Donanım Haber Forum
Ana Sayfa | Kayıt ol | Profilim | Gelen Kutusu | DH Hız Aşırtma VT | Adres Defteri | Email'le üyeliklerim | Benim forumlarım | Fotoğraf Albümleri
Favorileriniz | Üyeler | Arama | SSS | Şikayet listesi | Uyarı listesi | Nick işlemleri
Cevap: ••••OSMANLI TARİH KULÜBÜ ••••

İlgili konuları bak: (bu forumda | tüm forumlarda)

Bu isimle girdiniz: Guest
Bu konudaki kullanıcılar: hiç
  Basılabilir versiyon
Tüm forumlar >> [Konu Dışı / Off Topic] >> Konu Dışı >> Cevap: ••••OSMANLI TARİH KULÜBÜ •••• Sayfa: <<   < önceki  6 7 [8] 9 10 11 12 13 14 15   sonraki >   >>
Giriş
Mesaj << Daha eski konu   Daha yeni konu >>
Çöl Gezer
Uzaklaştırılmış
¥ gün kaldı.

 25 Mayıs 2008; 13:15:03 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Osmanlı Yay Yapım Tekniği

Kompozit yaylar içinde en kısa olanları Osmanlı yaylarıdır. Bu sebeple çok güçlü ve pratiktirler.
Boynuz, tahta, tutkal ve sinirin (hayvan tendonu) bileşiminden oluşan bu yayların ileri derecede teknik beceri gerektiren yapımı ortalama üç yılı alırdı. Kullanılan malzemelerin oranı değiştirilerek yayın gücü, hızı, menzili ve esnekliği ayarlanırdı. Farklı amaçlarla (hedef, menzil veya savaş yayları) yapılan yayların esneklik ve hızı farklı olurdu.



Osmanlı yayı ve başka bir Osmanlı yayından ayrıntı (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)

Yayın ahşap kısmında akçaağaç, kızılcık, porsuk ağacı tercih edilirdi. Tutkal olarak sinir veya deriden elde edilen çega tutkalı veya Mersin Balığının (Acipencer Gueldenstaedtii veya Huso huso) dokularından elde edilen balık tutkalı kullanılırdı. Balık tutkalının yapımında, Mersin balığının damak mukozası ve hava kesesi kullanılırdı. Yayın sinir kaplaması için tercih edilen tendon, öküz bacağından alınan aşil tendonu idi. Kullanılacak boynuz da, öküz ya da mandadan elde edilmekteydi.
Yayın yapımında kullanılacak ağacın, budaksız sık ve paralel damarlı olanı özenle seçilerek sonbaharda kesilirdi. Yayın ahşap kısmı üç ya da beş parçadan oluşurdu. Bu parçalara istenen şekil verilir ve en az bir yıl kurumaya bırakılırdı. Ağaç parçalar kış mevsiminde balık tutkalıyla birbirine yapıştırılır, boynuzun tahtaya yapışacak iç yüzeyine ve yayın karın kısmına (atış sırasında okçuya bakan yüzey) karşılıklı yivler açılıp tutkallanırdı. Sonra, ağaç aksam ve boynuz, birbirine iple sımsıkı bağlanırdı. Yaz mevsiminde yayın sırt kısmına (atış yaparken hedefe bakan kısmı) çega tutkalıyla 2-3 kat sinir yapıştırılır, her kat sinirden sonra daha daraltılmak üzere yay iple yay askısına alınır ve bir yıl boyunca kurumaya bırakılırdı. Kuruyan yayın sırt kısmına İlkbaharda atın sağrı derisi ya da kayın ağacı kabuğu yapıştırılıp sandaloz yağı sürülürdü. Böylece yay kiriş takılmaya hazır hale gelmiş olurdu. Yay, ısıtılmak suretiyle yumuşatılır, ahşap formlar kullanılarak ve asa gezi denilen özel bir sırık/kalıp yardımıyla alıştırılır ve uygun şekle ulaşması sağlanırdı.


Yay yapımında kullanılan el aletleri (Yukarıdan aşağıya: Keser, taş'in, tencek) (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)


Yayın en büyük düşmanı nemdir. Nemden koruma gereğinin yanı sıra, atıştan önce performansını yükseltmek için yay özel kutular içinde veya güneşte ısıtılır ve sinir ile tutkalın bünyesindeki su buharının uçması sağlanırdı. Buna “timar vermek” denirdi.
Yaylar kullanım amaçlarına ve yapılış metodlarına göre puta (hedef), menzil, kepaze, timarlı, tozlu, tirkeş, sağrılı gibi çeşitli isimler alırlardı.

Çöl Gezer
Uzaklaştırılmış
¥ gün kaldı.

 25 Mayıs 2008; 13:21:49 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

OSMANLI YAYI YAPIMI RESİMLERİ :








Fetih

Mesaj: 3965
Bu kullanıcının bu kategori altındaki blog mesajlarına git Bu kullanıcının DH Blog sayfasina git


Sisteme Gözat

 25 Mayıs 2008; 13:24:20 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkümleri serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.

Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.

Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:

- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.

_____________________________

Meclise Başörtülü Milletvekili girdi hemen masalar yumruk vurularak çıkarıldı.Meclise terörist destekçişi pkkvekilleri girdi çıkaramadılar.
İSKORPİT-X

Mesaj: 122
Bu kullanıcının bu kategori altındaki blog mesajlarına git Bu kullanıcının DH Blog sayfasina git


 25 Mayıs 2008; 21:02:10 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Fetih
ALLAH RAZI OLSUN YUKARDAKİ YAZI MÜKEMMEL

_____________________________


Osmanlı Tarihi Kulübü

Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah'tır. Tamahkarın kıblesi ise altın torbası.
Mevlana
ULU HAKAN ABDÜLHAMİT HAN
Çöl Gezer
Uzaklaştırılmış
¥ gün kaldı.

 25 Mayıs 2008; 21:07:52 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Bende okudum çok güzel yazıymış gerçekten
Magina

Mesaj: 1820
Bu kullanıcının bu kategori altındaki blog mesajlarına git Bu kullanıcının DH Blog sayfasina git


 25 Mayıs 2008; 21:11:21 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Eline sağlık Fetih.Güzel yazıymış

_____________________________

...yalnızlığın böylesi hayal etmek bile mümkün değil
ama gerçek,hayalin ötesinde.
bir su damlası yalnız bir okyanusun içinde
oysa binlerce damlayla iç içe...

BaRoN55

Mesaj: 313


 25 Mayıs 2008; 21:43:40 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Bende Varım

_____________________________

|BLood|
Uzaklaştırılmış
¥ gün kaldı.

 26 Mayıs 2008; 9:45:26 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Benide EkLeyin.
Çöl Gezer
Uzaklaştırılmış
¥ gün kaldı.

 27 Mayıs 2008; 1:02:39 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

mromer911

Mesaj: 927


 27 Mayıs 2008; 1:36:46 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Fetih kardesimin yazısı insanı aglatır. bu ne bilgeliktir ki fatih hazretlerinin teklifi akıllara zarardır, bu ne inanctır ki halkın adaleti kendi eliyle saglanmaktadır. osmanlı adaleti ve yonetimi tum zamanlara örnek teşkil etmeli ve gunumuz Turkiyesi Osmanl torunu oldugunu asla unutmamalı.

_____________________________

ERGENEKON

Mesaj: 113
Bu kullanıcının bu kategori altındaki blog mesajlarına git Bu kullanıcının DH Blog sayfasina git


 27 Mayıs 2008; 1:38:06 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

S.a. arkadaslar,ya bu klube katılmak ıstıyorum nasıl oluyorsa benıde alın bı zahmet...

_____________________________

korner12

Mesaj: 1736


Sisteme Gözat

 27 Mayıs 2008; 7:19:08 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

bende varım arkadaşlar beni eklerseniz sevinirim Allah Atalarımızdan Razı olsun Bizlere bu günleri gösterdiler Ruhları Şad olsun...(amin)

ayrıca:benide listeye eklerseniz sevinirim...


< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi korner12 -- 27 Mayıs 2008; 13:17:31 >


_____________________________

www.myspace.com/korneralbedo


DH 2006 Üyesi
piri.reis

Mesaj: 2222


 27 Mayıs 2008; 9:32:16 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.



ben de varım.beni de yazın.

_____________________________


cep-saat
Y.e.ş.i.L

Mesaj: 25


 27 Mayıs 2008; 9:37:54 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Ekle.

_____________________________

maxelll

Mesaj: 232


Sisteme Gözat

 27 Mayıs 2008; 14:14:12 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

benide ekle hocam imzamada ekleyecegim şimdi listeye ekleyin

_____________________________

IMZANIZ KURAL DIŞIDIR | | Uymanız gereken imza kurallarını okumak icin tıklayınız.
Fetih

Mesaj: 3965
Bu kullanıcının bu kategori altındaki blog mesajlarına git Bu kullanıcının DH Blog sayfasina git


Sisteme Gözat

 27 Mayıs 2008; 19:01:46 
Bu mesajla ilgili şikayetinizi bu icon a tıklayarak yapabilirsiniz.

Yeni arkadaşlar hoşgeldiniz.



uzun ama etkileyici bir yazı daha.Sonu okuyunca tebessüm edeceksiniz..

Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vaz geçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah...
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki, Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır.
Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:
- Kimdir bu?
- Aman hocam hiç bulaşma, derler.
- Ayyaşın sarhoşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...
Bir başkası tafsilâta girer:
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye\'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar.
Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadi