar sayesinde düşürülünce, zaptedilemez kalenin olmadığı düşüncesi Bizans imparatorunun aklını başından alır.

Yeni iktisadi tedbirler alınır. Ordunun ihtiyacı olan silah ve giyim kuşam memleketten temin edilecektir. Türk limanlarında ticaret yapan yabancılar ticaretlerinde mutlaka ihracat karşılığı mal satabileceklerdir. Sanatkarlar askere alınmayacaktır.

Ardından Macar Kralı Sigismond ile beş yıllık barış andlaşması yapılır.

İstanbul kuşatılırsa da alınamaz. Bu arada Germiyanoğlu Yakup Bey Murad'ın kendisine gösterdiği yakınlıktan sonra Türk birliğine ve Osmanlıya olan inancı sebebi ile ölürken Germiyan topraklarını Osmanlıya vasiyet eder. Sultan Murad bu şekilde sıcak ilişkilerinin semeresini görecektir.

Bizans Düzmece Mustafa olayı ile Osmanlıyı yeniden sıkıntıya sokmak ister. Şehzade Mustafa Bizansın yardımı ile Edirneye geçecek, padişahlığını ilan edecektir. Şehzade Mustafa ‘nın Edirne’deki padişahlık iddiası kendisine bir grup Bey'in katılımı ile büyür. Mustafa kuvvetleri ile Uluabad gölü kıyısına gelir ancak bilinmeyen bir sebeple (1) ordusunu bırakarak maiyeti ile Rumeli'ye geçer, takip edilerek yakalanır ve Sultan Murad ‘ın emri ile kalenin burcunda boğularak öldürülür(2). Fetret devrinde Rumeli'nde kaybedilen Selanik geri alınır. İktidarın sıcaklığı , koltuk arzusu her devirde insanı yakar ama Sultan Murad mücadeleden yorulmuş, ihtirastan uzak kişiliği ile Çandarlı Halil Paşa vasıtası ile oğlu Mehmedi iktidara davet eder. Ölmeden önce oğlunun iktidarını , yönetimini görmek ister.

II.Mehmed hutbe okutturur, para bastırır. Karamanoğlu, Macar Kralına gönderdiği elçi ile durumu anlatır. Osmanlı tahtında bir çocuk vardır. Beklenen zaman bu andır.

Kutsal kitaplara barış yemini ettirilen Macar Kralı yine kutsal düşünceleri için yeminini bozarak birleşik bir ordu meydana getirir,Varna'ya doğru ilerler.

II.Mehmed babasını yeniden tahta davet eder. Murad gelmeyeceğini bildirse de tarihin kaydetdiği meşhur “padişah iseniz kafiri defetmek için gelmeniz vaciptir, eğer biz padişah isek emrimize itaat etmek de vaciptir” sözleri ile Murad'a yapacak bir şey bırakmaz. Padişah olarak değil de padişahın bir askeri olarak harbeden Murad Varna’da Avrupa ordusunu dağıtır ve yeniden Manisa’ya döner.

Buçuktepe vakası ile(3) tahta ikinci kez geçecektir. Varna’da perişan olan Macarlar öç alma maksadı ile yeniden savaşmaya gelirler. Kosava’da oğlu Mehmed ile birlikte savaşan II.Murad çok kanlı bir muhabere sonunda II.Kosava savaşını da kazanacaktır.

48 yaşında şiddetli bir baş ağrısı sonucu 19 Şubat 1451'de vefat eder. Ölümü II. Mehmet Manisa’dan Edirne’ye gelene kadar 16 gün saklanır. Vasiyeti üzerine hep tekrarladığı “Allahın rahmeti üzerinden eksik olmasın” duasına uyacak şekilde kubbesi açık olarak yapılan türbesine defnedilir.

••••2.Mehmet( Fatih Sultan Mehmet) ••••
0


Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi.

Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.



Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü.

Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı.

Hz.Muhammed'in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı.

Orta Çağ'ı kapatıp, Yeniçağ'ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Fetih -- 2 Haziran 2008; 22:58:01 >


1895 Mesaj
2 Haziran 2008; 23:18:19 


quote:

Orjinalden alıntı: eggy13


0





Bu resmi ilk defa görüyorum teşekkürler


_____________________________

Dünyâda 100 gram akıl varsa, bunun 90 gramı Abdülhamîd Han'da, 5 gramı bende, kalan 5 gramı da diğer dünyâ siyâsîlerindedir.

Alman Milli Birliğinin kurulmasını gerçekleştiren meşhur Alman devlet adamı, Prens Bismarck


6506 Mesaj
Eski Kullanıcı Adı:
VOITH
2 Haziran 2008; 23:45:15 

TÜRK AİLE YAPISI


Son yillarda israrli bir sekilde aile dinamitlenmekte. Aileyi yikmak, parçalamak için ne gerekiyorsa yapilmakta. Aslinda aile ile ugrasmak, evi otele çevirmek bindigi dali kesmek, toplumun huzurunu bombalamak demektir. Kadinin da “esitlik” adi altinda, “Esitsizlige” sürüklenmesidir.




Bir milletin aile yapisi saglam ise, Devlet yapisi da saglam ve uzun ömürlü olur. Bunun en güzel örnegi Osmanli toplumudur. Zaman zaman devlet bünyesinde görülen çatlakliklar, isyanlar âile sayesinde toplumun geneline siçramamis ve bu millet en zor dönemlerde bile içinde bulundugu hâlden saglam aile yapisi sayesinde rahatça silkinip ayaklari üstünde durmasini bilmistir. Ne zaman ki Osmanlida Ailede de Bati’ya özenti basladi toplumda da huzur kalmadi.



Osmanlida âile saglamligini temin eden baslica âmil, dinimizin bildirdigi sekilde erkek ve kadinin yaratilis gayelerine uygun olarak toplumda yerini almis olmasidir. Erkek, rizki temin için dis hizmette; hanim ise, âile yuvasini ve nesli muhâfazada içerde vazîfe görmüstür. Bu güzel is bölümünün bir semeresi olarak da toplumun huzur kaynagi olan: “Büyüklere hürmet ve itâat, küçüklere sefkat ve muhabbet”prensibitesekkül etmistir.

Osmanlida, bir âilede; evin reisi sifatiyla babanin, onun yardimcisi sifatiyla ananin ve onlarin gözlerinin nûru olarak da evlâdlarinin vazîfeleri ayri ayri ve en mükemmel surette belirlenmistir. Özellikle çocuklar, ana-babalarina karsi hürmet, itâat ve gerekli hizmetle mükelleftir. Eger ayri yerlerde ya da muhtelif sehirlerde yasiyorlarsa, küçükler için “sila”, yâni ana-babanin oldugu yere gidip onlari ziyâret etmeleri ve onlarin gönüllerini almalari mecbûriyeti vardir.



Iste bundan dolayi Osmanli ailesi huzurluydu. Maddi sikintilar, geçim darligi bu huzuru bozamiyordu. Genis, büyük aile yapisi sevgi ve hürmeti artiriyordu. Osmanlinin bu huzurlu aile yapisi yabanci seyyahlarin da dikkatini çekmistir:
Dr. A. Brayer: “Osmanli’da çocuklar, yetisip olgunluk yasina geldikleri zaman ana ve babalarinin yanlarinda bulunmakla iftihar ederler. Oysa diger memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çagina girer girmez, ana ve babalarindan ayrilirlar. Hattâ bazen kendileri refâh içinde yasadiklari halde onlari sefâlete yakin bir hayat içinde birakirlar. Bunlar, ana-babalarina karsi onlarin kendilerini çok ihtiyaçlari oldugu bir devrede âdetâ yabancilasirlar. Sevgi saygi diye bir sey kalmaz”

Meshur Fransiz edîbi Pierro Loti de söyle der:


“Dünyânin hiçbir evinde, bir erkek hanimina bu derece saygili ve hayran olamaz! Bu gerçegin sirri, Türk evinin, kadini tarafindan hazirlanisindadir.
Evin sâhibesi olan kadinin giyisini, basindaki örtüden ayaklarinda bulunan nefis islemeli kumasli terliklere kadar âhenk içindedir. Kadin evine o kadar düskün, temizligine o kadar merakli, kocasinin ev hasretini giderecek öylesine bir zekâ ve egitime sahiptir ki, evin erkegi aksam üzeri büyük bir hasretle kapidan girer. Kadinin temizligi maddî plânda bir çiçek kadar saftir. Bu madde temizligi kadinin rûh temizliginden gelir. O kadin içki, kumar ve dis dünyâyi bilmez.
Dis dünyayi bilmeyen Osmanli kadini, tecessüs illetinden de kurtulmus olur. Evinde mes’ûd bir hayat yasar. Kavga gürültü nedir bilmez. Gönlünü Allaha, kocasina, çocuklarina baglar. Zihnini fuzûlî seylerden korudugu için rahat ve huzurludur. Dolayisiyla ahlâklidir. Böyle olunca yuvasinin hürmete sâyân, serefli bir unsuru olur.






< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi eggy13 -- 4 Haziran 2008; 18:34:16 >


_____________________________

Vw fanatikliği değilde 1.6 bebek puseti gibi araçla V5.7 amerikana kafa tutmak en büyük fanatiklik olsa gerek..
Mercedesin yıldızından daha güçlü bir yıldız varsa o da chryslerın yıldızıdır..


2622 Mesaj
3 Haziran 2008; 0:23:33 

Aile çok önemli bir kavram eğer aile yıkılırsa daha birçok şeyde yıkılacak parçalanacaktır


_____________________________



2284 Mesaj
3 Haziran 2008; 12:27:57 


quote:

Orjinalden alıntı: eggy13




magnum dostumuzda çok daha fazlası vardı


2. yada 3. sayfalarda bulabilirsin



0



0





daha çok resim



_____________________________


Osmanlı ve Türk Tarihi Kulübü
Türk Tarihinin En Büyük Kumandanı Fatih Sultan Mehmet Han


595 Mesaj
3 Haziran 2008; 19:52:18 

Benide ekleyin Lütfen!


_____________________________

İmzanız kural dışıdır! || Uymanız gereken imza kurallarını okumak için tıklayınız.


10040 Mesaj
3 Haziran 2008; 19:56:28 

Dostlar benide eklerseniz sevinirim...


_____________________________


Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Haziran 2008; 19:56:55 



quote:

Orjinalden alıntı: akın48

0

0




Yatağan süper kılıç gerçekten tam filmlik


68 Mesaj
3 Haziran 2008; 20:31:24 

MEKSİKA'DA OSMANLI SAATLERİ

0

Yıl 1909.İstanbul'dan binlerce kilometre uzaklıktaki Aztekler'in yurdu,yakın zamanda çalkantılı bir devrime sahne olmuş ve ülke dökülen onca kanın ardından kısmende olsa istikrarlı bir siyasal düzene geçmiştir.Emiliano Zapata ve Pancho Villa adlı iki halk kahramanının ünlerinin yavaş yavaş dağıldığı bu dönemde, Sultan Reşad Meksika'ya bir selam göndermek gerektiğini düşünür.Ardındanda saraya bağlı mühendis grubuna ''Meksika halkı ile Osmanlı halkının dostluğunu simgeleyecek kalıcı bir armağan hazırlamaları yönünde talimat verir Mühendislerde bu emir üzerine,birkaç aylık bir çalışmanın ardından,çağdaş Osmanlı mimarisinin esintilerini taşıyan, eski Türkçe kadranlı ve dış yüzeyi İznik çinileriyle kaplı bir kent saati imal ederler.

Mexico City kentinin en işlek caddelerinden birinde,gövdesi İznik çinileriyle kaplı zarif bir saat kulesi yükseliyor.Bu anıtın üzerinde yer alan plaket ise Türk toplumu olarak ''özgüven duygusu''açısından nereden nereye geldiğimizin acıklı bir kanıtını oluşturuyor.

La Colona Otomana a Mexico.Septembre de 1910.''(Osmanlı Devleti'nden Meksika'ya.Eylül 1910.)

Bolivar Caddesi'nin tam kavşak noktasında Meksikalılara 92 yıldır zamanı gösteren Osmanlı saati'nin mekanizması tıkır tıkır işliyor.Ancak,aynı şeyi anıtı kaplayan İznik çinileri için söyleyebilmek mümkün değil.Çiniler, bir asra yakın sürede oldukça zarar görmüş.

0

0

0

0



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi magnum_1453 -- 3 Haziran 2008; 20:30:13 >


_____________________________



Eski nick: magnum_1453


Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Haziran 2008; 20:43:46 

FATİH'İN DİLENCİ KARDEŞİ

Taşköprülüzâde Mehmed Kemâlüddin Efendi’nin (Tuhfetü-l Ahbab) yâhut “Târih-i Sâf” adındaki eserinin birinci cüzünün 1287 İstanbul tab’ının 57-58. sayfalarında Fatih Sultan Mehmed’in hazır cevaplığını gösteren çok hoş bir menkıbe nakledilir: Hem kıssa, hem hisse sayılabilecek olan bu tatlı menkıbeye göre İstanbul Fâtih Sultan Mehmet bir gün atına binip ava çıkarken, karşısına bir dilenci çıkar: Fatih de cebinden bir altın çıkarıp verir, bir altını az gören dilenci:

— Padişahım, ben senin kardeşin olduğum halde nasıl oluyor da sen bana tek bir altın verirsin? Şu hareketin insâfa sığar mı?

Diye feryâd ve figâna başlamış! Bunun üzerine Hz. Fâtih atının dizginini çekip durmuş ve dilenciyi yanına çağırıp sormuş:

— Bu ne söz böyle. Sen benim kardeşim olduğunu nasıl iddiâ edebilirsin?

Dilenci de hemen cevabını dayamış:

— Nasıl olur da sen benim kardeşim olduğunu bilmezsin? Hiç öyle şey olur mu?

Fatih Sultan Mehmed, kardeşliğin sırrını öğrenmekte ısrâr edince, nihâyet cesur dilenciden şu cevâbı almış:

— Padişahım, ikimiz de Âdem babamızın oğulları değil miyiz?

Bu cevaptan çok hoşlanan Sultan da şöyle mukâbele etmiş:

— Eğer öteki kardeşlerimiz de haber alacak olurlarsa, senin hissene bu bir altın bile düşmez!

Bununla beraber, bu nükte çok hoşuna gittiği için, cömert Sultan dilenci kardeşine ihsanda bulunmuş.

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Haziran 2008; 20:50:56 

Büyük Kafkas kahramanı İmam Şâmil (1798-1871), gençlik yıllarından îtibâren Kafkasya’nın istiklâli için Ruslara karşı mücâdeleye başladı. İlk büyük zaferini General İveliç ve General Fese’nin kumandasındaki birliklere karşı kazandı. Ruslar barış yapmak zorunda kaldılar.

Kendisinden kat kat üstün düzenli düşman kuvvetlerine karşı mücâdelesini uzun müddet başarı ile sürdürdü. Ancak sonunda kuvvet bakımından çok zayıf düştü ve yakınındakileri kırdırmamak için teslim oldu.

Rus Çarı, bu “Kafkas Kartalı”nı cesâret ve kahramanlığından dolayı bir esir gibi değil, bir misâfir gibi karşılamıştı. Üstelik sarayında onun için bir de ziyâfet düzenlemişti.

İmam Şâmil, bu ziyâfet sırasında, yıllardır savaş meydanlarında bulup yeme imkânına kavuşamadığı yemekleri bulunca öylesine iştahlı yemişti ki, Rus Çarı bir aralık:

— Yâhu, bu adam beni de yiyecek! demekten kendini alamamıştı. İmam Şâmil bunu duyunca tereddütsüz cevap verdi:

— Elhamdülillâh biz müslümanız; domuz eti yemeyiz!..

Rusların iyi muâmelesini gördüğü esirlik hayatından izinle kurtulan ve Medine’ye yerleşen İmam Şâmil orada vefât etti.

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Haziran 2008; 20:58:56 

Yavuz Selim Han ve canyoldaşı Hasan Can,Mısır seferine çıkacakları gün kayıkla Üsküdar’a geçerler. Nedendir bilinmez Sultan, yoldaşına takılır:

- "Hasan Can kahvaltı yaptın mı?"

Hasan Can cevap verir:
- "Evet sultanım!"

- "Yumurta seversin değil mi?"

- "Evet sultanım!"

Aradan yıllar geçer. Yollar, muharebeler, insanlar, şehirler... Nihayet Mısır seferi biter, İstanbul’a gelirler. Şimdi yine sandaldadırlar. Ama bu kez yönleri Sarayburnu’nadır. Sultan ansızın Hasan Can’a döner:

- "Nasıl bre?"

Cevap ışık hızıyla gelir:

- "Rafadan sultanım!"

Birlikte düşünmek, beraber hissetmek... ‘Hemhâl olmak’ denilen şey bu olsa gerek.

Hasan Can Hazretleri Bursa Yeşil Türbe haziresinde medfûndur.

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Haziran 2008; 21:12:38 

Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı.

Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu.

Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler.

Kanuni sordu:
- ”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?”

Köylü,
- “ Ben şikayet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!”

**********************************************

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı.

Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahib, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:

- ” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar.
Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..”




Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Haziran 2008; 21:39:47 

••••2.BEYAZID ••••
0


Sekizinci Osmanlı padişahı. Fatih Sultan Mehmed’in iki oğlundan büyüğüdür. 1447 yılında doğdu. Küçük yaştan itibaren tam bir ihtimamla yetiştirilen şehzade Bayezid, devrin en kıymetli alimleri elinde tahsil gördü. Yedi yaşındayken, Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valisi oldu. 1473 Otlukbeli Savaşına sağ kol kumandanı olarak katıldı. Babası Fatih, 3 Mayıs 1481 tarihinde sefere giderken Gebze’de vefat edince, 20 Mayıs 1481’ de tahta çıktı. Ancak Bayezid, kardeşi Cem Sultanın muhalefeti ile karşılaştı. Bursa’yı alan ve adına hutbe okutan Cem’e karşı Yenişehir Savaşını kazanan Bayezid duruma hakim oldu. Fakat Cem meselesi sona ermedi. Tersine olarak bu iş doğu ve batı devletlerinin en çok ilgilendikleri bir problem halini aldı. Devlet bu yüzden daimi bir tehdit altına girdi. Çünkü Cem’in Avrupa’ya geçmesi Hıristiyan devletlerce ve bilhassa papalık makamınca Türkler hakkında beslenilen kötü fikirlerin tatbik sahasına konulması için bir fırsat olarak kabul edildi ve Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması için en müsait vaktin geldiği sanıldı. İşlerin tehlikeli bir yola girdiğini gören Bayezid Han bu sebeple 16 Ocak 1482’ de Venediklilerle bir antlaşma imzalayarak Hıristiyanlığın en kuvvetli uzuvlarından birini felce uğrattı. Böylece, zahiren de olsa, onların dostluğunu temin ederek, 17 yıl Osmanlılar aleyhindeki teşebbüslere seyirci kalmalarını sağladı. Boğdan Voyvodasının yıllık vergisini ödememesi ve aleyhte faaliyetleri üzerine 1484 yılında bu ülkeye karşı sefere çıkan Bayezid, 15 Temmuz' da Kili ve 11 Ağustos’ta Akkerman Kalesini fethetti. Bu sırada Osmanlıların, daha önce Cem’e sahip çıkarak Bayezid’e karşı kışkırttığı gerekçesiyle aralarının açık olduğu Memluklülerle Dulkadir Beyliği üzerindeki hakimiyet meselesi yüzünden 1485’ te başlayıp 1491’e kadar devam eden savaşlara girişildi. Genelde küçük birliklerin vuruşmaları şeklinde cereyan eden savaş sonunda kesin bir netice alınamadı.

Sultan Bayezid, kardeşi Cem’in 1495’te Napoli’de vefat etmesinden sonra, Osmanlı Devletinin dış politikasına başka bir yön verdi. 1498 senesi ilk ve sonbaharında Silistre sancakbeyi Bali Bey kumandasında 40 bin kişilik akıncı birliği Lehistan’a Osmanlı tarihinin en büyük akın hareketlerini gerçekleştirdiler. Bu arada Venediklilerin Mora üzerine tecavüzi hareketlerde bulunması üzerine de Sultan, 1499’da Mora seferine çıktı. 25 Ağustos’ ta İnebahtı, 9 Ağustos 1500’ de Modon ve 16 Ağustos’ da Koron Venediklilerden alındı. Bayezid Han batıda daha önemli fetihlere başlama noktasındayken, doğuda büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldı. Bu sebepten Osmanlı Sultanı 1502’ den sonra zamanını Safevi hükümdarı Şah İsmail’ in türlü entrikalarını karşılamaya hasretti. Memluklülerle birlikte ona karşı askeri tedbirler aldı. Fakat bilhassa onunla bir ihtilafa düşmemeye çalıştı. Çünkü Anadolu’da kalabalık bir halk kütlesi, Şah İsmail tarafını tutuyordu. Nitekim 1511’de patlak veren Şah Kulu Baba Tekeli isyanında Kütahya’yı ele geçiren asiler güçlükle bastırılabildiler. Sultan Bayezid’in son yılları, saltanatı ele geçirmek isteyen oğullarının mücadelesine sahne oldu. Neticede kardeşlerine karşı daha dirayetli olan ve yeniçeriler tarafından da desteklenen oğlu Selim İstanbul’a davet edildi. Selim, 24 Nisan’da Bayezid’in huzuruna gelerek el öptü. Bayezid ellerini kavuşturarak duran Selim’e;

“Adaletten ayrılma, acizlere ve biçarelere karşı merhametli ol. Kimsesizlere şefkat göster, herkesin sana ram olmasını istiyorsan ulemaya çok saygı göster; zaruret olmadıkça kimseye sert davranma.”

dedikten sonra çok dualar etmiş ve padişahlığını Allahü tealanın mübarek etmesi dileğiyle saltanatı kendisine teslim etmiştir. Bayezid Han, daha sonra Dimetoka’daki saraya giderken Abalar köyü mevkiinde hastalanarak 26 Mayıs 1512 günü vefat etti. Kabri İstanbul’da Bayezid’deki caminin yanındaki türbededir





••••Yavuz Sultan Selim ••••
0


Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu, İslâm halifelerinin yetmiş dördüncüsü. Sultan İkinci Bâyezîd Hanın oğlu olup, annesi Dulkadirli âilesinden Âişe Hâtundur. 1470 yılında Amasya’da doğdu. Şehzâdeliğinde, devrin âlimlerinden mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Arap, Fars dilleriyle yüksek din ve fen ilimlerini öğrendi. Askerî sevk ve idâre ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için şehzâdeliğinde Trabzon Vâliliğine gönderildi. Trabzon’da başlayan devlet idâreciliğinde, pehlivan yapılı vücûdu, devrin silâhlarını kullanmadaki mahâreti, Müslümanlara hayranlık ve rahatlık, düşmanlara korku ve dehşet verdi. İdâreciliğini Trabzon dışına da taşırarak, Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan âsileri tâkip ettirdi. Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. 1508 Kütayis Seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeriyle on beş mahalli fethederek Osmanlı topraklarına kattı. Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldu. Diğer taraftan Şah İsmâil’in Doğu Anadolu’da artan ve Akdeniz sâhilleriyle İç Anadolu içlerine ve Rumeli’ye kadar varan propagandasına karşı, gâyet şiddetli tedbirler aldı. Şah İsmâil’in gâyesi ve propagandasının neticesini iyi tespit ettiğinden, daha köklü tedbirler alınması gerektiğini teşhis etti. Vâlilik selâhiyetiyle bütün ülkede, Şâh İsmail’in faaliyetlerinin önüne geçilemeyeceğini bildiğinden, şehzâdeler meselesinden faydalanarak, Osmanlı tahtına namzed oldu.

1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Savaşın tarihteki en önemli özelliği ve kazanılmasındaki en önemli etken, ateşli silahların bir savaşta ilk defa bu kadar yoğun kullanılmasıdır. 20.000 yeniçeri 7'şer bilye atmıştır ve çoğu etkili isabet etmiştir. Yavuz, merkezini yaklaşık 300.000 birbirine zincirlerle bağlı binek arabasıyla muhafaza etmiştir ki, bu da lojistik desteğin ne kadar büyük olduğunu gösterir.

Şah İsmail, kaçarak hayatını kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu.

15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. Ayrıca ipek yolu da Osmanlı denetimine girdi.

12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Ramazanoğulları beyliği ise kendiliğinden teslim oldu. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.

28 Ağustos 1516'da Halep'e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim aldı. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler.

Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516'da Kudüs'e, 2 Ocak 1517'de Gazze'ye girdi. Mercidabık Savaşı'ndan sonra Mısır'ın başına Tumanbay geçti. Tumanbay Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüş ve Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye'de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştu. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Sina çölünü geçerek, Ridaniye'de Mısır Ordusu ile karşılaştı. Mısır Ordusu'na, El-Mukaddam Dağının etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Mısır Ordusunun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirdi. 22 Ocak 1517'de Ridaniye Zaferi kazanıldı. Bu zaferle birlikte Memluk Devleti yıkıldı, toprakları Osmanlı egemenliğine girdi.

Eylül 1520'de Aslan Pencesi denilen bir cıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etti.



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Fetih -- 3 Haziran 2008; 21:40:21 >


2127 Mesaj
3 Haziran 2008; 21:44:55 

merhaba, benide ekler misiniz?


_____________________________

Satılık Kutulu Adobe Premiere Pro CS5


876 Mesaj
3 Haziran 2008; 22:43:14 


quote:

Orjinalden alıntı: AbsoluT ZerO

Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı.

Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu.

Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler.

Kanuni sordu:
- ”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?”

Köylü,
- “ Ben şikayet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!”

**********************************************

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı.

Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahib, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:

- ” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar.
Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..”
Nereden nereye...

Güzel paylaşım,teşekkürler.


_____________________________



1305 Mesaj
4 Haziran 2008; 0:25:02 

iyi geceler


_____________________________

İmzanız kural dışıdır! || Uymanız gereken imza kurallarını okumak için tıklayınız.


68 Mesaj
4 Haziran 2008; 1:04:52 

600 YIL BOYUNCA KOCA DEVLETİ YÖNETTİLER,ŞİMDİ İSE OTEL YÖNETİYORLAR..!


Osmanlı Hanedanı 1924 te çıkan bir kanunla bir gecede Türkiye’den ihraç edilmiş,kimisi Fransa’nın Nice kentine kimiside İsviçre’nin bir köşesine kimiside Arab Ülkelerinden birine iltica etmişt.Beş parasız bir biçimde hayat sürmeye başlayan Osmanlı Hanedanı’nın bu gurbet macerası hazin durumlarla örülüdür.Kimisi mezar bekçiliği yapmış,kimisi(S.Vahideddin)vefat ettiğinde defnedilecek parayı bile bulamamıştır.
Ama aradan geçen yıllardan sonra hanedan’ın bir kısmı kendini toparlamış ve bayan fertler için 1952 erkek fertler içinse 1974 te çıkarılan yasalarla Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşama hakkına sahip olmuşlardır.
İşte Türkiye’ye yerleşen hanedan üyelerinden ve son padişah Vahideddin’in de torunu olan Hümeyra Özbaş 1960’lı yıllarda eşi Halil Özbaş ile birlikte bugün Kuşadası’nda bulunan ‘’Kısmet Oteli’’ adlı oteli kurdular.
Bugün Kuşadası’nın en güzel yerlerinden birinin üzerine kurulu olan bu otel,aradan geçen zaman müddetince hep büyümüş,bugün 5 yıldızlı bir otel olarak Kuşadası’na gelen bir çok aristokrat sınıfına mensup kişilerden tutun,krallar,prensler,prensesler’e varıncaya kadarbir çok kişi bu otel’in müşterilerini oluşturuyor.
Anlayacağınız 600 sene boyunca koskoca Osmanlı’yı yöneten Osmanlı Hanedanı şimdi artık prestijli bir oteli yönetmekte…
0
Kısmet Oteli'nin hava'dan bir görüntüsü
0
Otelden bir başka görüntü.

0
Otel'in kurucularından Hümeyra Özbaş(Beyaz Parkalı olan)
0
Otel'in kurucularından Hümeyra Özbaş'ın eşi Halil Özbaş
0
Osmanlı Hanedanı'nın bir grup üyesi



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi magnum_1453 -- 4 Haziran 2008; 1:03:30 >


_____________________________



Eski nick: magnum_1453



595 Mesaj
4 Haziran 2008; 12:39:13 

[font="Microsoft Sans Serif"]BENİDE EKLEYİN LÜTFEN


_____________________________

İmzanız kural dışıdır! || Uymanız gereken imza kurallarını okumak için tıklayınız.

Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
4 Haziran 2008; 13:57:14 


quote:

Orjinalden alıntı: weezer009

[font="Microsoft Sans Serif"]BENİDE EKLEYİN LÜTFEN

Küçük yazınca da ekliyorlar.


2284 Mesaj
4 Haziran 2008; 18:10:31 

0


_____________________________


Osmanlı ve Türk Tarihi Kulübü
Türk Tarihinin En Büyük Kumandanı Fatih Sultan Mehmet Han


68 Mesaj
5 Haziran 2008; 0:56:01 

PADİŞAHIN CENAZESİNE BAKKAL BORÇLARI YÜZÜNDEN HACİZ GELDİ

Türkiye'den ayrılırken neredeyse beş parasızdı...
Atalarından kalan paha biçilmez ve hepsininde kanuni mirasçısı olduğu halde mücevherlere ve diğer değerli mallara bile el sürmedi ve hepsini milletine bıraktı...
Türkiye'yi terkettiğinde bindiği vapur uzaklaşırken artık yavaş yavaş arkada kalan ve sisli bulutlar içinde hayalimsi bir manzara içinde görünen Istanbula hazin gözlerle baktı...
Bir defa daha geri dönüp dönemeyeceğini,ve ilerledikçe hayalimsi bir manzaraya dönen Istanbulu bir kez daha görüp göremeyeceğini,göreceksede ne zaman ve nasıl göreceğini düşündü...
Daha düne kadar koskoca bir hükümdar iken,bugün eşsiz başkentini terketmesinin gizli matemini yanındakilere hissettirmemeye çalışıyordu...
İşte bu düşüncelerin verdiği ve ancak yaşayanın bilebiceği ümitsiz karma ve düşüncelerle vatanını terketmek zorunda kalmıştı son Osmanlı Padişahı Vahideddin...
Önce Malta Adasında ikamet etmeye başlamıştı...
Ardından Suudi Arabistana doğru yol aldı...
Oradada vaziyetler iyi değildi,bunun üzerine orayıda terkederek İtalya'nın San Remon kentine yerleşmeye karar verdi...
Vahidettin Italya'ya ilk gittigi zaman, San Remo'da kiralik bir villada kalmaya basladi. Oradayken Kral Emanuel, Vahdettin'e bir yaver gönderdi. "Ulkenin muhtelif yerlerinde saraylarim vardir. Zatiali nerede oturmak istiyorsa emrine" amadedir. Kendisine aylik su kadar liret tahsis edilmistir" dedi. Sultan Vahdettin bunlarin hiçbirisini kabul etmedi. Yaveri Miralay Fahri Engin o sirada tercümanlik yapiyordu. "Efendim bu kadar ikrami reddediyorsunuz. Herhalde mutfaginizda kuru sogan bile olmadigini bilmiyorsunuz" dedi. Bunun üzerine Vahdettin "Fahri Bey, Maiyeti saniyemde bulunmaya mecbur degilsiniz. Zor geliyorsa ayriliniz. Ben Müslümanlarin halifesi sifatiyla bir gayri müslim hükümdarin ihsanini kabul edemem" dedi.
Ve neredeyse beş parasız bir hayat sürmeye başladı...
Ancak zaman ilerliyordu...
0
Sultan Vahdettin
0
Sultan Vahdettin(En soldaki)
Zaten vatanından da ayrı kalmanın verdiği bitmez hasret de varolan sorunlara eklenince 1926 yılında vefat etti...
Ancak onun cenaze töreni padişah dedelerine yapıldığı şekilde şatafatlı ve protokel esalarıyla yapılmayacaktı...
Bir çok yere borcu vardı..
Sultan Vahdettin'in vefat ettiğini duyan alacaklılar hemen Sultanın oturduğu Villaya gelmiş,borçlarının tahsilini istemekteydiler...
Bu borçlar yüzünden de tabuta haciz kondu...
...Sultan Vahdettin aç'ti. Öldügü zaman Italyan bakkallarina 150 bin liret borcu vardi. Tabutuna haciz karari geldi.
Ve "Bu tabut para ödenmeden kaldirilamaz" diye tabuta yazi asildi. Abdülmecid Efendi'nin oglu ve Sultan Vahdettin'in damadi Ömer Faruk Efendi ve bir kaç kisi, mutfak kapisindan tabutu kaçirdilar, Sam'a götürüp defnettiler. Sonradan kizi, Italyan bakkallarin borcunu ödedi.
Kızı Sabiha Sultan kulaklarındaki küpelre varıncaya dek ne varsa hepsini satarak borcu ödemeye çalışmıştı..
Tabut Villanın arka kapısından gizlice kaçırılıp,bir arabaya kondu.
Suriye'ye doğru yola çıkarıldı...
Ve Osmanlı Tarihi'nin son hükümdarı bu borç taarruzlarından sonra defnedileceği yere gönderilebilmişti...
Üstelik daha hayattayken hasretiyle tutuştuğu vatanını vefat ettiğinde bile orada gömülmek suretiyle bile göremedi...Onun içinde Sultan Vahdettin Osmanlı Tarihi'nin sadece son hükümdarı değil,aynı zamanda mezarı yurtdışında olan ilk ve son hükümdardırda...
İşte Osmanlı Tarihi'nin bu son hükümdar ferdi'nin hazin ve dünya döndükçe unutulmayacak ızdırap ve çilelerle hayatı bu şekilde noktalanmıştı...
Hamdullah Suphi Tanrıöver'den nakledilen anekdot şöyledir:
Vahdettin'in ölüm haberi geldiğinde Adana'da bulunan Atatürk'ün sofrasında Hamdullah Suphi de vardır.
Atatürk, *"Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı'nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki..." demiştir.
Mevla makanı'nı Cennet eylesin inş...
0
Sultan Vahdettin'in mezarı



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi magnum_1453 -- 5 Haziran 2008; 14:40:36 >


_____________________________



Eski nick: magnum_1453



2622 Mesaj
5 Haziran 2008; 1:02:56 

Hep şunu merak ettimişimdir. Vahdettin in neden kanuni hakkı olduğu halde hiçbir şey almaması.Bende bir yazı vardı Atatürk ün çıkarmış olduğu gazetede yazılan yazılar ile ilgili.Orda Vahdettin in Atatürk ü Samsuna gönderdiği ve Türkiye nin temellerini atması gibi birşeyler vardı


_____________________________



68 Mesaj
5 Haziran 2008; 1:20:24 


quote:

Orjinalden alıntı: * Deniz *

Hep şunu merak ettimişimdir. Vahdettin in neden kanuni hakkı olduğu halde hiçbir şey almaması.Bende bir yazı vardı Atatürk ün çıkarmış olduğu gazetede yazılan yazılar ile ilgili.Orda Vahdettin in Atatürk ü Samsuna gönderdiği ve Türkiye nin temellerini atması gibi birşeyler vardı

Kanuni hakkıydı.Çünkü onlar eski padişah dedelerinden ona kalmıştı.Miras yani..
Samsun meseleside doğru..
İnş.Bu konuda bir gün burda yazılır...


_____________________________



Eski nick: magnum_1453



247 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:05:27 

bende varım


_____________________________

Tek Dostum Yalnızlığım

Guest
5 Haziran 2008; 2:07:44 


quote:

Orjinalden alıntı: kajjmerann

bende varım

Aha benim eleman geldi magnum abi iyi bak bu elemana geleceği var


_____________________________



68 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:10:07 


quote:

Orjinalden alıntı: MUJİM™



Aha benim eleman geldi magnum abi iyi bak bu elemana geleceği var



_____________________________



Eski nick: magnum_1453



1305 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:19:10 

Cümleten hayırlı geceler



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Caglar.1903 -- 5 Haziran 2008; 2:20:21 >


_____________________________

İmzanız kural dışıdır! || Uymanız gereken imza kurallarını okumak için tıklayınız.


3638 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:20:24 

Benide eklerseniz memnun kalirim..Konu hakkindaki paylasimlarimi daha sonra ekleyeceğim.


_____________________________



1305 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:21:40 

Yeni gelen arkadaslar Aramıza hoşgeldiniz


_____________________________

İmzanız kural dışıdır! || Uymanız gereken imza kurallarını okumak için tıklayınız.


2622 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:21:59 

magnum_1453

Hocam Atatürk ün çıkartmış olduğu gazete varsa Vahdettin ile ilgili paylaşırmısın


_____________________________



68 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:46:23 

quote:

Orjinalden alıntı: * Deniz *

magnum_1453

Hocam Atatürk ün çıkartmış olduğu gazete varsa Vahdettin ile ilgili paylaşırmısın

Kardeş M.Kemal Atatürk'ün çıkartmış olduğu,hemde Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan bir gün sonra MİNBER adlı gazete vardır...
0
Minber Gazeteleri...
Bir tarihte bu gazetede M.Kemal Ordu-Siyaset ilişkisine bakışını anlatıyor
İşte o röportaj...
Üç gün önce son görevi olan Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı'nı bırakarak İstanbul'a gelen Fahri Yaver Mustafa Kemal Paşa Hazretleriyle bir görüşme yapması için bir muhabirimizi Paşa'nın nezdine gönderdik. Osmanlı Devleti tarafından mütareke yapılması üzerine, mütareke şartlarının uygulanma biçimleri hakkında merkezle görüşmelerde bulunmak üzere İstanbul'a gelmiş ise de, Yıldırım Ordular Grubu'nun kaldırılması ile görevi sona ermiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın muhabirimiz ile yaptığı kıymetli görüşme aşağıdadır:

MUHABİR:Siyasi durumumuz hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyim?

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: Ben siyasetle yalnız 329 senesinde Sofya ve aynı zamanda Belgrat ve Çetine ataşemiliterlikleri görevinde bulunduğum bir sene içerisinde ilgilendim ve ilgilenme amacım da siyasi olmayıp askeri-siyasi bir durum idi. Bu ilgim dışında bütün hayatım Trablusgarb'da, Balkan Savaşları'nda savaş meydanlarında askerlikle geçmiştir. Her ne kadar kendimde ordulardan, muharebelerden ve askeri hususlardan bahsetmek için kuvvetli bir selahiyet görüyorsam da siyasetten bahsetmek hususunu ilgililere bırakmayı uygun buluyorum. Ancak bu sözlerimle, aziz vatanımızın ve bahtsız milletimizin kurtuluş ve menfaatine yönelik olarak, içinde bulunduğumuz dönemin farklı safhalarında ilgisiz kaldığımı söylemek istemiyorum. Bu konuda farklı dönemlere ait düşüncelerimin ve bu düşüncelerin gerektirdiği araştırmaların bir özetini ve sonucunu ifade etmem gerekirse diyebilirim ki; ben en iyi siyasetin her anlamda en kuvvetli olmak olduğuna inanırım. En kuvvetli olmak tabirinden kastım, yalnızca silah olarak kuvvetli olmak anlaşılmamalı. Aksine, asker olmama rağmen diyebilirim ki, silah kuvveti, kuvvetler değerlendirmesini meydana getiren unsurların sonuncusudur. Benim kastettiğim; manen, ilmen, fennen, ahlâken kuvvetli olmaktır. Çünkü bu saydığım hususlardan mahrum olan bir milletin bütün fertlerinin en son silahlarla donanmış olduğunu kabul etsek bile, kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz. Bugünkü insanlık alemi içinde mevki sahibi olabilmek için elbette sadece silah kuvvetine sahip olmak yeterli değildir. Benim düşünceme göre, kuvvetli bir ordu dendiği zaman anlaşılması gereken manâ, her ferdi, özellikle subayı ve kumandanı, fen ilmi ve medeni alemin gereklerine göre yetişmiş ve bunlara göre düşünce ve hareketlerini uygulayan ordudur. Yüksek ahlâkta bir heyettir. Şüphesiz ki tek amacı, vazifesi, düşüncesi ve hazırlığı vatanı savunmak olan bu heyet, memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer. Ordulara komuta etmiş bir asker sıfatıyla bu nokta-i nazardan siyasetle temas etmiş olabilirim. Memleketi ve milleti çok iyi tanıyan ve muhtaç olduğu ilerlemeye kavuşması için huzur ve sükun içinde, fakat hürriyet ve istiklali korunmuş bir durumda çok çalışmak gerektiğine inanmış biri olarak, bu düşüncelerimi karşılayacak, yani bize huzur ve sükûn verecek ilişkilere ve dostluklara ciddi anlamda taraftarım.

MUHABİR:İngilizlerle ilgili düşünceleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: Bu savaşta İngilizlerle Arıburnu, Anafarta ve Filistin cephelerinde karşı karşıya gelip savaştım. Ben gerek bu cephelerde ve gerekse daha önce bahsettiğim cephelerde sürekli vatanın müdafaasından ibaret bir görev yaptım. Bununla birlikte kalbimde nefret ve düşmanlık düşünceleri yer bulmamıştır. Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin bağımsızlığına hürmet ve saygı gösterdikleri takdirde yalnız benim için değil bütün Osmanlı milleti için İngilizlerden daha hayırlı bir dost olmayacağı kanaati tabiidir.

MUHABİR:-Memlekette en son meydana gelen fikir hareketlerini nasıl buluyorsunuz?

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: Savaş meydanlarından İstanbul'a döneli iki gündür. Karargâhımın bulunduğu Adana'da fikir hareketlerini incelemeye vakit bulamadım. Bunun için henüz bu konuda bir şey söyleyemem.
0

NOT:
M.Kemal Atatürk Sultan Vahdettin ile ilgili bilgileri böyle gazete lerde yazmak suretiyle değilde,daha çok dost meclislerinde ve yakınlarına anlattığı olaylarla ifade etmiştir.!!!!!
M.Kemal'in Sultan Vahdettin ile ilgili düşünceleri ya hatıralardan,ya da yukarıda dediğim gibi çevresine anlattığı bilgilerden edinilebilir...



< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi magnum_1453 -- 5 Haziran 2008; 2:53:01 >


_____________________________



Eski nick: magnum_1453



247 Mesaj
5 Haziran 2008; 2:54:35 


quote:

Orjinalden alıntı: MUJİM™



Aha benim eleman geldi magnum abi iyi bak bu elemana geleceği var




eyw kardeşim düşüncelerin için Tşk.


_____________________________

Tek Dostum Yalnızlığım


Uzaklaştırılmış
Süresiz olarak uzaklaştırıldı.
5 Haziran 2008; 16:44:30 

BENİDE EKLEYİN


3169 Mesaj
5 Haziran 2008; 17:04:24 


quote:

Orjinalden alıntı: cCc_Süleyman

BENİDE EKLEYİN

Hemsehriyiz.


_____________________________

IF BLOOD IS YOUR DESIRE
BLOOD SHALL FLOW


52 Mesaj
5 Haziran 2008; 17:20:12 

bende varım "Hak yolunda savaşmaktır niyettüm" F.S.M

Dünya üzerinde görülmemiş adalet Osmanlı'daydı.


_____________________________

IMZANIZ KURAL DIŞIDIR | | Uymanız gereken imza kurallarını okumak icin tıklayınız.


2284 Mesaj
5 Haziran 2008; 18:05:27 

Bu Dünyadan Bir Yavuz Sultan Selim Geçti
0

osmanlı ordusu mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyvalar vardı.

ordu gebze yakınlarında konakladığı zaman, yavuz sultan selim,\'in içine bir şüphe düştü:

- \"acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?\" diye düşünüyordu. hemen yeniçeri ağası\'nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.

heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. yeniçeri ağası gelip durumu söylediğinde padişah rahatlamıştı. el açıp dua etti:

\"ey allah\'ım!.. bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için sana şükürler olsun.\"

sonra yeniçeri ağası\'na dönüp şunları söyledi:

\"eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!..\"

*****


mısır seferine gidilirken ordunun korkunç sina Çölü\'nden geçmesi gerekiyordu. kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya- da hiç bir ordu geçememişti. yavuz sultan selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.

herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. yolculuk böyle sürüp giderken yavuz sultan selim\'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. padişahın hiç yanından ayırmadığı hasan can durumu öğrenmekte gecikmedi. padişah o\'na şunları söylemişti:

\"İki cihan sultanı peygamber efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz hasan can?\"

*****


mısır\'ın fethinden sonra esir memluk kumandanlarından kayıtbay yavuz sultan selim\'in huzuruna getirilmişti. aralarında şöyle bir konuşma geçti:

\"- söyle bakalım kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?\"

\"- cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey sultan! yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!\"

\"- anlamadım!..\"

\"- berberilerden biri, venedik\'ten top getirerek bize satmak istemişti de, peygamberimizin, \"ok ve kılıç kullanın\" şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. o satıcı bize, \"yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır\" demişti. meğer doğruyu söylemişmiş!\"

\"- din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, allah\'ın, \"düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz\" emrine neden uymadınız? bilmez misiniz ki, \"ok ve kılıç kullanın\" demek \"başka silah kullanmayın\" demek değildir. o zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!\"

kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.

*****


1517 yılında kazanılan ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan yavuz sultan selim ordusuyla birlikte İstanbul\'a dönüyordu.

yolculuk sırasında, İbn-i kemal adıyla tanınan anadolu kazaskeri ve ünlü bilgin kemal paşazade\'nin atının ayağından sıçrayan çamurlar padişah\'ın kaftanını kirletti.

kemal paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.

o\'nun bu halini gören padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:

\"senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!\"

padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.

*****


İki yıl iki ay süren mısır seferi sonra ermiş; bugünkü İsrail, suriye, lübnan, Ürdün, mısır, sudan, cezayir ve yemen devletlerinin bulunduğu topraklarının tamamı ile suudi arabistanla\'la libya\'nın bir kısmı osmanlı hakimiyetine girmiş, halifelik mısır abbasilerinden türklere geçmiş, türk toprakları iki mislinden daha fazla büyümüştü.

Şimdi, bütün bu işleri başaran kahraman İstanbul\'a dönüyordu. Üstelik o, artık yalnızca bir padişah değil, bütün müslümanların halifesi idi. İstanbul halkı yediden yetmişe yollara dökülmüş düğün - bayram ediyor, padişahlarını en güzel biçimde karşılamanın hazırlıklarını yapıyordu.

o büyük kahraman durumun farkındaydı ama alkışlardan, tezahürattan sıkılıp utanacağını düşünüyor, İstanbul\'a sessiz sedasız girebilmenin yollarını arıyordu.

nihayet, yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte tebdili kıyafet ederek anadolu yakasından kayığa bindi ve gece vakti topkapı sarayı\'na giriverdi.

ertesi gün şaşalı bir tören için yollara dökülenler, padişah\'ın sarayda olduğunu öğrenince hayretler içinde kaldılar ve ne yapacaklarını şaşırdılar.

*****


kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı:

\"- verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!\"

defterdar bezirganın bu isteğini padişaha iletince yavuz sultan selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:

\"- böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el - alem, \'mekke ve medine fatihi olan sultan selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü\' derler. bundan kaçınırım. tek elden bezieganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!\"

bütün bunlardan sonra, \"hey gidi koca yavuz bey!\" demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: \"anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!..\"

*****


\"her nefis ölümü tadacaktır\" ilahi hükmünce yavuz sultan selim han\'n ölüm anı da gelip çattı. padişah olalı daha sekiz yıl olmuştu, gençti devleti -milleti ve İslam alemi için büyük idealleri vardı ama, ölüm ferman dinlemiyordu.

kemak paşazade çok sevdiği padişahı için bir mersiye yazmıştı. bu alim kişi, o\'nu ve kısa saltanat dönemine sığdırdığı büyük işleri şöyle tasvir ediyordu:

Şems-i asr idi, asrda şemsin
zıllı memdüd olur, zamanı kasir
tâc ü tahtıyle fahreder beyler
fahrederdi ânınla tâc ü serir


yani, kemal paşazade tavuz\'u hem asrın (yüzyılın) güneşi olarak görüyor, hem de ikindi vaktinde gölgesi uzun ama ömrü kısa olan ikindi güneşine benzetiyor. bütün beyler tac ve tahtlarıyla övünürlerken tac ve tahtın yavuz sultan selim\'le övündüğünü dile getiriyor.

ve, yavuz sultan selim\'in naaşı, mısır seferinden dönüşte kemal paşazade\'nin atının ayağından sıçrayan çamurla leke olan kaftana sarılıp defnedildi.


_____________________________


Osmanlı ve Türk Tarihi Kulübü
Türk Tarihinin En Büyük Kumandanı Fatih Sultan Mehmet Han


303 Mesaj
5 Haziran 2008; 21:19:26 

Osmanlı İmparatorluğu
2. Abdulhamit Han ---- >> Allah Dostu olduğu rivayet edilir. Abdestsiz yere basmadığı yatağının başı ucunda tuğla bulunup uyandığında abdesti bozulmuş olduğu ve yere abdestsiz basmamak için tuğla ile teyemmüm abdesti alıp sonra suyla abdest almaya gidermiş. Böyle bir Padişah ki düşündüğümüzde masallarda olabilecek bir durum gibi ama ben tüm kalbimle inanıyorum


_____________________________



68 Mesaj
5 Haziran 2008; 22:02:41 

AVRUPALI'LAR KAHVEYİ KUZU PİSLİĞİ ZANNETMİŞLERDİ..!

Bugün tüm dünya'nın zevkle içtiği ve yemek sonralarının olmazsa olmazlarının başında gelen,bizim atasözlerimizde de yerini alan bir içecek olan kahve'yi Avrupalı'lar ilk olarak Türkler sayesinde öğrenmiş ve kullanmaya başlamışlardı...
Ama gel gelelim ki Avrupalı'ların daha önce hiç görmedikleri kahve hakkındaki görüşleri neydi dersiniz?Eğer merak ediyorsanız,kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım ve cevabını öğrenelim...
Osmanlı Devleti 17.yy'ın sonlarına kadar her türlü alanda tüm dünyada dehşet ve korku içinde takip edilen bir genişleme ve güçlenme safhası içindeydi...
Ancak ne var ki devlet,padişahların deneyimsizlikleri rüşvetin artması,ve önemli devlet organlarının aksaması yüzünden 17.yydan sonra artık genişlemiyor,küçülmeye başlıyordu...
Bu küçülmenin ve çöküşün ilk çanıda 1683 yılındaki Viyana Muharebesinin ve ardından imzalanan Karlofça Antlaşmasıyla çalmıştı...
Osmanlı Ordusu 1683 yılında Viyana önlerinde kaybettiği ilk savaşın sonunda düşman kuvvetlerine epey miktarda ganimet bırakmıştı..Öyle ki bu ganimetler içinde Ordunun Serdar-ı Ekremi yani başkomutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın kaldığı çadırı bile düşman ellerine geçmişti...
Ama bu çadırın,ve değerli hazinelerin ötesinde bir şey daha vardı ki o da Avrupalıların ilk bakışta şaşırarak:
-Türkler demek ki Kuzu Pisliğide yiyorlar...
diyerek ilk bakışta KUZU PİSLİĞİ yani dışkısı zannettikleri kahve vardı...
Evet Avrupalıların ilk defa gördüğü kahve için ilk yorumları kuzu pisliği olmuştu...
0

Kahve

Öyle ki neredeyse çuvallar dolusu kahveyi Tuna Nehrine dökmek üzerindeydiler ki bir papaz tarafından bunun kahve denilen bir içecek türü olduğunu öğrenmişlerdi...
O günden sonra Batıya hızla yayılan kahve içimi alışkanlığı daha sonrada Amerika’ya yayılarak standart bir Amerikalının en çok tükettiği içecek hale geldi.
İşte Avrupa'nın kahveyle tanışması bu trajikomik sahneyle olmuştu...
0

Viyana önlerinde Türk Ordusu